Tepecik Eğit Hast Derg: 27 (1)
Cilt: 27  Sayı: 1 - 2017
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - IV

DERLEME
3.
Termal Riskler ve İş Sağlığı
Thermal Risks and Occupational Health
Ayşe Coşkun Beyan, Nur Şafak Alıcı, Cem Bediz, Arif Hikmet Çımrın
doi: 10.5222/terh.2017.001  Sayfalar 1 - 6
Termal konfor, çalışma ortamında sıcaklık ve nem şartları açısından konforlu çalışma ortamının sağlanması olarak tanımlanmaktadır. Az bilinen ya da göz ardı edilen termal riskler ölümle sonuçlanabilen sağlık sorunların yol açabilmektedir. Bu yazıda, sıcaklık fizyolojisi, ilişkili hastalıklar ve iş sağlığı başlıkları ile değerlendirilecektir. Çalışma ortamlarındaki risklerin tanınması meslek hastalığı, iş ile ilişkili hastalık ve iş kazalarını önlemede en önemli faktördür. Termal riskler ve kontrolü ile ilgili ulusal düzeyde rehbere ihtiyaç vardır
Thermal comfort defines, to ensure comfortable working enviroments in terms of temparature and humidty factorc. Thermal risks which cause many health problems even deaths, have been little known or ignored.
In this paper, temperature physiology, releated diseases and occupational health are evaluated.
Recognation of occupational risks in the work enviroment is the most important factor to prevent occupational diseae, work releated disease or work accident. National level guideline about thermal risks and controlling is needed.

4.
Annenin Duygusal İyiliği: Jean Ball’ın Deck-Chaır (Şezlong) Teorisi
The Emotional Favor Mother: Jean Ball Of Deck-Chair Theory
Ayşegül Dönmez, Zekiye Karaçam
doi: 10.5222/terh.2017.007  Sayfalar 7 - 12
Annelik rolü bebeğin bakımını yapma, güvenliğini sağlama, iletişim kurma, bebeğin bir birey olarak aileye kabulünü sağlama ve bebekle ilgili gelişen problemlerle baş etme görevlerini içermektedir.
Anneler bu yeni rollerinin gerekliliklerini yerine getirmede güçlük yaşayabilir ve bu duruma bağlı yorgunluk, hayal kırıklığı ve kontrol kaybını da içeren yoğun duygusal problemler ile karşılaşabilirler. Jean Ball, ebenin en önemli sorumluluğunun kadını annelik rolüne adaptasyon süreci boyunca desteklemek olduğunu bildirmektedir. Ebe ve hemşireler annenin yeni rolüne uyum sağlaması ve duygusal olarak iyiliğini geliştirmek için Jean Ball’ın geliştirdiği Annenin Duygusal İyiliği - Deck-Chair (Şezlong) Teorisi’nden yaralanabilirler. Literatüre dayalı olarak hazırlanan bu makalede doğum sonrası annenin duygusal iyilik hali, etkileyen durumlar ve Deck-Chair Teorisi ile ilgili bilgilerin paylaşılması hedeflenmiştir. Bu teoriden yararlanarak ebeveynliğe geçiş süresine, annelik rolünün edinilmesine ve dolası ile anne-bebek ve toplum sağlığına katkı sağlanabilir.
Role of maternity includes tasks; which are doing the baby's care, providing the security, communicating, providing the acceptance of the baby to family as an individual and coping with growing problems of baby.
Mothers have difficulties in fulfilling the requirements of this new role and they are confronted with problems. These problems are fatigue associated with this condition, disappointing and intense emotional problems; which are included loss of control. Jean Ball reports that the midwife's most important responsibility is support during the adaptation process to women's motherhood role. Midwifes and nurses can benefit Jean Ball’s Deck- Chair Theory for adapting to the new role of mother and developing favor as emotional. In this article based on literature, it is aimed to share post partum favor as emotional, affecting conditions and knowledge of Deck-Chair Theory. Benefit from this theory, it can contribute time for transition to parenthood, the role of the acquisition of motherhood and mother-baby and community health.

5.
Gebelik döneminde sık karşılaşılan rinolojik sorunlar: Tanı ve tedavide uygun yaklaşımlar.
The most frequently encountered rhinologic problems during pregnancy: appropriate approaches toward diagnose and therapy.
Murat Gümüşsoy, Süreyya Gümüşsoy, İbrahim Çukurova
doi: 10.5222/terh.2017.013  Sayfalar 13 - 19
Ortalama 40 haftalık gebelik süresi, beraberinde fizyolojik ve hormonal değişiklikleri barındırır. Burun tıkanıklığı ve rinit semptomları gebenin yaşam kalitesini ve uyku düzenini olumsuz etkileyen başlıca sorunlardır. Rinolojik sorunlar, gebelik öncesinde tanı almış (septum deviasyonu, alerjik rinit v.s) ya da gebelik süresince belirginleşen (gebelik riniti, rinosinüzit, v.s) nazal tıkanıklık ve burun akıntısı semptomlarıyla karekterizedir. Aslında dikkatli bir öykü, bize sorunun süresi ve şiddeti hakkında ipucu verebilir. Alerjik rinit tanısı almış bir hastada nazal steroid kullanım öyküsü ile septum deviasyonu tanısı sonrasında önerilmiş operasyon varlığıyla sorunun kaynağı belirlenebilir. Öyküde burun tıkanıklığı ve horlama sorunu, süresi, gebelikle ilişkisi, gebelik öncesinde burun akıntısı, hapşırık, koku bozukluğu, operasyon öyküsü varlığı, kullanılan ilaçlar bize rinolojik semptomların etyolojisinde anlamlı ipuçları verebilir. Sonuç olarak, gebelik öncesinde rinolojik sorunlar için tedavi planlanması, hastanın eğitilmesi ve bilgilendirilmesi rahat bir gebelik sürecinde olası rinolojik sorunların çözümü için anlamlı katkı sağlamaktadır.
Average 40-week gestational period accommodates physiological and hormonal alterations. Nasal congestion and symptoms of rhinitis are the primary problems that affect pregnant woman’s quality of life and sleep pattern. Rhinologic problems are characterized by nasal congestion and nasal drip that were diagnosed preconception (septum deviation, allergic rhinitis etc.) or become evident during pregnancy (pregnancy rhinitis, rhinosinusitis etc). In fact, a carefully taken history may give us some clues about the duration and severity of problem. In a patient who was diagnosed with allergic rhinitis the source of problem can be identified through a history of nasal steroid usage and the operation undergone after septum deviation was diagnosed.
In the history, the nasal congestion and snoring problems; their duration and relationships with pregnancy; preconception nasal drip, sneezing and bad odor; a history of operation and the medications used give us significant clues related to the etiology of rhinologic symptoms. Consequently, planning therapy for the preconception rhinologic problems, training and informing the patient will make important contributions to the resolution of rhinologic problems in a convenient gestation process.

KLINIK ARAŞTIRMA
6.
Negatif Basınçlı Yara Tedavisi Sorunlu Ortopedik Enfeksiyonların Tedavisinde işe yarıyor mu?
Does Negative Pressure Wound Theraphy Work in the Treatment of Problematic Orhopeadic Infections?
Cemal Kazımoğlu
doi: 10.5222/terh.2017.020  Sayfalar 20 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: İmplantla ilişkili enfeksiyonların ve kronik osteomyelitlerin tedavisi sorunludur. Negatif basınçlı yara tedavisi bir çok cerrah için yardımcı bir yöntem olmaya başlamıştır. Bu çalışma sorunlu ortopedik enfeksiyonların tedavisinde negatif basınçlı yara tedavisinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İmplant ile ilişkili enfeksiyon ve kronik osteomyelit nedeniyle debridman ve negatif basınçlı yara tedavisi uygulanan hastaların bilgileri değerlendirildi. On dokuz hastadan on beşinde implant ilişkili enfeksiyon dördünde ise kronik osteomyelit vardı. Radikal debridman sonrası tüm hastalara negatif basınçlı yara tedavisi başlandı
BULGULAR: Kronik osteomyelitli bir olgu hariç tüm olgularda enfeksiyon kontrol altına alındı. Negatif basınçlı yara tedavi süresi ortalama 26.4 gün idi. On dokuz hastanın dördünde rekonstrüktif cerrahiye ihtiyaç duyuldu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Negatif basınçlı yara tedavisi kronik osteomyelit ve implantla ilişkili enfeksiyonların tedavisinde güvenilir ve etkin bir yöntem olup yara kapanması için daha az rekonstrüktif ameliyat gereksinimi oluşturmaktadır.
INTRODUCTION: The treatment of implant related infections and chronic osteomyelitis is troublesome. Negatif pressure wound theraphy (NPWT) has became an adjunct for many surgeons. This study aimed to evalute the efectivity of NPWT in the treatment of problematic orthopeadic infections.
METHODS: The data of the patients who had been treated for implant related infection or chronic osteomyelitis were reviewed. Of the 19 patients 15 had implant related infection and four had chronic osteomyelitis. NPWT was initiated after radical debridement.
RESULTS: All but only one patient with chronic osteomyelithis had eradication of infection. The duration of NPWT was 26.4 days. Of the 19 patients only four needed reconstructive surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: NPWT seems to be safe and effective treatment for implant related infections and chronic osteomyelitis and could yield in fewer recontructive procedures for wound closure.

7.
Genel Yoğun Bakım Ünitesindeki Nozokomiyal Sepsisli Hastalarda Mortalite Belirteçlerinin Araştırılması: Geriye Yönelik Bir Kohort Çalışması
Investigation of Mortality Predictors in General Intensive Care Unit Patients with Nosocomial Sepsis: A Retrospective Cohort Study
Şebnem Çalık, Alpay Arı, Meltem Avcı, Fulya Yılmaz Duran, Buket Topçu, Murat Yaşar Özkalkanlı, Selma Tosun, Hatice Uluer
doi: 10.5222/terh.2017.025  Sayfalar 25 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Nozokomiyal sepsis yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) mortaliteye katkıda bulunan ana faktörlerden biridir. Genel YBܒndeki nozokomiyal sepsisli hastalarda mortalite belirteçleri araştırıldı.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye yönelik çalışma 1 Ocak 2013 ve 1 Mayıs 2014 tarihleri arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin iki genel YBܒnde gerçekleştirildi. Hastaların tıbbi kayıtlari standart formlara kaydedildi. Toplamda, 83 hastada gelişen 95 sepsis atağı dahil edildi. Hasta tıbbi kayıtlarından elde edilen veriler standart formlara kaydedildi.
BULGULAR: Sepsis insidansı 100 YBÜ kabul başına 21.2 olguydu. Ortalama YBܒde kalış süresi 37.56±39.595 (aralık, 1-173) gündü. Hastaların, 43 (% 51.8)’ü erkek ve 40 (% 48.2)’ı kadındı. Yaşları 18 ile 90 (ortanca, 69 ± 15,753) yıl arasında değişmekteydi. Medyan APACHE II skoru 26.9 ± 6.4 (aralık, 15-45) idi. Kabul için temel nedenleri 62 (74.7%)’sinde tıbbi problemler, 13 (% 15.7)’ünde seçmeli ameliyatlar ve 10 (% 12.8)’unda acil ameliyatlardı. Pnömoni (% 80) YBܒde nozokomiyal sepsisli olguların çoğunluğunu oluşturuyordu. Pseudomonas aeruginosa (% 24.6), Acinetobacter baumannii (% 24.6) ve Klebsiella pneumoniae (% 18.5) en sık izole edilmiş mikroorganizmalardı. Nozokomiyal sepsis nedeniyle ölüm oranı % 41’di. Nihai çok değişkenli lojistik regresyon acil cerrahi (P= 0.004), SOFA skorundaki artış (P= 0.001) artış ve hemodiyaliz gerektirmiş akut böbrek yetmezliğinin (P = 0.004) nozokomiyal sepsis nedeniyle ölüm için istatistiksel olarak anlamlı risk faktörleri olduğunu gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SOFA skorunu izleme nozokomiyal sepsisli hastaların izleminde yararlı olabilir.
INTRODUCTION: Objective: Nosocomial sepsis is among the major factors contributing to mortality in intensive care units (ICUs). Mortality predictors in general ICU patients with nosocomial sepsis were investigated.


METHODS: This retrospective cohort study was conducted between January 1, 2013 and May 1, 2014 in two general ICUs of a training and research hospital. In total, 95 sepsis attacks developing in 83 patients were included. Data from patient medical records were recorded on standardised forms.
RESULTS: The incidence of sepsis was 21.2 cases per 100 ICU admissions. The median length of stay in the ICU was 37.56±39.595 (range, 1-173) days. Of the patients, 43 (51.8%) were males and 40 (48.2%) females. Their ages ranged from 18 to 90 (median, 69±15.753) years. The median APACHE II score was 26.9±6.4 (range, 15-45). The primary reasons for admission were medical problems in 62 (74.7%), elective surgeries in 13 (15.7%), and emergency surgeries in 10 (12.8%). Pneumonia (80%) accounted for the majority of nosocomial sepsis cases in the ICUs. Pseudomonas aeruginosa (24.6%), Acinetobacter baumannii (24.6%), and Klebsiella pneumoniae (18.5%) were the most commonly identified microorganisms. The final multivariate logistic regression showed that emergency surgery (P = 0.004), an increase in the SOFA score (P= 0.001), and haemodialysis required for acute renal failure (P = 0.004) were statistically significant risk factors for mortality due to nosocomial sepsis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Monitoring SOFA scores may be useful for the follow up patients with nosocomial sepsis.

8.
Muğla’daki Gebelerin Toksoplazma, Rubella, Sitomegalovirüs ve Hepatit Prevalansının Değerlendirilmesi
The Evaluation of Toxoplasmosis, Rubella, Cytomegalovirus and Hepatitis Prevalence of Pregnant Women in Muğla
Burcu Kasap, Gökalp Öner, Mert Küçük, Nilgün Öztürk Turhan, Melike Nur Akın, Sevim Arıkan, Selmin Dirgen Çaylak
doi: 10.5222/terh.2017.031  Sayfalar 31 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer Rubella, Sitomegalovirüs ve Toksoplazma enfeksiyonu gebelikte ciddi komplikasyonlara sebep olabilmektedir. Çalışmamızın amacı Muğla ilindeki gebe kadınlarda Rubella, Sitomegalovirüs, Toksoplazma, Hepatit B Virüsü, Hepatit C Virüsü ve HIV prevalanslarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalında Haziran 2014-Şubat 2015 tarihleri arasında yapıldı. MSKÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 18-44 yaş arası 191 gebe Toksoplazma için, 189 gebe Rubella için, 136 gebe Sitomegalovirüs için, 333 gebe Hepatit B Virüsü, Hepatit C Virüsü ve HIV için değerlendirildi. Bu gebelerin ilk trimesterdaki serolojik test sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Rubella IgG seropozitivitesi 170 gebede (% 89,5) ve IgM seropozitivitesi 1 gebe (% 0,8) olarak bulundu. Anti Sitomegalovirüs IgG antikor gebelerin 123’ünde (% 90,4) ve 1 gebede (% 0.3) anti Sitomegalovirüs IgM antikor bulundu. Toksoplazma IgG antikor seropozitivitesi gebelerin 36’sında (% 18,8) ve Toksoplazma IgM antikor seropozitivitesi gebelerin 7’sinde (% 3,7) bulundu. HBsAg seropozitivitesi 5 gebede (% 1,8), 78 gebede ise (% 23,7) Anti HBs pozitif idi. Anti HCV seropozitivitesi 1 gebe (% 0,3) tesbit edilirken Anti HIV pozitif olan gebe tesbit edilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Toksoplazmozisle enfekte fetüsün ve yenidoğanın ilk yılında tedavi edilmesinin klinik sonuçları iyileştirdiği bilnmektedir. Dolayısıyla toksoplasmozisin serolojik taraması hastalığı önleme, tanı ve fetüsün erken tedavisinin sağlanmasında mevcut en güvenilir stratejidir. Rubella taramasının gebelik öncesinde yapılması önerilmeli ve seronegatif kadınlara aşı tavsiye edilmelidir. HBsAg taramasının, aşı ile tüm toplum aşılanana kadar yapılması önerilmektedir. Sitomegalovirüs, Hepatit C Virüsü ve HIV açısından taramanın ise sadece riskli gruplarla sınırlandırılması uygun görülmektedir.
INTRODUCTION: Primary infections caused by rubella, cytomegalovirus, toxoplasma can lead to serious complications in pregnancy. Aim of this study was to determine the prevalence of rubella, cytomegalovirus, toxoplama, Hepatitis B virüs, Hepatitis C virus, HIV among pregnant women.
METHODS: The study was carried out in Muğla Sıtkı Koçman University Medical School, Department of Obstetrics and Gynecology between June 2014-February 2015. 191 pregnant women for Toxoplasmosis, 189 pregnant women for Rubella, 136 pregnant women for cytomegalovirus and 333 pregnant women for Hepatitis and HIV,aged 18-44 years were enrolled in this study. The results of the serological screening tests during the first trimester of pregnancy were evaluated.
RESULTS: Anti-IgG against rubella was found in 170 pregnant women (89,5 %) and rubella IgM in 1 woman (0,8 %). The positivity for anti- cytomegalovirus IgG antibody was found in 123 women ( 90,4 %), while 1 (0,3 %) was positive for the anti-cytomegalovirus IgM antibody. Anti-IgG against toxoplasma was found in 36 women (18,8 %) and toxoplasma IgM in 7 women (3,7 %). The positivity for HbsAg was found in 5 women (1,8 %), while 78 women (23,7 %) were positive for the anti-HbS. The positivity for Anti Hepatitis C virus antibody was found in 1 (0,3 %) woman. No any women was detected for Anti HIV pozitivity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Treatment of toxoplazmosis in the fetus and infant during the first year of life has been demonstrated to improve the outcome. Serological screening of pregnant women is the most reliable and currently available strategy for the prevention, diagnosis, and early treatment of the infection in the offspring. Rubella status should be investigated before pregnancy and seronegative females can be advised vaccination. HBsAg screening should be recommended until whole society is vaccinated. Limiting, cytomegalovirus, Hepatitis C virus and HIV screening to high risk group might be appropriate.

9.
Transüretral prostat rezeksiyonu ile beraber yapılan perkutan ve transüretral sistolitotripsinin karşılaştırlması
Comparison of the transurethral and percutaneous cystolithotripsy in patients undergoing simultaneous transurethral resection of the prostate
Hasan Deliktaş, Mehmet Çetinkaya, Hayrettin Şahin
doi: 10.5222/terh.2017.037  Sayfalar 37 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda benign prostat büyümesi (BPH) ve mesane taşı birlikteliğinde, transüretral prostat rezeksiyonu (TURP) ile kombine edilen perkutan sistolitotripsi (PKSL) ve transüretral sistolitotripsi (TUSL) ameliyatlarının başarı ve komplikasyon oranlarını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2011 ve Mayıs 2015 tarihleri arasında BPH ve mesane taşı nedeniyle ameliyat edilen 44 hasta çalışmaya alındı. Taş boyutu ≥ 30mm olan hastalara TURP ile beraber PKSL (n=28) uygulanırken, taş boyutu < 30mm olan hastalara TURP ile beraber TUSL (n=16) uygulandı. TUSL grubunda, 23 F sistolitotriptör ile mesaneye girildi. Taşlar pönomotik litotriptör ile kırılarak dışarı alındıktan sonra TURP yapıldı. PKSL grubunda ise sistoskopi klavuzluğunda chiba iğnesi ile suprapubik olarak mesaneye girildi ve mekanik dilatatörler ile uygun dilatasyon yapıldıktan sonra 30 F amplatz sheath yerleştirildi. Amplatz sheath içinden 26 F nefroskop ile mesaneye girilerek pönomotik litotriptör ile taşlar kırılarak dışarı alındıktan sonra TURP yapıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş ve prostat volümleri her iki grupta benzerdi. PKSL grubunda ortalama taş boyutu 46.67±6.59 mm iken TUSL grubunda 22.87±3.64 mm idi (p< 0.001). PKSL grubunda sistolitotripsi süresi 32.92±10.06 dakika iken TUSL grubunda 42.12±11.68 dakika idi. PKSL grubunda taş boyutu daha fazla olmasına rağmen TUSL grubuna göre sistolitotripsi süresi daha kısaydı (p=0.009). Her iki grupta tam taşsızlık sağlandı. TUSL grubunda 2 hastada üretral darlık görüldü. PKSL grubunda 2 hastada TUSL grubunda 1 hastada yüksek ateş (>38°C) görüldü. Ortalama takip süresi 6 ay idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mesane taşı tedavisinde PKSL ve TUSL benzer başarı oranına sahiptir. PKSL de operasyon süresi daha kısa ve büyük mesane taşlarında TUSL’ye göre daha güvenilir bir yöntemdir. TUSL’de üretral darlık gibi koplikasyonlar daha fazla görülmektedir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare the success and complications rate of percutaneous cystolithotripsy (PCCL) and transurethral cystolithotripsy (TUCL) techniques that was performed during simultaneous transurethral resection of the prostate ( TURP).
METHODS: Forty-four patient with benign prostate hyperplasia (BPH) and bladder stones were enrolled in the study between June 2011 and May 2015. In patients who had stone size ≥ 30 mm, TURP combined with PCCL (n = 28), while stone sizes <30 mm were performed TURP and TUCL (n = 16). In TUCL group, the stones were removed through a 23 F cystolithotripter after fragmentation with pneumatic lithotripsy. TURP was then performed. In PCCL group, suprapubic access was applied under cystoscopic guidance. A 30 F Amplantz sheath was inserted. All bladder stones fragmented via pneumatic lithotripter were removed. Next, TURP was performed.
RESULTS: Average age and prostate volume were similar in both groups. Mean stone size of the PCCL group was 46.67±6.59, in TUCL group was 22.87±3.64 (p< 0.001). In PCCL group cystolithotripsy time was 32.92±10.06 minutes, while in the TUCL group was 42.12±11.68 minutes (p=0.009). All patients was achieved stone-free in both groups. Urethral stricture developed in two patients in the TUCL group. Mean follow-up time was 6 months.
DISCUSSION AND CONCLUSION: TUCL and PCCL has similar success rates in the treatment of bladder stones. In PCCL the operation time is shorter than TUCL and A safer method with compared to TUCL in large bladder stones. In TUCL seen more complications such as urethral stricture.

10.
Vakumla doğum oranlarının maternal yaş, parite ve neonatal apgar skorları ile ilişkisi
Rates of Deliveries with Vacuum Extraction and the Relationship Between Maternal Age, Parity and Neonatal APGAR Scores
Şükrü Budak, Muzaffer Temur, Yasemin Kılıç Öztürk, Özgür Yılmaz, Hese Cosar, Pelin Özün Özbay, Engin Korkmazer, Emin Üstünyurt
doi: 10.5222/terh.2017.042  Sayfalar 42 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, vakum ile doğum oranlarının belirlenmesi ve bu yöntemin gebelik sayısı ve intrauterin fötal durum ile ilişkisinin saptanmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Diyarbakır Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi Kadın Doğum Kliniği’nde 2012 yılı boyunca doğan 20050 yenidoğan katılmıştır. Bu bebeklerin 249 tanesinde doğum esnasında vakum yöntemi uygulanmıştır. Gebelik sayısı, anne yaşı, gebelik haftası, doğum kilosu ve APGAR (Activity,Pulse,Grimace,Appearance,Respiration) skorları her bir yenidoğan için kaydedilmiştir.
BULGULAR: Vakum uygulanan doğumlar tüm doğumlar arasında 1.24% (n: 249) olarak saptanmıştır. Gebelik sayısı ve yenidoğan doğum kilusu gebelik haftası ile pozitif korelasyon göstermiştir. Birinci ve beşinci dakika APGAR skorları gebelik sayısı ile negative ilişki göstermekteydi. Yenidoğan doğum kilosu ve APGAR skorları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Birinci ve beşinci dakika APGAR skorları üzerine etkili olan tek parameter gebelik sayısı olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vakum eşliğinde doğum son zamanlarda pek kullanılmayan bir method olup bu çalışmanın sonuçlarına göre vakum ile doğum oranı çoğu gelişmiş ülkeye göre düşük olarak saptanmıştır. Sezaryen oranları %25.4 idi. Sezaryen doğum oranları DSÖ tarafından önerilen oranların (15%) oldukça üzerinde bulunmuştur. Gebelik sayısı yenidoğan APGAR skorunu etkileyen en önemli faktördür. Vakum ile doğurtma düşük gebelik sayısı bulunan kadınlarda sezaryen oranlarını da düşürmeye yönelik olarak önerilebilecek bir yöntem olabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the rate of vacuum extraction impact on parity and intrauterine fetal condition
METHODS: This study was conducted at Diyarbakır Maternity Hospital in Turkey during 2012 by the 20050 newborns who were delivered at the obstetrics/gynecology clinics. Two hundred and forty nine of them were vacuum deliveries. Parity, maternal age, gestational duration, birth weight and APGAR(Activity,Pulse,Grimace,Appearance,Respiration) scores were recorded for each delivery.
RESULTS: Vacuum extraction was conducted in 249 cases (1.24 %). The features and outcomes of the 249 vacuum assisted deliveries were as follows. Average maternal age was 23,56±4,27 years, average gestational age was 38.73±1.56 weeks and average parity was 1.95±1.57. The average APGAR scores of the newborns were 7.43±1.33 by the first minute and 9.24±1.29 by the fifth minute.
Parity and neonatal birth weights were positively correlated with gestational duration. APGAR scores observed by the first and fifth minutes were negatively correlated with parity. There was no correlation between neonatal birth weights and APGAR scores at any time.
Parity was the only effective parameter on the APGAR scores by both the first and fifth minutes.

DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of this study, vacuum extraction delivery rates are lower than most of the developed countries. Cesarean section rates were %25.4. Cesarean rates were higher than the suggested cesarean rates (%15) by World Health Organisation(WHO). Parity is the major factor that effect the APGAR scores of the neonates. Vacuum extraction may be suggested more often especially for the deliveries of low parity women to decrease the cesarean section rates.

11.
Gereksiz Test İstemlerinin İncelenmesinde Bir Örnek: Serbest PSA Testi
An Example for Investigation of Unnecessary Laboratory Testing: Free PSA Test
İnanç Karakoyun, Ayfer Colak, Fatma Demet Arslan, Merve Zeytinli Aksit, Ozgur Cakmak
doi: 10.5222/terh.2017.047  Sayfalar 47 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda laboratuvar hizmetleri kullanımındaki artışın en önemli sebebi gereksiz test istemleridir. Hastanemizde istem yapılan tPSA ve sPSA testlerini inceleyerek, sPSA testi için gereksiz test istemini tPSA testi üzerinden değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde 01.01.2011 ve 31.12.2015 tarihleri arasında istenen tPSA ve sPSA testlerini retrospektif olarak değerlendirdik. Hastadan ilk test isteminde tPSA'nın <4 ng/ml veya >10 ng/ml olması durumunda tPSA ile birlikte sPSA istendiyse bu sPSA istemlerini “gereksiz başlangıç test istemi” olarak değerlendirdik. Test istemlerinin yapıldığı bölümleri ve yıllara göre dağılımını incelendik.
BULGULAR: : İstemi yapılan 9759 (78.8%) sPSA testinin “gereksiz test istemi” olduğunu saptadık. Bölümlere göre bir değerlendirme yapıldığında en fazla gereksiz test istem oranı olan polikliniğin nükleer tıp polikliniği (96.5%) olduğunu gördük. Servisler içinde en fazla gereksiz sPSA testi nöroloji servisi (90.6%) tarafından istenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemizde oluşturulan laboratuvar tetkik komisyonunca PSA istemi ile ilgili 2015 yılında kısıtlama getirilmesine rağmen gereksiz test istem oranında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmedi (p>0.05). Laboratuvar maliyetlerinin klinisyenlerle paylaşılması, klinisyen eğitim programlarının arttırılması, test istemlerinde tanı algoritmalarının geliştirilmesi ve kullanımı gibi uygulamalar gereksiz test istemlerinin azaltılmasında etkili olabilir.
INTRODUCTION: In recent years the main reason of the increase in the use of laboratory services is unnecessary laboratory testing. We aimed to investigate the unnecessary laboratory testing for fPSA test through tPSA test by examining the tPSA and fPSA tests which were ordered at our hospital.
METHODS: We evaluated the tPSA and fPSA tests retrospectively which were ordered at our hospital between 01.01.2011 and 31.12.2015. fPSA tests which were ordered with tPSA tests that values of less than 4 ng/ml or greater than 10 ng/ml at the first test ordering from the patient were accepted as inappropriate initial testing. We investigated the test ordered departments and the distribution by years.
RESULTS: We determined that 9759 of fPSA tests (78.8%) were unnecessary laboratory testing. When evaluated according to the departments we determined that the highest unnecessary laboratory testing within the policinics was ordered by nuclear medicine with 96.5%. The highest unnecessary laboratory testing within the services was ordered by neurology with 90.6%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although to the restrictions by the laboratory test commission about the ordering of PSA tests in 2015, it was not seen statistically significant change for the unnecessary laboratory testing rate (p>0.05). The preventions such as giving information to clinicians about the cost of laboratory tests, increasing of the clinician education programs, developing and using of diagnostic algorithms for test ordering may be effective in order to reducing unnecessary laboratory testing.

12.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon asistan hekimlerinin botulinum toksin enjeksiyon tekniği seçimleri
The preferance of physical medicine and rehabilitation residents regarding botulinum toxin injection techniques
Ömer Dikici, Alper Murat Ulaşlı, Aylin Dikici, Hasan Toktaş, Ümit Dündar
doi: 10.5222/terh.2017.052  Sayfalar 52 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniklerinde inme, travmatik beyin, spinal kord yaralanması, multipl skleroz ve serebral palsi gibi hastalıklarda ortaya çıkan fokal spastisite tedavisinde botulinum toksin tip-A enjeksiyonu sıklıkla uygulanmaktadır. Botulinum toksin tip-A uygulamalarında manuel enjeksiyon, elektromiyografi-elektriksel stimülasyon ve ultrasonografi eşliğinde yapılan enjeksiyonlar sıklıkla kullanılan tekniklerdir. Bu çalışmadaki amacımız fiziksel tıp ve rehabilitasyon kliniğinde çalışan asistan hekimlerin botulinum toksin tip-A enjeksiyonunda tercihlerini ve bunun sebeplerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tekniklerinden her birini hastalara en az 5 kez öğretim üyesi eşliğinde uygulayan 12 tane asistan hekime hazırladığımız formdaki sorular yöneltildi.
BULGULAR: Uygulama tekniği tercih edilirken en çok dikkat edilen hususlar etkinlik, uygulanacak kasın lokalizasyonu, kısa sürede uygulayabilme, uygulanacak kasın ebatı ve tekniğin güvenilirliğiydi. Üst ekstremite uygulamalarında en sık tercih edilen ultrasonografiydi. Ultrasonografinin ilk tercih edilmesinde güvenilirlik ön plandaydı. Ancak alt ekstremite uygulamalarında asistan hekimlerin ilk tercihi manuel enjeksiyon iken ultrasonografi ikinci sırada tercih edilmekteydi. Pediatrik hastalarda da ilk tercih ultrasonografiydi. Kasların lokalizasyonu ve ebatlarına bağlı olarak uygulanacak tekniğin seçimi değişmekteydi. Asistan hekimler gastro-soleus ve biseps için manuel enjeksiyonu, tibialis posterior ile önkol ve el kasları için ultrasonografiyi kullanmayı tercih etmekteydiler.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Asistan hekimlerin tercihleri kasların lokalizasyonu ve ebatlarından, uygulama için gereken zamandan ve tekniğin güvenilirliğinden etkilenmektedir. Her ne kadar önkol ve el kasları ile bacağın zor lokalize edilen kasları için ultrasonografiyi tercih etmelerine rağmen kolayca lokalize edilen bacak kasları için manuel enjeksiyonu tercih etmektedirler. Çünkü manuel enjeksiyonun pratik ve hızlı uygulanabilen bir yöntem olduğunu düşünmektedirler.
INTRODUCTION: Botulinum toxin type-A is frequently injected for focal treatment of spasticity which it is appear in post-stroke, traumatic brain, spinal cord injury, multiple sclerosis and cerebral palsy at the rehabilitation clinics. Manual injection without guidence, electromyography-electrical stimulation guided and ultrasonography guided interventions are commonly used in botulinum toxin injections. In this study, we aimed to learn preferences and reasons of the residents for botulinum toxin injection tecniques.
METHODS: Twelve physical medicine and rehabilitation residents who have applied at least five times each of these techniques under the supervision completed survey questionnaire.
RESULTS: The application techniques are preferred for their following features; reliability, effectiveness, size and location of the muscle to be applied. The most common preferred technique in upper extremity application is ultrasonography. Reliability was in the forefront of the first preference of ultrasonography. However, in lower extremity injections, the residents first choice was manual injection, and ultrasonography was the second. In pediatric patients, the first choice was ultrasonography. The choice of the applied intervention technique was also differing depending on the muscle location and size. Residents preferred manual injection for gastrocnemius-soleus and biceps; ultrasonography for tibialis posterior, forearm and hand muscles.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The residents preferences were affected with the muscle size and location, the time required for, the reliability of the methods. Accordingly, they preferred ultrasonography for forearm and hand muscles, and difficultly localized leg muscles. For easily localized leg muscles, they preferred manual injection technique because they found it a practical and quick method.

OLGU SUNUMU
13.
Paratiroid Karsinomlu Vaka Sunumu: Dirençli Hiperkalseminin Denosumab ile Hızlı Kontrolü
Parathyroid Carcinoma Case Report: Rapid Control of Refractory Hypercalcemia with Denosumab
Muzaffer Ilhan, İskender Ekinci, Özcan Karaman, Seda Turgut, Ertuğrul Taşan
doi: 10.5222/terh.2017.057  Sayfalar 57 - 60
Paratiroid karsinomu hiperkalsemi ile seyreden ve çok nadir görülen bir endokrin tümördür. Hayatı tehdit eden hiperkalseminin kontrolünde sıvı replasmanı, diüretik tedavi, bifosfonatlar ve kalsimimetik ajanlar tedavinin ana basamağını oluşturmaktadır. Denosumabın paratiroid karsinomu ilişkili, dirençli ve tekrarlayan hiperkalsemilerde kullanımı ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Bu vaka sunumunda sık böbrek taşı öyküsü olan, dirençli ve tekrarlayan hiperkalsemi ile değerlendirilirken paratiroid karsinomu saptanan 44 yaşındaki erkek hastada tedavi yaklaşımı ve denosumab kullanımı tartışılmıştır. Paratiroidektomi ve sağ tiroid lobektomi sonrası takibinde normokalsemi sağlanamayan hastada denosumab enjeksiyonu sonrası hızlı kalsiyum düşüşü gözlenmiştir. Paratiroid karsinomu ve dirençli hiperkalsemisi olan olgularda denosumab hızlı etkinliğiyle diğer tedavilere alternatif bir ajan olarak değerlendirilebilir.
Parathyroid carcinoma is a rare endocrine tumor which can be characterized with severe hypercalcemia. Fluid replacement, diuretic therapy, bisphosphonates and calcimimetic agents are the main steps of the treatment in control of life-threatening hypercalcemia. There is limited information about the use of denosumab in repeated and refractory hypercalcemia associated with parathyroid carcinoma. In this case report, we discussed the use of denosumab and other treatment approaches for a 44-year-old male patient diagnosed with parathyroid carcinoma who has a history of kidney stones, resistant and recurrent hypercalcemia. Normocalcemia could not be achieved at follow-up after parathyroidectomy in the patient but rapid reduction of calcium was observed after the injection of denosumab. Denosumab may be considered as an alternative treatment agent with rapid efficiency in patients with severe hypercalcemia and parathyroid carcinoma.

14.
Dramatik alkalen fosfataz yüksekliği ile seyreden zararsız bir klinik durum: çocukluk çağı selim geçici hiperfosfatazemisi
A harmless clinical condition presenting with dramatic elevation of alkaline phosphatase: bening transient hyperphosphatasemia of childhood
Cahit Barış Erdur, Cansu Kafes, Erhan Özbek, Ferah Genel
doi: 10.5222/terh.2017.061  Sayfalar 61 - 64
Çocukluk çağı selim geçici hiperfosfatazemisi; genellikle 5 yaşın altındaki çocuklarda görülen, serum alkalen fosfataz (ALP) düzeyinin normalin 3-50 katı kadar yükseldiği, nedeni tam olarak bilinemeyen, zararsız bir klinik durumdur. Hastalarda kemik ve karaciğer hastalığı bulgusu yoktur. Ancak aşırı yükseklik klinisyenleri ve aileleri tedirgin edebilmektedir. Serum ALP düzeyleri olguların çoğunda 2-6 ay içerisinde kendiliğinden normale döner. Bu yazıda akut gastroenterit atağı sırasında rastlantısal olarak serum ALP düzeyinin 2679 UI/L’ye kadar yükseldiği 3,5 yaşında bir erkek olgu sunuyoruz. Olgumuzda, serum ALP düzeyi üç hafta içerisinde normale döndü.
Bening transient hyperphosphatasemia of childhood is a harmless clinical condition without exactly determined etiology, characterized by 3-50 fold increased serum alkaline phosphatase (ALP) levels, generally encountered under 5 years old. Patients have no evidence of bone or liver disease. However, this excessive increase may disturb clinicians and families. The high ALP levels turn normal in 2-6 months spontaneously in most of the cases. In this report we present a 3,5 years old boy with serum ALP elevation up to 2679 IU/L, determined incidentally during acute gastroenteritis. Serum ALP level returned normal within 3 weeks in our case.

15.
Fontan sirkülasyonu olan bir hastada timpanomastoidektomi cerrahisinde anestezi yönetimi
Anesthesia management at tympanomastoidectomy procedure with fontan circulation
Sinan Yılmaz, Ferdi Gülaştı, Ömer Faruk Gülaştı
doi: 10.5222/terh.2017.065  Sayfalar 65 - 68
Giriş: Konjenital kalp hastalığı (KKH) ile doğan çocukların cerrahisindeki başarılı sonuçlar, anestezi uygulamaları sırasında farklı kardiyak hastalığı olan bu çoçuklarla karşılaşma olasılığımızı arttırmıştır. Kardiyak anatomik defektleri palyatif yada kısmi olarak düzeltilen, bu hastaların kardiyovasküler ve pulmoner rezervleri genellikle sınırlıdır. Anestezi uygulamaları sırasında bu durum daha da belirginleşebilmektedir.
Olgu: Bu yazıda, Fontan sirkülasyonlu 16 yaşında erkek hastada, sol kolestatoma ve sol timpanomastoidektomi ameliyatındaki genel anestezi deneyimimizi sunduk.
Yorum: Fontan sirkulasyonlu çocukların, ikincil ameliyat öncesinde görülebilecek sorunlar açısından preoperatif değerlendirilmeleri ayrıntılı yapılmalıdır. Ayrıca, ameliyat sırasında özellikle pulmoner akımın bozulmasına neden olacak faktörler açısından bu çocukların yakın takibi gerekmektedir
Introduction: Successfull surgery results of children with congenital heart disease has increased the possibility of encountering those children with various cardiac diseases during anesthetic practices. Those patients whose cardiac anatomical defects are treated palliatively or partially have restricted cardiovascular and pulmonary reserves. During the anesthetic practices, this situation may be seen more distinct.
Case: In this research we present the general anesthesia experience of left cholesteatoma and left tympanomastoidectomy surgery on a sixteen year old male patient with fontan circulation.
Discussion: Preoperative evaluations of children with Fontan circulation must be done detailed in case of possible problems before second surgery. Furthermore, those children must be followed up closely about the factors which may cause the damage of pulmonary flow during the surgery.

EDITÖRE MEKTUP
16.
Wegener Granülomatozu
Wegener's Granulomatosis
Ufuk Turhan, Tuncer Özkısa, Berat Kaçmaz, Kemal İnan, Ergun Tozkoparan
doi: 10.5222/terh.2017.069  Sayfalar 69 - 72
Makale Özeti | Tam Metin PDF

17.
Ciddi omuz ağrısı: Subskapularis Tendonun Kalsifik Tendiniti
Severe shoulder pain: calcifying tendinitis of the subscapularis tendon
Ataman Köse, Seyran Bozkurt, Anıl Özgür
doi: 10.5222/terh.2017.073  Sayfalar 73 - 75
Makale Özeti | Tam Metin PDF

18.
Hiperlipidemili hastalarda baş ağrısı
Headache in hyperlipidemia patients
Sadık Volkan Emren
doi: 10.5222/terh.2017.076  Sayfa 76
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale