Tepecik Eğit Hast Derg: 28 (2)
Cilt: 28  Sayı: 2 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
1.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - V

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Hastanemize başvuran hastalarda anestezi farkındalığının ve ameliyat öncesi görüşmenin etkinliğinin değerlendirilmesi
Evaluation the awareness of anesthesia and effectiveness of preoperative consultation among the patients in our hospital
Halide Hande Şahinkaya, Vildan Akpınar, Mine Parlak, Nagihan Damar, Fulya Yılmaz Duran, Halil Yıldırım
doi: 10.5222/terh.2018.075  Sayfalar 75 - 82
GİRİŞ ve AMAÇ: Anestezteziyologlar artık sadece ameliyathanelerde değil yoğun bakımlar ve ağrı kliniklerinde de görev yapmaktadırlar. Anesteziyolojinin özel uzmanlık gerektiren bir branş olduğu, hatta anesteziyoloğun bir doktor olduğu ne yazık ki bir çok birey tarafından bilinmemektedir. Biz bu anket çalışması ile hastanemize başvuran elektif cerrahi planlanmış hastalarda anestezi uygulamaları ve anesteziyoloğun görevleriyle ilgili farkındalığın tespit edilmesi ve ameliyat öncesi anesteziyoloji poliklinik görüşmelerinin bu farkındalığı arttırma yönünde etkinliğinin değerlendirilmesini amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 18 ile 70 yaş arası elektif cerrahi planlanan ve anesteziyoloji polikliniğine başvuran 300 okur-yazar hasta çalışmaya dahil edildi. Yazılı onamları alındıktan sonra anesteziyolog ile görüşme öncesi ve sonrası toplamda 22 soruluk bir anketi doldurmaları istendi. Anket demografik veriler ve anesteziyoloğun görevlerine ait sorulardan oluşan üç bölüm içermekteydi. Sonuçların istatistiksel analizi için Pearson’s ki-kare test ve Fisher’s exact test kullanıldı.
BULGULAR: Anesteziyolog ile görüşme sonrası anestezi ve anestezi doktoru ile ilgili sorulara verilen doğru cevaplarda artış oldu. Anesteziyoloğun uzmanlaşmış bir doktor olduğunun farkındalık oranı % 88’e yükseldi. Eğitim seviyesi arttıkça sorulara doğru cevap verme oranının da arttığı tespit edildi. Tüm bunların istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Anestezi farkındalığını arttırmada poliklinik görüşmelerinin etkinliği ortaya konulmuş ve anesteziyolog ile bire bir görüşmenin çok önemli olduğu sonucuna ulaştırmıştır.
INTRODUCTION: Anesthesiologists are working not only in operating room anymore but also in intensive care units and pain clinics. Unfortunately, many people don’t know the anesthesiology as a specialized department of medicine and even the anesthesiologist as a doctor. We aim to evaluate our patients’ knowledge about anesthesia practice and role of anesthesiologists and also the effectiveness of preoperative anesthesiology consultation in improving awareness of anesthesia with this survey.
METHODS: A total of 300 literate patients, ages between 18 and 70, who were undergoing elective surgery and referred to anesthesiology clinic were included for the study. Written approval was taken. Patients were asked to complete a survey of 22 questions before and after the anesthesiology consultation. The survey has three parts including questions about demografic data and role of anesthesiologists. Results was analysed by using Pearson’s chi-square test and Fisher’s exact test.
RESULTS: Number of correct answers to the questions about anesthesia and anesthesiologists were increased after consultation with anesthesiologist. Anesthesiologists were recognized as a spesialized doctor up to 88 % after preoperative anesthesiology consultation. Increasing percentage of correct answering was found to have a linear relationship with high education level. These findings were found statistically significant (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is proved that preoperative consultation has an impact on improving awareness of anesthesia. As a result face to face consultation with the anesthesiologist is very important.

3.
Türk Toplumunda Patellar Kondromalazi: Prevalansı ve Patella Tipleri ile Olan İlişkisi
Patellar Chondromalacia in Turkish Population: Prevalence and Relationship with Patella Types
Erdem Arslan, Türker Acar, Zehra Hilal Adıbelli
doi: 10.5222/terh.2018.083  Sayfalar 83 - 88
GİRİŞ ve AMAÇ: Ön diz ağrısının en önemli nedeni patellar kıkırdaktaki değişikliklerdir. Patellar kondromalazi terim olarak patellar kıkırdaktaki yumuşamayı tanımlamaktadır ve tanıda Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) invazif metodlar ve diğer kesitsel görüntüleme yöntemlerine göre daha çok kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız travma dışı nedenler ile diz MRG'ye refere edilen olgularda patellar kondromalazinin sıklığı, evreleri ve patella tipleri ile ilişkisini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak dizayn edilen bu çalışmada 1 Haziran 2014 - 31 Mayıs 2015 tarihleri arasında kliniğimize diz travması ve patellar fraktür dışı sebepler nedeniyle diz MRG tetkiki istenen olgular dahil edilmiştir. Her bir olgu için kondromalazi ve patella tipi değerlendirilmesinde yağ baskılı proton dansite aksiyel MRG sekansları kullanıldı. Kondromalazi patella evrelendirmesinde Outerbridge'in artroskopi evreleme sistemini temel alan "Modifiye MRG Evreleme Sistemi" kullanıldı. Patella tiplendirmesinde ise Baumgartl Sınıflaması kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmamıza median yaş değeri 39,8 (min: 8, mak: 96) olan 998 kadın ve 806 erkek olmak üzere toplam 1804 hasta dahil edilmiştir. MRG incelemeye göre kondromalazi patella sıklığı kadınlarda %46,5 olarak gözlenirken erkeklerde %24 oranında gözlemlendi. 358 patella tip 1 (%19,8), 762 patella tip 2 (%42,2), 663 patella tip 3 (%36,8), 21 patella tip 4 (%1,2) olarak kategorize edildi. Erkeklerde tip 2, kadınlarda tip 3 patella istatistiksel olarak daha sık rastlandı. Tip 3 patella ile kondromalazi patella arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha önceki yapılmış çalışmalara kıyasla güncel çalışmamızda kadınlarda tip 3 patella sıklığının ve kondromalazi görülme sıklığının daha yüksek olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: The most important cause of anterior knee pain is changes in patellar cartilage. Patellar chondromalacia is defined as softening of patellar cartilage and Magnetic Resonance Imaging (MRI) is used more frequently compared to invasive and other cross-sectional imaging methods. In this study, we aimed to determine the relationship between patellar chondromalacia frequency, staging and patellar types in patients who were referred to knee MRI due to non-traumatic causes.
METHODS: In this retrospectively designed study, patients who were referred to knee MRI examination between June 1, 2014 and May 31, 2015 without a history of trauma or patellar fracture were included. Fat-saturated proton density axial MRI sequences were used for chondromalacia and patella type evaluation for each case. "Modified MRI Staging System" was used, which was based on Outerbridge's arthroscopy staging system, in the staging of chondromalacia patella. Baumgartl Classification was used in patella typing.
RESULTS: A total of 1804 patients (998 women and 806 men) with median age of 39.8 (min: 8, max: 96) were included. According to MRI study, chondromalacia patella frequency was 46.5% in females and 24% in males. Three hundred fifty-eight patellas were categorized as type 1 (19,8%), 762 patellas type 2 (42,2%), 663 patellas type 3 (36,8%) and 21 patellas type 4 (1,2%), respectively. Type 2 in males and type 3 patella in females were statistically more prevalent (p<0,001). There was a statistically significant relationship between type 3 patella and chondromalacia patella (p< 0,005).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Compared to previous studies, in the current study, the frequency of type 3 patella and chondromalacia were higher in women.

4.
Yetişkin Popülasyonda Postoperatif Kronik Ağrı İnsidansı ve Prediktif Faktörlerin Analizi
Analysis of the Incidence and Predictive Factors of Chronic Postoperative Pain in Adult Population
Pervin Sutaş Bozkurt, Zeki Özen, Elif Kartal, İlkim Ecem Emre, Çiğdem Selçukcan Erol, Fatma Önay Koçoğlu, Gürcan Güngör, Cem Güneyli, Gökçen Başaranoğlu, Eser Özlem Ünlüsoy, Özlem Uğur, Sibel Buluç Bulgen
doi: 10.5222/terh.2018.089  Sayfalar 89 - 94
GİRİŞ ve AMAÇ: Ameliyat Sonrası Kronik Ağrı (ASK) hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileri yanısıra tıbbi ve hukuki sorunlara neden olur ve işgücü kaybı nedeniyle ekonomik kayıpları doğurur. Türkiye'de ASK insidansını gösteren herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, her türlü cerrahi girişimden geçecek olan hastaların ASK gelişiminde en belirgin faktörü bulmaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, beş hastanede ameliyat edilen hastalar (165 kadın, 146 erkek) dahil edilmiştir. Hasta veri kayıt ve takip formu hazırlanmıştır. Tüm hastalar ağrı skorlarının sorulduğu telefon görüşmeleri ile 2 ay takip edilmiştir. İkinci ayda hastalardan ağrısı olduğunu bildirenler, ağrı bölümü tarafından yeniden değerlendirmeye alınmıştır.

BULGULAR: Altmış yedi olgu, cerrahiden iki ay sonra cerrahi müdahale yapılan bölgede uzun süreli ağrı şikâyetinde bulunmuş ve 46 hastada ASK tanısı konulmuştur (% 14,7). Vakalar, 18-45 yaş (A) ve 45 yaşından büyük (B) olarak gruplandırıldığında, ASK’ın varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. ASK ve ASA skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, 45 yaş üstü ve ASA skoru 3 olan hastalarda ASK oranı daha yüksektir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürün aksine, sosyo-ekonomik durum, ameliyat tipi ve derecesi, coğrafi bölge, vücut kitle indeksi, cinsiyet, ağrı ilaçları, sigara/alkol
bağımlılığı ve bazı nöropati ile ilgili kronik hastalıkların varlığı gibi diğer faktörlerin ASK olasılığında etkisi yoktur. Bununla birlikte, ASA ve yaş, ASK olasılığında önemli rol oynamaktadır.
INTRODUCTION: Chronic postoperative pain (CPOP) adversely affects the quality of patients’ lives and can cause medical and legal problems and economic loss, due to workforce loss. There is no research showing the incidence of CPOP in Turkey. The aim of this study was to find the most prominent factor in the development of CPOP in patients who undergo any kind of surgical procedure.

METHODS: Patients (165 women and 146 men) who were operated on in five hospitals were included in the study. A patient data sheet and follow-up form were prepared. All patients were followed up for 2 months by telephone calls and were asked about their pain scores. When patients reported pain in 2nd month after their operation, they received re-evaluation and consultation from the pain department.

RESULTS: Results
Sixty-seven patients complained of prolonged pain at the area of surgery 2 months after their surgery, and 46 of these patients (14.7%) were diagnosed with CPOP. The presence of CPOP was statistically significant when patients were grouped by age: 18–45 years (A) and older than 45 years (B). A statistically significant relationship was found between CPOP diagnosis and ASA scores. According to the results, an age older than 45 years and an ASA score of 3 play a major role in the development of CPOP.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Contrary to previous literature, this study found that factors such as socio-economic status, operation type and extent, geographical region, body mass index, gender, previous experience of pain, drug use and the presence of some neuropathy-related chronic diseases had no effect on the possibility of CPOP. However, ASA scores and age played major roles in the development of CPOP.



5.
Myeloproliferatif Neoplazmlarda JAK2V617F Mutasyonu ile Trombosit Fonksiyonları Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Relationship between JAK2V617F Mutation and Platelet Functions in Myeloproliferative Neoplazms
Gülsüm Akgün Çağlıyan, Sibel Kabukçu Hacıoğlu
doi: 10.5222/terh.2018.095  Sayfalar 95 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Miyeloproliferatif neoplazm (MPN),hemostaz ve tromboz anomalileri ve akut lösemiye ilerleyebilen klonal bir durumdur.PV(polisitemi vera), ET (esansiyel trombositoz) ve IMF(ıdıoyapatik myelofibrozis) bcr- abl negatif miyeloproliferatif neoplazm(MPN)’ dır.WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’ e göre PV, ET ve İMF’nin tanısında JAK2V617F mutasyonu varlığı tanı kriterlerinden biridir.Bu çalışmada 60 MPN tanılı hastada JAK2V617F mutasyonu ile trombosit fonksiyonları arasındaki ilişki araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma,Pamukkale Üniversitesi hematoloji polikliniğine başvuran ve yapılan incelemelerde WHO’nun revize edilen kriterlerine göre MPN tanısı alan hastalarda yapılmıştır.Çalışma 30’u PV, 28’i ET ve 2’si IMF olmak üzere toplam 60 hastayı içermektedir.Hastaların ADP, ristosetin, epinefrin ve kollagen ile trombosit agregasyon testleri yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 60 hastanın 30'unda PV, 28'inde ET ve 2'sinde IMF vardı.28 hasta kadın (% 46.6) ve 32 erkek (% 53.3) idi. JAK2 mutasyonu 39 hastada (% 65) saptanmıştır. JAK2 mutasyonunun sıklığı PV için % 83.3, ET için % 42.9 ve IMF için% 100 olarak tespit edildi.Trombosit fonksiyon bozukluğu hastaların % 80'inde bulundu.Bu oran, JAK2 mutasyonu pozitif olan hastalarda % 76.9, ve JAK2 mutasyonu negatif olan hastalarda % 85.7 idi.JAK2V617F mutasyonu pozitif hastalar ile JAK2V617F mutasyonu negatif olan hastalar arasında epinefrin, ristosetin, kollajen ve ADP değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda,JAK2 mutasyonu ile trombosit fonksiyonları arasında ilişki bulunamadı. Sonuç olarak, MPN' larda görülen trombosit disfonksiyonu JAK2 mutasyonundan bağımsızdır.
INTRODUCTION: Myeloproliferative neoplasm (MPN) is a clonal condition that can progress to hemostasis and thrombosis anomalies and acute leukemia. Polycythemia vera (PV), essential thrombocytosis (ET) and idiopathic myelofibrosis (IMF) are bcr-abl negative MPN. According to WHO (World Health Organization), presence of the JAK2V617F mutation is one of the diagnosis criteria in the diagnosis of PV, ET and IMF. In this study, it was aimed to investigate the relationship between JAK2V617F mutation and platelet function in a patient with 60 MPN.
METHODS: The study was conducted in Pamukkale University hematology polyclinic patients and in patients who were diagnosed with MPN according to WHO revised criteria. The study included 60 patients, 30 of which were PV, 28 were ET and 2 were IMF. Patients were tested for platelet aggregation by ADP, ristocetin, epinephrine and collagen. Patients’ platelet aggregation tests were made for ADP, ristocetin, epinephrine and collagen, using an aggregometer device.
RESULTS: Among the 60 patients participating in the study, 30 had PV, 28 had ET and 2 had IMF. 28 of the patients were women (46.6%) and 32 were men (53.3%). The presence of JAK2 mutation was detected in 39 patients (65%). The frequency of the JAK2 mutation was detected to be 83.3% for PV, 42.9% for ET, and 100% for IMF. Platelet function disorder was found in 80% of the patients. This ratio was in the patients 76.9% of with positive JAK2 mutation, and 85.7% of patients with negative JAK2 mutation. No statistically significant relationship was found in terms of epinephrine, ristocetin, collagen and ADP values between patients with positive JAK2V617F mutation and patients with negative JAK2V617F mutation.


DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, no correlation was found between JAK2 mutation and platelet function. In conclusion, the platelet dysfunction seen in MPNs is independent of the JAK2 mutation.

6.
Perikardiyal efüzyonlarda sitolojik değerlendirme yolumuzu aydınlatabilir mi?
Could the cytological evaluation of pericardial effusions illuminate our path?
Cenk Ekmekci, Sümeyye Ekmekci, Yelda Dere, Yasemen Adalı, Selim Ekinci, Ali Kemal Çabuk, Pınar Öksüz, Hatice Solmaz, Öner Özdoğan
doi: 10.5222/terh.2018.099  Sayfalar 99 - 103
GİRİŞ ve AMAÇ: Perikardiyal efüzyon (PE) sistemik veya kalp hastalıklarının bir sonucu olarak gelişebilen yaygın bir klinik tablodur. Çalışmamızda, perikardiyal efüzyon nedeniyle perikardiyosentez uygulanan hastaların sitopatolojik ve klinik sonuçlarını sentezledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2007-2017 yılları arasında perkütan perikardiyosentez yapılan 213 hasta alınmış; sitolojik ve histopatolojik tanıları not edilmiş ve ilişkileri irdelenmiştir.
BULGULAR: Olguların 132'si erkek (%61.9), 81'i kadın (%38.1) olup, yaş ortalaması 59.9 (min. 13 - maks. 97)'dur. Sitolojik bulgulara göre; 168'i benign sitoloji (%78.9), 10'u kuşkulu sitoloji (%4.6), 3'ü tanısal olmayan (%1.4) ve 32'si malign sitoloji (%15.1) tanısı almıştır. En sık benign perikardiyal efüzyon tanısı mevcuttur.Malign sitoloji tanılı olguların 20'si akciğer karsinomu (%62.5), 1'i rabdomyosarkom (%3.1), 2'si az diferansiye adenokarsinom (%6.2), 4'ü gastrointestinal sistem ilişkili karsinom (%12.5), 1'i indifferansiye epitelyal tümör (%3.1), 1'i meme karsinomu (%3.1), 3'ü tiplendirme yapılamayan malign tümör (%9) olarak yorumlanmıştır. Benign sitoloji tanılı 168 hastanın 4 (%2.4)'ünün malignite tanısı mevcut olmakla birlikte, sitolojik örneğe yansıyan malignite bulgusu yoktur. Kuşkulu sitoloji olarak tanı almış 10 olgunun 3'ünün (%30) malignite tanısı mevcuttur.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Gelişmiş ülkelerde PE'lerin %50'sinden fazlasının idiyopatik olduğu bildirilmektedir. Kanser ilişkili PE'lerin oranı %10-25'dir. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak %78.9 olgu benign, %15.1 olgu malign PE'dir. Perikardiyal sıvılarda sitolojik örnekleme birçok hastalığın tanısına ışık tutabilen bir inceleme yöntemidir.
INTRODUCTION: Pericardial effusion (PE) is a common clinical condition that can develop as a result of systemic or heart disease. In our study, we synthesized the cytopathological and clinical results of patients who underwent pericardiocentesis due to pericardial effusion.
METHODS: 213 patients who underwent percutaneous pericardiocentesis between 2007-2017 were included in the study: cytologic and histopathologic diagnoses were noted and their relations were examined.
RESULTS: 132 cases were male (61.9%), 81 were female (38.1%) and the mean age was 59.9 (min 13 - max 97). According to cytologic findings; 168 had benign cytology (78.9%), 10 had suspicious cytology (4.6%), 3 had non-diagnostic (1.4%) and 32 had malignant cytology (15.1%). Benign pericardial effusion is the most common diagnosis. Malignant cytology findings were interpreted as 20 (62,5%) lung carcinoma, 1 (3.1%) rhabdomyosarcoma, 2 (6.2%) poorly differentiated adenocarcinoma, 4 (12.5%) gastrointestinal system related carcinoma, 1 (3.1%) undifferentiated epithelial tumor, 1 (3.1%) breast carcinoma, and 3 (9%) malignant tumor which were not specified. Four (2.4%) of the 168 patients diagnosed with benign cytology were diagnosed with malignancy previously and there was no malignancy finding in the cytological specimen. Three (30%) of the 10 patients with suspicious cytology, had malignancy diagnosis previously.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In developed countries, it is reported that more than 50% of the PE's are idiopathic. The percentage of cancer-associated PE's is 10-25%. In our study, 78.9% were benign and 15.1% were malignant PE consistent with the literature. Cytological sampling in pericardial fluid is a method that can shed light on the diagnosis of many diseases.

7.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atakta terapötik teofilin düzeyi
Therapeutic theophylline levels in acute exacerbations of chronic obstructive pulmonary disease
Nilüfer Aslankara, Nimet Aksel, Ayşe Özsöz, Aydan Mertoğlu, Güneş Şenol, Ahmet Emin Erbaycu
doi: 10.5222/terh.2018.104  Sayfalar 104 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: Teofilin kullanımında klinik etkinlik için terapötik düzeylere ulaşmak gerekmektedir. Oral teofilin kullanan kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)’lılarda akut atak esnasında serum teofilin düzeyi ve etkin intravenöz (iv) dozu tespit etmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: KOAH akut ataklı hastalar uygulanan teofilin dozuna göre iki gruba ayrıldı (Grup 1’de 400 mg/gün, Grup 2’de 600 mg/gün). Serum teofilin düzeyleri 0, 6, 12, 24, 72. saatlerde ölçüldü. Acil servis başvurusunda subterapötik düzey ölçüldü.
BULGULAR: Çalışmaya her iki grupta 30 hasta olmak üzere toplam 60 hasta alındı. Akut atakta subterapötik serum teofilin düzeyleri, sınır 8 μg/ml olarak kabul edildiğinde; Grup 1’de %60, Grup 2’de %57, sınır 5 μg/ml olarak kabul edildiğinde Grup 1’de %38, Grup 2’de %57 idi. Subterapötik düzey 8 μg/ml olarak alındığında; Grup 1’de serum teofilin düzeyleri %60 subterapötik, %34 terapötik ve %6 toksik düzeyde, Grup 2’de 0. saatteki serum teofilin düzeyleri %57 subterapötik, %40 terapötik ve %3 toksik düzeyde saptandı.
Grup 1’de 6. saatteki serum teofilin düzeyi 10,48 μg/ml, Grup 2’de 12,06 μg/ml idi (p=0.000). Grup 1’de 0 ile 6. saat arasında serum teofilin düzeyleri anlamlı şekilde artarken, 12, 24, 72. saatlerde fark saptanmadı. Grup 2’de 0. saat serum teofilin düzeyi ile 6, 12, 24, 72. saat arasında anlamlı artış saptandı. Her iki grupta iv teofilin sonrası toksik düzeyler arasında fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KOAH akut atakla başvuran ve hastanede yatarak tedavi verilen hastalarda uygulanan iv teofilin 600 mg/gün dozunda etkili olmaktadır. Uzun süreli kullanımda toksik etkilerden kaçınmak için serum teofilin düzeyleri düzenli kontrol edilmelidir.
INTRODUCTION: For the clinical effectivity of theophylline it is required to reach therapeutic levels. It was aimed to reveal serum theophylline level and effective intravenous (iv) döşe during acute attack in patients with chronic obstructive pulmonary disease (COPD).
METHODS: Patients with acute attack of COPD were classified to two groups according to the theophylline dose used (400 mg/day in Group 1, 600 mg/day in Group 2). Serum theophylline levels were measured at 0, 6, 12, 24, 72 hours. Subtherapeutic level was measured at emergency unit admission.
RESULTS: 30 in both groups, totally 60 patients were included in the study. Subtherapeutic serum theophylline levels at acute attack when the limit was accepted as 8 μg/ml; were 60% in Group 1 and 57% in Group 2, 38% and 57% respectively, for 5 μg/ml. When the subtherapeutic level was accepted as 8 μg/ml; serum theophylline levels were 60% subtherapeutic, 34% therapeutic and 6% toxic. In Group 2, serum theophylline levels at hour 0, were 57% subtherapeutic, 40% therapeutic and 3% toxic.
Serum theophylline level at hour 6 was 10,48 μg/ml in Group 1 and 12,06 μg/ml in Group 2 (p=0.000). As serum theophylline levels significantly increase between hours 0 and 6 in Group 1, there was no difference for hours 12, 24, 72. A significant increase was detected between hours 0 and 6, 12, 24, 72. There was no difference between toxic levels of two groups after iv theophylline.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intravenous theophylline is effective with 600 mg/day dose in patients with COPD admitted to hospital because of an acute attack. Serum theophylline levels should routinely be controlled in order to avoid toxic effects in long-term use.

8.
Yoğun Bakım Ünitesinde Takip Edilen İntoksikasyon Olgularında Plazmaferez Etkinliğinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the effectiveness of plasmapheresis in intoxicated patients
Ebru Özen, Serdar Ekemen, Erman Şen, Alpaslan Akcan, Birgül Büyükkıdan
doi: 10.5222/terh.2018.111  Sayfalar 111 - 115
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Yoğun Bakım Ünitemizde (YBÜ) takip edilen intoksikasyon olgularında uygulanan plazmaferez tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında YBܒde takip edilen ve plazmaferez uygulanan intoksikasyon olgularının demografik özellikleri, plazmaferez öncesi ve sonrası AST, ALT, LDH, CK ve total bilirubin değerleri kaydedildi. Yapılan plazmaferez tedavisi öncesi ve sonrasına ait bu değerler karşılaştırılarak işlemin etkinliği değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 38 hasta dahil edilmiş olup medyan 5,5 (1-106) günlük yatış süresinin sonunda 32 (%84,2) hasta taburcu edilmiş, 6 (%15,8) hasta ise kaybedilmiştir. Bu hastalara toplamda 61 (minimum 1, maksimum 4) kez plazmaferez uygulandı. Plazmaferez öncesi ve sonrası AST, ALT, LDH, CK ve total bilirubin değerleri karşılaştırıldığında plazmaferez sonrası bu değerlerde istatistiksel anlamlı düşme tespit edildi (sırasıyla; p değeri <0.001, <0.001, <0.001, =0.014, <0.001). Medyan 5,5 günlük yatış süresi sonunda eksitus olan hastalarda plazmaferez öncesi AST ve ALT değerleri istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla; p değeri = 0.014, 0.046).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun Bakım Ünitesi’nde çoğunlukla intoksikasyon nedeni ile uyguladığımız plazmaferez tedavisi laboratuvar değerlerinde hızlı iyileşme sağlayan güvenli bir yöntemdir. Ancak geliş AST ve ALT değerleri çok yüksek olan hastalarda mortalite üzerine olumlu etkisi gösterilememiştir.
INTRODUCTION: In this study we aimed to evaluate the effectiveness of plasmapheresis in the patients presenting with intoxication who were treated in our Intensive Care Unit (ICU).
METHODS: Intoxicated patients treated with plasmapheresis in our ICU between January 2014 and December 2015 were evaluated retrospectively. The data of demographic characteristics, AST, ALT, LDH, CK and total bilirubin levels before and after plasmapheresis were recorded. The effectiveness of plasmapheresis was evaluated by comparing the values before and after the treatment.
RESULTS: Thirty eight patients were included in the study. At the end of a median 5.5 (1-106) days duration of stay in ICU, 32 (84.2%) patients were discharged with healing and 6 (15.8%) patients died. Totally 61 (minimum 1, maximum 4) times of plasmapheresis were applied to the patients. When compared the AST, ALT, LDH, CK and total bilirubin levels before and after plasmapheresis, there were significant decrease in these levels after plasmapheresis. (p <0.001, <0.001, <0.001, =0.014, <0.001, respectively). In the patients who died at the end of a median 5.5 days duration of stay in Intensive Care Unit AST and ALT levels before plasmapheresis were significantly higher ( p = 0.014, 0.046, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Plasmapheresis, mostly used for intoxications in ICU, is a safety method that provides quick improvement in laboratory. But the positive effect of plasmapheresis on mortality could not be shown in the patients with very high levels of AST and ALT at the beginning of the treatment.

9.
Mahkumiyetin Akciğer Kanserinde Yaşam Süresini Etkisi
Affect of conviction on life span in lung cancer
Sami Deniz, Dursun Alizoroğlu, Mustafa Canbaz, Zühre Sarp Taymaz, Zübeyde Gülce, Jülide Çeldir Emre, Ahmet Emin Erbaycu
doi: 10.5222/terh.2018.116  Sayfalar 116 - 120
GİRİŞ ve AMAÇ: Mahkum olup akciğer kanseri tanısı alan hastalarda, mortalite ve özellikler halen çok açık değildir. Mahkum akciğer kanserlilerin yaşam süresi ve sağkalımlarının genel populasyondaki akciğer kanseri tanılı hastalarla karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2014 tarihleri arasında takip edilen 27 mahkum akciğer kanserli hasta ve 30 genel populasyona ait toplam 57 akciğer kanserli hastalar alındı. Çalışma retrospektif vaka serileri olarak tasarlandı. Hastaların yaşı, yaşam süresi, semptom süresi, toraks BT’deki en geniş tümör çapı, rutin biyokimyasal ve hemogram değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Tümü erkek hastadan oluşan 57 hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 60.46 yıl idi. İki grupta da en sık evre 4 hastalık tespit edildi. En sık metastaz yeri akciğer, en sık yerleşim yeri ise üst lob lokalizasyonu idi. İki grup arasında semptom süresi, kalsiyum, C-reaktif protein, sedimantasyon değerleri mahkum hastalarda anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.01). Yaşam süresi açısından karşılaştırıldığında; mahkum akciğer kanseri hastalarının genel populasyona kıyasla daha az yaşam süresi saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mahkum akciğer kanserliler genel populasyonda görülen akciğer kanserine göre daha kısa yaşam süresine sahiptir.
INTRODUCTION: The mortality and the characteristics of the patients who have been convicted and diagnosed as lung cancer were not clear. It is aimed to compare survival of patients with prisoner lung cancer and the general population.
METHODS: 57 patients with 27 from prisoner and 30 of general populations with lung cancer who followed up between 2010 and 2014 included in this study. The study was designed as retrospective case series. The patients' age, life span, duration of symptoms, largest tumor diameter in thorax CT, routine biochemical and hemogram values were recorded.
RESULTS: Fifty-seven patients who were male were included in the study. The mean age was 60.46 years. The most common stage was stage 4 disease in both groups. The most frequent site of metastases was the lung, and the most common location was the location of the upper lobe. Symptom duration, calcium, C-reactive protein and sedimentation values were significantly higher in the prisoner groups (p <0.01). When compared with respect to survival; shorter life spans were found in prisoner lung cancer patients than in the general population.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lung cancer in convicted population has a shorter life span compared to lung cancer diagnosed in the general population.

OLGU SUNUMU
10.
Üçüncü basamak bir merkezin perkütan aort koarktasyonu tedavisi deneyimi: 3 vakalık sunum ile kısa bir litaratüre bakış
Experience on the treatment of percutaneous aortic coarctation in a tertiary care center: a short literal view with three case presentations
Emre Özdemir, Sadık Volkan Emren, Nihan Kahya Eren, Cem Nazlı, Mehmet Tokaç
doi: 10.5222/terh.2018.121  Sayfalar 121 - 126
Aort koarktasyonu(AK) genelde sol subklaviyen arterinden hemen sonra aortun daralması ile karakterize, konjental kalp hastalıklarında %5-8,sağlıklı toplumda ortalama 1000 canlı doğumda 4-8 kişide görülen bir hastalıktır, ağırlıklı olarak erkeklerde görülmektedir.. AK izole olarak görülebilir, ancak sıklıkla diğer kardiyovasküler lezyonlarla birliktedir. En sık biküspit aort kapağı(BAV)(% 50-% 75) ile birlikteliği söz konusudur. Prognoz açısından AK tanısının zamanında koyulması, önemlidir. Erken tedavide uzun süreli risk azalması, morbidite ve mortalite düşüklüğü ile alakalıdır. Girişimsel tedavi yönteminin kardiyolog, kalp damar cerrahı, kardiyovasküler radyolog, anestezist den oluşan bir takım çalışması sonrası karar verilmesi gereklidir. Uygun hasta seçimi ve stent kullanımı ile nativ AK olan erişkinlerde, medikal tedaviye daha üstün tansiyon arteriyel(TA) kontrolü ve düşük komplikasyon oranları sağlanarak başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.
Aortic coarctation(AoC) is a disease, characterized primarily by aortic norrowing after the left subclavian artery ostium, it is accounted for 5-8% in congenital heart disease, and 4-8 in 1000 live births in a healthy population. AoC may occur alone, but it is often associated with other cardiovascular congenital anomalies, the most common coexisting pathologhy is the presence of bicuspid aortic valve(BAV) (50% -75%). The diagnosis of AoC and in early treatment is important for prognosis, long-term risk reduction is related to low morbidity and mortality. Interventional treatment should be decided after a heart team including cardiologists, cardiovascular surgeons, cardiac radiologists and anesthetists. Proper patient selection and use of stents, can lead to successful outcomes in terms of tension arterial(TA) control and reducing complication rates superior to medical treatment for adults with native AoC.

11.
Cerrahi rezeksiyon uyguladığımız "zor" kolorektal polipler
"Difficult" colorectal polyps resected surgically
Mustafa Taner Bostancı, Ahmet Seki, Alperen Avcı, Sanem Çimen, Aysun Gökçe, Mutlu Şahin, Kerim Bora Yılmaz, Zafer Ergül
doi: 10.5222/terh.2018.127  Sayfalar 127 - 130
Amaç: Bu çalışmamızda amacımız endoskopik olarak çıkarılamayıp cerrahi rezeksiyon uygulanan kolorektal polipli hastaların incelenmesidir.
Metod: Bu çalışmaya Ocak 2014-Ağustos2017 yılları arasında kliniğimizde kolorektal polip sebebiyle cerrahi rezeksiyon uygulanan hastalar dahil edilmiştir. Olgular ile ilgili olarak hastane veri tabanında geriye dönük olarak hastaların demografik bilgileri, poliplerin lokalizasyonu, endoskopik biopsi sonuçları, yapılan cerrahi işlemler, rezeksiyon materyalinde polibin histopatolojisi ve postoperatif komplikasyon varlığı incelenmiştir.
Bulgular: Kliniğimizde belirtilen süre içerisinde 8 hastaya “zor” polip tanısıyla cerrahi rezeksiyon yapılmıştır. Hastaların 6’sı erkek (6/8) olup yaş ortalaması 64.12’dir. Poliplerin lokalizasyonu hastaların 3’ünde rektum (3/8), 2’sinde çıkan kolon (2/8), 2’sinde inen kolon (2/8) ve 1’sinde transvers kolon (1/8) idi. Hastaların preoperatif endoskopik biopsileri 5’inde villöz adenom (5/8), 2’sinde tubüler adenom (2/8), 1’sinde juvenil polip (1/8) şeklinde raporlanmıştı. Çıkarılan piyeslerin patolojik incelenmesinde 3 hastada villöz adenom +yüksek dereceli displazi (YDD) (3/8)), 1’inde tubüler adenom+ YDD (1/8)), 1’inde tubüler adenom + intramukozal karsinom (1/8)), 1’inde juvenil polip + düşük dereceli displazi (DDD) (1/8) ve 2’sinde (2/8) invaziv karsinom tespit edilmiştir. İnvaziv karsinom tespit edilen hastalarda kanser evreleri T1N0M0 ve T3N0M0 şeklinde raporlanmıştır. Çıkarılan poliplerin en büyüğünün boyutu 13.5x8.5 cm iken en küçüğünün boyutu 4x3 cm idi. İlginç olarak çıkarılan en küçük tümörler invaziv tümör olanlardı.
Sonuç: Polip boyutu operasyon öncesi invaziv karsinom olasılığı konusunda net bir belirleyici değildir. Endoskopik veya lokal rezeksiyon teknikleriyle çıkarılamayan poliplerin endoskopik biopsi sonuçları ne olursa olsun onkolojik cerrahi prensiplere göre çıkarılması gerektiği kanısındayız.
Aim: In this study, we aimed to investigate patients with colorectal polyps who underwent surgical resection due to unsuccessful endoscopic removal.
Metod: Patients who underwent surgical resection for colorectal polyps in our service between January 2014 and August 2017 were included in this study. Demographic information of the patients, localization of polyps, endoscopic biopsy results, surgical procedures performed, polyp histopathology in resection material and postoperative complication situation were examined retrospectively in the hospital database of the regarding cases.
Results: Eight patients went to surgical resection with the diagnosis of "difficult" polyps within this specified period in our clinic. Six of the patients were male (6/8) and the mean age was 64.12. Localization of the polyps were rectum in 3 patients (3/8), ascending colon in 2 (2/8), descending colon in another 2 (2/8) and transverse colon in 1 patient (1/8). The preoperative endoscopic biopsies of the patients were reported as villous adenoma in five (5/8), tubular adenoma in 2 (2/8) and juvenile polyp in 1 (1/8). Pathological examination of the removed specimens revealed villous adenomas + high grade dysplasia (HGD) in 3 (3/8) patients, tubular adenoma + HGD in 1 (1/8), tubular adenoma + intramucosal carcinoma in 1 (1/8), juvenile polyp + low grade dysplasia (LGD) in 1 (1/8) and 2 (2/8) invasive carcinomas. Cancer stages have been reported as T1N0M0 and T3N0M0 in patients with invasive carcinoma. The largest size of the extracted polyps was 13.5x8.5 cm while the size of the smallest one was 4x3 cm. Interestingly, the smallest tumor were invasive tumors.
Conclusion: The size of the polyp is not a clear determinant of the probability of invasive carcinoma before surgery. We believe that polyps that can not be removed by endoscopic or local resection techniques should be removed according to the principles of oncologic surgery regardless of endoscopic biopsy results.

12.
Düşük Molekül Ağırlıklı Heparine Bağlı Büllöz Hemorajik Dermatoz: Olgu Sunumu
Hemorrhagic Bullous Dermatosis Associated With Low Molecular Weight Heparin: A Case Report
Filiz Güldaval, Melike Yüksel Yavuz, Ceyda Anar, İbrahim Onur Alıcı, Sedat Tunçok, Sülün Ermete, Melih Büyükşirin
doi: 10.5222/terh.2018.131  Sayfalar 131 - 134
Günümüzde düşük molekül ağırlıklı heparinler, pulmoner tromboemboli (PTE) profilaksisi ve tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. DMAH ise antitrombin III aktivasyonu ile Faktör- Xa' yı inaktive ederek antikoagülan etkisini gösterir. Başlıca yan etkileri; kanama komplikasyonları, heparin-induced trombositopeni, karaciğer toksisitesi, osteoporoz ve cilt reaksiyonlarıdır. DMAH’ lerin ürtiker, kaşıntı, egzema, eritem gibi cilt yan etkilerine göre çok daha nadir görülen bir yan etkisi de bülloz hemorajik dermatozdur. DMAH’ lerin bu nadir yan etkisini gördüğümüz olgumuzu sunmayı uygun bulduk.
Low molecular weight heparins (LMWHs) are frequently used for the pulmonary thromboembolism (PTE) prophylaxis and treatment currently. LMWH shows its anticoagulatory effect by the activation of antitrombin III and the inactivation of Factor Xa. The major side/adverse effects are bleeding, heparin-induced thrombocytopenia, hepatotoxicity, osteoporosis and skin reactions. In comparison to the more common skin reactions such as urticeria, itching, dermatitis, erythema; a very rare another adverse effect is hemorrhagic bullous dermatosis. Herein, we wanted to present a case with this rare adverse effect of LMWHs, who was treated by hemorrhagic bullous dermatosis.

13.
Pelvik Kitlelerin Ayırıcı Tanısında Tubal Hidatik Kist
Differential Diagnosis of Tubal Hydatid Cyst in the Pelvic Masses
Adnan Budak, Aykut Özcan, Tuğba Karadeniz, Ramazan Güven, Muzaffer Sancı
doi: 10.5222/terh.2018.135  Sayfalar 135 - 138
Kistik ekinokokkozis ülkemizin hala önemli bir problemidir. Karaciğer ve akciğer en sık lokalizasyonu olmakla birlikte daha nadir olarak da pelvik bölgede görülebilmektedir. Pelvik bölgede nadir görüldüğünden dolayı pelvik hidatik kist, genç yaşlarda over kisti ve tubaovarian abse ile karışırken ileri yaşlarda görüldüğünde ise over maligniteleri ile karışabilmektedir. Biz bu olgu sunumu ile 60 yaşında G3P3 kadın bir hastanın sağ tuba uterina üzerinde uterusun lateralinde saptanan kist hidatik lezyonunu ve sonrasında uygulanan cerrahi yöntemi inceledik. Pelvik bölgede saptanan kitlelerde pelvik kist hidatik ayırıcı tanılardan biri olarak düşünülmelidir. Tedavide ise laporoskopik cerrahiyi ilk seçeneklerden biri olarak düşünmeliyiz.
Cystic echinococcosis is still an important problem in Turkey. It is most commonly localized in liver and lungs while it may also be rarely observed in the pelvic region. Since it is less common in the pelvic region, it is confused with pelvic hydatid cyst, ovarian cyst and tubaovarian abscess in young ages while it may also be confused with ovarian malignancies in advanced ages. In this case report, we present a female patient G3P3 aged 60 who was found to have hydatid cyst in the lateral site of the uterus on the right tube and the surgical method applied. Pelvic hydatid cyst should be considered as a differential diagnosis in case of cysts detected in the pelvis region. We should consider laparoscopic surgery as one of the first-line choices for treatment

14.
Akut apandisiti taklit eden endometriozis: Olgu sunumu
Endometriosis mimicking acute appendicitis: Case report
Melis Yemen, Sümeyye Ekmekçi, Ali Kemal Kayapınar
doi: 10.5222/terh.2018.139  Sayfalar 139 - 141
Endometriozis, endometrial dokunun endometrium veya myometrium dışında bulunması olarak tanımlanmaktadır. Klasik olarak reprodüktif çağdaki kadınlarda pelvik ağrı, dismenore, disparoni ve infertilite gibi durumlarla karşımıza çıkmaktadır. Endometriozis asıl olarak uterosakral ligaman, overler ve rektouterin fossa gibi genital organlar ve pelvik peritonu etkilemekle birlikte ekstragenital organlarda da görülebilmektedir. Apendiks yerleşimli endometriyozis nadir görülmektedir. Bu olgumuzda, hastanemize akut apandisit kliniği ile başvuran, apendiks yerleşimli endometriyozis tanısı alan olgumuzu sunmaktayız.
Endometriosis is defined as presence of endometrial tissue outside of the endometrium or myometrium. Classically, endometriosis may present with pelvic pain, dysmenorrhea, dyspareunia and infertility, in reproductive age women. Endometriosis mainly affects the genital organs such as the uterosacral ligament, ovaries, fossa rectouterina, and the pelvic peritoneum, but can also be seen in extragenital organs. Appendiceal endometriosis is a very rare condition. In this case, we present a patient of appendiceal endometriosis with acute appendicitis clinic.

15.
Memenin primer intrakistik skuamöz hücreli karsinomu
Primary intracystic squamous cell carcinoma of breast
Sümeyye Ekmekci, Evren Uzun, Merih Güray Durak, Pınar Balcı, Ali İbrahim Sevinç, Tülay Canda
doi: 10.5222/terh.2018.142  Sayfalar 142 - 144
Memenin primer skuamöz hücreli karsinomu tüm meme karsinomlarının %0.04 ‘den azını oluşturur. 41 yaşında kadın hastanın sağ memesinde ultrasonografik görüntülemesinde, 8x7.5cm boyutlarında, asimetrik, kalın duvarlı, septasyonlar içeren kompleks kist ile uyumlu lezyon izlenmiştir. Histopatolojik incelemede kist duvarını döşeyen displastik skuamöz hücreler yanı sıra meme parenkimini infiltre eden, gruplar oluşturmuş, yer yer intersellüler köprüler içeren skuamoid görünümlü neoplastik hücreler ile arada atipik mitotik figürler izlenmiştir. Memenin SHK’ ları da dahil metaplastik karsinomlarında daha iyi klinik gidişe ulaşabilmek için hedefe yönelik tedavi modelleri geliştirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle de bu tümörlerde daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Primary squamous cell carcinoma (SCC) of the breast accounts for less than 0.04% of all breast carcinomas. Ultrasonographic imaging of a 41-year-old female showed a lesion compatible with complex cyst with a symmetric thick-walled septations in the right breast, with a dimension of 8x7.5 cm. Histopathologic examination showed nests of squamous neoplastic cells with occasional intercellular bridges and atypical mitotic figures infiltrating the breast parenchyma, as well as dysplastic squamous cells lining the cyst wall. Targeted treatment modalities need to be developed to achieve beter clinical outcome in these tumors, therefore more extensive series of studies are required.

16.
Nadir Görülen Bir Füzyon Anomalisi: Ters At Nalı Böbrek
A rare fusion anomaly: Reverse Horseshoe Kidney
Elif Perihan Öncel, Seçil Arslansoyu Çamlar, Caner Alparslan, Eren Soyaltın, Belde Kasap Demir, Demet Alaygut, Fatma Mutlubaş, Önder Yavaşcan
doi: 10.5222/terh.2018.145  Sayfalar 145 - 147
Giriş
At nalı böbrek, böbreğin en sık görülen füzyon anomalisidir. Olguların çoğunda böbrek füzyonu alt polden olmakta, toplayıcı sistem ve üreterler genellikle korunmaktadır. Bu yazıda, spinal deformitenin eşlik ettiği,üst polden birleşen at nalı böbrek ile nörojenik mesane ve bilateral vezikoüreteral reflü(VUR) tanılarıyla izlenen olgu ile ilgili deneyimimizi aktarmayı amaçladık.
Olgu
Meningomiyelosel operasyonu ve ventriküloperitoneal şant yerleştirilmesi öyküsü olan 6 aylık kız olgu ürolojik açıdan incelenmesi amacıyla çocuk nefroloji polkliniğine yönlendirildi. Öncesinde idrar yolu enfeksiyonu nedeniyle tedavi edildiği belirtildi. Fizik bakısında lumbosakral bölgede insizyon skarı ve skolyoz saptandı. Üriner sistem ultrasonografisinde böbrekler normal olarak değerlendirildi. İYE öyküsü ve nörojenik mesane olasılığı nedeniyle yapılan miksiyosistoüretra grafide bilateral evre III VUR ve nörojenik mesane saptandı. Ürodinamik inceleme flask nörojenik mesane olarak değerlendirildi. DMSA incelemesinde her iki böbreğin üst polden birleşik olduğu, parankimal etkilenme olmadığı saptandı ve olgu ters at nalı böbrek olarak değerlendirildi. Profilaksi ve temiz aralıklı kateterizasyon başlandı. Bu şekilde yönetilen olgu, izleminin 11. ayında olup bu süreçte sadece 1 kez ateşli İYE nedeniyle tedavi edildi.
Sonuç
At nalı böbrek tanısı konulmasında US non-invaziv, radyasyon içermeyen bir tetkik olmasına rağmen skolyoz gibi vücut deformiteleri, US ile tanı koymada zorluklar yaratabilmektedir. Bu olgularda sintigrafik inceleme önem arz etmektedir. Ayrıca, at nalı böbrek patolojisine eşlik edebilecek sorunlar açısından klinik şüphe varlığında ileri tetkik yapılmasını savunmaktayız.
Introduction
Horseshoe kidney is the most common type of renal fusion anomaly and mostly occurs at the lower poles, also collecting system and ureters generally protected. We aimed to share our experience about a case of horseshoe kidney with upper pole fusion accompanied with spinal deformity, neurogenic bladder and vesicoureteral reflux (VUR).
Case
Six month girl who had undergone meningomyelocele operation and ventriculoperitoneal shunt insertion, was referred to the pediatric nephrology clinic for urological examination. She was treated due to the uriner system infection. In physical examination she had scoliosis and an incision scar on the lumbosacral region. Ultrasonographic (US) examination of both kidneys was normal. Voidingcystourethrography was performed due to urinary tract infection and possible bladder problems; showed bilateral grade III VUR. Urodynamic evaluation consisted with flask neurogenic bladder. DMSA scan determined upper pole renal fusion with normal parenchyma so patient diagnosed with reverse horseshoe kidney. Prophylaxis and clean intermittent bladder catheter were initiated. In 11 months of follow-up patient had been treated for febrile urinary tract infection at once.
Conclusion
Ultrasonography is a non-invasive, radiation-free method to diagnose horseshoe kidneys, in case anatomical deformity such as scoliosis could be created difficult with US. Among these, scintigraphic examination could have an importance. We advocated that clinicians should be eager to make further investigation in clinical suspicion.

EDITÖRE MEKTUP
17.
Renal hücreli karsinomda dalak ve kas metastazı
Spleen and muscle metastasis in renal-cell carcinoma
Mustafa Reşorlu, Nilüfer Aylanc, Ozan Karatağ, Muhsin Özgün Öztürk
doi: 10.5222/terh.2018.148  Sayfalar 148 - 150
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2015 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale