Tepecik Eğit Hast Derg: 13 (3)
Cilt: 13  Sayı: 3 - 2003
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Yüzyılın Salgını: Metabolik Sendrom
Epidemic of the Century: Metabolic Syndrome
Mert Özbakkaloğlu, Cenk Demirci
doi: 10.5222/terh.2003.80069  Sayfalar 121 - 127
Metabolik sendrom (MS), birden fazla kardiyovasküler risk faktörünün kümelendiği hastalıklar grubudur. MS'un başlıca komponentleri hiperglisemi, hipertansiyon, dislipidemi, viseral obesite, hiperkoagulabilite olarak sıralanır. Temelinde yatan esas fizyopatolojik olay, hedef dokuların insülinin uyardığı glukoz kullanımına direncidir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşam şekli değişiklikleri nedeni ile bir salgın haline gelerek, ateroskleroza bağlı kardiyovasküler hastalıkların sıklığında artışa yol açmaktadır. MS'un gelişiminde genetik faktörler, sedanter yaşam tarzı, düzensiz diyet, sigara içimi ve ilerleyici kilo alımı gibi faktörler katkıda bulunmaktadır. Ülkemizde de kentsel yaşam şartlarının ön plana geçmesi, şişmanlığın her yaş grubunda giderek artması, sigara tüketiminin yaygınlaşması gibi çevresel faktörler, MS sıklığını arttırmaktadır. Çevresel faktörlerin yanısıra toplumumuzda da sık bulunan HDL düşüklüğü ve trigliserid yüksekliği gibi genetik faktörler MS gelişimine katkıda bulunmaktadır. Gerekli toplum sağlığı önlemleri ivedilik ile alınmadığı takdirde, MS 2000'li yıllarda halkımızda, mortalite ve morbidite nedenleri içinde birinci/iğini koruyacaktır. Bu nedenle MS konusunda toplumun eğitimi ve hekimlerin bilgilerinin güncelleştirmesi önem arzetmektedir.
Metabolic syndrome (MS) is a cluster of cardiovascular risk factors. Essential components of MS are hyperglycemia, hypertension, dyslipidemia, visceral obesity and hypercoagulability. Main pathophysiological defect is the resistance of target tissues to insulin stimulated glucose disposal. MS has been becoming an epidemic that promotes high ineidence of atherosclerotic cardiovascular diseases because of life style changes in many countries. Genetic factors, sedantery life style, inappropriate diet habits, smoking and progressive weight gain play role in developing MS. In our country, increasing incidence of urban life conditions, smoking and obesity result in the elevated prevalence of MS. Besides, the environmental factors, genetic factors like low HDL cholesterol and hypertrygliceridemia, which are the predominant dyslipidemia type in Turkish population, also play an important role in develaping the MS. Genetic and environmental factors threaten our community for MS and actually for atherosclerotic cardiovascular diseases. Therefore, health control measures and professionals' education on this topic are mandatory in our country.

2.
Türkiye'de Acil Hekiminin Yasal Sorumlulukları
Emergency Physician's Liability in Turkey
Erdem Özkara, İ. Hamit Hacı
doi: 10.5222/terh.2003.40245  Sayfalar 129 - 136
Çeşitli zorlukları olan ve özveri gerektiren bir meslek olan acil hekimliği sırasında hekimler kendi yasal yükümlüklerini de iyi bilmek durumundadır. Acil hekimlerinin ve tüm hekimlerin mesleklerini yürütürken yalnızca ilgilendikleri hastaya ve yakınlarına karşı değil adli ve idari birimlere karşı da sorumlulukları vardır. Bu çok boyutlu sorurnluluğun tam olarak yerine getirilemediği durumlarda hekim bazı suçlamalarla karşılaşmakta hatta zarar görebilmektedir. Hekimin yükümlülüklerini tam olarak bilmesi mesleğini sürdürürken zarar görmesini engelleyecektir. Bu yazıda ülkemizde acil hekimliği alanında görev yapan hekimlerin yasal sorumluluklan ve uygularnada karşılaşılan sorunlar irdelenerek, uygun yaklaşırnlar önerilmiştir.
Emergency plıysicians should be aware of their responsibilities towards patients, relatiues and legal authorities. Otherwise they might face with medico-legal problems. This review summarizes tlıe emergency physicians' liability arising from clinical practice in Turkey.

3.
Kesici Delici Aletiere Bağlı Penetran Abdominal Yaralanmalarda Selektif Non-Operatif Yaklaşımın Değerlendirilmesi: Retrospektif Bir Çalışma
Evaluation of Selective Non-Operative Approach to the Penetrating Stab Wounds of the Abdomen: A Retrospective Study
Haluk Recai Ünal, Taner Akgüner, Erdinç Kamer, Mustafa Peşkersoy, Mehmet Ali Öner
doi: 10.5222/terh.2003.43995  Sayfalar 137 - 142
Amaç: Kesici delici aletlerle batın yaralanması nedeni ile başvuran olgularda aci/laparotomi ve non-operatif tedavi uygulanan olguların başvuru sırasındaki klinik özelliklerinin ve sonuçlannın retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Yöntem: Hastanemize 1998-2003 tarihleri arasmda kesici delici alet ile batın yaralanması nedeni ile başvuran 204 hasta retrospektif olarak incelendi. Başvuru sırasında fizik muayene bulguları ve laboratuar incelemeleri ile acil taparatomiye alman olgular ve non-operalif tedaviye alınan olgular, klinik sonuçlarına göre araştırıldı. Bulgular: Olguların 146'sına (%71.5) acil laparotomi uygulandı, 58 olgu (%28.4) non-operatif tedavi ile izlendi. Acil laparotomi uygulanan olguların %23.2'sinde (34 olgu) negatif laparotomi, %4. 7' sinde (7 olgu) gereksiz laparotomi uygulandığı görüldü. Non-operatif tedavi ile izlenen olguların 5'ine (%8.6) izlem süresi içinde operasyon endikasyon u konuldu. Opere edilen bu 5 olgunun 1 'i negatif laparotomi, 1 'i gereksiz laparotomi olarak değerlendirildi. Sonuç: Seçilmiş olgularda, kesici delici alet ile batın yaralanmalannda non-operatif tedavinin güvenle uygulanabileceği kanısına varılmıştır.
Aim: The aim of this retrospective study is to assess the characteristics of the patients presenting with abdominal stab wounds who were treated with surgery or not. Methods: The study included 204 patients admitted to our hospital presenting with penetrating abdominal travma between 1998-2003. The patients were evaluated in terms of their presenting elinical characteristics and Jaboratory findings. Results: Of the patients, 146 (71.5%) underwent laporatomy, whereas 58 (28.4%) were followed-up without surgery. Thirty-four cases (23.2%) had negative results after /aporatomy and laporatomy was found unnecessary in 7(4. 7%) cases. In the non-operative group, 5 (8.6%) patients underwent surgery afterwards. Conclusion: We conclude that non-operative management may yield benefits in selective cases with penetrating abdominal travma.

4.
Renal Transplaniasyon Sonrası Ureter Komplikasyonları
Ureteral Complications Following Renal Transplantation
Serdar Kaçar, Alp Gürkan, Can Varılsüha, Cezmi Karaca, Muharrem Karaoğlan, Aziz Peker, Taner Divrik
doi: 10.5222/terh.2003.24722  Sayfalar 143 - 148
Amaç: Renal transplantasyonun en önemli sorunlarından biri ürolojik komplikasyonlardır. Ünitemizde yapılan böbrek nakilleri sonrası görülen üreter kamplikasyon oranları, nedenleri ve tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kasım 1994 -Kasım 2002 tarihleri arasında 57'si kadavra, 134'u canlı donorden, laparoskopik ve açık yöntemle alınan böbreklerle renal transplantasyon uyguladığımız toplam 191 (11-55 yas) olgu transplantasyon sonrası gelişen üreter kamplikasyonları açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Kamplikasyon gelişen ve gelişmeyen olgular yas, cinsiyet, verici tipi, nefrektomi yöntemi yönünden karşılaştırıldı. Bulgular: Kadavra vericili transplantasyonda 4 (%7.0), canlı donörlerden yapılanlarda ise 12 (%8.9) hastada olmak üzere toplam 16 (%8.3) hastada üreter komplikasyonıı görüldü. Hastaların 6 (%3.8)'sında dikiş yetmezliği, bir (%0.6)'inde üreter orta bölümde transp/antasyon sırasında oluşan yaralanma, 6 (%3.8) hastada ise üreteroneosistostomide obstrüksiyon ve 3 (%1.8) hastada üreter nekrozu saptandı. 16 hastanın 15'inde kamplikasyon için uygulanan cerrahi girişim sonrası sorunla karşılaşılmadı. 15 hastanın kamplikasyon için uygulanan ameliyattan sonra 1-73 ay arasında değişen izlem süreleri boyunca serum kreatinin düzeyleri 1.3-1.9 mg/dl arasında seyretti. Bir hasta postoperatil birinci günde kaybedildi. Sonuç: Böbreğin çıkartılması sırasında üreter damarlarının korunması üreter komplikasyonlarının önlenmesinde en önemli adımdır. Ancak kamplikasyon sonrası cerrahi tedavi için erken dauranıimalı ve komplikasyonların onarımlarında üretere stent konmalıdır.
Aim: Ureteral complications are the most challenging, serious complications seen in renal transplant patients. In this study our aim was to evaluate the ureteral complications seen in our transplant patients. Methods: We reviewed the 191 patients who had had a renal transplan tatian between November 1994-November 2002, for ureteral complications. 57 of the transplanted kidneys were from cadaveric and 134 were from live donors. Patients with complications were compared with patients without complications in terms of age, sex, donor and nephrectomy type. Results: Four (7.0%) cadaveric-donor and 12 (8.3%) live-donor renal transplant patients, a total of 16 (8.3%), encountered ureteral complications. 6 (3.8%) patients had suture dehiscence, one (0.6%) iatrogenic perforation, 6 (3.8%) obstruction of ureterovesical anastomosis, and 3 (1.8%) ureter necrosis. 15 of the 16 patients who underwent surgery for those complications left the hospital without any problem. The patients were followed up for 1 to 73 months and their serum creatinine levels were found to be between 1.3 and 1.9mgl/dl within the follow-up period. One patient died on postoperative first day. Conclusion: Preservation of ureteral vascularization during nephrectomy is important in preventing urological complications. Complications should be treated immediately by surgery and ureter should be stented.

5.
QT Dispersiyonu: Akut Koroner Sendromlarda Yüksek Riskli Hastaların Belirlenmesindeki Yeri
QT Dispersion: As A Marker in Determining High Risk Patients with Acute Coronary Syndromes
Bekir Paşaoğlu, Canan Kuş Saydam, Bülent Sözmen, Leyla Aslan
doi: 10.5222/terh.2003.97680  Sayfalar 149 - 153
Amaç: Akut koroner sendromlar (AKS) sırasında gelişebilecek komplikasyonlar ile ilişkili olduğu düşünülen birçok klinik ve laboratuvar parametre tanımlanmıştır. Çalışmamızda elektrokardiografik (EKG) bir parametre olan QT dispersiyonunun, bu komplikasyonlar yönünden yüksek riskli hastaları saptamadaki değeri araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, göğüs ağrısının başlangıcından itibaren ilk 12 saat içinde başvuran ve ilk kez AKS tanısı alan hastalarda gelişen komplikasyonların, QT dispersiyonu ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya alınan hastaların QT dispersiyonuna sebep olabilecek ek bir hastalıkları veya ilaç kullanımları yoktur. Kamplikasyon gelişen ve gelişmeyenler arasında QT dispersiyonu ortalamalarının karşılaştırması non-parametrik MannWhitney-U testi ile, çoklu alt grupların karşılaştırmaları Kruskal Wallis testi ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hasta grubunun tümü ele alındığında AKS kamplikasyonları gelişenlerde, QT dispersiyonunun gelişmeyeniere oranla daha uzun olduğu saptanmıştır (p<0.05). Q dalgalı miyokart infarktüsü ve Q dalgasız miyokart infarktüsü gelişen hasta gruplarında kamplikasyon olarak tekrarlayıcı iskemik atak ve ventriküler aritmi gelişen hastalarda gelişmeyeniere göre QT dispersiyonunun anlamlı derecede uzun olduğu gösterilmiştir (p<0.01). Anstabil angina pektoris hasta grubunda ise ventriküler aritmi gelişen hastalarda gelişmeyeniere göre QT dispersiyonunun anlamlı derecede uzun olduğu gösterilmiştir (p<0.001). Sonuç: QT dispersiyon unun, yüksek riskli AKS'lu hastalarda özellikle ventriküler aritmi ve rekürren iskemi olmak üzere kamplikasyonları belirlemede kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Aim: Clinical and laboratory parameters that are believed to be related with the complications of acute coronary syndromes (ACS) are defined. In our study, the significance of QT dispersion, an electrocardiographic parameter, in predicting the high risk ACS patients was evaluated. Methods: The daily complications and QT dispersions of the patients who admitted within first 12 hours of chest pain and who did not have previous history of ACS were followed. The patients did not have any other systemic disease that might cause QT dispersion. The comparison between the groups was made by using Mann-Whitney-U test and Kruskal Wallis test. Results: Mean QT dispersion was found statistically fonger in complicated patients than the non-complicated group (p<0.05). In both Q- wave and non Q wave myocardial infaretion groups, the complicated supgroups with recurrent ischemic pain and ventricufar arrythmias had significantly fonger mean QT dispersion uafues than the non-compficated groups (p<0.001). The patients with unstabfe angina and experienced ventricufar arrythmias had significantfy fonger QT dispersion than the non-compficated groups (p<0.001). Conclusion: QT dispersion might be accepted as a valuable marker in predicting high risk ACS patients especially for ventricufar arrythmias and recurrent ischemic pain.

6.
Talasemi İntermedia ve Kemik Displazisi
Thalassemia Intermedia and Bone Dysplasia
Berna Atabay, Işın Yaprak, Serpil Doğan, Meral Türker, Sabriye Okçu, Feyza Umay, Mehmet Tellioğlu, Leman Yurdakul, Güler Tolgonay
doi: 10.5222/terh.2003.02098  Sayfalar 155 - 161
Amaç: Talasemi majörlü hastalar, kemik displazileri dahil pek çok kamplikasyon yönünden incelenmiş, ancak daha az transfüzyon ve şe/asyon gereksinimi olan talasemi intermedia (Tl)' lı olgular iskelet displazileri yönünden araştırılmamıştır. Çalışmamızda, TI'lı olgularda kemik displazisi sıklığı ve displaziyi etkileyen faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.. Yöntem: Yaş ortalaması 17.4 ±10.1 (8-37) yıl, desferrioxamine (DFO) başlama yaşı 3 yıl ve üzeri, DFO dozu <50 mg/kg/G, ortalama pretransfüzyon Hb 8.1 ±0.4 gr/d/ ve ortalama ferritin düzeyi 2656±1676 ng/dl olan toplam 21 TI'lı olgu çalışma kapsamına alınmıştır. Olguların sol el-bilek, diz, arka-ön lateral spinal grafileri 2 ayrı radyoloji uzmanı tarafından vertebral, metafizerlepifizer displastik değişiklikler yönünden değerlendirilmiştir. Epifiz ve/veya metafizde düzensizlik, osteosklerotik bant, subkondral kistler, vertebralarda yükseklik kaybı ve marjinal skleroz ile kifoz ve skolyoz displastik değişiklikler olarak kabul edilmiştir. Eşlik eden osteoporoz Dual Energy X-Ray Absorptiometry (DEXA), parathormon, IGF-1, IGFBP-3 düzeyleri radioimmunoassay yöntemi ile çalışılmıştır. İstatistiksel analizde "SPSS MS Windows Release 11.0" programı ile independent samples t-test, Mann-Whitney U, Wilcoxon Rank Sum W, Pearson Q Square ve test odds oranı kullanılmıştır. Bulgular: Yirmibir TI'lı olgunun 13 (% 61.9)'ünde (ortalama yaş 21.2± 11.1 yıl) metafizer ve/veya spinal displazi saptanmıştır. Displazili olguların tümünde radyolojik olarak vertebralarda displastik değişiklik bulunurken,12 yaş ve altındaki 5 (tüm olgularda %23.8, displazililer içinde %38.5) olguda yalnızca vertebral, 20 yaş ve üzerindeki 8 (toplamda %38.1, displazili grupta %61.5) olguda hem spinal hem de epifizer/ metafizer displazi tespit edilmiştir. Boy SDS ve oturma boy SDS bir olguda -2.5 altında iken boyu normal olan iki olguda oturma boy SDS -2.5 bulunmuştur. Olguların 4'ünde osteoporoz ve endokrin bozukluklar displaziye eşlik etmiştir. Pretransfüzyon Hb, ferritin, DFO yaşı, dozu ve kul/anım süresi displazili olan ve olmayan olgularda istatistiksel fark yaratmazken, ileri kronolojik yaş anlamlı fark yaratmıştır. Displazi için olası belirleyici risk faktörlerinden DFO yaşı <5 yıl, DFO süresi >4 yıl, DFO dozu >30 mg/kg/G olmasının olgularda kemik displazisi geliştirme riskini arttırmadığı anlaşılmıştır. PTH, IGF-1, IGFBP-3 tüm olgularda normal bulunmuştur. Sonuç: Kemik displazilerinin TI'lı olgularda yakından izlenmesi gereken patogenezi karmaşık bir kamplikasyon olduğu, vertebral displastik değişikliklerin daha erken başladığı, <50 mg/kg/G DFO dozu, süresi ve başlama yaşından bağımsız, yaşla doğru orantılı olarak artan oranlarda görüldüğü, olguların displazi yönünden yakından izlenmesi gerektiği kanısına varılmıştır.
Aim: Up to date, thalassemia major patients have been investigated in terms of the related complications including bone dysplasia but thalessemia intermedia (TI) patients who require less transfusion and chelatian have not been studied for bone dysplasia. Our objective was to assess the frequency and the risk factors for bone dysplasia in TI patients. Methods: Twenty-one TI patients between the ages of 8-37 years, DFO age >3 yrs, DFO dose <50 mg/kg/d and with mean pretransfusion Hb and mean ferritin values 8.1 ±0.4 gr/dl And 2656±1579 ng/dl respectively were included in the study. The X rays of the left hand-wrist, knee and PA and lateral view vertebrae were evaluated by two radiologists simultaneously. Metaphseal irregularity, osteosclerotic linear streaks, subchondral pseudocysts, compressian of the vertebrae, marginal sclerosis, dorsal kyphosis and scoliosis were accepted as dysplastic changes. Osteoporosis was evaluated by DEXA. Parathormone, IGF-1 and IGFBP-3 levels were analysed by radioimmunoassay. For statistical analysis, "SPSS for MS Windows Release 11.0" independent samples t-test, Mann- Whitney U, Wilcoxon Rank Sum W test, Pearson Q Square Test and odds ratio were used. Results: Metaphyseal and/or spinal bone dysplasia was found in 13 (61. 9%) TI patients with mean age of 21.2±11 years. All of the patients with displasia showed vertebral dysplastic changes. Five (23.8%) patients who were <12 years of age within the study group showed only spinal dysplasia, whereas 8 (38.1%) patients who were >20 years of age showed metaphyseal dysplasia in addition to spinal dysplasia. Height SDS and sitting height SDS were found <-2.5 only in one patient and silting height SDS was at -2.5 in two other patients. Osteoporosis and other endocrine complications accompanied dysplasia in 4 patients. Chronological age showed a statistical difference between patients with and without bone dysplasia. DFO age <5 yrs, DFO duration >4 yrs and DFO dose >30mg/kg/day did not show a statistical importance for bone dysplasia in risk analysis. Conclusion: Bone dysplasia is an important multifactorial complication seen in Tl patients and must be followed up carefully. Incidence of skeletal dysplastic changes is higher in older patients.

7.
Yenidoğanlarda Doğum Odası Resüsitasyon Uygulamaları ve Etkileyen Risk Faktörleri
Resuscitation Procedures for the Newborn in Delivery Room Accompanying Risk Factors
Sümer Sütçüoğlu, Mehtap Tümer, Esmehan Meydan, Mehmet Tellioğlu, Mustafa Dilek, Babadır İşeri, Feyza Umay, Işın Yaprak
doi: 10.5222/terh.2003.88046  Sayfalar 163 - 169
Amaç: Ülkemizde neonatal ve perinatal mortalite ve morbidite hızı yüksektir. Doğumu takiben hızlı ve uygun yaklaşımla, yenidoğan bebeğin hipoksik zedelenmelerden korunması ve erken yenidoğan ölümlerinin önlenmesi mümkündür. Çalışmamızda, doğum odasında, canlı doğan yenidoğan bebeklerde resüsitasyon uygulama sıklığı ve resüsitasyon için eşlik eden risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim Hastanesinde, Nisan 2002 - Eylül 2002 tarihleri arasında canlı doğan yenidoğanlar, doğum odasında yapılan müdahale, resüsitasyon işlemi; eşlik eden risk faktörleri ve klinik izlem yönünden araştırılmıştır. Maske ile pozitif basınçlı ventilasyon, endotrakeal tüp takılması ve damaryolu açılarak ilaçlı müdahale uygulamaları resüsitasyon işlemi olarak kabul edilmiştir. Yenidoğanlar, klinik durumlarına göre doğrudan "anne yanında" 1-4 saatlik "kuvözde gözlem" şeklinde ve klinik durumunun gerektirdiği hallerde SSK Tepecik Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim Hastanesi Yenidoğan Servisi'nde hospitalize edilerek izlenmiştir. Bulgular: Doğumhanede doğan 113'ü prematüre toplam 1134 canlı yenidoğanın %5.46 (n=62)'sına resüsitasyon uygulanmıştır. Maske ile pozitif basınçlı ventilasyon (PPV) %87 ile en sık uygulanan resüsitasyon işlemi olmuştur. Resüsite edilen yenidoğanların %77.7 (n=47)'sinin tekli ve çoklu risk faktörüne sahip olduğu belirlenmiştir. Prematürite, intrauterin büyüme geriliği, fetal distres, fetal anomali, çoğul gebelik, kordon dolanması, ablatio plasenta, erken membran rüptürü, preeklampsi-eklampsi ve uzamış travay risk faktörleri olarak bulunmuş, resüsitasyon uygulanması ile her biri arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Sonuç olarak, taktil uyarı ve aspirasyanun doğum odasında en sık uygulanan müdahale şekli olduğu, resüsitasyon gereksiniminin %5.46 olup, bu olgularda tekli veya çoklu risk faktörlerinin önceden belirlenmesi ve doğumun uygun koşullarda yapılması halinde neonatal mortalite ve mobiditenin azaltılabileceği kanısına varılmıştır.
Aim: Neonatal and perinatal mortality and morbidity rates are high in our country. Quick and appropriate approach after birth may save the newborn from hypoxic injury and lower early neonatal deaths. In this study, our aim was to find out the frequency of resuscitation procedures carried out in the delivery room and the accompanying risk factors for resuscitation. Methods: Live born infants were investigated with respect to initial medical approaches in delivery room, type of resuscitation procedure, accompanying risk factors and clinical follow up, between April 2002 and September 2002. Positive pressure ventilation with mask, endotracheal tube intubatian and administering intravenous drugs were considered as resuscitation procedures. Newborns were followed up either "alongside the mother", "observed in incubator for 1-4 hours" or "transferred" to neonatal intensive care unit when necessary according to the clinical outcome. Results: 5.46% (n=62) of the 1134 live born infants were resuscitated. The most comman resuscitation procedure was positive pressure ventilation with mask (87%). Risk factors were seen in 77.7% (n=47) of the resuscitated newborns. Prematurity, in uterine growth retardation, fetal distress, fetal anomaly, multiple gestation, nuchal cord, ablatio placenta, premature rupture of membranes, preeelampsia, eelampsia, delayed labor were determined as risk factors and there were a significant correlation between resuscitation procedures and these risk factors. Conclusion: The frequency of resuscitation procedure was found to be 5.46%. Most frequently applied procedure was tactile stimulation and aspiration. It was concluded that determination of accompanying risk factors correctly with an appropriate antenatal follow up, and supplying the optimum conditions for delivery would lessen the neonatal mortality and morbidity.

8.
Süt Çocukluğu Döneminde Uyku Bozuklukları
Sleeping Disorders in lnfancy
Esra Arun Özer, Babadır İşeri, Gülben Sözen, Yahya Aydın, Mehmet Tellioğlu, Gülben Sözen, Ali Rahmi Bakiler
doi: 10.5222/terh.2003.65627  Sayfalar 171 - 175
Amaç: Süt çocukluğu döneminde uyku bozuklukları çok sayıda ailenin ortak yakınmasıdır. Ailelerin sosyal yaşantısını olumsuz yönde etkileyen bu durum, büyük ölçüde ailenin sosyokültürel yapısı ile ilişkilidir. Bu çalışmada, süt çocukluğu döneminde uyku bozukluğuna neden olan faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniklerine en az 6 aydır süregelen, uyku bozukluğu ile başvuran, organik patolojisi bulunmayan, doğum ağırlığı 2500 g üzerinde, zamanında doğmuş 6-24 ay arası 40 olgu ve aynı özelliklere sahip 70 kontrol olgu çalışma grubu olarak alınmıştır. Uyku bozukluğu üzerine etkili olan faktörler ile ilgili veriler olguların annelerine uygulanan anket formlarından elde edilmiştir. Bulgular: Uyku bozukluğu ile getirilen bebeklerde, uyku süresinin kontrol grubu ile yakınlık gösterdiği, gece uyanma sıklığının ise anlamlı olarak artmış olduğu görüldü (p=0.000). Buna karşın her iki grup arasında olgu yaşı, doğum ağırlığı, anne ve baba yaşı, anne sütü ile beslenme süresi, ek gıdalara başlangıç yaşı, ailedeki kişi ve kardeş sayısı ve anne eğitimi süresi yönünden anlamlı fark bulunmadı. Ancak kontrol grubunda babaların daha yüksek tahsilli olduğu gözlendi (p=0.008). Uyutulurken obje kullanımı, aydınlık ortamda uyuma yüzdesi ve saliayarak uyutma kontrol grubunda çalışma grubuna göre anlamlı derecede yüksek idi (sırasıyla p=0.000, p=0.04, p=0.004). Kundakla uyutma çalışma grubunda daha sık kullanılan bir yöntem olarak bulundu (p=0.011). Buna karşın uyutulmadan önceki beslenme özellikleri ve çocuğun uyuduğu yerin her iki grup için farklılık göstermediği dikkati çekti. Sonuç: Süt çocukluğu dönemindeki uyku bozukluklarının geceleri sık uyanma ile karakterize olduğu ve bebeğin uyutulma biçimi yanısıra ebeveynlerin tutumu ve uyuma ortamı ile ilişkili olabileceği kanısına varılmıştır.
Aim: Sleep problems in infancy are comman parental cancern usually related to social and cultural structure. Many parents therefore seek advice for their problematic social life. The aim of this study was to investigate the factors which may have effect on sleep problems in infancy. Methods: The study included 40 infants (age range: 6-24 months) who were refered to our hospital Pediatric Outpatient Clinic sleep problems lasting over 6 months period and 70 children with similar characteristics as a control group. The inclusian criteria were absence of any organic problem that may lead to sleeping disorders, birth weight over 2500 g and history of fullterm delivery. The data related to the factors which may have effect on sleep problems were obtained from the questinaire form completed by the infants' mothers. Results: Total sleep duration appeared similar in both groups, whereas waking frequencies significantly increased in infants with sleep problems (p=0.000). In contrast, age, birth weight, parental age, breastfeeding and starting to solid foods, number of family members and siblings and maternal education showed no significant group difference. However, paternal education was significantly fonger in the control group (p=0.008). In addition, using an object or rocking the baby while settling to sleep and sleeping in the light environment were alsa significant/y comman in the control group (p=0.000, p=0.04, p=0.004, respectively) whereas wrapping was significantly frequent in the study group (p=0.011). In contrast, feeding bejare sleep and co-sleeping with family did not show any group difference. Conclusion: We think that sleep problems in infancy are characterized by frequent night waking and related to settling methods to sleep, as well as parental behavior and sleeping environment.

OLGU SUNUMU
9.
Çocukluk Çağında Behçet Hastalığı ve Venöz Tromboemboli
Behçet's Disease and Venous Thromboemboli in Childhood
Sümer Sütçüoğlu, İkbal Akduman, Ali Rahmi Bakiler, Koray Salar, Mehmet Tellioğlu, Gülben Sözen, Bayram Özhan
doi: 10.5222/terh.2003.59868  Sayfalar 177 - 180
Behçet Hastalığı (BH), deri, göz, eklem, sinir sistemi gibi bir çok sistemi tutabilen, kronik, inflamatuar, jeneralize bir vaskülit tipidir. Klinik tanı, Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu'nun belirlediği kriteriere dayanılarak konuabilmektedir. 12 yaşında erkek olgu, 1 aydır sol ayak bileğinde kızarıklık, şişlik, bu şişliğin zaman zaman sol diz bölgesine kadar ilerlemesi ve oral aftöz lezyonlar yakınmaları ile başvurdu. Fizik bakıda çok sayıda oral aftöz lezyonlar, perianal bölgede geçirilmiş genital ülsere bağlı skar, sol ayak bileğinde şişlik, bilateral alt ekstremitelerde eritema nodozum benzeri döküntüler saptandı. Sol alt ekstremite venöz doppler USG incelemesinde, sol popliteal derin ven trombozu izlendi. Olgu, çocukluk çağında nadir görülen Behçet Hasta/ığı'nın, çok nadir olarak tromboz komplikasyonu ile birlikte seyretmesi nedeni ile sunulmuştur.
Behçet's disease is a chronic, inflammatory, generalized vasculitis that involues many organs such as skin, eyes and nervous system. Clinical diagnosis could be made on the basis of the criteria established by the International Behcet's Disease Study Group. Twelve-years-old male patient was admitted to our hospital with the complaints of swelling and erythema of left ankle extending towards the left knee joint and oral aphthous lesions. Physical examination revealed multiple oral aphthous lesions, genital scar due to prior ulceration, swelling of left ankle and bilateral erythema nodosum like lesions on lower extremities. Venous doppler study of the left lower extremity showed left popliteal deep vein thrombosis. The case is presented because of the rarity of Behçet's disease and also its very rare complication, venous thrombosis, in childhood.

10.
Chediak-Higashi Syndrome: A Case Report
Chediak-Higashi Sendromu: Olgu Sunumu
Nuran Çetin, Sezin A. Akman, Serap Aksoylar, Meral Türker, Işıl Çoker
doi: 10.5222/terh.2003.07830  Sayfalar 181 - 184
Chediak-Higashi Sendromu (CHS), tekrarlayan enfeksiyonlar, nörolojik bozukluklar, okulakutanöz albinizm, gümüş renginde saç ile karakterize, otozomal resesif kalıtılan genellikle fatal seyirli nadir bir hastalıktır. Akselere faz, olguların %85'inde görülür. Ebstein-Barr Virus veya diğer lenfatmpik viral enfeksiyonlar; ateş, yaygın lenfadenopati, hepatosplenomegali, ponsitapeni ile karakterize olan bu fazı başlatabilir. Lökosit kemotaksisi ve NK hücrelerinin öldürme fonksiyonu azalmıştır. Kemik iliğinde, myelositer seri hücrelerinde dev sitoplazmik inklüzyon cisimciklerinin saptanması tanıyı destekler. Chediak-Higashi Sendromunun spesifik bir tedavisi yoktur. Yüksek doz askorbik asit kullanımı klinik iyileşme sağlar. Akut enfeksiyonların tedavisinde antibiyotik uygulanır. Kemoterapi akselere fazda geçici iyileşme sağlayabilir. Allogenik kemik iliği transplantasyonu bazı hastalarda başarılı olmuştur. Olgumuzda, nistagmus, gümüş grisi saç rengi, periferik yayma ve kemik iliğinde myelositer seri hücrelerinde gözlenen dev intrasellüler granüllerin varlığı, hepatosplenomegali, pansitopeni CHS'nun akselere fazını düşündürmüştür. Fago-burst testinde %22 aktivite saptanması azalmış bakterisidal aktivite lehine yorumlanmıştır. Nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.
Chediak-Higashi Syndrome (CHS) is a rare, usually fatal, outosomal recessive disease characterized by recurrent infections, oculocutaneous albinisms, progressif neurologic dysfunction. Accelerated phase occurs in 85% of the patients. Ebstein-Barr Virus or other lymphotropic viral infection may initiate this phase characterized by a lymphoma like picture with fever, generalized lymphadenopathy, hepatosplenomegaly, pancytopenia and sepsis. There is reduced activity of NK cells and dysfunction of leukocyte chemotaxis. Identification of giant cytoplasmic granules in the leukocytes and their precursors in the bone marrow may confirm the diagnosis. There is no spesific treatment for Chediak-Higashi Syndrome. High dose ascorbic acid has improved the clinical status. Antibiotics are valuable during acute infections. Chemotherapy can induce transient remission of the accelerated phase. Allogenic bone marrow transplantation has been found to be successful in some patients. Nistagmus, silver gray hair, giant intracellüler granules in myeloid cells, hepatosplenomegaly and pancytopenia implied the accelerated phase of CHS in our case. The determination of 22% of activity of phago-burst test was interpreted in fauor of decreased bactericidal activity. It is reported because of its rarity.

DIĞER
11.
Tanınız Nedir ?
What is Your Diagnosis ?

doi: 10.5222/terh.2003.14890  Sayfalar 185 - 186
Makale Özeti | Tam Metin PDF

12.
Rektum Kanseri Cerrahisinde Çevresel Rezeksiyon Sinirinin Tutulum Oranları ve Prognoza Etkisi
Kevin F. Birbeck, Christopher P. Macklin, Nicholas J. Tiffin, Wendy Parsons, Michacl F. Bixon, Nicholas P. Mapstone, Cedric R. Abbot, Nigel Scott, Paul J. Finan, David Johnston, Philip Quirke
doi: 10.5222/terh.2003.90767  Sayfalar 187 - 188
Makale Özeti | Tam Metin PDF

13.
Hepatik Arterin Gastroduodenal Arter Kullanılarak Rekonstrüksiyonu
Juan M. Sarmiento, Jean M. Panneton, David M. Nagomey
doi: 10.5222/terh.2003.96606  Sayfa 189
Makale Özeti | Tam Metin PDF

14.
Yanıt: Lenfoproliferatif hastalık
Answer: Lymphoproliferative disorder
Haldun Öniz
doi: 10.5222/terh.2003.70883  Sayfalar 190 - 191
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale