Tepecik Eğit Hast Derg: 15 (1)
Cilt: 15  Sayı: 1 - 2005
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Lineer Skleroderma
Localized Scleroderma
Balahan Bora Makay, Erbil Ünsal
doi: 10.5222/terh.2005.05706  Sayfalar 1 - 11
Lokalize skleroderma (morfea), aşırı kollajen birikimine bağlı olarak deri ve derialtı dokusunun kalınlaşması ve endurasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Etimolojisi tam olarak bilinmemektedir. Klinik bulgulara ve tutulan dokunun derinliğine göre alt gruplara ayrılır: Plak, jeneralize, büllöz, lineer ve derin morfea. Lokalize skleroderma deride yalnızca birkaç leke ile sınırlı olabileceği gibi tüm vücudu kaplayan yaygın lezyonlar ile karşımıza gelebilir. Lineer veya derin morfea lezyonları eklem hattını içine alırsa ciddi kontraktürler ve deformiteler gelişebilir. Sıklıkla hastalığın başlangıcı sessiz ve belirsiz olmasına karşın ilerleyişi hızlıdır. Lokal ize skleroderma, deri ve deri altı dokuya sınırlı bir hastalık olarak bilinmesine karşın iç organ tutulumu olan nadir vakalar da bildirilmiştir. Lokalize sklerodermayı taklit edebilecek deriyi tutan pek çok hastalık vardır. Öncelikli olarak lokalize sklerodermanın sistemik skleroz ile ayırıcı tanısının yapılması gereklidir. Günümüzde kullanılmakta olan tedaviler sınırlı başarıya sahiptir. Plak morfealı pek çok hastada 3-5 yıl içinde spontan remisyon gelişir ve özel bir tedavi gerektirmezken, yüksek morbiditeye yol açabilmeleri nedeniyle jeneralize, lineer ve derin morfea formlarında daha agresif sistemik tedavilerin uygulanması gerekir. Hafif lezyonların tedavisinde kortikosteroidli pomadlar, lezyon içi steroid, topikal kalsipotrien ve tokoretinat uygulanırken yaygın ve ilerleyici lezyonlarda sistemik kortikosteroidler, D-penisilamin, metotreksat gibi ilaçlar verilir. Lokalize skleroderma genellikle benign bir hastalıktır. Bu tanıyı alan çocuklarda beklenen yaşam süresi normaldir. Lokalize skleroderma birkaç ayda iyileşebileceği gibi yıllarca da sürebilir. Hastalığın derin formları ciddi morbiditeye yol açabilir. Lineer ve derin morfea tanılı hastalarda ekstremite asimetrisi, büyüme geriliği, fleksiyon kontraktürleri ve sakat kalımlar hastalığın en ciddi sonuçlarıdır.
Localized scleroderma (morphea) is a disorder characterized by thickening and induration of the skin and subcutaneous tissue due to excessive collagen deposition. The etiology is unknown. Its subtypes are classified according to their clinical presentation and depth of tissue involvement: Plaque, generalized, bullous, linear, and deep morphea. Localized scleroderma can range from just a few spots on the skin to involvement of the entire skin surface. Severe contractures and deformities may occur, when linear or deep morphea lesions cross the joint lines. Most often, the onset of lesions is insidious and subtle, although in some cases they can develop rapidly. Despite its limitation to the skin and subdermal tissue, isolate cases with internal organ involvement have been described. There are large number of skin disorders that may resemble localized scleroderma. First of all, localized scleroderma should be differentiated from systemic scleros is. Several treatments are currently used with only limited success in localized scleroderma. Most patients with plaque morphea experience spontaneous remission over 3-5 years and require no specific treatment, whereas patients with generalized, linear, and deep morphea require more aggressive systemic therapy because of the higher morbidity. Treatment with topical steroids, intralesional steroid injection, topical calcipotrien and tocoretinate are preferred in small lesions whereas systemic cortico steroids, D-penicillamin, and methotrexate are used in generalized and progressive lesions. Life expectancy of children with localized scleroderma is normal. Localized scleroderma may last from a few months to many years. The most serious morbidities of the disease are limb asymmetry, flexion contractures, growth retardation, and disability which occur in linear and deep morphea patients.

2.
İki - Altı Yaş Çocuklarda Aşılanma Durumu ve Etkileyen Risk Faktörle
Vaccination Status in 2 to 6 Year Old Children and the Related Risk Factors
Işın Yaprak, Oya Halıcıoğlu, Ümran Kurun, Sabriye Çokçeken Okçu, İkbal Akduman
doi: 10.5222/terh.2005.38981  Sayfalar 13 - 21
Amaç: Çocukluk çağı önlenebilir hastalıkları, aşı uygulamalarının etkin bir şekilde yapılması ile pek çok ülkede önemli ölçüde azalmıştır. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde, halen, ölüme ve sakatlığa neden olabilmektedir. Aşılanma oranlarının yükseltilebilmesi için aşılanmayı engelleyen faktörlerin bilinmesi ve ortadan kaldırılması gerekmektedir. Çalışmamızda, hastanemiz polikliniklerine başvuran çocukların aşılara göre aşılanma oranlarının tespiti, ebeveynlerin eğitimi, gelir düzeyi, ailedeki çocuk sayısı, göç durumu ve yerleşim yeri gibi özelliklerin aşılanma durumuna etkisi ve aşılanmama nedenlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine 1 Kasım 2002- 31 Mart 2003 tarihleri arasında çeşitli yakınmalar nedeniyle başvuran, aşı kartları görülerek aşılanma durumu hakkında tam ve doğru bilgi alınabilen, 24-72 ay arasındaki 1000 çocuk dahil edildi. Bir doz BCG, 4 doz DBT ve oral polio, 3 doz Hepatit B, bir doz kızamık aşısı veya kızamık antijeni içeren aşı ile aşılanan olgular "tam aşılı" herhangi birinin eksik olması halinde "eksik aşılı" olarak değerlendirildi. Bilgiler ebeveynler ile yüzyüze görüşülerek alındı ve toplam 19 maddeden oluşan anket formuna kaydedildi. Aşılanma durumu hakkında tam ve doğru bilgi alınamayan çocuklar çalışma dışında tutuldu. Olgular Tam Aşılı ve Eksik Aşılı olmak üzere iki grupta incelendi. Eksik aşılanma nedenleri araştırıldı. Çalışmada elde edilen verilerin istatistiksel analizi, SPSS for Windows version 10.0 istatistik paket programı ile Ki-kare ve Mann-Whitney U testi kullanılarak elde edildi, p<0.05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışma kapsamına alınan olguların 462 (%46.2)'si kız, 538 (%53.8)'i erkek olup, ortalama yaş 43.2±13.6 (ortanca 41) ay olarak bulundu. Olguların %99.5'i aşılarını sağlık ocaklarına yaptırmışlardı. Tam aşılanma oranı %97.1 bulunurken, aşılara göre aşılanma oranları, BCG için %99.9, DBT-4 için %97.8, Polio-4 için %97.7, Hepatit B-3 için %97.7, kızamık için %98.5 olarak saptandı. Sağlık Bakanlığı rutin aşı takviminde yer almayan aşıların uygulanma oranı %2.8 olarak bulundu. Aşıları tam ve aşıları eksik olgular arasında, anne ve babaların eğitim durumu, gelir düzeyi, sahip olunan çocuk sayısı, yaşadıkları yer, göç durumu ve ikamet süreleri bakımından anlamlı fark bulundu (p<0.05). "Aşının gerekliliğinden habersiz olma" %37.9 ile eksik aşılanma nedenleri içinde birinci sırada idi. Aşı yapan kişinin aşının tamamlandığını söylemesi, aşı yan etkilerinden korkma, bir sonraki dozun gerekliliğinden habersiz olma, aşı yerinin uzak olması, ebeveynin meşgul olması, çocuğun nörolojik soruna sahip olması diğer önemli nedenlerdi. Sonuç: Çalışmamızda, ailedeki çocuk sayısı, bildirilen adresteki ikamet süresi, anne ve babanın eğitim ve gelir düzeyi, varoşta yaşama ve göç varlığının eksik aşılanma için bir risk faktörü olduğu görülmüştür. Hastaneye başvurunun aşı uygulaması için fırsat olarak değerlendirilebileceği ve aşılamada kazanım sağlanabileceği kanısına varılmıştır.
Aim: The incidence of waccine preventable diseases have been significantly decreased in many countries by effective immunization programs in children. However, they continue to be the causes of mortality and morbidity in developing countries. The aim of this study was to evaluate the vaccination status of children and the related risk factors. Methods: A thousand children, aged 24 to 72 months seen at Izmir Tepecik Teaching Hospita!, Pediatric Outpatient Clinics between November 1st, 2002 and March 31st, 2003 were included in the study. Data were obtained from the childrens official vaccination records and face to face interview with the parents recorded on the questionnaire forms consisting of 19 items. Children vaccinated with 1 BCG, 4 DTP and oral polio, 3 Hepatitis B, 1 measles or vaccination containing measles antigenes were considered as "completely vaccinated"; those lacking any one of these vaccines were considered "incompletely vaccinated". The study group were analyzed in "complete vaccination" and "incomplete vaccination"' groups in terms of related risk factors. Chi square and Mann-Whitney U tests were used in statistical analysis; p<0.05 was considered significant. Results: Mean age of the study group was 43.2 ±13.6 (median 41) months. 99.5% of the children were vaccinated in primary health care centers. The vaccination cover age for BCG, DTP-4, Polio-4, Hepatitis B-3 and for Measles vuere 99.9%, 91.8%, 97.7%, 97.7% and 98.5% respectively. A statistically significant difference was found between the complete and incomplete vaccination groups in terms of parental education level, income, number of children, immigration status and living area. The leading cause for incomplete vaccination was the family being ignorant about the necessity of vaccination. Conclusion: We showed that low education and socioeconomic level of parents, short duration for living in the same address, immigration history, living in a rural area, having more than two children are risk factors for incomplete immunization. Hospital referrals could be accepted as opportunities for completing vaccination

3.
Çocukluk Yaş Grubunda Hematüri Etiyolojisi
Etiologp of Hematuria in Childhood
Mustafa Bak, Hakan Uzun, Erkin Serdaroğlu, Funda Tüzün, Demet Can, Saniye Gülle
doi: 10.5222/terh.2005.98624  Sayfalar 23 - 29
Amaç: Hematüri pediatrik yaş grubunda sık karşılaşılan bir semptomdur. Ciddi renal patolojinin işareti olabileceğinden etimolojide sık görülen nedenlerin bilinmesi klinisyenin yaklaşımını kolaylaştırır. Çalışmamızda, kendi hasta grubumuzda hematüri nedenleri ve dağılımının gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Son 10 yıl içinde hastanemiz nefroloji polikliniğinde hematüri nedeniyle izlenen ve kesin tanı alan 530 olgu 0 - 5, 6 - 10, 11 - 15 yıl yaş gruplarında retrospektif olarak değerlendirildi. Verilerimizin istatiksel analizinde % dağılım oranları, ortalama değer ve Ki-kare kullanıldı. İstatistiksel analiz SPSS 10.0 for Windows programında %95 güvenle yapıldı. P<0.05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olguların %58.49'unda glomerüler, %39.81'inde nonglomerüler kaynaklı hematüri tespit edildi. Genel toplamda poststreptokoksik glomerülonefrit %41.70 ile ilk sırada yer alırken üriner sistem infeksiyonu ve üriner sistem taş hastalığı sırası ile %23 ve %11.88 olarak bulundu. Asemptomatik persistan mikroskopik hematürisi olan 16 hastanın 4'ünde ve rekürren makroskopik hematürisi olan 5 hastanın 5'inde renal biyopsi yapılmasına karşın spesifik neden bulunamadı. Tüm asemptomatik persistan mikroskopik hematürili olguların 4.63 ± 3.02 yıllık izlemlerinde prognozlarının iyi olduğu görüldü. Sonuç: Çocuklarda hematüri nedenlerinin büyük bir bölümünü akut poststreptokoksik glomerülonefrit, idrar yolu infeksiyonu ve üriner sistem taş hastalığı oluşturmuştur. Hematürili olgularda öncelikle bu nedenler araştırılmalıdır. Kesin tanı konulamayan persistan mikroskopik hematürili olgular prognozları genellikle iyi seyrettiğinden biyopsi kararı öncesinde yakın izlemde tutulmalıdır.
Aim: Hematuria is one of the most common clinical symptoms seen in childhood. Since it can be related to a serious renal problem, the awareness of the common clinical conditions associated with hematüria provides a better clinical approach by the clinicians. The aim of this study is to evaluate the etiology of hematuria seen in our clinic. Methods: Retrospective analysis of 530 consecutively investigated children with hematuria at the nephrology department of Dr. Behçet Uz Children's Hospital, İzmir. Children followed in our nephrology department in the last 10 years, have been evaluated respectively concerning the etiological bases of hematuria. Results: Glomerular and nonglomerular hematuria were detected in 58.49% and in 39.81% of 530 patients, respectively. Acute post - streptococcal glomerulonephritis (41.70%), urinary traetus infections (23.01%) and urinary calculi (11.88%)) were the most freguent reasons of hematuria in investigated 530 patients. The specific diagnosis was not found in 4 patients with a persistent microscopic hematuria, and in 5 patients with a recurrent macroscopic hematuria. All of the asymptomatic persistent microscopic hematuria patients showed excellent prognosis at the follow - up period of 4.63 ± 3.02 years. Conclusion: It is shown that the most prevalent etiology in children with hematuria are acute post - streptococcal glomerulonephritis, urinary tractus infections and urinary calculi and that these entities should be sought initially. Since patients with persistent microscopic hematuria had satisfactory prognosis and usually revealed normal renal hiopsy results, we conclude that these patients should be followed-up before a renal biopsy decision.

4.
Çocukluk Çağında Kronik Konstipasyon
Chronic Constipation in Childhood
Sezin Aşık Akman, Güldane Koturoğlu, Çiğdem Ankan, Aslı Kızılgüneşler Aslan, Oya Halıcıoğlu, Sema Aydoğdu
doi: 10.5222/terh.2005.78642  Sayfalar 31 - 36
Amaç: Çocuklardaki kronik fonksiyonel konstipasyonda, predispozan faktörlerin değerlendirilmesi ve tedavide kullanılan iki farklı ajanın karşılaştırümasıdır. Yöntem: Ocak 2001- Haziran 2003 tarihleri arasında Pediatrik Gastroenteroloji ve Beslenme Bilim Dalı Polikliniğine başvuran, kronik fonksiyonel konstipasyon tanısı alan, 2-18 yaşları arasındaki 132'si kız, 144'ü erkek toplam 276 hasta çalışmaya alınmıştır. Karın ağrısı, ağrılı ve/ veya kanlı dışkılama, enkoprezis gibi yakınmaları olan, konstipasyonu 3 aydan daha uzun süren, nörolojik hastalığı olmayan olgular seçilmiştir. Konstipasyonun etiyolojisinde organik nedenler çalışma dışı bırakılmıştır. Tedavide tuvalet eğitimi (günde 1-2 kez, 10-15 dak. Süreli), lifli diyet önerilmiş, 216 olgu laktuloz (2-3 cc/kg), 60 olgu laktitol (0.4-0.6 cc/kg) tedavi gruplarında incelenmiştir. Hastalar birinci yılda 1,3,6,9,12. aylarda, daha sonra 6 ayda bir izlenmiştir. İstatistiksel analizde Pearson ki-kare testi kullanılmıştır Bulgular: Yaş ortalaması 6.69 ± 3.63 yıl olan olgularda konstipasyonun ortalama süresi 3.44 ± 2.71 (6 ay- 15 yıl) yıl olarak saptandı. Başvuru yakınmaları, karın ağrısı (%65.2), ağrılı dışkılama (%34.4), enkoprezis (%15.5), enürezis (%6.8) olarak bulundu. Konstipe çocukların %8.6'sında ailede psikososyal sorun varken, enkoprezis + konstipasyonu olan çocuklarda bu oranın % 23'e yükseldiği görüldü. İlk ayda kontrole gelen 134 hastanın %38.5'unun, 1. yılda kontrole gelen 48 olgunun %75'inin tedaviden yarar gördüğü, tedaviden yarar görmeyen hastaların ise, oturma (tuvalet) eğitimine ve tıbbi tedaviye uyum sağlayamayan hastalar olduğu görüldü. Laktuloz alan grupta 1. ayda klinik yanıt %36.7 iken, Laktitol grubunda bu oran %42.8 olarak bulundu. İki grup arasında tüm izlem boyunca tedavi yanıtları yönünden istatistiksel fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Fonksiyonel konstipasyonda enürezis ve enkoprezisin eşlik ettiği durumlarda etiyolojide psikososyal sorunlar önem taşımaktadır. Çocuğun ve ailenin etiyoloji, tedavi ve prognoz açısından eğitilmesi, ailenin uygun davranış biçimi, tuvalet eğitimi ve lif den zengin beslenme ile desteklenen tıbbi tedavi fonksiyonel konstipasyonun tedavisini başarıya ulaştıran faktörlerdir.
Aim: To evaluate the predisposing factors and the two different treatment modalities in childhood chronic functional constipation. Methods: 276 patients between 2-18 years of age admitted in our Pediatric Gastroenterology and Nutrition Unit between January 2001-June 2003 and diagnosed as chronic functional constipation were enrolled in the study. The study group included patients with abdominal pain, painful defecation, blood in the stool, encopresis and constipation at least 3 month's duration. Patients with neurologic diseases and organic etiology were excluded. Therapoetic modalities in the treatment of functional constipation included toilet training (1-2 times/day- 10-15 min), fiber diet, lactulose (2-3 cc/kg), and lactitol (0.4-0.6 cc/kg). Patients were followed up in the 1st, 3rd, 6th, 9th, 12th months in the first year and every 6 months later. Results: The mean age of the patients was 6.69 ± 3.63 years, mean duration time was 3.44 ± 2.71 years. Freguency of the presenting complaints were found as 65.2% abdominal pain, 34.4% painful defecation, 15.5% encopresis, and 6.8% enuresis. While 8.6% of the constipated patients had phychosocial problems within their families, patients with encopresis had higher phychosocial problems (23%). At the end of the first month and the first year of teatment remission was found 38.5% and 75%, respectively. 36.7% of the lactulose group and 42.8% of the lactitol group had clinical improvement. Conclusioti: Psychosocial problems within the family has an important role on childhood functional constipation. Families should be trained on the etiology, treatment, prognosis of this problem and on proper psychosocial behavior. Medical treatment should be addressed when needed for better results.

5.
Çocuklarda İdrar Yolu infeksiyonu Etkenleri ve Antibiyotik Direnci
Uropathogens and Antihiotic Resistance in Pediatric Urinary Tract Infections
Önder Yavaşcan, Gülben Sözen, Orhan D. Kara, Nevin Çetin, Nejat Aksu
doi: 10.5222/terh.2005.86155  Sayfalar 37 - 43
Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) çocukluk çağında sık görülen infeksiyonlardandır. Tedavide başarılı olabilmek için İYE nedeni olan ajan patojenlerin sıklığı, yerel ve/veya bölgesel antibiyotik dirençlerinin bilinmesi ve bu doğrultuda ampirik tedavinin düzenlenmesi gereklidir. Bu çalışmada hastanemize başvuran olgularda İYE etkenleri ve antibiyotik direnci sıklığının belirlenmesi ve uygun antibiyotik seçiminin yönlendirilmesi planlanmıştır. Yöntem: Tepecik Eğitim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Klinikleri yataklı servis ve polikliniklerinden 01.07.2003 - 31.07.2004 tarihleri arasında hastanemiz Mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen 10850 idrar örneğinin kültür ve antibiyogram sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Gram (-) mikroorganizmalara karşı oluşan antibiyotik direnç oranları araştırılmıştır. Bulgular: Çalışma süresi boyunca gönderilen idrar örneklerinin %25.7 (n=2793 örnek)'sinde anlamlı üreme saptanmıştır. Ureyen mikroorganizmaların %76.9'unu Gram(-), %20.9'unu Gram(+) mikroorganizmalar oluşturmuştur. Bunlar arasında da Escherichia coli (E.coli) %51.5 ile tüm ajanlar içinde birinci sıklıkta, Enterobakter %11.1 ile ikinci, Metisilin sensitive Staphylococcus aureus (MSSA) %8.7 ile üçüncü sıklıkta bulunmuştur. Gram(-) mikroorganizmaların karbepenem grubu dışındaki antibiyotiklere karşı orta-yüksek oranlarda in vitro antibiyotik direnci gösterdiği saptanmıştır. Sonuç: Hastanemiz Çocuk Klinikleri ve polikliniğine başvuran olgularda en sık görülen İYE nedeni Gram(-) mikroorganizmalar ve bunların içinde de en sık ajan patojen E.coli olmuştur. Karbepenem grubu dışındaki tüm antibiyotiklere direnç orta/yüksek bulunmuştur.
Aim: Urinary tract infeetions (UTI) are common in pediatric age group. To select the proper ampirical treatment, it is essential to know the prevelance of uropathogens and local antibiotic resistance profile.The aim of our study was to investigate the bacterial profile and the pattern of antibiotic resistance for UTI in our hospital and determine the impact of these results on the ampirical treatment. Methods: In this study, culture and antibiogram resul ts of 10850 urine samples obtained betvueen July 1, 2003 and July 31, 2004 were evaluated retrospectively to determine bacterial profile and antibiotic resistance pattern of pediatric urinary tract infections in our hospital. Results: 2793 urine samples were culture positive (25.7%). 76.9% of the positive cultures were found Gram-negative bacilli and 20.9% as Gram-positive cocci. E.coli was the most freguently isolated causative agent (51.5%). Methiciline sensitiue S. Aureus (MSSA) was most frequently isolated Gram-positiue microorganism (8.7%). Among ali of the microorganisms, the lowest resistance rates were obserued to carbapenems. Conclusion: In our clinic, the most common pathogens of UTI are Gram-negative bacilli, out of them E.coli was the most frequently isolated causative agent. Antibitic resistance rates are high except carbapenems.

6.
Çalışan Çocuk; Sosyo-Kültürel Özelikler ve Sağlık Taraması - İzmir Otomotiv Sanayi
Occupational Child; Sociocultural Characteristics and Health Survey-Automotive lndustry in lzmir
Bahadır İşeri, Gülben Sözen, Ömer Melik, Önder Yavaşcan, Aykut Başkesen, lşıl Çoker, Işın Yaprak
doi: 10.5222/terh.2005.50497  Sayfalar 45 - 56
Amaç: Çocuk işçiliği, tüm dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde çocukların bedensel ve ruhsal gelişimlerini olumsuz etkileyen önemli bir toplumsal sorundur. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kayıtlarına göre dünya genelinde çalışan çocuk sayısı yaklaşık 250 milyon olarak bildirilmektedir. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre ülkemizde de her 10 çocuktan biri sağlıksız işyeri koşullarında eğitimlerinden yoksun bırakılarak çalıştırılmaktadır. Bu çalışmada ILO ve T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından planlanan ILO/IPEC 'Çalışan Çocukların Eğitime Yönlendirilmesi Projesi' kapsamında, İzmir ili otomotiv sektöründe çalışan çocukların sosyo-demografik ve sosyo-kültürel özellikleri, işyeri koşulları ve sektöre ait risk faktörlerinin değerlendirilmesi, genel sağlık taramalarının yapılması ve sağlık sorunlarının tesbiti, çalıştıkları iş kollarında maruz kaldıkları toksik maddelerin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada İzmir ilinde otomotiv sektörüne ait 1-6 No'lu Sanayi Siteleri'nde ulaşılabilen 18 yaş ve altı 378 çalışan çocuk çalışma kapsamına alınmıştır. Çalışanların fizik muayeneleri yapılmış, hemogram, kan biyokimyası, rutin idrar tetkiki, kan hegzan, benzen, toluen ve kurşun düzeyleri çalışılmış, akciğer grafileri çekilmiş ve değerlendirilmiştir. Biyokimyasal tetkikler Olympus AU 5200, hemogram Coulter Gen-S System 2, kan toluen, benzen ve hegzan düzeyleri HP 1995 Gaz Kromotografisi, kan kurşun düzeyi Shimadzu AA 680 Atomik Absorbsiyon Flame Emisyon Spektrofotometre cihazında çalışılmıştır. Çocukların demografik ve sosyo-kültürel özellikleri, ailenin eğitim düzeyi, ailedeki birey sayısı, ailenin gelir düzeyi, olguların çalışma koşulları, sektöre ait risk faktörleri anket formu ile sorgulanarak tespit edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede Ki-kare ve Pearson korelasyon analizi kullanılmış ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir Bulgular: Olguların tamamı erkektir. Takvim yaşı ortalaması 16.8 ± 1.2 yıl, ilk işe başlama yaşı ortalaması 13.6 ± 2.2 yıl bulunmuştur. En düşük işe başlama yaşı 9 yaş, toplam çalışma süresi ortalama 33.5 ± 24.9 ay olarak tespit edilmiştir. Çalışanların %0.5'inin, annelerin %20.1'inin, babaların %6.1'inin okur-yazar olmadığı, çalışanların %40'ının, ebeveynlerinin ise yaklaşık %50'sinin ilkokul mezunu olduğu tespit edilmiştir. İşyeri koşullarından kötü havalandırma %86.5, gürültü %57.9 ve tozlu ortam %56.6 oranında saptanmıştır. Sürekli ayakta durma ve ağır kaldırma en fazla görülen ergonomik riskler olarak tespit edilmiştir. Fizik muayeneleri yapılan olgularda ağız ve diş hijyen bozukluğu %38.1, gelişme geriliği %11.1 ve solukluk %4.4 oranında saptanmıştır. Anormal laboratuvar bulgularından %9.5 hiperlipidemi, %5.6 anemi saptanmıştır. Kurşun düzeyi 168 olguda çalışılmış, kurşun düzeyi olguların %44.1'inde yüksek (>10 \xg/dl), saptanmıştır. Kan kurşun düzeyi ile anemi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. İşe başlama yaşı düşük (<15 yaş) olanlarda düşük baba eğitimi, sigara, içki kullanımı, iş kazaları, anormal fizik bulgu, anemi daha yüksek oranda tespit edilmiştir. Sonuç: Çocuk işçiliği, çocukların bedensel ve ruhsal gelişimini olumsuz etkilemektedir. Eğitimsizlik, yoksulluk ve iş yasalarındaki yetersizlik çocuk işçiliğinin en önemli nedenleridir. Eğitim, ailenin ekonomik yönden güçlendirilmesi, yasa ve yönetmeliklerde çocukları koruyan, eğitime yönlendiren düzenlemelerin yapılması, işyeri denetimlerine önem verilmesi, çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi konusunda atılması gereken önemli adımlardır.
Aim: Child labour which is an important social problem especially in developing countries affects physical and psycosocial development of children. It is a serious obstacle for their education. According to International Labour of Organization (ILO) records 250 millions of children are working worldwide. Every one often working children has an unfavourable workplace conditions in our country. The aim of this study was to asses the socioculturel characteristics and health status of the working children in automotive industry; to determine workplace conditions, ergonomic risk factors; to investigate the exposed toxic substances. Methods: This prospective study, a project carried on by ILO/International Programme on the Elimination of Childlabour (IPEC) and Ministry of Labour and Social Security enrolled 378 of the children working in automotive sector in 1st- 6th industrial sites in Izmir and younger than 18 years of age. Physical examination of all children was done by two pediatricians. The complete blood count, biochemical analysis, plasma hegzane, benzene, toluene and lead levels were measured. PA chest radiographs were interpreted. The demographic and sociocultural characteristics of working children, educational level and monthly income of their family, their workplace conditions, ergonomic risk factors were investigated with a guestionnaire. The statistical analysis was done with chi-square and Pearson correlation analysis and p<0.05 was accepted as statistically significant. Results: AH of the working children were male. Their mean chronological age and mean age at start of work were 16.8 ± 1.2 and 13.6 ± 2.2 years respectively. Twenty percentage of the mothers of children, 6.1% of their fathers and 0.5 % of the occupational children vuere illiterate. 86.5% of the vuorkplaces vuere poorly airated. Standing still for long periods and carrying heavy matter were the most common ergonomic risk factors. The most common physical findings were poor oral hygiene and decayed teeth (38.1%), growth retardation (11.1%) and pallor (4.4%). Hyperlipidemia (9.5%) and anemia (5.6%) were the most common abnormal laboratory findings. 44.15% of children's blood lead levels was higher than 10 pıg/dl. There was no statistically significant correlation between plasma lead level and anemia. Conclusion: Child labour continues to pose a challenging national problem in our country. It affects children's physical and psychological health as well as education. Low education, poverty and insufficiency of the national work-lavus are the major factors for the child labour and improvement of the work-lavus should be done by the governments.

OLGU SUNUMU
7.
Yenidoğan Döneminde Hiperkalsemi ve Nefrokalsinozis ile Gelen Bir Distal Renal Tubuler Asidoz Olgusu
Distal Renal Tubular Acidosis Associated with Hypercalcemia and Nephrocalcinosis in An Infant
Tuba Tuncel, Önder Yavaşcan Yavaşcan, Halil Aydınlıoğlu, Nejat Aksu
doi: 10.5222/terh.2005.62679  Sayfalar 57 - 61
Distal renal tübüler asidoz (dRTA) hidrojen iyonunun distal nefrondan yetersiz salınımı sonucunda oluşan, sıklıkla hipokaleminin eşlik ettiği, hiperkloremik metabolik asidoz tablosudur. Hiperkalsemi ve nefrokalsinozis ise erken bebeklikte genellikle beklenmeyen bir bulgudur. Bu yazıda, beslenememe ve hareketlerinde azalma yakınması ile gelen ve hiperkalsemi, hiperkalsiüri, hipopotasemi, hiperkloremi ve ağır metabolik asidoza rağmen alkali idrar bulguları ile nefrokalsinozis saptanan 19 günlük dRTA'lu bir erkek olgu sunulmuştur. Bu hasta, hiperkalsemili yenidoğanın ayırıcı tanısında dRTA'u hatırlatmak ve erken tanının önemini vurgulamak amacı ile sunulmuştur.
Distal renal tubular acidosis (dRTA) resul ts from ineffective addition of hydrogen ions into the lumen of the distal nephron. The syndrome is manifested by hyperchloremic metabolic acidosis often associated with hypokalemia. Also, hypercalcemia and nephrocalcinosis are usually unexpected in infaney. We deseribe a 19- day- old full-term boy presented with poor feeding and inactivation. Laboratory investigation revealed hypercalcemia (12.9 mg/dl) and nephrocalcinosis secondary to distal renal tubular acidosis. In conclusion, dRTA should be included in the differential diagnosis of hypercalcemia that may accelerate the development of nephrocalcinosis in the neonate.

8.
Salmonella Menenjiti: Bir Olgu Sunumu
Salmonella Meningitis: A Case Report
Nesrin Gülez, Handan Ünsal, Ferah Genel, Şeref Targan, Füsun Atlıhan
doi: 10.5222/terh.2005.44788  Sayfalar 63 - 66
Salmonella menenjiti, infant ve çocukluk döneminde nadir görülen, mortalite ve morbidite oranı yüksek bir santral sinir sistemi infeksiyonudur. Klinik bulgular ve beyin omurilik sıvısı (BOS)'nın laboratuvar analizi ile diğer bakteriyel menenjit nedenlerinden ayırmak güçtür. Tanı kan ve BOS kültüründe salmonella türlerinin izolasyonu ve pozitif Gruber-Widal testi ile konur. Ateş, dalgınlık, bıngıldak kabarıklığı ve havale geçirme yakınması ile başvuran ilk BOS sonuçları ile bakteriyel menenjit tanısı alan altı aylık kız olgu, BOS ve kan kültürlerinde salmonella izole edilmesi ve Gruber-Widal testinin pozitif bulunması ile Salmonella sepsisi ve menenjiti tanısı aldı. Ampirik olarak başlanan sulbaktam- ampisilin ve seftriakson tedavisi 14. günde meropenem ve amikasin şeklinde değiştirilip 30. gününde şifa ile taburcu edildi. Bir yaşındaki son kontrolünde nörolojik ve fizik muayenesi normal bulundu. Ender görülmesi nedeni ile sunuldu.
Salmonella meningitis is a rare central nervous system infection during infancy and childhood with a high mortality and morbidity rate. Salmonella meningitis can not be distinguished easily from the bacterial meningitis caused by other infectious agents, easily. The diagnosis is confirmed by isolation of salmonella sp. from the CSF and blood and positive Gruber-Widal test. A 6-months-old female with a history of fever, lethargy, bulging fontanel and seizures was diagnosed bacterial meningitis with initial CSF analysis results. The diagnosis was confirmed as salmonella meningitis and salmonella sepsis with the isolatation of salmonella spp from CSF and blood and positive Gruber-Widal test. Ampicilline sulbactam and cephtriaxone antibiotherapy was started empirically. On the 14th day therapy was switched to meropenem and amikacin. The child was dismissed from the hospital on the 30th day of admission without neurologic sequela. Her physical and neurologic examination was normal on her last control, one year of age. The case is presented because of its rarity.

9.
X'e Bağlı Adrenolökodistrofide Hastalığın İlerlemesinle Manyetik Rezonans Görüntüleme İle Değerlendirilmesi
The Evaluation of the Progression of X Linked Adrenoleukodystrophy with MRl
Melda Apaydın, Makbule Varer, Ayşegül Sarsılmaz, Nedret Uran, Engin Uluç
doi: 10.5222/terh.2005.29266  Sayfalar 67 - 71
X'e bağlı adrenolökodistrofi (ALD), santral sinir sistemi beyaz cevherini, aksonları, adrenal korteksi ve testisleri etkileyen genetik bir hastalıktır. Progresif psikomotor gerileme, görsel ve /veya işitsel fonksiyonlarda kayıp ve adrenal yetmezlik tipik klinik bulgularıdır. Değişik klinik ve tedavi yaklaşımı gerektiren varyant tipleri vardır. Erken tanı ve tedavi hastalığın prognozu açısından çok önemlidir. Kemik iliği transplantasyonunun erken beyin tutulumu olan olgularda; diyet (Lorenzo'nun yağı) tedavisinin ise genetik ya da biyokimyasal olarak tanı konmuş olgularda fayda sağladığı bildirilmiştir. Biokimyasal testlerle tanı konabilir ancak hastalığın ilerlemesi değerlendirilemez. Bu olgu sunumunda hastalığın ilerlemesi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bulguları ışığında değerlendirilmiştir.
X linked adrenoleukodystrophy (ALD) is a genetically determined disorder that involves the nervous system white matter, axons, adrenal cortex and testes. The typical clinical manifestations are progressive psyehomotor regression, vision and/or auditory impairment and adrenal insufficiency. It has variants with widely diffirent outcomes, hampering clinical counseling and evaluation of therapies. Early diagnosis and treatment is essential for a better prognosis. While bone marrow transplantation is beneficial in patients with early cerebral involvement, diet ("Lorenzo's oil) therapy has been found preventive in genetically or biochemically proven subclinic cases. Biochemical findings prove the disease, but the progression can not be estimated. Here, a case in which the progression of the disease has been shown by MRI is presented


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale