Tepecik Eğit Hast Derg: 15 (2)
Cilt: 15  Sayı: 2 - 2005
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Çocuklarda Çoklu Travmaya Yaklaşım
Approach to Multiple Travma in Children
Ahmet Arıkan, Şafak Karaçay, Nihan Karaman
doi: 10.5222/terh.2005.73857  Sayfalar 73 - 84
Gelişmiş ülkelerde 1-14 yaş arasındaki çocuklarda en önemli ölüm nedeni, kasıtlı veya rastlantısal kazalar ile oluşan travmadır. Birden fazla organ veya sistemi içine alan travmalar ise "Çoklu travma" olarak adlandırılır. Çoklu travmalı bir hastanın sağaltımı için ilk adım, etkilenen organ ve sistemlerin hızlı bir şekilde değerlendirilmesi ve yaşamı tehdit eden temel nedenlerin belirlenmesidir. Yaklaşımda ve hastanın değerlendirilmesinde kriter zaman olduğundan hızlı davranmak en önemli prensip olmalıdır. Davranışların hızı da yapılacak girişimlerin tamamen standart hale getirilmesi ve yapılacak işlemleri hastanın ilk başvurduğu yerdeki herkes tarafından bilinmesi ile sağlanır. Bu yazıda, çoklu travmalı hastaya ilk girişimde uyulması gereken prensip ve yapılması gereken işlemler tartışılmıştır.
Trauma either accidental or intentional is the most important cause of death in children between 1-14 years of age in developed countries. Traumas affecting more than one system are called 'Multiple Traumas'. The first step in treatment of a multitrauma patient is the rapid determination of the affected organs and finding out the life threatening causes. The time is the most valuable criteria in the approach, so, fast decision-making must be a principle. Fast approach and treatment is the result of making the trauma team getting accustomed to the protocols. In this review, the principles of first approach to the multiple trauma patient is discussed.

2.
Lösemili Çocuklarda QT Dispersiyonu ve Önemi
QT Dispersion in Children with Leukemia
Elif Kazancı, Hüseyin Gülen, Timur Meşe, Demet Uzunkaya, Ayşe Erbay, Canan Vergin
doi: 10.5222/terh.2005.67348  Sayfalar 85 - 89
Amaç: Çocukluk çağı lösemi tedavi protokolleri çoklu ve yüksek dozlarda kemoterapik ajanları kapsar. Bunlar, kalp ve diğer birçok doku ve organ üzerinde önemli toksisite nedeni olduğundan hastalar tedavi sırasında ve sonrasında yan etkiler açısından izlenmektedir. QT dispersiyonundaki artışın kardiyak ölümler açısından artmış risk ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, halen kemoterapi alan ve tedavilerini tamamlamış remisyondaki lösemili çocuklarda olası kardiyak yan etkilerin "düzeltilmiş QT dispersiyonu (QTcD)" kullanılarak araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Akut lenfoblastik lösemili 24 (%43.6)'ü kız, 31 (%56.4)'i erkek toplam 55 çocukta (ortalama yaş: 8.8 ± 4.2 yıl) QT dispersiyonları değerlendirildi. Hastaların ortalama izi em süresi 34.1 ± 21.0 (aralık 1-80) ay idi. Tüm hastaların kümülatif antrasiklin dozları (mg/m2) belirlendi. EKG çekimlerinin yapıldığı gün eşzamanlı olarak serum elektrolit ve protein düzeyleri, tiroid fonksiyon testleri kontrol edildi. QT ve QTc intervalleri için dispersiyon, her EKG'de ki 12 derivasyonda maksimum ve minimum QT ve QTc intervalleri arasındaki farklılık olarak hesaplandı. Veriler SPSS 10.0 for Windows programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Tedavisi süren (n: 21) ve tedavisi tamamlanmış olan (n: 34) olgular arasında QTc, QTD, QTcD, tiroid fonksiyonları, elektrolitler, globülin düzeyi ve tiriod fonksiyon testleri ve kümülatif antrasiklin dozları açısından farklılık saptanmazken, sadece QT süresi ve albümin düzeyi açısından farklılık saptanmıştır (sırasıyla 0.31 ± 0.04 e karşı 0.34 ± 0.04, p: 0.009 ve 3.7 ± 0.6'ya karşı 4.2 ±0.5, p.-O.Ol). Kümülatif antrasiklin dozu <250 mg/m2 (n: 44) ve >250 mg/m2 olan olgularda (mil) ise elektrokardiyografik ölçümlerde farklılık saptanmazken sadece globülin seviyesi farklı bulunmuştur (2.7 ± 0.5'e karşı 3.2 ± 0.9 p: 0.02). Sonuç: Hastalarımızda kullanılan kem o terapi protokollerinin (ALL BFM 95 ve TRALL 2000) tedavi sırasında ve tedavi sonu ortalama üç yıl içinde belirgin kardiyotoksisiteye yol açmadığı görülmüş, hastaların daha uzun süreli izlemlerinin gerekli olduğu kanısına varılmıştır.
Aim: Prolonged QT dispersion (QTD) and corrected QT dispersion (QTcD) have been associated with serious arrhythmias and sudden death in many forms of heart disease, including childhood leukemia. The purpose of this study was to determine the possible cardiac adverse effects of anthracycline treatment on corrected QT dispersion (QTcD) in patients with leukemia who were on therapy and who had completed the therapy. Methods: The QT dispersion was evaluated in 24 (43.6%) female ond 31 (56.4%) male patients with acute lymphoblastic leukemia whose mean age was 8.8 ± 4.2 years. Mean duration of follow-up was 34.1 ±21.0 (range 1-80) months. The cumulative anthracycline dose was determined for each patient and expressed as milligrams per square meter. Serum levels of electrolytes, proteins, thyroid function tests, and electrocardiograms (ECG) were evaluated simultaneously. The measures of dispersion for QT interval (QTD) and for QTc interval (QTcD) were accepted as differences between the maximum and minimum QT and QTc intervals, respectively, and measured in 12 lead in each ECG. SPSS 10.0 for Windows was performed for statistical analysis. Comparisons between groups of patients were done using Students two-tailed t test and Kruskall-Wallis test. Statistical significance was taken to be a p value < 0.05. Results: The patients still on treatment (n: 21) and the patients in remission were compared. The differences were found only in QT interval and albumin levels (0.31 ± 0.04 versus 0.34 ± 0.04, p: 0.009 and 3.7 ± 0.6 ver sus 4.2 ±0.5, p-.O.Ol, respectively). In the children who had taken cumulative anthracycline dose <250 mg/m2 (m 44) and >250 mg/m2 (n: 11), there were no difference in electrocardiographic measurements but there were difference in serum globulin levels (2.7 ± 0.5 versus 3.2 ± 0.9 p: 0.02, respectively). Conclusion: No remarkable cardiotoxicity of chemotherapy protocols (ALL BFM 95 and TRALL 2000) is detected in electrocardiographic evaluation of the leukemic children both on therapy and during remission for average three years. However, further monitoring and evaluation with such sensitive and non-invasive methods should be done for longer periods.

3.
Guillain Barre Sendromlu Çocukların Klinik ve Elektrofizyolojik Özellikleri
Clinical and Electrophysiological Features of Children with the Guillain Barre Syndrome
Canan Kocaman, Seda Yıldırım Yeşinel, Serdar Yeşinel, Ender Aksüyek, Gülseren Arslan
doi: 10.5222/terh.2005.94475  Sayfalar 91 - 97
Amaç: Guillain-Barre sendromu (GBS) tanısı alan hastaların elektrofizyolojik olarak saptanan subtipleri ile prognostik özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılması. Yöntem: Çalışmada 01.03.02 ve 31.12.04 tarihleri arasında hastanemiz çocuk nörolojisi servisinde GBS tanısıyla yatarak izlenen ve bir yıl süreyle poliklinik takibine gelen dokuz hasta değerlendirildi. Hastalar yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, geçirilmiş enfeksiyon varlığı, klinik bulgular, başvurudaki fonksiyonel durumları, BOS bulguları, tedaviye yanıt ve prognostik özellikler yönünden yatış ve poliklinik takip dosyalarından retrospektif olarak incelendi. Akut dönemde tüm olgulara elektrofizyolojik çalışma uygulandı. Sinir ileti çalışmasında yüzey elektrod kaydı ile standart teknikler kullanılarak motor ve duysal sinir iletimi ve F dalga yanıtı değerlendirildi. Hastaların tümüne intravenöz immünglobulin 0.4 gram/kg/gün olarak 5 gün süreyle verildi ve fonksiyonel durumları Hughes skalasına göre değerlendirildi. Bulgular: Dokuz GBS vakasının biri kız, sekizi erkekti. Hastaların yaş aralığı 2 ile 14 yıl (ortalama yaş 6.2) arasında değişmekteydi. Hastaların biri hariç hepsinde önceden geçirilmiş bir enfeksiyon öyküsü mevcuttu. Beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemesinde albuminositolojik disosiasyona dört olguda rastlandı. Altı (%66) hastada AMAN subtipi saptanırken AIDP, AMSAN ve Miller Fisher sendromlu birer hasta mevcuttu. Dokuz olgunun sekizinde fonksiyonel tam iyileşme ortalama 3 ayda saptanırken AMAN subtipli bir hastada ağır sekelli iyileşme izlendi. Sonuç: Hastaların çoğunluğunu gelişmekte olan ülkelerde daha sık rastlanılan subtip olan aksonal form oluştumaktaydı. Bu çalışmada kötü prognostik özellik gösterdiği bilinen aksonal formda erken tanı ve tedaviyle fonksiyonel olarak tam iyileşme görülebileceği kanısına varıldı.
Aim: To investigate the relationship between the subtypes and prognostic features of the patients with Guillain Barre Syndrome (GBS). Methods: Between March 2002 and December 2004 nine children diagnosed as GBS and followed up for 1 year were retrospectively evaulated for age, sex, complaints, history of previous infections, clinical and CSF findings, functional grade of motor deficits on admission, their response to treatment and prognostic features. Electrophysiological studies were performed at the acute phase to ali patients. Nerve conduction studies including motor nerve conduction, sensory nerve conduction and F- wave. response studies were performed by the standart tecnique of surface electrode recording. Standart intravenous immunoglobulin therapy was administered with a dose of 0.4 g/kg/day for five consecutive days. The functional grade of motor deficits was assessed according to the scale of Hughes. Results: There were 9 patients (mean age 2.6 years of age; range 2 to 14 years), including one girl and eight boys. All patiens had history of previous infection except for one patient. Albuminocytological dissociation was observed in four cases. According to electrophysiologic findings, six patients (66%) were AMAN, one patient AIDP, one AMSAN and one Miller Fisher syndrome. Eight patients showed full recovery within 3 months. One patient recovered with seguela. Conclusion: The majority of the patients was of axonal subtype that is more common in developing countries. It was concluded that early diagnosis and treatment may provide full functional recovery at the axonal form which was known to show poor prognostic features.

4.
Gonartroz Olgularında Total Diz Artroplastisi Sonuçlarımız
Total Knee Arthroplasty Results in Our Gonarthrosis Cases
Mustafa Arslantaş, Cemil Kayalı, Ali Reisoğlu, Haluk Ağuş
doi: 10.5222/terh.2005.80299  Sayfalar 99 - 103
Amaç: İleri derecede deformiteli gonartroz olgularımızda, arka çapraz bağı korumayan total diz protezi uygulamalarımızın sonuçlarını değerlendirmektir. Yöntem: Ocak 1996 - Eylül 2002 tarihleri arasında takibi düzenli yapılabilen ileri derecede deformiteli gonartrozlarda arka çapraz bağın korunmadığı, çimentolu diz protezi uygulanan 28 (%93)'i kadın, 2 (%7)'si erkek 30 hastanın 34 dizi çalışma grubu olarak alındı. Klinik değerlendirme Knee Society değerlendirme formu ve Lysholm diz skorlamasına göre yapıldı. Bulgular: Ortalama 44 ±12 ay izlem sonunda ameliyat öncesi dönemde Lysholm diz puanı ortalama 34 ±8 iken, ameliyat sonrası son kontrolde 87 ±7'e yükseldi. Ameliyat öncesi dönemde hareket açıklığı ortalama 71 ±14° iken ameliyat sonrası dönemde ortalama 91 ±15° idi. Son kontroldeki Knee Society diz skorlarının karşılaştırmalı istatistiksel analizinde p<0.0001 idi. Sonuç: İleri derecede deformitesi olan dizlerde arka çapraz bağı kesen tip protezler ile yeterli sonuçlar elde edilebileceği sonucuna varılmıştır.
Aim: The purpose of this study is to evaluate our results of the posterior cruciate ligament sacrificing total knee arthroplasty for gonarthrosis with severe deformity. Method: Between January 1996 - September 2002, a study group of 34 knees of 30 patients of which 2 (7%) were males and 28 (93%) were females, all having gonarthrosis with severe deformity and operated with cemented posterior cruciate ligament sacrificing total knee arthroplasty, were regularly followed. Clinical evaluation was carried out in accordance vuith Knee Society Evaluation form and Lysholm Knee Scores. Results: At the end of 44 ±12 months observation period, be for e the operation mean Lysholm knee point average was 34 ±8, ıuhereas it increased to 87 ±7 during post - op controls. Mean range of motion was 71 ±14° be for e the operation, whereas it increased to average 91 ±15° at post-op period. Comparative statistical analysis of the Knee Society knee scores of the last control was found to be p< 0.0001. Conclusion: Posterior cruciate ligament substituting type of prothesis gives sufficient results for knees with severe deformity.

5.
İleri Evre Kolorektal Kanserlerde Palyatif Rezeksiyonların Ortalama Sağ Kalıma Etkisi
Impact of Palliative Resections on Median Survival in Advanced Stage Colorectal Carcinomas
Haluk Recai Ünalp, Taner Akgüner, Erdinç Kamer, Ebru Akıncılar, Mustafa Peşkersoy, Mehmet Ali Önal
doi: 10.5222/terh.2005.52244  Sayfalar 105 - 109
Amaç: Bu retrospektif çalışma ileri evre kolorektal kanser nedeniyle non-küratif cerrahi uygulanan olguların sonuçlarını değerlendirmek ve palyatif rezeksiyonun hastaların ortalama sağ kalım süresi üzerine etkisini ortaya koymak için yapılmıştır. Yöntem: Bu çalışmada Ocak 1991 - Aralık 2000 yılları arasında kolorektal kanser nedeniyle pal ya tif cerrahi uygulanan 79 olgunun demografileri, tümör özellikleri, operasyon detayları ve sonuçları incelendi. Olguların K/E oranı: 38/41, ortalama yaş 62 (28-89 yıl) idi. 79 olgunun 34 (%43)'üne palyatif rezeksiyon uygulandı. Bulgular: Rezeksiyon yapılan olgular ile yapılmayan olgular arasında demografik özellikler, tümör evre ve lokalizasyonu, acil ameliyat oranları arasında fark olmadığı tespit edildi. Tüm olgular için operatif mortalite %8.8, morbidite %16.4 bulundu. Rezeksiyon yapılan ve yapılmayan olgular arasında mortalite ve morbidite açısından istatistiksel fark saptanmadı. Rezeksiyon yapılan olguların median survisi rezeksiyon yapılmayanlara göre anlamlı derecede uzun (24 haftaya karşılık 59 hafta) bulundu. Sonuç: Kolorektal kanser için yapılan rezeksiyon cerrahisi sonrası ortalama sağ kalım süresininin daha uzun olduğunu ve stoma olmaması nedeniyle hasta konforunu artırdığını belirledik.
Aim: This retrospective study evaluated outcomes in patients undergoing non-curative surgery for advanced st ge colorectal cancer and aimed to identify patients who would benefit on median survive from palliative resection. Methods: Demographics, tumour characteristics, operating details and outcomes were reviewed for 79 patients undergoing palliative surgery for colorectal cancer whom accepted between January 1991-December 2000. The f/m ratio was 38/41 and mean age was 62 (range 28-89) years. Palliative resection was performed in 34 (43%) of 79 cases. Results: Our results showed that demogaphics, tumour localizations and stages, rates of emergency operation were similar for patients with resection and non-resection. The overall operative mortality and morbidity rates were 8.8% and 16.4% respectively. There were no differences istatisticaly beetwen patients with resection and non-resection surgery. Median survival of patients with resection was significantly longer than in those without resection (24 vs. 59 weeks). Conclusion: It is concluded that pailiative resective surgery for colorectal cancer is associated with better median survival and improved patient comfort without stoma.

6.
Anne Sütü lle Beslenmeyi Etkileyen Faktörler
Factors Influencing on Breastfeeding
Ali Rahmi Bakiler, Salih Özgür, Esra Arun Özer
doi: 10.5222/terh.2005.27392  Sayfalar 111 - 115
Amaç: Anne sütü su dahil hiçbir şey verilmeksizin yaşamın ilk altı ayında bebeğin tüm besinsel ve psikolojik gereksinimlerini karşılamaktadır. Annelerin emzirme konusundaki bilgilendirilmeleri, ailelerin sosyokültürel durumları anne sütü ile beslenme üzerine etkili faktörler olmaktadır. Bu çalışmada, bebeklerin en az 6 ay anne sütü ile beslenmeleri üzerine etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Hastanemiz Süt Çocuğu Servisinde yatırılarak izlenmekte olan 12-24 ay arası, herhangi bir konjenital anomalisi bulunmayan, zamanında doğmuş 526 olgu çalışma grubu olarak alınmıştır. Anne sütü ile beslenme süresi ve bunun üzerine etkili faktörlerle ilgili veriler olguların annelerine uygulanan anket formlarından elde edilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunda altı aydan az süreyle anne sütü alma oranı %32.1 olarak bulunmuştur. Anne sütünü altı aydan az alan hastalarla en az 6 ay anne sütü alan olguların anne ve baba yaşı ve eğitim düzeyi, ailelerin sosyoekonomik durumu, annelerin çalışma ve süt izni kullanma oranı, emzirmeye doğumdan sonraki ilk altmış dakikada başlanma oranı bakımından anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır. Anne sütünü 6 aydan daha az alan bebeklerin doğum ağırlığının anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür (p=0.000). Anne sütünü en az altı ay alan grupta annelerin emzirme eğitimi alma oranının daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.02). Altı aydan az süre ile anne sütü alan bebeklerde emzik kullanım oranının istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.000). Sonuç: Anne sütü ile beslenmenin en az 6 ay süreyle devamlılığının sağlanması için annelere doğum öncesi ve doğum sonrası emzirme eğitiminin etkin olarak verilmesinin, düşük doğum ağırlıklı bebeklerin beslenmesinin yakından izlenmesinin ve emzirilen bebeklerde emzik kullanımının önlenmesinin gerekliliği vurgulanmıştır.
Aim: Exclusively breastfeeding is sufficient for infants during the first six months. Maternal education on breastfeeding, socio-cultural features of families are influencing factors on duration of breastfeeding. The aim of the present study was to investigate the factors which may have effect on duration of breastfeeding. Methods: The study included 526 infants (age range 12-24 months) who were treated in our hospital. Infants with congenital anomalies and chronical diseases, preterm babies were excluded. The data related to the factors which may have effect on the duration of breastfeeding were obtained from the questionnaire form completed by the infants' mothers. Results: The percentage of breastfeeding shorter than six months uwas 32.1%. No significant difference was found between this group and those with breastfeeding longer than six months in terms of age and educational status of parents, the professions and workout permission for breastfeeding of mothers and the ratio of the mothers starting hreastfeeding within sixty minutes after delivery. In contrast, the birth weight of the infants breastfed shorter than six months was significantly low (p=0.000) and the ratio of mothers trained for breastfeeding was found significantly higher for the group with breastfeeding longer than six months (p=0.02). Neverthless, the ratio of pacifier usage was statistically higher in the infants breastfed less than six months. (p=0.000). Conclusion: To maintain breastfeeding longer than six months, mothers should be trained before and after labour. Infants with low birth weight should be followed up closely and pacifier usage shoud be avoided for the infants on breastfeeding.

OLGU SUNUMU
7.
Kronik Mukokütanöz Kandidiyazis Tanılı İki Kardeş
Two Siblings with Chronic Mucocutaneous Candidiasis
Murat Hızarcıoğlu, Hurşit Apa, Ertan Kayserili, Pamir Gülez, Yeşim Ergüdenler
doi: 10.5222/terh.2005.42405  Sayfalar 117 - 121
Kronik mukokütanöz kandidiyazis, deri, tırnak ve muköz membranların tedaviye dirençli tekrarlayan kandida infeksiyonudur. Mukoza ve deride kronik kandidiyazis hemen daima immünolojik defekt ile ilişkilidir. En sık görülen immünolojik bozukluk T-lenfositierin kandida antijenine karşı proliferatif yanıtındaki azalmadır. Prognoz büyük ölçüde kandidiyazise eşlik eden hastalığa bağlıdır. Antifungal ilaçlar ile infeksiyonun tedavisi yapılabilmekte ve sellüler immunitenin restorasyonu ile uzun süreli remisyonu sağlanabilmektedir. Bir yaşından beri el ve ayak tırnaklarında kandida infeksiyonu bulunan ve aldığı çeşitli tedavilerden fayda görmeyen 12 yaşındaki kız olgu ile benzer yakınmaları bulunan 6 yaşındaki erkek kardeş ailevi kronik mukokütanöz kandidiyaziz (Tip-3) tanısı ile sunulmuştur.
Chronic mucocutaneous candidiasis is a disease characterized by recurrent and therapy resistant candidal infections of skin, nails and mucous membranes. Chronic candidiasis of mucous membranes and skin is almost always with an immunologic defect. The most frequent immunologic abnormality is decreased proliferative response of T- lymphocytes to candidal antigen. The prognosis of chronic mucocutaneous candidiasis depends on a large scale of the associated disease. The infection can be treated by antifungal drugs and long term remission can be provided by restoration of cellular immunity. Two siblings, a 12-year-old female, and 6-year-old male diagnosed as familial chronic mucocutaneous candidiasis (Type 3) is presented.

8.
Sinüzitin Hayatı Tehdit Eden Komplikasyonları: İki Olgu Sunumu
Life-Threatening Complications of Sinusitis: Two Case Reports
Orhan D. Kara, Önder Yavaşcan, Sümeır Sütçüoğlu, Sinan Kurtul, Müge Kuzu, Nejat Aksu
doi: 10.5222/terh.2005.82081  Sayfalar 123 - 129
Antibiyotik tedavilerindeki ve cerrahi yöntemlerdeki gelişmelere rağmen sinüzite bağlı komplikasyonlar günümüzde ölümle sonuçlanabilecek ciddi riskler taşımaktadır. Özellikle intrakraniyal ve orbital komplikasyonlar yüksek oranda mortalite ve morbidite ile sonuçlanabilmektedir. Bu yazıda tıbbi olarak başarılı bir şekilde tedavi edilmiş sinüzit komplikasyonlu iki hasta sunulmuştur. Akut görme kaybı ile başvuran 13 yaşındaki kız hasta, bilateral sfenoidal ve sol etmoidal sinüzite bağlı optik nörit, bayılma nedeniyle başvuran 12 yaşındaki erkek hasta ise pansinüzite bağlı intrakraniyal abse olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, sinüzitte ciddi ve yaşamı tehdit eden komplikasyonlar nadirdir. Ancak mortalite ve morbiditeyi azaltmada şüpheci yaklaşım ile hızlı tanı ve tedavi çok önemlidir.
Despite improvements in antibiotic therapies and surgical techniques, sinusitis still carries a risk of serious and potentially fatal complications. Especially, orbital and intracranial complications can cause a high rate of mortality and morbidity. We describe our experience in managing two children with sinusitis who were admitted with life-threatening complications. One case presented with complete blindness due to optic neuritis as a complication of bilateral sphenoidal and left ethmoidal sinusitis. The other case was admitted with loss of consciousness due to intracranial abscess as a consequence of pansinusitis. In conclusion, serious and life-threatening complications are uncommon in sinusitis. However, a high index of suspicion, accurate diagnosis, and rapid intervention by medical and/or surgical methods could prevent severe complications.

9.
Portal Ven Anevrizması
Portal Vein Aneurysm
Tankut Tokatlıoğlu, Orhan Doğan, Ali Er, Leman Yurdakul, Salih Akşit
doi: 10.5222/terh.2005.20053  Sayfalar 131 - 134
Portal ven anevrizması (PVA), etiolojisi tam olarak bilinmeyen nadir bir vasküler anomali olup, portal venöz sistemde fokal dilatasyon olarak tanımlanır. Yerleşim yerine göre intrahepatik ve ekstrahepatik olmak üzere iki tipi vardır, intrahepatik yerleşim daha sık görülmektedir. PVA etyolojisinde konjenital ve akkiz nedenler öne sürülmektedir. PVA gelişiminde akkiz nedenlerin başlıcaları, karaciğer parankim hastalığı ve portal hipertansiyondur. Konjenital neden ise damar duvar zayıflığıdır. Son zamanlarda konjenital faktörlerin rolü öne çıkmaya başlamıştır. PVA'nın klinik bulguları değişken olup, anevrizma boyutları ile ilişkilidir. Küçük anevrizmalar genellikle asemptomatiktir. Rastlantısal olarak tanı alan olgularda takip önerilmektedir. Renkli Doppler ultrasonografi, portal ven anevrizması tanısında anevrizma lümeninde akıma bağlı renkle doluş ve portal venöz sistem için karakteristik monofazik akım deseninin varlığını göstererek yararlı olur. Burada 69 yaşında asemptomatik bir erkek olguda utrasonografik inceleme sırasında rastlantısal olarak saptanan PVA'na ait ultrasonografi ve renkli Doppler ultrasonografi bulguları literatürle korele edilerek nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.
Portal ven aneurysm (PVA) is a rare vascular abnormality defined as a focal dilatation of the portal venous system. There are two types: Intrahepatic and extrahepatic. Intrahepatic localization is more freguent. Two major causes, congenital and acquired, have been proposed. The most important acquired etiologies of PVA are underlying hepatocelluler disease and portal hypertension. Congenital PVA results from an inherent weakness of the vessel wall. Clinical manifestations are different depending on the size of the aneurysm. Small aneurysms are usually asymptomatic. In the cases incidentally diagnosed follow up is proposed. In this case report, an asymptomatic 69-year-old man with portal vein aneurysm diagnosed incidentally by ultrasonography and color Doppler ultrasonography is presented.

DIĞER
10.
Tanınız Nedir?
What is your Diagnosis?

doi: 10.5222/terh.2005.47113  Sayfa 135
Makale Özeti | Tam Metin PDF

11.
Yanıt: İleal Lenfomaya Bağlı Gelişen İleokolik İntususepsiyon
Answer: Ileocolic Intussusception Due to Ileal Lyphoma
Salih Akşit, Tankut Tokatlıoğlu, Eyüp Kebabçı, Mustafa Ölmez
doi: 10.5222/terh.2005.76753  Sayfalar 136 - 137
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale