Tepecik Eğit Hast Derg: 11 (1)
Cilt: 11  Sayı: 1 - 2001
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTıRMA
1.
Ultrasonografinin Biyolojik Etkileri
Bioeffects Of Ultrasonography
Önder Çelik
doi: 10.5222/terh.2001.94562  Sayfalar 1 - 7
Sesin bir ortamdan geçisi, bu ortam içersindeki partiküllerin hızlanması ve yer değiştirmesine bağlıdır. Ses dalgalarının geçtiği ortam bir doku ise olasılık küçük de olsa yaratacağı biyolojik etkiler gündeme gelmektedir. Eğer yeterli yoğunluğa ulaşırsa ultrasonik dalgalar biyolojik dokuların. etlkileyebildiği ve zararlı olabildiği bilinmektedir. Bununla beraber tanısal ultrasonun etkilerinin ne olduğu bilinmemektedir. Klinik ultrason cihazının bugüne değin ortaya konmuş doku hasarı söz konusu değildir.
The passage of sound through a medium involves acceleration and displacement of particles in the medium as well as localize forces and stresses. When sound wave transmission is through tissues, the possibilities of biologic effects,no matter how remote, come in to question. It is well known that ultrasound beams of sufficient intensity can modify and even damage biologic tissues. It is n.ot known, however, whether diagnostic ultrasound beams of sufficient intensity can modify and even,damage biologic tissues. It is not known, however, whether diagnostic ultrasound beams produced during clinical studies can cause harmful effects. The vast experience that has been gained with clinical ultrasound equipment has been accompanied by no known tissue damage.

2.
Transpediküler Vida Sistemleri Kullanılarak Torakolomber Patlama Kırıklarının Cerrahi Tedavisi
Surgical Treatment of Thoracolumbar Burst Fractures Using Transpedicular Screw Systems
Levent Karapınar, Hasan Öztürk, Mehmet Rıfkı Us, Levent Küçükçankaya
doi: 10.5222/terh.2001.29277  Sayfalar 8 - 13
AMAÇ: Bu ileriye dönük çalışmada, trarispediküler vida+çubuk sistemi kullanılarak tedavi edilen torakolomber patlama kırıkları incelendi. GEREÇ ve YÖNTEM: Torakolomber patlama kırıklı 21 hastaya arkadan girişim ile transpediküler vida+çubuk sistemi uygulandı. Radyolojik ölçümler cerrahi öncesi ve sonrası değerlendirildi. Denis'in- ağrı çalışma skalaları izlem sırasında tüm hastalara uygulandı. BULGULAR: Ortalama izlem süresi 21 ay (9-29) idi. Tüm radyolojik ölçümlerde girişim öncesi ve sonrası değerler arasında istatiksel olarak anlamlı fark bnlundu (p<0,005). Nörolojik durum tüm hastalarda Frankel evrelemesinde ortalama 1.33 evre artarak düzeldi. SONUÇ: Transpediküler vida+çubuk sistemleri sagital düzlemde yüksek düzeltici etkisi ile sert bir cihaz aracılığıyla, torakolomber ve lomber fizyolojik eğrilikleri düzelterek torakolomber patlama kırıklarında spinal dengeyi sağladı.
AIM: In this prospective study, the results of treated thoracolumbar burst fractures using transpedicular screw+rod construct were investigated. MATERIAL and METHOD: 21 patients with thoracolumbar burst fractures, underwent application from a posterier approach of transpedicular screw+rod constmct. Radiologie parameters were evaluated before and after surgery. Denis' pain scale and work scales were obtained during follow-up evaluation for all patients. RESULTS: The mean follow up was 21 months (9-29) There were statistically significant differences between the pre-and postoperative values in all radiologic parameters (p<0.05). Neurologic status improved in all patients, with a mean Frankel grade of 1.33. CONCLUSIONS: Transpedicular screw+rod systems provided spinal stability in thoracolumbar burst fractures, forming a rigid constraction and restoring physiologic thoracolumbar and lumbar postural contours of its highly corrective effect in the sagittal profile.

3.
Fleksör Tendon Yaralanmalarında Primer Onarım Ye Rehabilitasyon Sonuçlarımız
Our Results of Primary Repair And Rehabilitation For Flexor Tendon Injuries
Ahmet Eren, Cemil Kayalı, Haluk Ağuş
doi: 10.5222/terh.2001.43748  Sayfalar 14 - 17
AMAÇ: Kliniğimize başvuran I. Ve II bölge fleksör tendon yaralanmak olgularımızın primer tamir sonrası sonuçlarını incelemek. GEREÇ VE YÖNTEM: 1997-1999 yılları arasmda kliniğimize başvuran 20 hastanın 28 parmağmdaki tendon yaralanması çalışmaya dahil edildi. Ortalama hasta yaşı 28 yıl (19-50), ortalama izlem süresi ise 19 ay (12-27) idi. Ameliyat sonrası rehabilitasyon hemen birinci günden itibaren başlandı. İlk üç hafta dinamik atel içinde aktif ekstansiyon / pasif dinamik fleksiyon ve sağlam el yardımıyla da pasif ekstansiyon / fleksiyon önerildi. Daha sonra ise aktif ekstansiyon ve kontrollü pasif ve aktif fleksiyon egzersizleri uygulandı. Ortalama onuncu haftadan itibaren normal günlük aktiviteye başlandı. BULGULAR: Olgularımız fonksiyonel olarak Strickland yöntemi ile değerlendirildi. Buna göre 21 olguda yeterli sonuç elde edilirken (%75), 7 olguda ise yetersiz sonuç elde edildi (%25) edildi (%25). SONUÇ: I. ve II. Bölgedeki fleksör tendon kesilerinde primer tamir ve uygulanan rehabilitasyon programı ile doyurucu sonuçların elde edilebileceğini düşündük.
AIM: To evaluate functional outcomes of zone I and II flexor tendon injıuries that repaired primarily. MATERIAL AND METHODS: Between 1997-1999 twenty patients with injured twenty eight digits who applied to our clinic were included this study. Mean patient age was 28 (19-50) and mean follow up was 19 months (12-27), We started rehabilitation postoperatively. At the first three weeks in the dynamic dorsal plaster splint active extension/passive flexion and with using opposite hand passive extension / flexion exersices were suggested. Then we made patients done active extension and controlled passive / active flexion exersices. RESULTS: Patients were evaluated functionally via Strickland's criteria. So we had 21 satisfactory results (%75), and 7 unsatisfactory results (%25). CONCLUSION: We thought that primer repair and controlled early motion is reliable method for zone I and II flexor tendon injuries.

4.
Asetabulum Arka Duvar Kırıklarında Cerrahi Tedavi Sonuçlarımız
Results of Surgical Treatment in Posterior Wall Fractures of Acetabulum
Cemil Kayalı, Gürkan Eryanılmaz, Yavuz Kıranyaz, Haluk Ağuş, Tanzer Gürcü
doi: 10.5222/terh.2001.76228  Sayfalar 18 - 25
AMAÇ: Asetabulum arka duvar kırıklı olguların cerrahi tedavi sonrası klinik ve radyolojik sonuçlarıyla, klinik sonucu etkileyebilecek prognostik faktörleri istatistiksel olarak değerlendirmek. GEREÇ VE YÖNTEM: 1994-1999 yılları arasında kliniğimize başvuran 16 asetabulum arka duvar kırıklı olgu ortalama 36 ay (12-67) izlem sonunda Minik olarak Merle d'Aubigne ve Postel'in modifiye kriterlerine göre değerlendirildiler. İstatistiksel olarak klinik sonuçla; elde edilen anatomik düzelme, ameliyat öncesi kalça çıkığı varlığı, hastanın yaşı, ek yaralanma varlığı ve ameliyata alınma süresi arasındaki ilişkiler değerlendirildi. BULGULAR: Klinik olarak 12 olguda (%75), radyolojik olarak 11 olguda (%69) yeterli sonuç elde edildi. Klinik sonuçla ameliyat sonrası elde edilen anatomik düzelme arasında anlamlı ilişki saptadık (p=0.0082). Ancak kalça çıkığı varlığı, ileri hasta yaşı, ek yaralanma varlığı ve ilk iki hafta içinde ameliyata alma sürelerinin klinik sonuçları etkilemediği saptandı (p>0.05). SONUÇ: Ameliyatla sağlanacak anatomik düzelmenin erken dönem sonuçları olumlu etkilediği sonucuna vardık. Dolayısıyla asetabulum arka duvar kırıklarında hareketli, ağrısız, fonksiyonel bir kalça eklemi elde etmek için cerrahi tedavi ile anatomik düzeltme uygulanması gerektiği görüşündeyiz.
AIM: Patients with posterior wall fractures, of the acetabulum which treated surgically, were evaluated clinically, radiologicaly and prognostic factors affecting late clinical results were revivewed. MATERIAL and METHOD: Between 1994-1999 sixteen patients with acetabular posterior wall fractures were evaiuated by Merle d'Aubigne and Postel's modified criteria with a mean of 36 months follow up. The relations of clinical results and aquired anatomie reduction, preoperative hip dislocation, patients age, associated injury, preoperative hospitalization time were statistically analyzed. RESULTS: We had 12 (75%) clinical and 11 (69%) radiological satisfactory results. There were significant association between clinical results and postoperative anatomic reduction (p=0.0082). However there were no relationship between clinical results and preoperative hip dislocation, older patient age, associated injury and preoperative hospitalization time (p>0.05). CONCLUSION: We conclude that the achievement of anatomical reduction by surgery affects the early results positively. Therefore postrerior wall fractures of acetabulum should be treated surgically for gaining a mobile, painless and functional hip joint.

5.
Radyus Distal Parçalı Kırıklarında Eksternal Fîksatör Uygulamalarımız
Results of External Fixation Treatment in Comminuted Fractures of Distal Radius
Cemil Kayalı, Ahmet Eren, Haluk Ağuş
doi: 10.5222/terh.2001.56055  Sayfalar 26 - 31
AMAÇ: Eksternal fiksatör uygulanan parçalı distal radyus kırıklı olgularımızın geç dönemde kilinik ve radyolojik sonuçları incelendi. GEREÇ ve YÖNTEM: 1992 - 1997 yılları arasında kliniğimize başvuran parçalı radyus distal kırıklı olgularımızdan izlenimi yapabildiğimiz 20 hastanın 22 el bileği klinik olarak Gartland ve Werley'in puanlama sistemi, radyolojik olarak ise Scheck kriterlerine gere değerlendirildiler. Ortalama izlem süremiz 47 ay (35-72), ortalama hasta yaşı 57 yıl (19-80) idi. Olgularımızın onüçü erkek (%65), yedisi bayan idi (%35). Olgularımızın tümünde Frykman tip VII ve tip VIII kırıkları vardı. BULGULAR: Klinik olarak onbeş olguda çok iyi (%68), beş olguda iyi (%22) ve iki olguda kötü sonuç (%10) sonuç elde edildi. Radyolojik olarak ise, radyal uzunluk ve radyal açı için %100 yeterli sonuç ede edilmesine karşm, volar tüt için % 78 yeterli sonuç elde edilmiştir. SONUÇ: Radyus distal parçalı kırıklarında eksternai fiksatörün başarı bir tedavi seçeneği olduğu görüşündeyiz.
AIM: To evaluate the clinical and radiological evaluation of patients with distal radius comminuted fractures treated with external fixation. MATERIAL and METHOD: In 1992-1997 twenty patients with twenty two distal radius comminuted fractures were evaluated with Gartland and Werley's system clinically and with Scheck's criteria radiologically. Mean follow up was 47 months (35-72) and mean patient age is 57 years (19-80). The study has 13 imale (65%) and 7 female (35%) patients All of the fractures were Freykman type VII and VIII RESULTS: We obtained 15 excellent (68%), 5 good (22%) and 2 poor (10%) results clinically. Also we had 22 (100%) satisfactory outcomes for radial lenght and radial angle but 17 (78%) satisfactory results for volar tilt radiologically. CONCLUSION: We believe that external fixation is a useful choice for comminuted fractures of distal radius.

OLGU SUNUMU
6.
Bir Olguda İki Taraflı Santral Retinal Ven Tıkanıklığı Ve Aktive Protein Direnci
Actıvated Protein C Resisiance ın A Case With Bilateral Central Retinal Vein Occlusion
Hülya Özcan, Abdülillah Yıldırım, İlgin Canbeyli, Ekrem Talay, Zühal Gürcan
doi: 10.5222/terh.2001.08130  Sayfalar 32 - 35
48 yaşında erkek hastada iki taraflı retinal ven tıkanıklığı, ve periferik retinal neovaskülarizasyon saptandı. Geçirmiş olduğu akciğer ve serebral tromboembolik olayların üzerine aktive protein C direncinin (APC-D) düşüklüğü düşünüldü. Tıkayıcı damar hastalıklarından uzaklaştıktan sonra, protein C, protein S ve aktive protein C direnç düzeylerine bakıldı. Hastada (APC-D) düşüklüğü düşünüldü. Tıkayıcı damar hastalıklarından uzaklaştıktan sonra, protein C, protein S ve aktive protein C direnç düzeylerine bakıldı. Hastada (APC-D) düşük bulundu. APC-D'nın düşük bulunması 'ailevi venöz tromboembolizm'i akla getirmektedir. Arteryel veya venöz trombozlar, yineleyen kendiliğinden düşükler, serebrovasküler tıkanmalar ve akut myokard enfarktüsü ile APC-D arasında bir ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, genç yetişkinlerde ani görme kaybı ile giden retinal arter ve ven tıkanıklığı, retinal neovaskülarizasyon görüldüğünde APC-D ölçümlerinin tanıda yardımcı olacağı kanısındayız.
Bilateral retinal venous occlusion and retinal neovascularisation were diagnosed in a 48 years old male patient. He had pulmonary and cerebrovascular events, It was thought that a decrease of activated protein C resistance may be present. After excluding vasoocclusive diseases, we searched for the levels of protein C, protein S and presence of activated protein C resistance. Low levels of activated protein C resistance are considered to be related to 'familial venous thromboembolism'. A relation is found among arterial and venous thrombosis, recurrent spontaneous abortions, cerebrovascular occlusion, acute myocard infarction and activated protein C resistance. The presence of activated protein C resistance in a young patient with sudden vision loss, retinal arterial and venous occlusion and retinal neovascularisation may be helpful to confirm the diagnosis.

7.
Amiloid Nefropatili Macleod's Sendromu: Olgu Sunumu
Macleod's Syndrome With Amyloid Nephropathy: A Case Report
Sinan Erten, Meltem Avcı, Harun Yenice, Murat Akyurt, Gül Bozdemir
doi: 10.5222/terh.2001.35321  Sayfalar 36 - 40
Akciğer grafisinde tek taraflı havalanma fazlalığı ve aynı tarafta hipoplazik hilusu olan 32 yaşındaki böbrek yetmezlikli bir kadın başvurdu. Böbrek biyopsisinde amiloid nefropati saptandı. Ventilasyon/perfüzyon sintigrafisi ve diğer radyolojik incelemeler sonucu Macleod's sendromu tanısı kondu. Bu olgu, yeterli antibiyotik tedavisi veya cerrahi tedavi uygulanmadığında Macleod's sendromunun amiloid nefropatiye yol açabileceğini gösterdi.
A 32 Year old woman presented with renal failure who has also unilateral hyperlucent lung and hypoplasic hilum at the same side on the chest x-ray. Renal biopsy, ventilation / perfusion scintigraphy and other radiologic studies were performed to establish diagnosis. Renal biopsy showed secondary amyloid nephropathy. Radiologic assessment confirmed the diagnosis of the Macleod's syndrome. This case showed that; Macleod's syndrome can lead amyloid nephropathy unless adequate antibiotheraphy or surgical therapy was performed.


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale