Tepecik Eğit Hast Derg: 15 (3)
Cilt: 15  Sayı: 3 - 2005
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Morbid Obezite ve Cerrahi Tedavisi
Morbid Obesity and Surgical Treatment
Yılmaz Güler, Aslan Sakarya
doi: 10.5222/terh.2005.52893  Sayfalar 139 - 153
Obezite, erişkin nüfusun büyük bir kısmını ilgilendiren (toplam yetişkin nüfusun yaklaşık dörtte biri) ve özellikle çevresel faktörler ve yeme alışkanlıklarına bağlı olarak sıklığı giderek artmakta olan bir hastalıktır. Özellikle diyabet, kardiyovasküler hastalıklar ve hipertansiyon başta olmak üzere, obezitenin birçok sistemik komorbiditeye neden olduğu bilinmektedir. Çok çeşitli diyet ve egzersiz programları, kalorik kısıtlama ve medikal tedavi yöntemleri tedavide uygulanmasına rağmen, özellikle morbid obezlerde tek başına bu yöntemler başarısızlıkla sonuçlanmakta ve büyük mali harcamalara neden olmaktadır. Cerrahi tedavi uygulanan morbid obezlerde belli bir süre kilo redüksiyonu sağlanmasına rağmen, yöntem farketmeksizin, cerrahi tedavi sonrası kalorik kısıtlama ve egzersiz programlarını düzenli olarak gerçekleştirmeyen hastaların, belli süreler içinde tekrar eski kilolarına döndükleri görülmüştür. Bu nedenle, cerrahi tedavi yöntemlerinin spesifik komplikasyonlarının azaltılması dışında, kilo verilmesi yönünden başarılı olabilmesi multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Uygulanacak cerrahi yöntem içinse hastanın diyet alışkanlıkları ve mevcut komorbid hastalıkları göz önünde bulundurularak seçim yapılmalı ve genel olarak komplikasyon oranları daha düşük olan laparoskopik yöntemler ilk tercihler olmalıdır.
Obesity is a disease seen with increasing freguency due to environmental and behavioural factors and is a concern of almost one-fourth of the adult population. Systemic diseases like diabetes, cardiovascular disease and hypertension are known to accompany. Various diet and exereise programs, restriction of calories and other medical therapy methods when used alone are ineffective and costily, especially in morbidly obese patients. Surgery for morbid obesity results with reduetion of weight for a period of time, but no matter which surgical method is used, the patients who discontinue their exercise programs and caloric restriction return to their previous weights. To overeome this, a multidisciplinary approach is needed. As to the surgical methods, dietary behaviours and comorbid diseases of the patients should be considered and laparoscopic methods with less complication risks should be preferred.

2.
Gebelerdekl Demir Eksikliği Tanısında Serum Transferin Reseptörünün Yeri
The Role of Serum Transferrîn Receptor in the Diagnosis of Iron Deficiency of Pregnant Women
Berna Atabay, Işın Yaprak, Abdurrahman Gül, Sadık Akşit, Feyza Umay, Meral Türker, Murat Anıl, İbrahim Yolcu
doi: 10.5222/terh.2005.30301  Sayfalar 155 - 161
Amaç: Gebelikte demir eksikliği anemisi gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Ancak, gebelikteki demir durumunun değerlendirilmesinde optimal laboratuvar tetkiki konusunda halen fikir birliği yoktur. Bu çalışmadaki amacımız gebelerdeki demir durumunun değerlendirilmesinde serum soluble transferin reseptörünün (sTfR) kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya SB Kadın Hastalıkları ve Doğumevi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde miadında normal doğum yapan 164 gebe alınmıştır. Demir durumu değerlendirilen ve talasemi taşıyıcılığı, sınıflandırılmayan anemi, transfüzyon öyküsü, çoğul gebelikler ve enjeksiyonlu olanlar çalışma dışı tutularak 132 gebe ile çalışmaya devam edilmiştir. Gebelerden doğumdan önceki gün içinde 2 ml EDTA'lı ve 2 adet 2 ml düz kan alınmıştır. Eritrosit indeksleri tam otomatik kan sayım cihazında (Symex-SE, 9000), ferritin otoanalizörede immunoturbidimetrik (Hitachi 911), sTfR düzeyleri ise nefelometrik yöntemle (Dade Behring) çalışılmıştır. Demir durumunun değerlendirilmesinde altın standart olarak serum ferritin düzeyi alınmıştır. Ferritin <15 mg/dl olması demir eksikliği (DE), ek olarak Hb <11 g/dl olması demir eksikliği anemisi (DEA) olarak tanımlanmıştır. Hb >11 g/dl ve ferritin >15 ng/dl olan gebelerin demir durumu normal olarak kabul edilmiş ve kontrol grubunu oluşturmuştur. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 10.0 for Windows programında, ki-kare, Pearson korelasyon analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Bulgular: Ortalama gebe yaşı 26.4±4.7 yıl, ortalama gebelik haftası 39.4±1, medyan gebelik sayısı 2 olup, gebelerin %52.3'inde DEA, %13.6'inde DE saptanmıştır. Kontrol grup ile DE ve DEA grubu arasında ferritin, sTfR, sTfR indeks ortalama değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur( p<0.05). Serum sTfR ve sTfR indeksinin duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değerleri sırası ile %70, %72, %83, %55 ve %88, %79, %89, %77 olarak saptanmıştır. Gebelerin %30'unun demir kullanmadığı ve %35'inin gebelikte hiç kontrole gitmediği saptanmıştır. Sonuç: İzmir'de SB Ege Doğum Hastanesine doğum için başvuran gebelerde DE ve DEA sıklığı oldukça yüksektir. Bu çalışmadan elde edilen verilere dayanarak gebelerde demir eksikliğinin saptanmasında serum sTfR düzeyinin duyarlılığının %70 civarında olması nedeniyle beklendiği ölçüde yarar sağlamadığı söylenebilir.
Aim: Iron deficiency anemia (IDA) is an important public health problem in pregnancy, especially in developing countries. However, conventional markers for assessing iron status tend to be less reliable in pregnancy. Our aim was to study whether soluble serum transferrin receptor (sTfR) could be effectively used or not as a marker for iron deficiency in pregnancy. Methods: One-hundred and sixty-four relatively low- income healthy pregnant women, accepted for term delivery at Ege Gynecology and Obstetrics Hospital, were studied for iron status. The women with thalassemia trait, anemia of other causes, multiple pregnancies and a history of blood transfusion for any reason were excluded. One-hundred and thirty-two subjects were included in the study in the final analysis. Erythrocyte indices were studied with an automatic coulter (Symex SE, 9000). Serum ferritin and sTfR levels were measured by an immunoturbidimetric and nephelometric method (Dade Behring, Dutch) respectively. A serum ferritin level of less than 15 ng/dl was accepted as iron deficiency (ID). In addition to low ferritin level, a hemoglobin (Hb) level less than 11 g/dl were considered as IDA. The pregnant women uuith normal Hb and ferritin levels were evaluated as control group. The data were analyzed on SPSS for Windows (version 10.0). Chi square, Pearson correlation test and one-way ANOVA were used for statistical analysis. Results: The mean age and the gestational age of pregnant women were 26.4±4.7 years and 39.4±1 weeks, respectively. The median number of parity was 2. Seventy-two (52.3%) women had IDA and 15 (13.6 %) had ID. All of the hematological parameters showed statistical difference between the IDA, ID and the control groups, except MCHC (p<0.05). The levels of serum ferritin, sTfR and sTfR index showed statistically significant differences both in IDA and ID groups as compared to control group. Calculated sensitivity, specifity, positive and negative predictive values for sTfR (>1.8 mg/dl) were 70%, 72%, 83% and 55% respectively. Thirty percent of the subjects were not given iron supplementation during pregnancy, and 35% of them did not receive routine prenatal care. Conclusion: From the data in t his study, it can be said that because of the low sensitivity, the measurement of serum sTfR level for the evaluation of iron deficiency in the pregnancy does not provide additional benefit to the conventional serum ferritin measurement. Also, the pre valence of ID and IDA among pregnant women in low socio-economic population in Izmir is very high.

3.
İdiopatik Trombosltopenlk Purpura Tedavisinde Antt-D
Anti-D în the Treatment of Idiopathic Thrombocytopenic Purpura
Hüseyin Gülen, Demet Uzunkaya, Ayşe Erbay, Elif Kazancı, Canan Vergin
doi: 10.5222/terh.2005.84790  Sayfalar 163 - 167
Amaç: İdiopatik trombositopenik purpura (ITP); trombositopenî, trombosit ömründe kısalma, plazmada anti-trombosit antikorların varlığı ve kemik iliğinde megakaryosit sayısında artma ile karakterize otoimmun bir hastalıktır. ITP'nin tedavisi bireysel temellere ve trombositopeninin derecesine bağlıdır. Anti-D, büyük oranda eritrositlerin Rho (D) antijenine karşı gelişmiş antikorları içeren bir gama globulindir. Klinik çalışmalar, splenektomi yapılmamış, Rh (+) ITP'li hastalarda intravenöz anti-D'nin güvenli ve etkili bir tedavi olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada akut ve kronik ITP'li çocuk hastalarda anti-D tedavisinin etkinliği ve güvenilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Hematoloji bölümünde 4-78 aydır izlenen, 2-15 yaş arasındaki, 15 ITP'li hastaya 50 ug/kg dozunda anti-D (WinRhoSDFTM) intravenöz olarak uygulandı. Tedavi öncesi bazal, tedavi sonrası 1., 3. ve 7. gün trombosit sayıları ve hemoglobin değerleri tespit edildi. 7. gündeki trombosit sayısı >150x109/L tam yanıtlı; 20-150x109/L kısmı yanıtlı; <20x109/L tedaviye yanıtsız kabul edildi. Tedavi sonrası 1-53 hafta izlendi. İstatistiksel analizde Fisher-exact test kullanıldı. Bulgular: Dokuz hastada parsiyel, üç hastada tam yanıt alındı. Tüm olgularda 7. gün trombosit sayısı 79x109/L olup, median 20x109fL'nin üzerinde seyretti. Klinik olarak akut veya kronik seyirli olgularda tedaviye yanıt yönünden istatistiksel fark bulunmadı Tüm olgularda Hb değerlerinde ortalama 1.2 ± 1.0 gr/dl düşme oldu. Anaflaksi gibi ciddi bir yan etki gözlenmedi. Bir olgu eşlik eden gastrointestinal sistem kanaması nedeniyle transfüze edildi. Sonuç: Akut ve kronik ITP'li çocuklarda Anti-D, güvenli, kolay ulaşılabilir, ucuz ve etkili bir tedavi yöntemidir.
Aim: Idiopathic thrombocytopenic purpura (ITP) is an autoimmune disease characterized by thrombocytopenia because of acceleration in platelet destruction, presence of antiplatelet antibody in the plasma, increased megakaryocytes in the bone marrow. ITP treatment depends on individual basis and degree of thrombocytopenia. Anti-D is a gamma globulin (Ig G) fraction containing a high proportion of antibodies against Rho (D) antigen of the red blood cells. Nowadays clinical studies have shown that intravenous anti-D is a safe and an effective treatment for Rh positive nonsplenectomized patients with ITP. The aim of t his study was to evaluate the efficacy and reliahility of intravenous anti-Rho (D) treatment in acute and chronic ITP of children. Methods: Fifteen pediatric patients with chronic and acute ITP aged between 2-15 years who were followed-up at izmir Dr. Behçet Uz Children's Hospital Hematology Department were included in the study. Patients were treated by 50 ug/kg/dose anti-D (WinRh oSDFTM). The platelet counts and hemoglobin levels were detected before and after treatment on the first, 3rd and 7th days. Platelet counts > 150x10L on the 7th day "complete response" 20-150xl09/L "partial response" and platelet counts <20x109/L were accepted as "no pesponse". Patients were followed for 1-53 weeks after therapy. For statistical analysis Fisher-exact test was used. Results^ Partial and complete responses were observed in 9 and 3 patients respeetively. Median platelet count of ali the patients on the 7th day was 79x109/L and the platelet counts of the patients continued to be over 20x109/L for median 3 weeks (0-52 weeks). No statistical differ ence was found between the chronic and acute ITP patients in terms of response to anti-D therapy. Mean Hb decelleration of 1.2 ± 1.0 gr/dl was observed after therapy within the whole patients and only one patient had to be transfused because of the gastrointestinal bleeding. No serious side effects were seen. Conclusion: Anti-D is a safe, convenient, inexpensive and effective therapy for childhood ITP.

4.
Antrokoanal Poliplerin Endoskopik Yöntem İle Çıkarılması
Endoscopic Removal of Antrochoanal Polyps
İbrahim Çukurova, Doğan Özkul, İlker Burak Arslan, Hüseyin Kırşen, Erdem Mengi, Ümit Bayol
doi: 10.5222/terh.2005.21278  Sayfalar 169 - 173
Amaç: Antrokoanal polipler (AP), etiyolojisi belli olmayan ve oldukça sabit bulgularla seyreden klinik antitedir. Sıklıkla çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Hastalığın tedavisi cerrahidir. Günümüzde endoskopik girişimler veya endoskopiye ek olarak Caldwell yaklaşımı tercih edilen yöntemlerdir. Çalışmamızda kliniğimizde Caldwell girişimi eklenerek endoskopik yaklaşımla öpere ettiğimiz antrokoanal polipli olguların retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır Yöntem: Çalışmaya Haziran 2001-Nisan 2005 tarihleri arasında SB Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) ve Baş ve Boyun Cerrahisi (BBC) kliniğinde öpere edilen, yaşları 13-44 yıl arasında değişen 28 hasta dahil edildi. Operasyon öncesi, hastaların tamamının diagnostik endoskopik incelemeleri yapıldı ve paranazal sinüs bilgisayarlı tomografileri incelendi. Hastalar Caldwell girişimini eklenerek endoskopik yaklaşımla öpere edildi. Bulgular: 28 antrokoanal polipli olguda, poliplerin yarısı sağ antrumdan, diğer yarısı da sol antrumdan köken almaktaydı. Poliplerin, 11 olguda maksiller sinüsün posterior, 9'unda la ter al, 4'ünde medial ve yine 4'ünde anterior duvardan kaynaklandığı tespit edildi. Olgular median 21 (6-51) ay izlendi. Bu süre zarfında, 2 olguda (%7.1) rekürrens saptandı. Hiçbir olguda komplikasyon gelişmedi. Sonuç: Antrokoanal poliplerde, endoskopik girişim ile eş zamanlı Caldwell operasyonunun, manuplasyonu kolaylaştırarak sinüsün tamamına erişim sağladığı, bunun aa operasyon süresini kısaltıp, rekürrens oranını azaltacağı düşüncesindeyiz.
Aim: Antrochoanal polyps are distinct clinical entities with unclear etiology and fairly uniform symptoms. They are seen more frequently in children and young adults. The proposed treatment for antrochoanal polyps is surgery. Nowadays, endoscopic approach or endoscopic approach combined with Caldwell procedure is more preferred. The aim of the study was to examine the choanal polyps which were operated by endoscopic approach combined with Caldwell procedure in our clinic, retrospectively. Methods: 28 patients with the ages of 13 to 44 years, operated at Izmir Tepecik Training and Research Hospital, E.N.T. and Head & Neck Surgery Department between June 2001-April 2005 were included in the study. Endoscopic examination were done and paranasal sinus computed tomography seans were evaluated for all patients before the operation. Patients were operated by endoscopic approach combined with Caldwell procedure. Results: In the 14 of the 28 patients within the studıthe polyps ohginated from right antrum, while in the other half, the polyps ohginated from left antrum. It was detected that the polyps ohginated from postehor, lateral, medial and anterior wall of the maksillar sinus in 11, 9, 4 and 4 patiens,respectiuely. Within the follow-up period, ranging from 6 to 51 months (median 21 months), recurrences were observed in 2 patients (7.1%). No complication was seen in any of the patiens. Conclusion: Endoscopic approach combined with Caldwell prosedure providing easy manuplation, and approach for the whole sinus can decrease the relapse rate and the operation time.

5.
Pediatri Polikliniğinde İnfluenza Hızlı Tanı Testi
Rapid Influenza Screen Test in a Pediatric Outpatient Clinic
Demet Bahadır Taş, Tuba Hilkay Karapınar
doi: 10.5222/terh.2005.28938  Sayfalar 175 - 179
Amaç: Influenza virusu halen respiratuvar hastalığa yol açan viruslar içinde aşısı olan ve efektif oral terapi ile tedavi edilebilen tek hastalıktır. Özellikle 'ınfluenza epidemileri sırasında gereksiz antibiyotik kullanımından sakınmak için hızlı ve spesfik bir viral tanı önemlidir. Bu çalışmada, grip benzeri semptomları olan çocuklarda influenza pozitiflik oranının bulunması amaçlanmıştır. Yöntem: Kasım 2003-Nisan 2004 tarihlerinde hastanemiz Pediatri Polikliniğine 37.8°C üzerinde ateş, öksürük, myalji, başağrısı, yorgunluk, boğaz ağrısı ve burun akıntısı yakınmaları ile başvuran olgulardan 150'si çalışma grubu olarak alınarak boğaz sürüntü örneklerinde Quick Vue Influenza A/B hızlı tanı testi (Roche) kullanıldı. İstatistiksel değerlendirmede Ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışma grubunda yer alan 150 hastadan 43'ünde (%29.0) influenza hızlı tanı testi pozitifliği saptandı. Öksürük (%69) en sık görülen klinik semptomdu. Burun akıntısı (%67), yorgunluk (%60), miyalji (%40), boğaz ağrısı (%33) ve başağrısı (%24) diğer semptomlardı. Dört semptomdan (öksürük, miyalji, başağrısı ve boğaz ağrısı) en az ikisinin varlığında etkenin influenzavirus olma olasılığı %14.6 olarak bulundu. Sonuç: Hızlı tanı testi ile influenza tespit oranı düşük olarak bulunmuştur. Ancak, influenza epidemileri sırasında hızlı ve kolay kullanımından dolayı, risk gruplarındaki çocuklarda kullanılabilir olduğu kanısına varılmıştır.
Aim: Influenzavirus is the only respiratory virus for which a licensed vaccine and effective oral therapy are currently avaible. A rapid and specific viral diagnosis is important especially during the influenza epidemics for institution of proper therapy and for avoidance of unnecessary antibiotics. In this study, we aimed to determine the percentage of influenza virus positivity in children with flu-like symptoms. Methods: Pharyngeal swab specimens were collected from 150 children with the ages of 8 months to 14 years and who had presented with flu-like symptoms (fever >°37.8°C, cough, myalgia, headache, fatigue, sore throat and nasal diseharge) to our hospital's pediatric outpatient clinic during November 2003 to April 2004. Quick Vue influenza A/B rapid test (Roche) was used. For statistical analysis Chi- sguare test was used. Results: Influenzavirus was detected in 43 of 150 patients. Cough (69%) was the most commonly observed clinical symptom. Others were nasal diseharge (67%), fatigue (60%), myalgia (40%), sore throat (33%) and headache (24%). Combination of 4 symptoms (cough, myalgia, headache and sore throat) were evaluated. In case of the presence of at least 2 symptoms out of four (cough, myalgia, headache, sore throat) the probability robability for influenza virus test was detected as 14.6%. Conclusion: Detection rate of influenza virüs by using rapid influenza screen test was low. However, it can be recommended that rapid influenza screen test can be used by pediatricians during influenza epidemics in children with risk groups.

6.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hemşirelerinin Hijyenik El Yıkama Konusundaki Bilgilerinin Değerlendirilmesi
The Level of Knowledge of Nurses About Hygienic Handwashing at Medical School, Ondokuzmayıs University
Erhan Çetin Çetinoğlu, Sevgi Canbaz, Servet Aker, Yıldız Pekşen
doi: 10.5222/terh.2005.37386  Sayfalar 181 - 186
Amaç: Biyolojik, fiziksel ve kimyasal maddeleri uzaklaştırmak amaçlı hijyenik el yıkama; birçok infeksiyonun görülme sıklığını azaltabilecek kolay ve ekonomik bir uygulamadır. Bu çalışmada; infeksiyonların bulaşma ve önlenmesinde kilit nokta olan hemşirelerin, hijyenik el yıkama konusundaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu araştırma, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi servislerinde çalışan tüm hemşirelere, 1-31 Ocak 2004 tarihleri arasında, anket şeklinde uygulanmıştır. 220 hemşireden 196 (%89.1)'sı araştırmaya katılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Hemşirelerin %5.Vi hastane infeksiyonlarını önlemede en etkili yolun hijyenik el yıkama olduğu, %58.2'si ise hijyenik el yıkama için yeterli etkin sürenin 15-30 saniye olduğu konusunda bilgisizdiler. Hemşirelerin 198 (%99.5)'i yıkama sonrası ellerin kurulanması ve 164 (%83.7)'ü kurulama için kağıt havlu kullanılması gerektiğini ifade etmişlerdir. Ellerin kontamine olabileceği çeşitli durumlarda ellerini yıkadığını ifade eden hemşirelerin, çalışma süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışmalardan elde edilen verilerden, hemşirelerin hijyenik el yıkama konusunda bilgilerinin eksik olduğu görülmüştür. Hemşirelerin eğitiminin nosokomiyal infeksiyonları azaltacağı düşünülmüştür.
Aim Hygienic hand washing to eliminate biological, physical and chemical substances is an easy and economical practice that may decrease the incidence of infections. The aim of the study is to evaluate the knowledge of the nurses on hygienic handwashing that playsa pivotal role in preventing contamination of infections. Method: The present descriptive study was performed from January 1st to 31st of 2004 in Ondokuz Mayıs University Hospital including overall 220 nurses. Of those, 196 nurses (89.1%) completed the survey. Statistical analysis of the data was performed by chi-square test. Results: Of overall nurses 5.1% did not know that hygienic handwashing is the most effective method in preventing nosocomial infections, whereas 58.2% of nurses were unaware of the knowledge that the efficient duration for handwashing is 15-30 seconds. One hundred ninety eight nurses (99.5%) stated the necessity of drying hands after washing and 164 nurses (83.7%) usage of paper tovuels for drying. There was no statical significant difference in vuorking duration among the washing their hands in some circumstances carrying risk of contamination. Conclusion: In conclusion, our data indicate that the nurses have lack of knowledge in hygienic handwashing. We think that education of the nurses may decrease the nosocomial infections.

7.
Osteosarkomun Neo-Adjuvan Tedavisindeki Deneyimimiz
Our Experience in the Neo-Adjuvant Therapy of Osteogenic Sarcoma
Çiğdem Erten, Ayşenur Memiş, Taner Akalın, Dündar Sabah, Güven Yücetürk, Bülent Karabulut, Ulus A. Şanlı, Er dem Göker
doi: 10.5222/terh.2005.15799  Sayfalar 187 - 193
Amaç: Adjuvan veya neo-adjuvan kemoterapi rejimleri, tanı anında ekstremiteye sınırlı yüksek gradeli osteosarkom hastalarının prognozunu dramatik şekilde iyileştirmiştir. Çalışmamızda osteosarkomda neo- adjuvan olarak uygulanan sisplatin ve doksorubisin kombinasyonunun etkinliğini ve tolerabilitesini incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Ocak 1999 ve Ocak 2003 arasında, ekstremite yerleşimli osteosarkom tanılı 15 hasta, neo-adjuvan sisplatin 100 mg/m2 1. gün, 3 haftada bir ve doksorubisin 25 mg/m2 1., 2. ve 3. günler 3 haftada bir uygulanan kombine kemoterapi rejimi sonrası primer tümörü rezeke edilerek ve adjuvan kemoterapi uygulanarak tedavi edildi. Bulgular: 5 (%33) hastada, tümör nekroz oranlarına göre iyi cevap elde edildi. 5 yıllık hastalıksız sağ kalım %66, genel sağ kalım %80 olarak hesaplandı. 11 (%73) hastaya ekstremite koruyucu cerrahi uygulandı. Neo- adjuvan kemoterapi rejimi hastalar tarafından iyi tolere edildi. Sonuç: Sisplatin ve doksorubisin kombinasyon rejimi, osteosarkomun neo-adjuvan tedavisinde uygun bir tedavi seçeneği olarak düşünülebilir.
Aim: Effective adjuvant or neo-adjuvant regimens of chemotherapy have dramatically improved the prognosis of patients with high-grade osteosarcoma of the extremity, localized at diagnosis. In this study, the efficacy and tolerability of cisplatin and doxorubicin combination regimen as a neoadjuvant therapy of osteogenic sarcoma were investigated. Methods: From Jan 1999 to Jan 2003, 15 patients with osteosarcoma of the extremity and non-metastatic at presentation, were treated according to the following scheme: primary chemotherapy with cisplatinum 100 mg/m2 day 1 at 3-week intervals and doxorubicin 25mg/m2 day 1,2,3 at 3-week intervals, resection of primary tumor and adjuvant chemotherapy. Results: Five (33%) patients achieved good response as a tumor necrosis ratio. Five-year event-free survival (EFS) and overall survival (OS) were 66% and 80%, respectively. 11 (73%) patients were performed limb salvage surgery. Neo-adjuvant chemotherapy regimen was well tolerated. Conculusion: Cisplatin and doxorubicin combination regimen is considered as a reasonable option for neo-adjuvant treatment of patients with osteogenic sarcoma.

OLGU SUNUMU
8.
Ağır Hipertansiyonla Gelen Kawasaki Sendromu Olgusu
A Case of Kawasaki Syndrome Presenting with Severe Hypertension
Murat Hızarcıoğlu, Hurşit Apa, Ertan Kayserili, Pamir Gülez
doi: 10.5222/terh.2005.80388  Sayfalar 195 - 198
Kawasaki sendromu, orta çaplı damarları tutan multisistemik bir vaskülittir. Koroner arterler ve vücudun diğer orta-büyük çaplı arterlerinde % 15-25 oranında anevrizmatik değişikliklere neden olmaktadır. Renal arter tutulumuna bağlı gelişen hipertansiyon, geç dönem komplikasyonu olarak bildirilmektedir. Hastanemize ısrarlı yüksek ateş, boyunda şişlik, vücudda döküntü yakınmaları ile başvuran 5 yaşındaki erkek olgu yüksek ateş, sol servikal 1.5x2x2 cm nonsüpüratif lenfadenomegali, makülopapüler döküntü, bilateral nonpürülan konjoktiviti ile Kawasaki sendromu tanısı almıştır. Kabulünde ölçülen arteriyal kan basıncı (KB) 170/110 mm Hg bulunmuş, diğer vaskülit sendromlarından ayırım için yapılan ekokardiografi, P-ANCA, C-ANCA, VMA, ANA, D. Coombs, renal sintigrafi, renal manyetik rezonans anjiografi normal, kan renin düzeyi yüksek saptanmıştır. Tedavide intravenöz immunglobulin, asetil salisilik asit ve üçlü anti- hipertansif kullanılan olguda 19. günde antihipertansif tedavi kesilmiştir. Üç ay ara ile yapılan bir yıllık kontrollerinde sistem bulguları normal olup izi emdedir. Olgu Kauuasaki sendromunun erken evresinde eşlik eden hipertansiyon nedeniyle dikkat çekmek için sunulmuştur.
Kawasaki syndrome is a multisystemie. Vasculitis predominantly affecting medium sized arteries. It causes aneurysm formation in coronary arteries and other middle-sized arteries of the body in 15-25% of the patients. Hypertension due to affected renal arteries is reported as a late stage complication. Five years old boy, admitted to hospital with elevated prolonged temperature, swelling on the neck, and erythematous rashes on the trunk was diagnosed as a Kawasaki syndrome with prolonged high fever, left cervical nonpurulent lymphadenomegaly sized 1.5x2x2 cm, maculopapular rash and bilateral nonexudative conjunctivitis. His blood pressure was measured 170/110 mm Hg during his first physical examination. Echocardiography, p-ANCA, c-ANCA, VMA, ANA, direct coombs, renal scintigraphy, renal magnetic resonans angiography, had done to make differential diagnosis with the other vasculitic syndromes, were found in normal ranges, but plasma renin level was found high. Intravenous immunglobulin, acetyisalicylic acid and three antihypertensive drugs were used in the treatment and antihypertensive theraphy was discontinued at the 19th day of the therapy. He has been followed up since one year, with 3 months intervals and his systemic examination is found normal. The case was preserıted hecause of the associated hypertension which is an unusual manifestation in the early stage of the disease.

9.
Apendiseal Endometriosis: Bir Olgu Sunumu
Appendiceal Endometriosis: A Case Report
Haluk Recai Ünalp, Mehmet Ali Önal, Turgut Özzeybek, Mehmet Cıkla, Neşe Ekinci
doi: 10.5222/terh.2005.32463  Sayfalar 199 - 201
Akut apandisitin nadir bir nedeni apendiseal endometriozisdir. Endometriozisli hastalarda peluik ağrı ile birlikte akut abdomen bulgularının saptanması durumunda ağrının doğrudan pelvik endometriozise bağlanmaması ve akut batın olasılığı nedeniyle cerrahi tedavinin geciktirilmeden uygulanması gereklidir. Eksplorasyon esnasında özellikle uterosakral ligaman, överler, rektouterin fossa ve intestinal sistem endometriozis varlığı yönünden dikkatlice gözden geçirilmelidir. Bu yazıda akut apendisite sebep olan ve apendiseal endometriozis saptanan bir olguyu sunmak istedik.
Appendiseal endometriosis is a rare cause of acute appendicitis. In patients with endometriosis acute abdomen findings may be manifest simultaneously with pelvic pain. If acute abdomen findings were positive, the diagnosis should not be directed toward pelvic endometriosis. Surgical exploration must be performed with no delay. In exploration uterosacral ligament, ovaries, rectouterine fossa and gastrointestinal system should be exarnined for ectopic endometriosis ex is tence. In this article we wanted to report a case that acute appendicititis caused appendiceal endometriosis.


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale