Tepecik Eğit Hast Derg: 26 (2)
Cilt: 26  Sayı: 2 - 2016
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Adölesan gebeliklerin istenmeyen obstetrik ve yenidoğan sonuçları
Unintended obstetric and neonatal consequences of adolescent pregnancies
Muzaffer Temur, Şükrü Budak, Yasemin Kılıç Öztürk, Cihan Kaya, Pelin Özün Özbay, Özgür Yılmaz
doi: 10.5222/terh.2016.093  Sayfalar 93 - 96
GİRİŞ ve AMAÇ: : Adölesan gebelikler sosyal hayatı ve kadın sağlığını etkileyen dünya çapındaki önemli sağlık sorunlarından sorunlarından biridir. Biz ergen ve üreme çağındaki kadınların gebelikleri arasındaki obstetrik ve neonatal sonuçları karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Ocak 2013 ve Ocak 2014 tarihleri arasında kadın doğum ve çocuk hastalıkları hastanemizde doğum yapan adölesan ve üreme çağındaki 3163 gebe ile yapılmıştır. Katılanların 1314’ünü 20 yaşından küçük adölesan gebeler oluşturmaktaydı. Doğum şekli, operatif doğum varlığı, doğum ağırlığı, APGAR skoru ve prematüre doğumların sayısı, anne yaşı, gebelik haftası gibi veriler her gebelik için kaydedildi.
BULGULAR: Adölesan gebelik oranı çalışmamızda %6,35 olarak bulundu. Prematüre doğumların oranı adölesan grubunda % 37 idi ve üreme çağındaki gruptan (p <0,001) anlamlı derecede yüksek bulundu. Ancak preterm doğum %19’luk oran ile üreme çağındaki 346 kadında saptanmıştır. 1 ve 5. dakika APGAR skorları adölesan grupta anlamlı olarak düşüktü (p değerlerinin sırasıyla, <0001, <0001). Ortalama doğum ağırlığı adölesan grup için 3000 ± 50 gr idi, ortalama doğum ağırlığı üreme çağındaki grup için ise 3200±50 gr idi, bu parametreler adölesan grupta anlamlı olarak düşüktü (p <0.001). Sezaryen oranı adölesan grupta % 17 idi ve üreme çağındaki gruptan daha az görülmüş olup bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p <0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adölesan gebelikler preterm eylem, düşük doğum ağırlığı ve düşük APGAR skorları gibi kötü obstetrik ve yenidoğan sonuçları ile ilişkilidir.
INTRODUCTION: Adolescent pregnancies are one of the most important healthcare problems in worldwide effecting social life and women health. We aimed to compare obstetric and neonatal outcomes between adolescent and reproductive aged women pregnancies.
METHODS: This study was conducted with adolescent and reproductive aged 3163 pregnant women who were delivered in our maternity and children's disease hospital between January 2013 and January 2014. 1314 of them were adult pregnants with ages under 20 years. The data for maternal age, gestational week at birth, mode of delivery, presence of operative delivery, birth weight, APGAR score, and number of premature births were recorded for each delivery.
RESULTS: The rate of adeloscent pregnancy was found 6,35% in our study. The rate of premature births were 37% in adolescent group and significantly higher than reproductive aged group (p<0,001). However preterm delivery was detected 346 reproductive aged women with rate of 19%. 1st and 5th minute APGAR scores were significantly lower in adolescent group (p values; <0,001, <0,001, respectively). The mean birth weight was in adolescent age group 3000±50 gr, and the mean birth weight was in reproductive age group 3200±50 gr, this parameters were significantly lower in adolescent group with p values <0,001, Cesarean section rate was 17% and less common in adolescent group than reproductive aged group and this difference was statistically significant (p<0,001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adolescent pregnacies are associated with poor obstetric and neonatal results such as preterm labor, lower birth weight and lower APGAR scores.

3.
Jeneralize Miyastenia Gravis Hastalarında Anksiyete Ve Depresyon Semptomları
Anxiety And Depression Symptoms In Patients With Generalized Myasthenia Gravis
Feray Güleç Uyaroğlu, Şule Bilgin, Elif Hacer Keleş, Yaşar Zorlu
doi: 10.5222/terh.2016.097  Sayfalar 97 - 103
GİRİŞ ve AMAÇ: Anksiyete ve depresyon ile miyastenik semptomlar arasında kolayca tahmin edilebilecek bir ilişki olmasına karşın literatürde konuyla ilgili şaşırtıcı şekilde az yayın bulunmaktadır. Bu araştırma da hastalarda anksiyete ve depresyon semptomlarının basit psikiyatrik ölçeklerle taranması ve bu semptomların önemine dikkat çekmek amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 48-59 yaş aralığındaki, 21'i kadın toplam 30 myastenik hastanın yaş, cinsiyet, hastalık süresi, yoğun bakım deneyimi, aldıkları tedavi ve tıbbi başvuru/hospitalizasyon sıklığı gibi parametreler ile Beck depresyon ve anksiyete skorları (BDS ve BAS) arasındaki ilişki rektospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların yarısından fazlası her iki ölçek için de normal kabul edilen sınırın üzerinde skorlar elde etti (BAS ve BDS içinsırasıyla % 56 ve % 60) ve üçte biri yine her iki skor bakımından psikiyatrik tedavi gereksinimi kategorisinde yer aldı. Hastalık süresi (sırasıyla BAS ve BDS için r= 0.68, 0.56 ve p=0.016) ve tıbbi başvuru/hospitalizasyon sıklığı anksiyete ve depresyon skorları ile anlamlı pozitif korelasyon (BAS ve BDS sırasıyla r= 0.66, 0.46 p<0.001 ve r= 0.64, 0.48 p<0.001) gösteriyordu
TARTIŞMA ve SONUÇ: Psikiyatrik semptomların hastalığın başlangıcında gerçek miyastenik bulguları maskeleyebileceği gibi tanı konduktan sonra ise onlara süperpoze olarak gereksiz hatta aşırı tıbbi uygulamalara yol açabileceği akılda tutulmalıdır. Bu nedenle myasteni gibi kronik otoimmun hastalıklar da hasta izleminin nörolojik değerlendirme yanında basit psikiyatrik ölçekleri de kapsaması doğru tedavi stratejilerin belirlemesine katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: Although there is a predictable relationship between psychiatric symptoms and myasthenia gravis, surprisingly few studies have evaluated this correlation. We investigated the symptoms of anxiety and depression in generalized myasthenic patients using practical psychiatric scales and aimed to emphasize the need for clinical awareness.
METHODS: Thirty patients (21 women), between 48-59 years of age were included in the study. The depression and anxiety symptoms were evaluated using the Beck Anxiety Scale (BAS) and the Beck Depression Scale (BDS). The correlation between the scores and age, gender, disease duration, intensive care unit experience, medications being used and the frequency of admission to a medical center were analyzed.
RESULTS: The BAS and BDS scores were found to be higher than the normal ranges in >50 of the whole patient group (56% and 60%, respectively). One third of all the patients required medical psychiatric treatment. The disease duration (RS: 0.68 and 0.56,p=0.016, for BAS and BDS,respectively), admission rate (RS: 0.66 and 0.46, p<0.001) and hospitalization (RS: 0.64 and 0.48, p<0.001for BAS and BDS,respectively) were statistically significantly related with the BAS and BDS scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The symptoms of anxiety and depression may easily mask the myasthenic symptoms, especially early in the disease course leading to delayed diagnosis or misdiagnosis of myasthenia gravis. Furthermore, these symptoms may mimic the myasthenic symptoms in the disease course leading to over-treatments. Thus, the use of practical psychiatric scales in routine visits would help in deciding the specific treatment strategies and to improve the quality of life.

4.
Günübirlik Minör Ürolojik Cerrahi Girişimlerde Preoperatif Midazolam Uygulanmasının Postoperatif Etkileri
The postoperative effects of preoperative midazolam application in outpatient elective urological surgery
Tuba Kuvvet Yoldaş, Mustafa Nuri Deniz, Mehmet Yoldaş, Arzum Erakgün, Elvan Erhan
doi: 10.5222/terh.2016.104  Sayfalar 104 - 108
GİRİŞ ve AMAÇ: Preoperatif medikasyon, cerrahi girişim öncesinde hastalara uygulanan psikolojik ve farmakolojik hazırlığı içerir. Prospektif, randomize, çift-kör çalışmamızda günübirlik ürolojik girişimlerde (varikosel, testiküler sperm ekstraksiyonu, hidrosel) preoperatif midazolam uygulanmasının postoperatif etkileri değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Günübirlik ürolojik elektif cerrahi uygulanacak olan ASA I-II grubu 18-65 yaş arası toplam 64 gönüllü erkek hasta çalışmaya dahil edildi.Operasyon salonuna alınmadan önce tüm hastalara STAI testi uygulandı. Çalışmada yer almayan bir anestezi hekimi tarafından cerrahi girişimden 20 dk önce 1. Gruba 0.03 mg/kg midazolam iv, 2. Gruba ise serum fizyolojik iv uygulandı. Postoperatif dönemde olguların vital bulguları, sedasyon düzeyi (Ramsey Sedasyon Skoru), postoperatif ağrı skorları (VAS 0-10), yan etkiler (bulantı, kusma gibi) kaydedildi.Eve gönderilme kriterlerini karşılama (PADS ≥ 9) süreleri kaydedildi. Postoperatif 4-6. saatler arasında tüm olgulara STAI testi tekrar uygulandı.
BULGULAR: Gruplar demografik veriler, operasyon süreleri yönünden benzerdi.Her iki grupta preoperatif STAI değerleri ve postoperatif Ramsey Sedasyon Skoru değerleri benzerdi. Postoperatif STAI değerleri Grup 1’de daha düşük olmakla birlikte gruplar arası fark anlamlı düzeyde değildi. bulundu bulundu. PADS ≥ 9 olma süreleri midazolam uygulanan Grup 1’de Grup 2’ ye kıyasla anlamlı olarak kısa bulundu. Postoperatif ağrı skorları Grup2'de Grup 1'e göreanlamlı yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: günübirlik ürolojik girişim geçiren olgularda 0.03 mg/kg midazolam iv uygulamasının erken derlenme ve sedasyon skorları üzerine olumsuz etki göstermeksizin ağrı skorlarını düşürebildiği ve eve gönderilme kriterlerini karşılama sürelerini kısaltarak günübirlik olgularda avantaj sağlayabileceği kanısına varıldı.
INTRODUCTION: Preoperative medication, involves the psychological and a pharmaceutical preparation of patients to surgical procedures. The postoperative effects of preoperative midazolam application were evaluated in this prospective, randomized, double-blind study in outpatient urologic surgery.
METHODS: 64 male patients aged between 18-65 years undergoing daily urological surgery (varicocele, testicular sperm extraction, hydrocele) were included in the study. STAI test was performed in all patients prior to the operation room. 0.03 mg/kg midazolam was applied to the Group I 20 minutes before the surgical procedure, saline solution was applied to the Group 2. In the postoperative period vital signs, the degree of sedation (Ramsay Sedation Score), postoperative pain scores (VAS 0-10), side effects (nausea, vomiting) of the patients were recorded. Home readiness (PADSS ≥ 9) of patients was also recorded. Between 4-6 hours postoperatively, STAI test was performed again.
RESULTS: Groups were comparable with respect to demographic data and duration of surgery. Preoperative STAI values, postoperative Ramsay Sedation Scores were similar in both groups. Although postoperative STAI values were lower in group 1, the difference did not reach statistical significance. Time for home readiness was shorte in Group I. Postoperative pain scores in Group II was significantly higher than Group I.
DISCUSSION AND CONCLUSION: 0.03 mg/kg iv midazolam given preoperatively reduced pain scores in the early postoperative period without prolonging recovery in patients undergoing daily urological surgery.

5.
Böbrek Nakli Sonrası Cerrahi Girişim Gerektiren Vasküler Komplikasyonların Analizi
Analysis of Vascular Complications Requiring Surgical Intervention after Kidney Transplantation
Cem Tuğmen, İsmail Sert, Sait Murat Doğan, Eyüp Kebapcı, Hülya Colak, Sibel Ersan, Mustafa Ölmez, Cezmi Karaca
doi: 10.5222/terh.2016.109  Sayfalar 109 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek nakli sonrası görülen vasküler komplikasyonların, hasta ve greft prognozu üzerine olumsuz etkisi olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı böbrek nakli sonrası, cerrahi müdahale gerektiren ciddi vasküler komplikasyonları analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kadavradan ve canlı böbrek nakli yapılmış 462 hastadan vasküler komplikasyonlar nedeniyle reoperasyon geçirenlerin verileri retrospektif olarak incelendi. Grade 3b ve 4 Vasküler komplikasyon nedeniyle re-operasyon geçiren 13 hastanın verileri analiz edildi.
BULGULAR: 15 vasküler komplikasyon nedeniyle 13 (2.8%) hastaya re-operayon yapıldı. Ortanca vasküler komplikasyonların görülme zamanı 12±19 gün olarak saptandı (min: 1, maksimum: 72 gün). Reoperasyonların nedenleri; hematom, renal ven trombozu, arter anostomozunda ayrılma, arterial katlanma, enfekte hematom, renal arter trombozu olarak bulundu. Greft nefrektomi, kontrol edilemeyen vasküler komplikasyon nedeniyle 5 hastaya (%38.5) yapıldı. Birinci yıl hasta ve greft sağ kalımı sırasıyla; %90.9 ve %61.5 iken ikici yıl hasta ve greft sağ kalımı sırasıyla; %90.9 ve % 46.2 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek nakli sonrası vasküler komplikasyonlar oranları, böbrek naklinin güvenli ve uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Böbrek nakli sonrası gelişen ve cerrahi müdahale gerktiren vasküler komplikasyonlar gelişen hastalarda greft sağ kalımı kabul edilebilir seviyelerdedir.
INTRODUCTION: Vascular complications after kidney transplantation may unfavorably effect patient and graft prognosis. The aim of the study was to analyze the severe vascular complications requiring surgical intervention post renal transplant.
METHODS: The data of 462 patients who underwent kidney transplantation from living and deceased donors were retrospectively analyzed. Only 13 patients requiring surgical intervention due to grade 3b and 4 vascular complications in early post-transplant period were included in this study.
RESULTS: Due to fifteen vascular complications; 13 (2.8%) kidney recipients underwent re-exploration. Median occurrence time of vascular complications was 12±19 days (min: 1 day, max: 72 days). The most common cause of vascular complication was hematoma followed by renal vein trombosis, artery anastomosis disruption, arterial kinking, infected hematoma and renal artery thrombosis. Graft nephrectomy was performed in 5 (38.5%) patients due to uncontrolled vascular complications. One year patient and graft survival was 90.9% and 61.5% in patients who underwent re-operations due to vascular complications, respectively. Two year patient and graft survival was 90.9% and 46.2%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rate of vascular complications after kidney transplantation shows the safety and feasibility of the kidney transplantation. The graft survival rates in patients requiring re-operation owing to severe vascular complications are in acceptable levels.

6.
Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu Olgularda Mrg İle Orofaringeal Bölgenin Değerlendirilmesi
MRI Evaluation of the Oropharyngeal Region in Patients with Obstructive Sleep Apnea Syndrome
Erdem Atalay Çetinkaya, Koray Koç, Kemal Kiraz, İbrahim Çukurova
doi: 10.5222/terh.2016.115  Sayfalar 115 - 119
GİRİŞ ve AMAÇ: Giriş ve Amaç: Obstrüktif uyku apnesi (OUA) ve horlama tedavisinin temeli, üst solunum yollarında obstrüksiyonun olduğu yerin belirlenmesidir. Bu çalışmada amacımız, MRG ile üst hava yollarında daralmaya neden olabilecek hava yolunu çevreleyen yumuşak doku kompartmanlarını araştırmak ve sağlıklı kişilerin bulguları ile karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem ve Gereçler: Ekim 2014- Kasım 2015 tarihleri arasında hastanemiz radyoloji bölümünde Servikal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) çekilmiş 18 uyku apneli ve 17 apne negatif olgunun MRG kesitleri incelenmiş orofarinks hava yolu alanı, parafaringeal yağ doku genişliği, pterygoid adele, parafaringeal duvar kalınlığını ölçümleri yapılmıştır.
BULGULAR: Bulgular: MRG aksiyal kesit ölçümlerine göre; OUA pozitif olan olgular ile negatif olan olguların bilateral pterygoid kas genişliği ortalamaları ve faringeal yağ dokusu kalınlığı ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmaz iken; bu iki grubun parafaringeal duvar kalınlığı ortalaması ve orofarinks hava sütunu alanı ölçümleri ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tartışma ve Sonuç: MRG, yumuşak doku ve hava yolu rezolüsyonu ile, hava yolunun, yumuşak dokuların ve kemik yapıların üç boyutlu alanının hesaplanmasına olanak sağladığı için OSAS’lı hastaların değerlendirilmesinde kullanılan faydalı bir yöntemdir.
INTRODUCTION: The essence of sleep apnea and snoring treatment is to identify the location of the obstruction in the upper respiratory system. In this study, our aim is to investigate the surrounding soft tissue compartments that might cause the narrowing of the upper airway using MRI and compare the results with healthy people.
METHODS: In the radiology department of our hospital, 18 sleep apnea and 17 apnea negative patients went under cervical MRI scanning between October 2014 and November 2015. Using MRI scans of these patients, oropharyngeal airway space, pharyngeal fat tissue thickness, pterygoid muscle, and parapharyngeal wall thickness measurements were made.
RESULTS: While no significant difference was found between bilateral pterygoid muscle width and pharyngeal fat thickness of the apnea negative and positive patients, parapharyngeal wall thickness average and oropharynx air column area measurements were found to be significantly different between these two groups of patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: MRI, with resolution of the soft tissues and airways, is a useful method to evaluate patients with OSAS because it allows three-dimensional space calculation of airways, soft tissues, and bone structures.

7.
Böbrek Taşlarının Görüntüleme Yöntemleri İle Karakterizasyonu: Renkli Doppler Ultrasonda Twinkling Artefaktı ve Kontrastsız BT’de Dansite Ölçümü
Characterization Of Kidney Stones With Imaging Modalities: Twinkling Artifact In Color Doppler Ultrasound And Density In Non-Contrast-Enhanced CT
Çetin İmamoğlu, Fatma Gül Büyükbayraktar İmamoğlu, Alper Gök, İbrahim Halil Bozkurt, Cihan Düzgöl, Muharrem Tola, Zehra Hilal Adıbelli, Sarper Ökten, Erhan Tatar
doi: 10.5222/terh.2016.120  Sayfalar 120 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Üriner taşların doğru karakterizasyonu tedavi seçim ve sonucunu etkilediği için çok önemlidir. Görüntüleme yöntemleri ile üriner taşların boyutu, şekli, yeri gibi çeşitli özellikleri belirlenebilir. Üriner taşların kompozisyonunun da görüntüleme yöntemleri ile saptanabileceğini bildiren bazı çalışmalar vardır. Bu çalışmada, böbrek taşlarının renkli doppler ultrasonda twinkling artefaktı, kontrastsız bilgisayarlı tomografide ortalama dansitesi ve kompozisyonu arasındaki ilişki araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif olarak planlanmış bu çalışmaya sadece böbreğinde taş olan ve ameliyat endikasyonu konulan 49 hasta alındı. Tüm taşların ameliyat öncesi kontrastsız bilgisayarlı tomografide ortalama dansitesi Hounsfield Unit olarak ölçüldü ve renkli doppler ultrasonda twinkling artefaktı derecelendirmesi yapıldı. Ameliyat sonrası çıkarılan taşlar X-ışını toz kırınım cihazı ile analiz edildi.
BULGULAR: Böbrek taşlarından 41(%83,68) tanesinde tek kompozisyondan oluşan saf yapı, 8(%16,32) tanesinde ise iki kompozisyondan oluşan miks yapı tespit edildi. Tek kompozisyonlu kalsiyum içermeyen taşlar ile kalsiyum içeren taşların ortalama dansiteleri arasında anlamlı fark bulduk ve cut-off değeri 644,5 Hounsfield unit olarak hesapladık(P=0,001). Tek kompozisyonlu taşları bu cut-off değerine göre incelediğimizde; cut-off değer altında twinkling artefaktı ile kompozisyon arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptadık(p=0,014). Bu değerin altındaki taşlardan grade 0-1 olanların ürik asit taşı olduğu, grade 2 olanların sistin taşı olduğunu gördük. Cut-off değerinin üzerindeki taşlarda ise twinkling artefaktı ile kompozisyon arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptamamakla birlikte(p=0,203) grade 1 olan böbrek taşlarının hepsinin kalsiyum oksalat monohidrat taşı olduğu görülmektedir. Cut-off değer üzerindeki grade 2 taşları ise % 83,3 oranında kalsiyum oksalat monohidrat ve % 16,7 oranında kalsiyum oksalat dihidrat taşları oluşturmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek taşlarının RDUS’de izlenen twinkling artefaktı ve kontrastsız BT’de ölçülen ortalama dansitesi birlikte kullanılarak karakterizasyonu ve uygun tedavi yönteminin seçimi mümkündür.
INTRODUCTION: There are several studies reporting of urinary stones composition that can be detected by imaging techniques. In this study we aimed to determine the association between the composition of the kidney stones with the twinkling artifact in Color Doppler Ultrasound, and the mean density in the non-contrast-enhanced computed tomography (NCECT).
METHODS: 49 patients are included in this prospective study who have kidney stones with an indication for surgery. All patients were examined with the NCECT for the mean density measurement in Hounsfield unit, and with Color Doppler ultrasound for the twinkling artifact before the surgery.
RESULTS: The kidney stones that have single composition calcium and non-calcium are found to have different mean densities in NCECT, and the cut-off value was calculated 644.5 Hounsfield Unit (p < 0.001). After analyzing kidney stones according to this cut-off value, there was a statistically significant association between the composition and the twinkling artifact with the stones which have a lower mean density than the cut-off value (p = 0.014). The kidney stones with a mean density below this cut off value with grade 0-1 twinkling artifact were uric acid stones, and those with grade 2 twinkling artifact were cystine stones. The kidney stones that have a mean density above the cut off value, there was no significant association between the twinkling artifact and composition of the stones (p = 0.203), but all kidney stones with grade 1 twinkling artifact are found to be calcium oxalate monohydrate, as well as the 83.3% of the grade 2 twinkling artifact are found to be calcium oxalate monohydrate stones.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The twinkling artifact of the kidney stones in Color Doppler Ultrasound and the mean density in NCECT, can be used for the characterization of the kidney stones and it is helpful for the right treatment of choice.

8.
Kırk Yaş ve Altı ile Yetmiş Yaş ve Üstü Meme Kanserli Olguların Değerlendirilmesi
Evaluation of patients with breast cancer 40 years of age and under and 70 years of age and older
Orhan Üreyen, Enver İlhan, Emrah Dadalı, Uğur Gökçelli
doi: 10.5222/terh.2016.127  Sayfalar 127 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmadaki amacımız kırk yaş ve altı ile yetmiş yaş ve üstü meme kanserli hastaların klinik ve histopatolojik özellikler ile tedavi yaklaşımlarını karşılaştırmak ve prognostik faktörler açısından yaşa göre farklılık olup olmadığını incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde invaziv meme karsinomu nedeniyle ameliyat edilen 40 yaş ve altı(Grup I) ile 70 yaş ve üstü(Grup II) hastalar retrospektif olarak tümör histopatoloji tipi, uygulanan cerrahi, aksiler tutulum ve prognostik parametreler yönünden irdelendi.
BULGULAR: Grup I de 15(%55,6), Grup II'de 12(%44,6) meme kanserli hasta çalışmaya dahil edildi. Grup I’de 7(%46) ve Grup II’de 2(%16)) hastaya meme koruyucu cerrahi(MKC) uygulandı. Operasyon tipinin grup içi karşılaştırılmasında Grup II olgularının ameliyat tipinde anlamlı farklı bulundu (p=0,021). Gruplar arasında histopatoloji sonucu açısından anlamlı fark bulunmamış (p>0,05) olup grup içi karşılaştırılmasında Grup I hastalarının histopatoloji sonucunda anlamlı farklı bulundu (p=0,001). Erken ve lokal ileri evre açısından Grup I ve Grup II arasında sırasıyla %66,7’ye karşın %33,3 oranında erken evreye rastlandı.
Gruplar içi karşılaştırmada Grup II olgularının, ER pozitifliği, PR pozitifliği ve moleküler altgrup sınıflaması dağılımları beklenen dağılımlardan anlamlı farklı bulundu (p<0,05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Genç yaş ve ileri yaş meme kanserlerinde benzer prognostik faktörlerin varlığının yanısıra her bir grup kendine özgün iyi yada kötü prognostik faktörlere sahip olabilir.
INTRODUCTION: The aim of our study is the evaluation of the clinicopathological features; treatment approaches and differences in prognostic factors between breast cancer patients 40 and under years of age and 70 and over years of age
METHODS: Patients 40 and under (Group 1) and 70 and over (Group 2) years of age who had surgical intervention for invasive breast carcinoma were evaluated retrospectively in terms of histological type, surgical procedure, axillary involvement and factors affectin gprognostic parameters.
RESULTS: Twenty-seven patients were included to study. Fifteen (55.6%) patients were in Group 1 and 12(44.6%) were in group 2.Breast-conserving surgery was performed for 7(46%) patients of group 1and 2 (16%) of group 2. In comparison of groups,there were statistically significant difference in group 2 in terms of operation type (p=0.021).There were no significant difference between groups in terms of histopathological results(p>0.05), however, results of group 1 patients were different when they were compared to each other (p=0,001).%66,7 of group 1 and %33,3 of group 2 patients were considered as early stage. There were significant difference in group 2 patients, in terms of estrogen and progesteron receptor expression and classification of molecular subtypes(p<0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with breast cancer in younger/older ages has similar tumor behaviour; besides, each group has unique parameters affecting prognosis.

9.
HER2 pozitifliği ASCO/CAP 2013 ölçütleri ile artmaktadır
HER2 positivity is increasing according to the ASCO/CAP 2013 criteria
Nuket Eliyatkın, Hakan Özgür, Pınar Erçetin, Safiye Aktaş, Ali Küpelioğlu, Baha Zengel, Hakan Postacı
doi: 10.5222/terh.2016.133  Sayfalar 133 - 138
GİRİŞ ve AMAÇ: American Society of Clinical Oncology (ASCO) and the College of American Pathologists (CAP) 2007 toplantısından, 2013 yılında yeniden bir araya geldi ve bir kılavuz yayınladı. Bu kılavuz yaygın şekilde pratik kullanıma girdi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Biz de 2007 ve 2013 ASCO/CAP HER2 değerlendirme önerileri doğrultusunda immunohistokimya (İHK) değerlendirme yöntemiyle karşılaştırma yapmak üzere meme karsinomu tanısı alan 76 olguyu yeniden inceledik. Ayrıca tüm olgularda kromojenik in situ hibridizasyon (KİSH) yöntemi ile de değerlendirme yapıldı.
BULGULAR: Toplam 25 olgu hem 2007 hem de 2013 rehberine göre İHK 3+’ti. 2007 ASCO/CAP HER2 değerlendirmelerine göre, İHK2 + olgu sayısı 23 iken, yeni rehbere göre, 18 olgu İHK2 + gruptan İHK 3+ gruba yer değiştirdi. 2007 ASCO/CAP HER2 değerlendirmelerine göre İHK1+ 18 olgu ve İHK 0 10 olgu vardı, İHK 1+ 8 olgu İHK 2+ gruba, 4 olgu İHK0 gruba geçti. 2007 ASCO/CAP HER2 değerlendirmelerine göre 25 olgu İHK3+ iken 2013 ASCO/CAP HER2 değerlendirmelerine göre 43 olgu İHK3+ olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ASCO/CAP 2013 güncellenmiş değerlendirme önerilerine göre, ASCO/CAP 2007 değerlendirmelerinde İHK 2+ olguların bir kısmının İHK3+ gruba geçişi en belirgin değişiklik olarak karşımıza çıktı.
INTRODUCTION: Following American Society of Clinical Oncology (ASCO) and the College of American Pathologists (CAP) ASCO/CAP 2007 convention, ASCO/CAP came together again in the year 2013 and published a guide. This guide has been commonly introduced into clinical practice.
METHODS: In line with the 2007, and 2013 ASCO/CAP HER2 evaluation recommendations, we reanalyzed 76 cases with breast carcinoma using IHC, and also CISH methods.
RESULTS: A total of 25 cases were IHC 3+ according to both 2007, and 2013 guidelines. Based on 2007 ASCO/CAP HER2 evaluation 23 cases had IHC 2+ scores, while according to 2013 guideline 18 IHC 2+ cases were switched to IHC 3+ group. Based on 2007 ASCO/CAP HER2 evaluations 18 IHC+, and 10 IHC 0 cases were found. Eight IHC 1+ cases were switched to IHC 2+, and 4 cases to IHC 0 groups. Based on 2007 ASCO/CAP HER2 evaluations 25 cases were included in the IHC 3+ group, while according to 2013 ASCO/CAP HER2 evaluations, 43 cases were assessed as IHC3 +.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Based on updated evaluation recommendations of ASCO/CAP 2013, some of the IHC2 + cases switched to IHC3 + group which encountered us as the most predominant change.

10.
Ulusal Sağlık Sisteminin hepatit B tedavisi için belirlediği karaciğer inflamasyon eşiklerinin ölçümünde invaziv olmayan skorlama sistemlerinin öngörme yeteneği
Predictive ability of non-invasive scores to measure the National Health System’s histologic active disease cutoffs triggering treatment chronic hepatitis B
Şebnem Çalık, Evren Vecdi Genç, Alpay Arı, Hatice Uluer
doi: 10.5222/terh.2016.139  Sayfalar 139 - 145
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye’de hepatit B tedavisi sadece, Ulusal Sağlık Sistemi’nin histolojik aktif hastalık (HAH) olarak belirlendiği eşik değerler olan 6/18’ e eşit veya yüksek karaciğer inflamasyonu ve/veya 2/6’ ya eşit tada yüksek fibrozis varlığında başlanabilir. İnvaziv olmayan skorlama sistemleri bu eşik değerleri belirlemede yardımcı olabilir.
Bu çalışmanın amacı invaziv olmayan skorların kronik B hepatiti tedavisi için belirlenmiş HAH eşik değerleri öngörme yeteneklerini araştırmaktı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, KHB nedeniyle karaciğer biopsisi yapılmış 132 hastanın verileri analiz edildi. Daha önce tanımlanmış invaziv olmayan skorlama modelleri; APRI, HUi modeli, Yaş/trombosit oranı, Forn’un indeksi, FIB-4 indeksi ve AST /ALT oranı HAH eşik değerlerini öngörme yeteneği yönünden incelendi.
BULGULAR: Hastaların 83’ünde (% 63) HAH eşik değerlerin üzerinde inflamasyon ve/veya fibrozis saptandı. Histolojik aktif hastalık eşik değerlerini öngörme için invaziv olmayan testlerin elde edilen eğri altında kalan değerleri FIB-4 indeksi için 0,66, APRI indeksi için 0,75, HBV DNA için 0,73 ve ALT için 0,68 idi; bu değerler istatistiksel olarak anlamlıydı (P < 0,05). APRI skorunun öngörme kapasitesi diğer test ve parametrelerden daha büyük idi. APRI skorunun eşik değeri 0,5 olduğunda özgüllük ve pozitif öngörme değeri sırasıyla % 89,8 ve % 91,2 saptandı. APRI skoru 0,5 üzerinde bulunan 57 hastanın 52 sinde (% 91,2) karaciğer biyopsisinde HAH eşik değeri üzerinde saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: APRI skoru Ulusal Sağlık Sitemi’nin KHB hastaların tedavisi için belirlediği HAH eşik değerleri öngörmede faydalı bir gösterge olabilir.
INTRODUCTION: In Turkey chronic hepatitis B therapy can only be started at shown hepatic inflammation equal or above 6/18 and/or fibrosis equal or above 2/6 by liver biopsy which were National Health Systems histologic active disease cutoffs (HADc). Non invasive hepatic scoring system may be useful to predict HAD. The aim of study was to evaluate the predictive ability of non-invasive scores to predict HAD for treatment of patients with chronic hepatitis B (CHB).
METHODS: In this retrospective study, we analyzed data from 132 CHB patients who had been subjected to liver biopsy. Previously described Noninvasive scoring models APRI, Hui’s model, Age/platelet ratio, Forn’s index, FIB-4 index and AST/ALT ratio were evaluated to predict HAD.
RESULTS: Eightythree of patients (%63) were determined hepatic inflamations and/or fibrosis higher than HADc. The areas under the curves (AUCs) of noninvasive test data used to predict HAD were 0.66 for the FIB4 index, 0.75 for the APRI, 0.73 for the HBV DNA level and 0.68 for the alanin aminotransferase (ALT) test; these values were statistically significant (all p values <0.05). The ability of the AST - to - platelet ratio (APRI) to predict cutoffs was greater than that of the other measures. At APRI cut off value was 0.5, the specificity and positive predictive value were 89.8% and 91.2% respectively. Of the 57 patients with APRI scores above 0.5 had higher than HADc (as assessed by liver biopsy) in 52 (91.2%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The APRI score may be a useful noninvasive marker predicting National Health System HADc for treatment of CHB patients.

11.
Düşük akım anestezi eğitiminin kısa dönemde anestezik gaz tüketimi üzerine etkisi
Effect of low flow anesthesia educatıon on short term anesthetıc gas consumptıon
Onur Okur, Zeki Tuncel Tekgül, Oğuzhan Yeniay, Ezgi Direnç Külünk
doi: 10.5222/terh.2016.146  Sayfalar 146 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Düşük taze gaz akımı, geri solumalı bir sistemde CO2 absorbsiyonundan sonra ekshale edilen gazın en az %50’sinin akciğerlere geri gönderilmesi olarak tanımlanabilir. Bu çalışmamızda düşük taze gaz akımlı anestezi yönetimi eğitiminin anestezik gaz tüketimi üzerine etkisini retrospektif olarak araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışma, 05.02.2015-07.03.2015 tarihlerinde genel anestezi altında opere olmuş 86 hasta ile yürütüldü. Çalışma için hastane bünyesinde görev yapan 21 kişilik anestezist kadrosunun yer aldığı bir günlük teorik ve bir günlük uygulamalı eğitim verildi. Uygulamalı eğitimin tamamlandığı günün 15 gün öncesi ve 15 gün sonrasına ait ilgili salondaki tüketim verileri karşılaştırıldı. Çalışmamıza 46’sı erkek, 40’ı kadın olmak üzere 86 hasta dahil edildi.
BULGULAR: Eğitim öncesi ve eğitim sonrası gruplarda yaş, boy, kilo, cinsiyet ve ASA skoru açısından anlamlı fark saptanmadı. Bu bilgiler ışığında eğitim öncesi değere göre eğitim sonrasında desfluranın tüketim zamanının şişe (240ml) başına %47, azot protoksitin tüketim zamanının litre başına %63 uzadığı, oksijen tüketim zamanının ise litre başına %95 uzadığı görülmüştür. Eğitim öncesine göre eğitim sonrasında dakika başına desfluran tüketimi (p=0,001), azot protoksit tüketimi (p<0.01) ve oksijen tüketimi (p<0.01) açısından istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde üzerinde araştırmalar yapılmış ve özellikleri ayrıntılı şekilde ortaya konulmuş konulardan birisi olan düşük taze gaz akımlı anestezi idamesi ülkemiz kliniklerinde pratikte halen olması gereken yere varamamıştır. Bu durumun öncelikli nedeninin uygulayıcılardaki eğitim eksikliği olduğuna inanıyoruz. Bu eksikliği ortaya koymak amacıyla yaptığımız çalışmamızda eğitimlerinin anestezik gaz tüketiminde anlamlı düşüşlere yol açabildiğini ortaya koyduk.
INTRODUCTION: Low fresh gas flow may be defined as returning at least 50% of the exhaled gas to the lungs after CO2 absorption in a rebreathing system. In this study, we aimed to retrospectively search the effect of education of low fresh gas flow anesthesia on anesthetic gas consumption.
METHODS: This retrospective study was conducted on 86 patients who underwent surgery under general anesthesia between the dates of 02.05.2015 and 03.07.2015. Anesthesiologist staff of 21 people in our hospital received theoretical and practical education for two days. Anesthetic gas consumptions before and after 15 days from the starting day of education were compared. Forty-six of patients were male and 40 were female.
RESULTS: Age, height, weight, sex and ASA physical status scores did not differ significantly between groups before and after education. Consumption period per bottle (240ml) for desflurane was prolonged by 47%, consumption period per litre for nitrous oxide was prolonged by 63% and consumption period per litre for oxygen was prolonged by 95% after education. A statistically significant reduction in consumption per minute for desflurane (p=0.001), nitrous oxide (p<0.01) and oxygen (p<0.01) values in after education group was noted.
DISCUSSION AND CONCLUSION: One of the core topics of anesthesia which is studied in depth and defined in detail, anesthesia management with low fresh gas flow is still not implemented widespread in clinics of our country. We believe that the main reason for this to be the lack of education in anesthesia providers. In our study, we demonstrated that education of anesthesia providers led to significant cost and consumption reductions of anesthetic gases.

12.
İntravasküler kanül yerleşim yerinin propofol enjeksiyon ağrısı üzerine etkisi
Effect of the site of intravascular cannula on injection pain of propofol
Halide Hande Şahinkaya, Vildan Akpınar, Zeki Tuncel Tekgül, Nagihan Damar, Mine Parlak, Erdem Yaşar, Orhan Kılıç, Murat Yaşar Özkalkanlı
doi: 10.5222/terh.2016.151  Sayfalar 151 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Propofol hızlı bilinç kaybı ve çabuk derlenme özellikleri nedeniyle genel anestezi indüksiyonunda sıklıkla tercih edilen bir intravenöz sedatif ve hipnotik ajandır. Ancak intravenöz enjeksiyon sırasında yanıcı ağrıya sebep olmaktadır. Propofol enjeksiyon ağrısı insidansının %28 ile %90 arasında değiştiği rapor edilmiştir. Bu çalışma ile, genel anestezi indüksiyonunda kullanılan propofolün farklı damar yollarından verilmesinin hastada oluşturacağı ağrı ve hasta konforu üzerine etkisinin gözlemlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 107 hasta dahil edildi. Grup 1 (56 hasta)’deki hastalara küçük çaplı venden (el sırtı) ve Grup 2 (51 hasta)’deki hastalara geniş çaplı venden (antekubital) propofol enjekte edildi. Enjeksiyon ağrısı 4 noktalı sözel ağrı derecelendirme skalası ve Wong-Baker yüz skalası ile ölçüldü.
BULGULAR: Grup 2’de ağrı skorlarında ve ağrı insidansında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görüldü (p< 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, propofolün büyük çaplı bir vene yerleştirilen intravasküler kanülden uygulanması enjeksiyon ağrısını azaltmada etkilidir. Böylelikle hastalara farmakolojik bir ajan verilmesine gerek kalmamaktadır.
INTRODUCTION: Propofol is a sedative and hypnothic agent that is mostly used during induction of general anesthesia due to its rapid loss of consciousness and recovery. However it causes pain during intravenous injection. It’s reported that injection pain of propofol ranges from %28 to %90. The aim of this study is observation of pain due to different sites of intravenous administration of propofol used for induction of general anesthesia.
METHODS: 107 patients were included for the study. Propofol was given through a small vein( dorsum of hand) in Group 1 (n=56) patients and through a large vein (antecubital) in Group 2 (n=51) patients. Injection pain was measured using 4 point verbal rating scale and Wong-Baker face scale.
RESULTS: It is found that there is a statistically significant decrease in pain scores and insidence in Group 2 (p< 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, injection of propofol through an intravascular cannula placed in a large vein is effective for reducing injection pain. So that, patients have no need for another medication.

OLGU SUNUMU
13.
Kanama bulgusu olmayan çocuk hastada anormal koagülasyon test sonuçları: Olgu sunumu
Anormal coagulation test results in the pediatric patient without the bleeding: A case report
Fatma Demet İnce, Pınar Bilgi, Neşe Doğan, Elif Merve Arı, Lale Aldemir
doi: 10.5222/terh.2016.156  Sayfalar 156 - 160
Trunkus Arteriozus ve Ventriküler Septal Defekt tanısı ile takip edilen 14 yaşında kız çocuk, siyanoz ve egzersiz sırasında erken yorulma şikayetleri ile hastanemiz Çocuk Kardiyoloji Kliniği’ne başvurmuştur. Hastanın hematokrit değerinin %77 olması üzerine flebotomi için yatışı yapılmıştır. Antikoagülan tedavi kullanmayan hastanın protrombin zamanı: 49.0 sn, uluslararası normalleştirilmiş oran: 5.3 ve aktive parsiyel tromboplastin zamanı: 52.6 sn olması ve kanama öyküsü bulunmaması üzerine hematoloji onkoloji bilim dalından konsültasyon istenmiştir. Hastanın kliniği ile uyumsuz olan test sonuçları nedeni ile laboratuvara danışılmıştır. Hematokrit değeri >%55 olduğu için laboratuvar tarafından kan toplama tüpü içindeki sitrat konsantrasyonu ayarlanarak protrombin zamanı: 14 sn, uluslararası normalleştirilmiş oran: 1.2 ve aktive parsiyel tromboplastin zamanı: 28 sn değerlerine düşmüştür. Hastanın ek yakınmalarının olmaması üzerine taburcu edildi.
Rutin koagülasyon testlerini etkileyen birçok preanalitik değişken vardır. Bunlardan biri de hastaya ait yüksek hematokrit değerleridir. Yüksek hematokritli kan örneklerinde, koagülasyon testleri için kullanılan sitrat miktarının ayarlanması tavsiye edilmektedir. Çalışmamızda yüksek hematokritli çocuk hastada koagülasyon testlerindeki değişikliklerin tartışılması amaçlanmıştır.
Olgumuzun koagülasyon test sonuçlarında, laboratuvar konsültasyonu ile gerekli düzeltmeler yapılmış ve klinik olarak istenmeyen sonuçlar önlenmiştir. Hasta kliniği ile uyumsuz test sonuçlarında laboratuvar uzmanlarından konsültasyon istemi ve hasta değerlendirmesinin multidisipliner olarak yapılması, daha doğru ve güvenilir sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir.
A 14 year-old girl having truncus arteriosus and ventricular septal defect diagnosis admitted at Pediatric Cardiology Clinic had complaints of cyanosis and early fatigue during exercise. Her hematocrit value was over 77% that is why she got hospitalized in order to appling phlebotomy. Since the patient hadn’t gone through anticoagulant therapy and didn’t have history of bleeding and had prothrombin time of 49.0 sec, international normalized ratio of 5.3 and activated partial thromboplastin time of 52.6 sec, the hematology oncology consultation was requested. Because of the test results were incompatible with the patient's clinical outcome, the case was consulted with laboratory. Because of the patient hematocrit value was >55%, prothrombin time, international normalized ratio and activated partial thromboplastin time values decreased until 14 sec, 1.2 and 28 sec, respectively, by adjusting the citrate concentration within blood collection tube by laboratory. There was no more complaint so the patient was discharged.
There are many preanalytical changes that affect routine coagulation tests. One of them is also high hematocrit value of the patient. In blood samples with high hematocrit values, adjusting the amount of citrate used for coagulation tests is recommended. Our goal in our study is to achieve the changes of coagulation tests in this patient (children) with high hematocrit.
In this case, the coagulation test results are adjusted by the help of consalt laboratory and the clinically unintended consequences are prevented. In order to provide accurate and reliable results consulting with laboratory specialist and evaluating patient as multidisipliner in the discordant test results with clinical state of patient both at the same time are applied.

14.
Klamidya Pnömonisiyle İlişkili Eritema Nodozum
Erythema Nodosum Associated with Chlamydia Pneumoniae Infection
Mine Düzgöl, Ahu Kara, Nuri Bayram, İlker Devrim
doi: 10.5222/terh.2016.161  Sayfalar 161 - 164
Eritema nodozum çocukluk çağında oldukça nadir görülen, kendi kendini sınırlayan, deri altı dokusunun otoimmün inflamatuar hastalığıdır. Eritema nodozum izole bir hastalık olabildiği gibi, enfeksiyöz (streptokokkal farenjit, tüberküloz, Ebstein Barr virüs enfeksiyonları, mantar enfeksiyonları) ve enfeksiyöz olmayan (sarkoidoz, inflamatuvar barsak hastalıkları, kollajen doku hastalıkları,bazıantibiyotikler, maligniteler) nedenlerle birlikte de ortaya çıkabilir. Klamidya enfeksiyonuna eşlik eden eritema nodozum çok nadirdir. Bu yazıda Chlamydia Pneumoniae‘nın eşlik ettiği eritema nodozum tanısı alan 10 yaşında bir olgu sunuldu
Erythema nodosum is a rarely seen,self-limited, autoimmune inflammatory disease of subcutaneous tissue in childhood. An erythema nodosum may occur due to isolated condition,as it may occur in infectious diseases (streptococcal pharyngitis, tuberculosis, Epstein-Barr virus, fungal infection) or in non-infectious conditions (sarcoidosis, inflammatory bowel disease, connective tissue diseases, antibiotics, malignancies). Erythema nodosum associated with Chlamydia infection is uncommon. We report here the case of a 10-year-old patient with erythema nodosum associated with Chlamydia Pneumoniae

15.
A Rare Association: Ileal Duplication Cyst, Intestinal Diverticula and Meckel’s Diverticulum
Nadir Bir Birliktelik: İleal Duplikasyon Kisti, İntestinal Divertikül ve Meckel Divertikülü
Mehmet Can, Ali Sayan, Ümit Bayol
doi: 10.5222/terh.2016.165  Sayfalar 165 - 168
Meckel’s diverticulum which is a remnant of omphalomesenteric canal is one of the most common surgical pathology. But they associates rarely with intestinal duplication cysts defined as split notocord anomalies. We present a unique case of a 6 years old boy referred with acute abdomen clinic and demonstrated Meckel’s diverticulum, intestinal diverticula and intestinal duplication cyst together in the laparotomy. He had an uneventful recovery after we performed ileal resection and anasthomosis. It should be considered the rare causes of intestinal obstruction in the case of intermittent abdominal pain continuing for a long time.
Omfalomezenterik kanalın bir kalıntısı olan Meckel Divertikülü en sık görülen cerrahi patolojilerden birisidir. Fakat nadiren split notocord anomalilerinden biri olan intestinal duplikasyon kistleriyle birlikte görülürler. Bu yazımızda nadir görülen bir olguyu; akut batın kliniği ile başvuran ve laparotomide Meckel Divertikülü, intestinal divertikül ve intestinal duplikasyon kisti birlikteliği saptanan 6 yaşında erkek bir hastayı sunuyoruz. Hastamız ileal rezeksiyon anastomoz yapıldıktan sonra sorunsuz iyileşmiştir. Uzun zamandır devam eden aralıklı karın ağrısı şikayeti ile kliniğe başvuran hastalarda intestinal obstrüksiyonun bu gibi nadir nedenleri de akla getirilmelidir.

16.
Pilomatriksoma: Olgu Sunumu
The Pilomatrixoma: A Case Report
Emre Dikmeer, Cem Karaali, Bülent Çalık, Sevil Sayhan
doi: 10.5222/terh.2016.169  Sayfalar 169 - 171
Pilomatriksoma kıl folikül matriks hücrelerinden köken almaktadır. Tüm deri tümörleri arasında %0,1 oranında ve beyaz ırkta daha sık görülmektedir. En çok baş ve boyun bölgesinde görülmektedir. İyi sınırlı subkutanöz lezyon olarak bulgu verir. Genellikle ilk 20 yaş içinde tanı konulmaktadır..Kesin tanısı histopatoloji ile konulur. Histopatolojik olarak bazoloid hücreler, gölge hücreleri, keratin filamanları, kornifiye materyal ve dev hücrelerden oluşmaktadır. Pilomatriksoma’nın malign formları da bildirilmiştir. Önerilen tedavi cerrahi eksizyondur. Bu çalışmada şişlik ile başvuran, eksizyonel biyopsi uygulanan ve patolojisi pilomatriksoma bildirilen olguyu literatür eşliğinde sunmak istedik
The pilomatrixoma is originating from hair follicle matrix. Its percentage is 0.1 among the skin tumors and is mostly seen in Caucasians. It is mostly located in head and neck. It presents well-circumscribed subcutaneous lesion. It has been diagnosed usually in the first two decades of life. The definitive diagnosis is made on histopathological examination.The tumor is histopathologically consists of basoloid cells, shadow cells, keratin filaments, cornified material, and giant cells. Malignant variants of pilomatrixoma have also been reported. Recommended treatment is surgical excision. In this study, we wished to present a patient who presented with swelling, excisional biopsy applied and whose pathological result was reported to be pilomatrixoma in accompaniment with the literature.

17.
Tirotoksikozun Nadir Bir Başvuru Sebebi: Jinekomasti
A Rare Presentation of Thyrotoxicosis: Gynecomastia
Muzaffer Ilhan, Seda Turgut
doi: 10.5222/terh.2016.172  Sayfalar 172 - 174
Jinekomasti, erkeklerde memedeki glanduler yapının proliferasyonu sonucu oluşan ve sıklıkla benign klinik seyirli meme büyümesidir. Jinekomasti gelişimine sebep olan ana faktör östrojen üretiminde artış veya androjen seviyesinde azalma ile seks hormon etkilerindeki balansın bozulmasıdır. Dolayısı ile jinekomastili hasta değerlendirmesinde fizyolojik sebepler, endokrin disfonksiyonlar, sistemik hastalıklar ve seks hormon düzeylerini etkileyebilecek ilaçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Jinekomasti uzun zamandan beri tirotoksikozla ilişkilendirilmiş klinik bir durum olmasına rağmen jinekomasti ile başvuran tirotoksikoz vakası oldukça nadirdir ve vaka sunumlarıyla sınırlıdır. Bu vaka sunumunda, bilateral jinekomasti ile başvuran 66 yaşında bir erkek hasta değerlendirilerek, tirotoksikoz semptomları ön planda olmasa bile jinekomasti ayırıcı tanısında tirotoksikozun göz önüne alınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu durumun akılda tutulması hem altta yatan patolojinin hem de jinekomastinin tedavisi için önem taşımaktadır.
Gynecomastia is the proliferation of the glandular breast tissue in men and often a benign course of breast growth. The main factor that led to the development of gynecomastia is deterioration of sex hormone balance due to increased production of estrogen or decreased levels of androgen. Therefore, physiological causes, endocrine dysfunctions, systemic diseases and medications should be considered that may affect the sex hormone levels in assessment of patients with gynecomastia. Despite gynecomastia has long been associated with thyrotoxicosis, the patients admitted with gynecomastia is quite rare and limited to case reports. This case report evaluating a 66-year-old male patient with bilateral gynecomastia and emphasized the need to be considered in the differential diagnosis of gynecomastia even thyrotoxicosis symptoms are not in the foreground. It is important to keep in mind to treat both the underlying pathology and gynecomastia.

18.
Atipik Akdeniz benekli ateşi: Ege Bölgesi’nden ilk olgu
An atypic form of mediterranean spotted fever: First report in Aegean site of Turkish literature
Bengisu Ay, Şebnem Çalık, Banu Karaca, Selma Tosun
doi: 10.5222/terh.2016.175  Sayfalar 175 - 177
Akdeniz benekli ateşi köpek kenesi olan Rhipicephalussanguineus tarafından taşınan Rickettsia conorii’ nin etken olduğu kene kaynaklı bir hastalıktır. Tipik olarak ateş, deri döküntüsü ve ısırık bölgesinde siyah eskar ( tache noire) ile karakterize akut bir infeksiyöz hastalıktır. Tanı epidemiyolojik, klinik ve laboratuar kriterlere dayanır. Fakat atipik olgularda tanı ve tedavi gecikebilir. Bu yazıda atipik hastalık belirtileri gösteren 59 yaşında bir erkek Akdeniz benekli ateşi olgusu sunulmuştur. Endemik bölgelerde hekimler atipik riketsiyözler açısından dikkatli olmalıdır.
Mediterranean spotted fever is a tick-borne disease caused by Rickettsia conorii, which is transmitted by the dog tick Rhipicephalus sanguineus. It is an acute infectious disease typically characterized by fever, skin rash, and a black eschar(‘tache noire’)at the site of tick bite. Diagnosis is based on epidemiological, clinical and laboratory criteria. However, in atypical cases the diagnosis and treatment may be delayed. We describe the case of a 59 year-old man with mediterranean spotted fever who showed atypic signs of illness. Physicians must be carefull on the diagnosis of unusual types of rickettsial diseases in endemic areas.

19.
Doğal Kapak Endokarditinde Nadir Bir Etken: Clostiridium Histolyticum
A Rare Cause Of Native Valve İnfective Endocarditis: Clostridium Histolyticum
Semih Gülle, Erdem Özel, Emin Taşkıran, Mustafa Yıldırım, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2016.178  Sayfalar 178 - 180
İnfektif endokardit kalp kalp iç yüzey endotelini ve kalp kapaklaının enfeksiyöz nedenli tutulumudur.
Etkenler sıklıkla streptokoklardan antibiyotik dirençli bakterilerden oluşmakla birlikte ender olarak  mantar ve parazitlere bağlı da gelişebilmektedir.Anaerobik bakteriler infektif endokardit etkeni olarak düşük oranda görülmesine (2-16%) karşın önemli bir klinik yere sahiptir.En sık görülen anaerobik ve mikroaerofilik İE etkenleri Propionibacterium acnes ve B. Fragilis olarak tanımlanmıştır.[1]Anaerobik doğal kapak endokarditleri nadir görülen fakat özellikle ileri yaştaki hastaları etkileyen bir hastalıktır. Bu olgu takdiminde 67 yaşında kadın hastada saptanan clostiridium histolyticum bakterisine bağlı gelişen doğal mitral kapak endokarditi ve buna sekonder posteromedial papiller kas rüptürü ve mitral yetmezlik tablosunu sunmak istedik.
Infective endocarditis is a disease of the inner lining of the heart and cardiac valves, the endocardium, caused by a variety of infectious agents, ranging from streptococci to antibiotic-resistant bacteria, including fungi and parasites.
Anaerobic bacteria are an uncommon but important cause of IE, accounting for 2—16% of all cases. Most cases of anaerobic IE are caused by the anaerobic and microaerophilic streptococci Propionibacterium acnes and B. fragilis.[1] Despite anaerobic IE is rare cause of naive valve endocarditis, is especially seen in elderly patients.We decided to report 67-year-old woman with native mitral valve endocarditis, posteromedial papillary muscle rupture and severe mitral regurgitation due to Clostiridium Histolyticum Bacteria.

20.
İmplante Edilebilir Kardiyoverter Defibrilatör İmplantasyonunun Nadir Görülen Komplikasyonu: Yanlışlıkla Sol Ventriküle Yerleştirilen Sağ Ventrikül Leadi
Rarely Seen Complication Of Implantable Cardioverter Defibrilator Implantation: Inadvertent Malposition Of A Right Ventricular Lead In Left Ventricle
Sadık Volkan Emren, Ersin Çağrı Şimşek, Özgen Şafak
doi: 10.5222/terh.2016.181  Sayfalar 181 - 184
İmplante edilebilir kardiyoverter defibrilatör implantasyonu kalp yetmezliği hastalarında mortalitede anlamlı azalma sağlamakla beraber işleme bağlı olarak önemli komplikasyonlar gelişebilmektedir. 49 yaşında kalp yetmezliği olan erkek hasta kliniğimize sağlık kurulu raporu almak amacıyla başvurdu. 2 yıl önce İmplante edilebilen kardioverter defibrilatör implantasyonu öyküsü mevcuttu. Transtorasik ekokardiyografide ventriküler lead’in sağ atriyumdan sol atriyuma interatrial septuma geçerek sol ventriküle uzandığı ve lead ucunda 18* 13mm boyutlarında trombus olduğu gözlendi. Hastanın emboli öyküsü olmaması ve geç dönemde fark edilmesi nedeniyle varfarin reçete edilerek tıbbi izlem altına alındı.
Implantable cardioverter defibrilator implantation reduced mortality in patients with heart failure, however this procedure may have a significant complications. 49 year old male patient with heart failure admitted to our hospital in order to get health report. Implantable cardioverter defibrilator implantation was preformed to him two years ago.Transthoracic echocardiography revealed ventricular lead in left ventricle passed through the interatrial septum from right atrium to left atrium and 18×13 mm thrombus was observed at the tip of the lead. Due to the complication was detected in late course of the procedure and patient had no prior embolism he was prescribed warfarin and followed up an outpatient basis.


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale