Tepecik Eğit Hast Derg: 29 (1)
Cilt: 29  Sayı: 1 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

DERLEME
2.
Türkiye ve dünyada organ transplantasyonu
Organ transplantation in the Turkey and the World
Gulden Diniz, Cem Tugmen, İsmail Sert
doi: 10.5222/terh.2019.40412  Sayfalar 1 - 10
Organ nakli, ileri organ yetmezliği olan hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesini önemli ölçüde değiştirmiştir. Yirminci yüzyılın ortasına dek deney hayvanlarında bilimsel araştırma niteliğinde uygulanan solid organ transplantasyon teknikleri, 21. yüzyılda insanda bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. 1960'larda bağışıklığı baskılayan yeni ilaçların keşfi ile transplantasyon ciddi bir ivme kazanmıştır.

Bu derlemede; Türkiye ve dünyada transplantasyonun tarihsel gelişimi, transplantasyon patolojisi ve rejeksiyon değerlendirme kriterleri kısaca gözden geçirilmiştir.
Organ transplantation significantly changed the life expectancy and quality of life of patients with advanced organ failure. Solid organ transplantation techniques which used experimentally in animals until the middle of the twentieth century, have become a treatment option in the 21st century. With the discovery of new drugs that suppress immunity in the 1960s, transplantation has gained significant momentum.

In this review; historical development of transplantation in the Turkey and the world, transplantation pathology and rejection evaluation criteria are briefly reviewed.

3.
Kolorektal Kanser ve Dolaşımdaki Tümör DNA’sı: Geleceğin Biyobelirteci
Colorectal Cancer and Circulating Tumor DNA: Future Biomarker
Berke Manoğlu, Zekiye Altun, Tuğba Yavuzşen, Safiye Aktaş
doi: 10.5222/terh.2019.90267  Sayfalar 11 - 20
Kolorektal kanser dünyada en sık görülen üçüncü kanser türü olup, ölüm nedenleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda yaklaşık 150.000 yeni kolorektal kanser tanısı konulmakta ve yılda yaklaşık 50.000 kişi bu hastalık nedeniyle ölmektedir. Hastalara tanı konduğunda, %90’ ı bölgesel tümörle, %10’ u uzak organlara yayılmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da erken tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Kolorektal kanser hastalarının takibini önemli ölçüde iyileştirmek için tanı anında ve rekürensin erken tespiti için prognozun kesinleştirilmesini mümkün kılan girişimsel olmayan araçlara ihtiyaç vardır. Kolorektal kanserlerin oluşumu ve gelişiminde birden çok genetik ve epigenetik değişiklikler etkilidir. Bu genetik değişikliklerin, farklı vücut sıvılarındaki tümör DNA’sının ve DNA’daki moleküler değişiklikler yolu ile saptanması ile önemli moleküler biyobelirteçler ortaya konabilir. Dolaşımdaki tümör hücreleri veya plazma türevli dolaşımdaki tümör DNA'sı kullanılarak yapılan "sıvı biyopsi" analizi, doku biyopsilerine invaziv olmayan bir alternatif sunmakta ve geleceğin biyobelirteçleri olma yolunda önemli bir yere ulaşmaktadırlar.
Colorectal cancer is the third most common cancer in the world and ranks fourth among the causes of death. In the United States, approximately 150,000 new colorectal cancers are diagnosed annually and approximately 50,000 people die annually. When the patients are diagnosed, 90% of them are seen with regional tumors and 10% are spread to distant organs. This shows that early diagnosis and treatment methods should be developed. In order to significantly improve the follow-up of colorectal cancer patients, there is a need for non-invasive tools that enable the prognosis to be confirmed at the time of diagnosis and for early detection of recurrence. Multiple genetic and epigenetic changes are effective in the development and development of colorectal cancer. Significant molecular biomarkers can be identified by detection of these genetic changes by tumor DNA in different body fluids and by molecular changes in DNA. "Liquid biopsy" analysis using circulating tumor cells or plasma-derived circulating tumor DNA provides a non-invasive alternative to tissue biopsies and reaches an important place in future biomarkers.

KLINIK ARAŞTIRMA
4.
Meme kanseri hücrelerinin fosfolipit hücre zarı ile etkileşimlerinin incelenmesi
Investigation of breast cancer cells and phospholipid cell membrane interactions
Ahu Arslan Yıldız
doi: 10.5222/terh.2019.26918  Sayfalar 21 - 27
GİRİŞ ve AMAÇ: Dolaşımdaki kanser hücrelerinin metastaz oluşmasındaki rolleri önemlidir. Metastaz kanser hücrelerinin diğer organ ve dokulara ulaşması, ve sonrasında hedef dokuya tutunması sonucunda yeni bir tümör oluşumunun başlaması ile gerçekleşir. Bu mekanizmanın çözümlenebilmesi için kanser hücrelerinin hedef dokudaki diğer moleküllerle, hücrelerle ve en önemlisi hücre zarını oluşturan lipitlerle etkileşiminin incelenmesi gerekmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, kanser hücrelerinin fosfolipit hücre zarına tutunma sürecini ve hücre tutunmasına etki eden iyonik etkileşimleri daha iyi anlayabilmek için yüzeye tutturulmuş katmanlı lipit membranlar (tBLM) ile fonksiyonlandırılmış yüzeyler deneysel platform olarak kullanılmıştır. Katyonik POEPC: PC veya anyonik POPS: PC ile fonksiyonlanmış lipit yüzeyler, fosfolipit hücre zarı ve MDA-MB-231 meme kanseri hücreleri arasındaki iyonik etkileşimi gözlemlemek için incelendi.
BULGULAR: Yüzey Plazmonu Rezonansı (SPR) ile yapılan incelemelerde MDA-MB-231 meme kanseri hücrelerinin ve NIH-3T3 fare fibroblast hücrelerinin pozitif yüklü POEPC: PC lipit yüzeylere tutunduğu ve yayıldığı gözlemlendi. Bu sonuçlar ayrıca hücre canlılığı ve hücre büyümesi analizleri ile doğrulanarak katyonik POEPC: PC lipit yüzeylerinin hücre tutunması prosesini hızlandırdığı ve artışa sebep olur yönde etkilediği gözlemlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen sonuçlar katyonik fosfolipit yapının fazla olduğu hücre zarının kanser hücrelerinin tutunmasını kolaylaştırdığını kanıtlamaktadır.
INTRODUCTION: Circulating tumor cells have an important role in metastasis. Metastasis occurs through few steps including arrival of circulating tumor cells to distant tissue and organs, attachment to the target tissue, and then formation of a new tumor. To understand the mechanism of this process it is necessary to investigate the interaction of cancer cells with other molecules and cells of the target tissue, and most importantly interaction with lipids forming the cellular membrane.
METHODS: To better understand the process of cancer cell adhesion onto lipid membranes and the ionic interactions that are involved in cell attachment, tethered bilayer lipid membrane (tBLM) functionalized surfaces were utilized in this work as an experimental platform. Either cationic POEPC: PC or anionic POPS: PC functionalized lipid surfaces were examined to observe the ionic interaction of charged phospholipid membrane and MDA-MB-231 breast cancer cells.
RESULTS: Cell adhesion and spreading was observed via SPR for both MDA-MB-231 breast cancer cells and NIH-3T3 mouse fibroblast cells, when positively charged POEPC: PC lipid surfaces were used. The results were further confirmed with cell viability and proliferation studies that shows cationic POEPC: PC lipid surfaces were able to facilitate and increase the cell adhesion.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These results reveal the cationic phospholipid structures favour the enhanced cancer cell adhesion.

5.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığında akciğer grafisi, yüksek rezolüsyonlu tomografi ve amfizem skoru ölçümü
Thorax radiography, high resolution tomography and emphysema score measurement in chronic obstructive pulmonary disease
Yasemin Yıldırım, Dursun Alizoroğlu, Ahmet Emin Erbaycu, Ömer Soy
doi: 10.5222/terh.2019.74436  Sayfalar 28 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda amfizem tipi ve yaygınlığının belirlenmesinde yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT)’nin tanıya katkısı, akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testleri (SFT) ile uyumluluğu araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalara akciğer grafisi, YRBT, SFT ve arteriyel kan gazı incelemeleri uygulandı. YRBT’deki amfizem derecelerini belirlemek için görsel skorlama sistemi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 48 hasta amfizem derecesine göre üç gruba ayrıldı. 17 (%35.4) hastada hafif, 17 (%35.4) hastada orta, 14 (%29.2) hastada ağır derece amfizem saptandı. Amfizeme eşlik eden diğer YRBT bulguları sıklık sırasına göre nonseptal çizgiler, bronşektatik değişiklikler, bül, nodül, septal çizgiler, plevral kalınlaşma, buzlu cam idi. YRBT’de sağ pulmoner arter çapı ortalama 17.18 mm, sol pulmoner arter çapı 17.38 mm, göğüs ön arka çapı 20.12 cm, vertikal çapı 25.12 cm, kalp vertikal çapı 13.08 cm, kalp vertikal çapının göğüs vertikal çapına oranı 0.51 ölçüldü.
Hastalar akciğer grafisinde patoloji saptananlar ve saptanmayanlar olarak iki gruba ayrıldığında; ilk grupta amfizem skoru 41.2, ikinci grupta 24.1 ölçüldü. Amfizem skoru yüksek olanlarda zorlu ekspiratuvar volüm birinci saniye / zorlu vital kapasite oranı daha düşük bulundu. Amfizem skoru yüksek olanlarda parsiyel karbondioksit daha düşük bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Amfizemin yaygınlığı ile SFT bulguları arasında olumsuz yönde anlamlı ilişki söz konusudur. YRBT amfizemin tanısı, tipi, yaygınlığı ve şiddetinin belirlenmesinde, standart göğüs radyogramlarına göre daha duyarlı ve özgül bir inceleme yöntemidir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı ile aynı klinik tabloya yol açan diğer akciğer hastalıklarının ayırıcı tanısı kolayca yapılabilmekte, çoğu zaman akciğer grafisinde görülemeyen büller YRBT ile saptanabilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the type and extent of emphysema and to investigate the contribution of high resolution computed tomography (HRCT) to diagnosis, compliance with chest X-ray and pulmonary function tests (PFT).
METHODS: Chest X-ray, HRCT, PFT and arterial blood gase analysis were performed. A visual scoring system was used to determine the emphysema grades in HRCT.
RESULTS: Forty-eight patients enrolled in the study were divided according to the severity of emphysema. 17 (35.4%) patients were mild, 17 (35.4%) were moderate and 14 (29.2%) had severe emphysema. Accompanying signs were nonseptal lines, bronchiectatic changes, bullae, nodule, septal lines, pleural thickening, ground glass; respectively. The mean diameter of the right pulmonary artery was 17.18 mm, the diameter of the left pulmonary artery was 17.38 mm, the diameter of the antero-posterior chest wall was 20.12 cm, the vertical diameter was 25.12 cm, the vertical diameter of the heart was 13.08 cm and the ratio of the vertical diameter of the heart to the chest vertical diameter was 0.51.
When the patients were divided into two groups as normal chest X-ray and not, emphysema score was detected 41.2 in the first group and 24.1 in the second. The forced expiratory volüme first second / forced vital capacity ratio was lower in patients with high emphysema scores. The partial carbondioxide level was lower in patients with high emphysema scores.

DISCUSSION AND CONCLUSION: There was a significant negative correlation between the prevalence of emphysema and PFT findings. HRCT is a more sensitive and specific examination method than the standard chest radiograms in the diagnosis, type, prevalence and severity of emphysema. Differential diagnosis of other pulmonary diseases leading to the same clinical feature with chronic obstructive pulmonary disease can be easily performed, and bullae not visible on chest x-ray often can be detected by HRCT.

6.
Nöromusküler hastalıklarda kas biyopsilerinin tanısal etkinliği; 4 yıllık geriye dönük eleştirisel inceleme
Diagnostic effectiveness of muscle biopsy in neuromuscular diseases; Four years retrospective critical review
Bahattin Erdoğan, Sevgi Yimenicioğlu, Coşkun Yarar, Erdener Özer, Kürşad Bora Çarman
doi: 10.5222/terh.2019.99267  Sayfalar 37 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Nöromusküler hastalıkların çoğu genetik geçişli ve ilerleyici seyirli olup, tedavinin yönlendirilmesi, progresyonun takibi ve aileye verilecek genetik danışmanlık açısından zamanında doğru tanı konulması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, kas biyopsilerinin histopatolojik değerlendirme süreç ve sonuçlarını analiz edip, hastalığın tanı ve yönetim kararlarına katkısını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013-2017 çalışma döneminde laboratuvarımızda değerlendirilen 160 hastaya ait kas biyopsi sonuçları geriye dönük incelendi. Klinik sunumlar, ön tanı, biyopsi örnek yeterliliği ve patolojik sonuçları gözden geçirildi.
BULGULAR: Olguların %60’ı erkekti ve %53,8’i pediatrik yaş gurubuna aitti. %42,6 hastada kas güçsüzlüğü rapor edilmişti. Kas biyopsisini gerekli kılan ön tanı olarak myopati/distrofi grubu % 60,1 oranıyla ilk sıradaydı. Histomorfolojik değerlendirmede % 71,2’inde myopatik / distrofik bulgular, % 9,4’ünde nöropatik hastalık bulguları izlendi. Toplam olguların % 40'ında, enzim ve immünohistokimyasal boyamalar ile tanılar daha ileri spesifiye edilebildi ya da bir kısım hastalıklar dışlanarak moleküler çalışmaların planlanmasına olanak sağlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kas biyopsisi etyolojik tanıyı oluşturmak için vazgeçilmezdir. Nöromüsküler hastalıkların araştırılmasında, histopatolojik inceleme; tanısal verilerin yanı sıra, prognostik öngörünün belirlenmesi ve terapötik planlamanın ayrılmaz bir bileşenidir. Histopatolojik araştırmanın verimi, kullanılan örneklerin kalitesi ile doğru orantılıdır. Numune yönetiminde tüm gerekliliklerin yerine getirilmesi için kliniko-patolojik iletişimin geliştirilmesi zorunludur. Patoloji uzmanının preanalitik süreçte proaktif rol alması hasta güvenliği ve zamanında, doğru sonuçların üretilmesi açısından önemlidir.
INTRODUCTION: Most of the neuromuscular diseases are genetic and progressive so it is important to make a timely and correct diagnosis in terms of treatment guide, follow-up of the progression and genetic counseling to be given to the family. The aim of this study is to analyze the histopathological evaluation process and results of muscle biopsies and to evaluate the contribution to the diagnosis and management decisions of the disease.
METHODS: We retrospectively reviewed the results of muscle biopsy of 160 patients between 2013 and 2017. The clinical findings, biopsy specimen adequacy, clinical preliminary diagnosis and pathology results are reviewed.
RESULTS: The pediatric cases comprise 53.8% of the total cases and 60% of the cases were male patients. 42.6% of the patients reported muscle weakness. Clinical preliminary diagnosis for muscle biopsy was myopathy/dystrophy with 60.1% at the first order. Histologic interpretation revealed 71.2% myopathy/dystrophic changes, 9.4% neuropathıc changes. In 40% of total cases, the enzyme and immunohistochemically staining could be used for further diagnose or to exclude some diseases and allow molecular studies to be planned.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Muscle biopsy is indispensable for creating an etiologic diagnosis. Histopathological examination in the investigation of neuromuscular diseases; is an important component of the prognostic prediction and therapeutic planning as well as diagnostic data. The efficiency of the histopathological study is directly proportional to the quality of the biopsy specimen, and clinic pathologic communication during these procedures is important. Pathologist’s proactive role in the pre analytical process is important in terms of patient safety and timely, accurate results.

7.
Ratlarda Deneysel Kolit Modelinde Alfa Lipoik Asit Kullanımının Oksidatif Stres Üzerine Etkisi
The effect of alpha lipoic acid on oxidative stress in the rat experimental colitis model
Mustafa Onur Öztan, Mustafa Harun Gürsoy, Sezen Karaca Özkısacık, Mesut Yazıcı, Nil Çulhacı, Aslıhan Büyüköztürk Karul
doi: 10.5222/terh.2019.60134  Sayfalar 47 - 55
GİRİŞ ve AMAÇ: Ülseratif kolit; enflamasyon, oksidatif stres, apoptoz ile karakterize kronik bir gastrointestinal sistem bozukluğudur. Çalışmamızda amacımız alfa lipoik asiti gavaj ve lavman yolu ile vererek trinitrobenzen sülfonik asit ile deneysel kolit modelindeki antioksidan etkisini araştırmak idi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada toplam 42 adet Wistar albino sıçan 5 gruba ayrıldı. Birinci gruptaki (Kontrol grubu) ratlara 7 gün boyunca günde 1 kez 1 cc intrakolonik mısırözü yağı verildi. Diğer 4 gruptaki ratlarda intrakolonik 25 mg trinitrobenzen sülfonik asit + etanol uygulaması ile kolit oluşturuldu. Kolit oluşturulmasından 1 gün sonra başlanarak 7 gün boyunca ve günde 1 kez olmak üzere; ikinci gruba (Sham grubu) oral yoldan mısırözü, üçüncü gruba (ALA Gavaj grubu) oral yoldan 200 mg/kg/gün alfa lipoik asit, dördüncü gruba (ALA Lavman grubu) intrakolonik 200 mg/kg/gün alfa lipoik asit ve beşinci gruba (MÖ Lavman grubu) ise intrakolonik 1 cc mısırözü yağı verildi. Çalışma sonunda örnekler histopatolojik ve biyokimyasal parametreler açısından değerlendirildiler.
BULGULAR: Toplam mikroskopik değerlendirme skorlarında Sham ve MÖ Lavman grubundaki değerler Kontrol grubuna oranla yüksek saptandı (p<0.05). ALA Gavaj grubundaki değerlerin tümü Kontrol grubuna oranla yüksek saptanmadı (p>0.05). ALA Gavaj grubunda hiçbir mukozal patolojiye rastlanmazken, Sham grubu ile karşılaştırıldığında makroskopi ve MDA değerlerinde anlamlı düşüklük saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda deneysel kolit modelinde oral alfa lipoik asit kullanımı sonrası histopatolojik ve biyokimyasal değerler üzerinde olumlu etkiler sağladık. Fakat alfa lipoik asiti lavman olarak uyguladığımızda aynı olumlu etkileri göremedik. Bu nedenle oral olarak verilecek alfa lipoik asitin enflamatuvar barsak hastalığı olan bireylerde remisyonun devamına yardımcı olabileceğine, Hirschsprung hastalarında postoperatif enterokolit sıklığını azaltabileceğine ve prematürelerdeki nekrotizan enterokoliti önlemede profilaktik olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Fakat bu hastalarda kullanılmadan önce insan ve hayvan deney çalışmaları yapılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Ulcerative colitis is an immonologically mediated disorder chronic intestinal disorder, which is characterized by inflammation, oxidative stress, apoptosis. Our study aimed to investigate the effects of alpha lipoic acid administered orally or as colonic enema in trinitrobenzene sulfonic acid-induced ulcerative colitis.
METHODS: Forty-two Wistar Albino rats were divided into five groups. Intracolonic corn oil was administered in the Control Group. After colitis induction with trinitrobenzene sulfonic acid, corn oil via gavage (Sham Group), alpha lipoic acid 200 mg/kg/day via gavage (ALA Gavage Group), intracolonic alpha lipoic acid 200 mg/kg/day (ALA Enema Group), and intracolonic corn oil (Corn Oil Enema Group) were administrated. On the eighth day of the study, colonic specimens were evaluated and scored for the presence of macroscopic and microscopic lesions.
RESULTS: In the microscopic evaluation, the scores of Sham and Corn Oil Enema Groups were higher than Control Group (p<0.05). The score of ALA Gavage Group was not different from Control Group (p>0.05). No significant pathological mucosal changes were detected in ALA Gavage Group, and significantly lower macroscopic score and blood MDA level were found when compared to Sham Group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We determined the positive effects of alpha lipoic acid on histopathological and biochemical parameters in the rat experimental colitis model when administered via gavage. However, we did not determine any positive effect when we administered alpha lipoic acid intrarectally. We can suggest that alpha lipoic acid, when administered orally, may be helpful for prolonged remission in patients with inflammatory bowel disease, for reducing the frequency of enterocolitis in patients with Hirschsprung disease, and for prevention of necrotizing enterocolitis after further studies.

8.
Servikal Displazi Nedeni ile Yapılan Loop Electrocerrahi Eksizyonel Prosedür (LEEP)‘ün Reprodüktif Yaş Grubundaki Kadınların Cinsel Fonksiyonları Üzerine Etkisi
Effect of Loop Electrosurgical Excision Procedure (LEEP) on Sexual Functions of Women in the Reproductive Age Group with Cervical Dysplasia
Volkan Karataşlı, Adnan Budak, Abdurrahman Hamdi İnan
doi: 10.5222/terh.2019.24855  Sayfalar 56 - 61
GİRİŞ ve AMAÇ: Servikal kanser tarama testleri ile günümüzde servikal displazi saptanma sıklığı artmıştır. Servikal displazilerin tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemlerden biri Loop Elektrocerrahi Eksizyonel Prosedür(LEEP)’dür. Bu çalışmada LEEP’in kadın cinsel fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kadın cinsel işlev bozukluğunu saptama amaçlı ülkemizde de kullanımının güvenirliği kanıtlanmış ve geçirli bir ölçek olan Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (Female Sexual Functioining Index-FSFI) kullanılmıştır. LEEP uygulanması planlanan seksüel aktif hastalara, LEEP öncesinde cinsel istek, uyarılma, orgazm, doyum ve ağrı alt gruplarını içeren FSFI ile sorgulanmış, takiplerindeki 6.ayda tekrar aynı ölçek doldurularak cinsel işlev bozukluğu araştırılması yapılmıştır.
BULGULAR: Bu çalışmada LEEP yapılan 35 hasta incelenmiştir. Hastaların ortalama yaşı 40,6±5,3 (aralık 29-52), ortalama pariteleri 2 olarak bulunmuştur. Hastaların %60’ında sigara kullanımı mevcuttur. İncelenen hasta gruplarının LEEP öncesi ortalama toplam FSFI skorları 24,9 ± 5,3 iken LEEP sonrası 23,9 ± 6,0 olarak bulunmuştur.(p: 0,121) Özellikle işlem öncesi ve sonrası cinsel istek skorlarının belirgin düşük olduğu saptanmıştır.(sırasıyla 3,3; 3,2)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Serval displazi nedeni ile LEEP yapılan hastalarda özellikle cinsek istek azlığı başta olmak üzere cinsel fonksiyon bozukluğu önem arz etmektedir. Hastaların LEEP öncesi ve sonrası değerlendirilen cinsel fonksiyonlarında anlamlı değişiklik saptanmamıştır
INTRODUCTION: The incidence of cervical dysplasias are significantly rising nowadays because of the screening programmes. Loop Electrosurgical Excision Procedure (LEEP) is one of the most common therapeutic method for servical dysplasias. In this study, we investigated the effect of LEEP on female sexual functions in reproductive age.
METHODS: Female Sexual Function Index (FSFI) which was reported as a reliable and valid measure in our country was used to examine the female sexual functions in this study. FSFI, which includes sexual desire, arousal, lubrication, orgasm, satisfaction and pain subgroups, was completed by sexual active patients who were planned to be treated with LEEP. At follow-up, 6 months after LEEP, patients were evaluated with FSFI.
RESULTS: This study included 35 patients treated with LEEP. The median age was 41 (range 29-52), and median parity was 2. 60% of the patients were smokers. The mean of total FSFI scores before LEEP was 24,9 ± 5,3, while it was 23,9 ± 6,0 after 6 months from LEEP (p: 0.121). In particular, the average sexual desire points was found low before and after the procedure (respectively 3,3 and 3,2).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sexual dysfunction, especially low sexual desire, plays an important role in patients with cervical dysplasia treated with LEEP. However, there was no significant difference in the sexual functions of patients before and after LEEP.

9.
Diffüz Büyük B Hücreli Lenfomalı Hastaların Klinikopatolojik ve İmmünofenotipik Özelliklerinin Prognostik Önemi
Prognostic Significance of Clinicopathological and Immunophenotypic Properties of Diffuse Large B Cell Lymphoma Patients
Dudu Solakoğlu Kahraman, Gülden Diniz, Cengiz Ceylan
doi: 10.5222/terh.2019.15046  Sayfalar 62 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), erişkinlerdeki non-Hodgkin lenfoma (NHL)’ların yaklaşık %30’unu oluşturur. Çalışmamızda DBBHL tanısı alan hastaların klinikopatolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızı 2009-2016 tarihleri arasında DBBHL tanısı verilen 43 hasta oluşturmaktadır. Hastalara ait klinik ve histopatolojik özellikler hastanemiz arşiv kayıtlarından toplandı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 62.5 (23-86) olup, 24 (%55,8) ‘ü erkek, 19 (%44,2)’u kadındı. 25 hastada (%58,1) B semptomları vardı. Erken evre (I ve II) hastalık 21 (% 48,8) hastada, ileri evre (III ve 1V) hastalık 22 (%51,2) hastada görüldü. Kemik iliği tutulumu 5 (%11,6) hastada vardı. Nodal tutulum %39,5 ve ekstranodal tutulum, hastaların % 60,5'inde mevcuttu. Nodal olarak en sık servikal lenf nodu,ekstranodal olarak ise gastrointestinal sistem tutulmuştu. Gastrointestinal sistemden mide sık tutulum yeriydi. Olgularda immünohistokimyasal olarak prognostik önemi olan BCL2 ve BCL6, sırasıyla %46.5 (n=20) ve %27.9 (n=12) oranında eksprese oldu. Bcl6 protein ekspresyonu ile cinsiyet (p<0,001, hemen tümü kadın hasta) ve ekstranodal tutulum arasında anlamlı ilişki görüldü (p=0,009). Hastalar uluslararası prognostik endeks (IPI) göre % 58,1 oranında düşük, %41,9 oranında yüksek risk grubunda idi. 43 hastanın 27’si eks olmuştur. Ortalama yaşam oranı %37,2 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada,hastaların histopatolojik özellikleri ile ortalama yaşam arasında bir ilişki saptanmazken, IPI skor ile ters bir ilişki saptanmıştır. Çalışmamızla DBBHL’ların klinikopatolojik ve immünofenotipik özellikleri ve prognostik önemi olan parametrelere dikkat çekilmiştir.
INTRODUCTION: Diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL) accounts for approximately 30% of non-Hodgkin lymphoma (NHL) in adults. In our study, the clinicopathological features of patients with DLBCL were evaluated retrospectively.
METHODS: The study included 43 patients with the diagnosis of DLBCL between 2009- 2016. Clinical and histopathological features of the patients were collected from the archive of our hospital.
RESULTS: The mean age of the patients was 62.5 (23-86). Twenty four of them (55.8%) were male and 19 (44.2%) were female. Twenty five patients (58.1%) had B symptoms. Early stage (I and II) disease was seen in 21 (48.8%) patients, while advanced stage (III and 1V) disease was seen in 22 (51.2%) patients. Bone marrow involvement was present in 5 (11.6%) patients. Nodal involvement was 39.5% and extranodal involvement was present in 60.5% of patients. The most commen involved node was cervical lymph node and the most involved extranodal site was gastrointestinal system an especially stomach. Immunohistochemically, BCL2 and BCL6, which had prognostic significance, were expressed as 46.5% (n = 20) and 27.9% (n = 12) respectively. A significant relationship was found between Bcl6 protein expression and gender (p <0.001, almost all female patients) and extranodal involvement (p = 0.009). The patients were in a low risk group with a rate of 58.1% and a high risk of 41.9% according to the international prognostic index (IPI). Of 43 patients, 27 were deceased. The mean survival rate was 37.2%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, there was no correlation between the histopathological features and mean life, but an inverse relationship was found with IPI score. In our study, clinical and immunophenotypic features and theirs prognostic parameters of DBBHLs were emphasized.

10.
Dipiridamol: Yeni Bir Karaciğer Rejenerasyon Ajanı
Dipyridamole: A New Liver Regeneration Agent
Hüseyin Esin, Cem Karaali, Mustafa Emiroğlu, Hülya Akgün, Sebahattin Muhtaroğlu, Zeki Yılmaz
doi: 10.5222/terh.2018.16768  Sayfalar 67 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada deneysel olarak parsiyel hepatektomi yapılan sıçanlarda karaciğer rejenerasyonu üzerine bir fosfodiesteraz inhibitörü olan dipiridamolün etkisini değerlendirmeyi amaç edindik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Altmış Wistar-Albino cinsi sıçan kontrol ve çalışma grupları olarak iki gruba ayrıldı. Her grup, her biri 10 sıçan içeren üç alt gruba ayrılmıştır. Sıçanlara % 70 karaciğer rezeksiyonu yapıldıktan sonra, çalışma grubuna rezeksiyon sonrası dipiridamol infüzyonu ve kontrol grubuna % 0.9 NaCl infüzyonu yapıldı. Denekler hipovolemi oluşturmak sureti ile sakrifiye edilerek 24., 48. ve 72. saatlerde kalan karaciğer dokusu çıkarılarak tartıldı. Rölatif karaciğer ağırlığı, AST, ALT, ALP, albümin ve PT ölçüldü. Histopatolojik değerlendirme için mitotik indeks ve prolifere olan hücre nükleer antijen (PCNA) değerleri elde edildi.
BULGULAR: Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında, ALP ve rölatif karaciğer ağırlıkları arasında 24, 48 ve 72. saatlerde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p <0.05). Gruplar arasında PT ve albümin düzeylerinde PT için 48. saat,albümin düzeyleri için 24 ve 72. saat istatistiksel olarak anlamlı fark vardı idi (p <0.05). Fakat AST ve ALT ölçümlerinde çalışma ve kontrol grupları arasında 48. saatte istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p> 0.05). Mitotik indeks ve PCNA değerleri, her bir süre için çalışma grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Parsiyel hepatektomi sonrası ekzojen olarak uygulanan dipiridamol morfolojik, biyokimyasal ve histopatolojik parametrelerde iyileşme sağlamıştır.
INTRODUCTION: We assessed the effect of dipyridamole, a phosphodiesterase inhibitor, on liver regeneration in experimentally hepatectomized rats.

METHODS: Sixty Wistar-Albino rats were divided into two groups as control and study groups. Each group has been divided into three subgroups containing 10 rats each. After 70% liver resection has been performed to the rats, upon resection dipyridamole infusion to the study group and 0.9 % NaCl infusion to the control group has been done. Rats were allowed to survive for 24, 48, and 72 h and then they were sacrificed. Relative liver weight, AST, ALT, ALP, albumin and PT were measured. Histopathologic assessment was obtained by mitotic index and proliferating cell nuclear antigen (PCNA) labeling index.

RESULTS: There were statistically significant differences between study and control groups in ALP and relative liver weights at 24, 48, and 72 h (p < 0.05).
There were also statistically significant differences between the groups in PT and albumin levels at 48 h for PT, and 24 h and 72 h for albumin levels (p < 0.05). There were no statistically significant differences between study and control groups in AST and ALT at 48 h (p > 0.05). Mitotic index and PCNA labeling index were significantly higher in study group for each time period (p < 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The dipyridamole exogenously applied after partial hepatectomy has provided improvement in morphological, biochemical and histopathological parameters.

11.
Laparoskopik ve Açık Apendektominin Klinik Sonuçlar ve Maliyet Açısından Karşılaştırılması: Tek Merkez Deneyimi.
Comparison of Laparoscopic and Open Appendectomy in Clinical Results and Cost: A Single Center Experience.
İbrahim Aydoğdu, Yaren Ece Aydogdu, Ali Çay, Ilhami Soykan Barlas, Adem Akcakaya
doi: 10.5222/terh.2019.23281  Sayfalar 74 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Apendektomi en sık uygulanan acil cerrahi girişimlerden birisidir. En uygun tekniğin hangisi olduğu konusunda tam bir fikir birliği olmadığı için apendektomide hem açık (AA) hem de laparoskopik (LA) yöntem kullanılmaktadır. Bu retrospektif çalışmada akut apandisit tedavisinde AA ve LA’nin etkinliklerinin ve maliyet analizlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akut apandisit tanısıyla apendektomi uygulanan hastanın dosya verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar LA ve açık AA olarak iki gruba ayrıldı. İki grup yaş, cinsiyet, operasyon süresi, ameliyat sonrası ağrı, komplikasyon oranı, hastanede yatış süresi, günlük aktiviteye dönüş ve maliyet açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastanemizde Eylül 2010-Haziran 2017 tarihleri arasın¬da akut apandisit tanısıyla 4474 hastaya (2765 E, 1709 K) appendektomi işlemi uygulanmıştır. Yaş ortalaması 29.7 yıldır (1-90y). Hastaların 806’sına LA, 3668’ine AA uygulanmıştır. Ortalama ameliyat süresi LA grubunda 43 dk, AA grubunda 39 dk idi (p>0.05). Ameliyat sonrası komplikasyon olarak AA grubunda 102 hastada yara yeri enfeksiyonu saptanırken, LA grubunda 21 vakada gözlenmiştir (p>0.05). LA grubunda toplam tedavi maliyeti 37 USD daha yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik apendektomi, postoperatif analjezi ihtiyacının daha az olması ve günlük aktiviteye erken dönüş açısından açık apendektomiye göre daha avantajlıdır. Laparoskopik apendektominin şu an için görünen tek dezavantajı, maliyetinin yüksek olmasıdır.
INTRODUCTION: Appendectomy is among the most commonly performed emergency surgeries. As there is no consensus on the most appropriate technique, both open (OA) and laparoscopic (LA) methods are used in appendectomy. This retrospective study aims to compare OA and LA in the treatment of acute appendicitis with regard to their effectiveness and cost analysis.
METHODS: Data from records of patients who underwent appendectomy due to a diagnosis of acute appendicitis were retrospectively evaluated. The patients were divided into two groups as LA and OA. The two groups were compared with regard to age, gender, operative times, postoperative pain, complication rates, hospitalization times, return to daily activities, and cost.
RESULTS: At our hospital, 4474 patients (2765 M, 1709 F) underwent appendectomy due to a diagnosis of acute appendicitis between September 2010-June 2017. Mean age was 29.7 years (1-90 y). Of the patients, 806 underwent LA and 3668 OA. Mean operative times were 43 min for the LA group and 39 min for the OA group (p>0.05). In the post-operative complication, wound infection was detected in 102 patients in the AA group and in 21 cases in the LA group (p>0.05). The total treatment cost was 37 USD higher for the LA group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic appendectomy is more advantageous than open appendectomy in terms of less need for postoperative analgesia and faster return to normal life. At the time being, the only disadvantage of laparoscopic appendectomy appears to be its cost.

12.
Lamotrijine Bağlı Deri Döküntüsünün İnsan Lökosit Antijenleri ile İlişkisi
Relationship Between Lamotrigine Induced Skin Rash and Human Leukocyte Antigens
Alp Sarıteke, Derya Güner, İrem Fatma Uludağ, Ufuk Şener, Yaşar Zorlu
doi: 10.5222/terh.2019.34735  Sayfalar 79 - 81
GİRİŞ ve AMAÇ: Deri döküntüsü, lamotrijin kullanımı sırasında gelişebilen en önemli ve tedavinin bırakılmasına en sık neden olan yan etkidir. Lamotrijin ile ilişkili deri döküntüsü açısından risk faktörleri arasında, ilaçla indüklenen hipersensitivite reaksiyonları açısından genetik yatkınlık oluşturabilen belli insan lökosit antijen tipleri olabileceği öne sürülmüştür. Çalışmada, lamotrijine bağlı deri döküntüsü ile ilişkili olabilecek insan lökosit antijenleri araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 30 (19 kadın, 11 erkek) lamotrijin tedavisi alan epilepsi hastası katılmıştır. Deri döküntüsü lamotrijin tedavisine başlanmasından sonraki 8 hafta içerisinde ortaya çıkmış ve başka herhangi bir nedene bağlanamamışsa lamotrijin ile ilişkili olarak kabul edilmiştir. Lamotrijin ile ilişkili deri döküntüsü olan ve olmayan gruplar insan lökosit antijenleri genotipleri açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Lamotrijin ile ilişkili deri döküntüsü 30 hastadan 15' inde görüldü. Deri döküntüsü olan ve olmayan gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından fark görülmemiştir. HLA DRB1*14 ve DRB1*16 lamotrijinin deri döküntüsüne neden olduğu hastaların hiçbirinde görülmezken, lamotrijin kullanımı ile ilişkili deri döküntüsü izlenmeyen hastaların 5’inde (%33.3) görülmüştür. HLA DRB1*04 döküntü olan hastaların 9’unda (%60), olmayan hastaların 2’sinde (%13.3) görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda lamotrijin ile indüklenen deri döküntüsü için HLA DRB1*14 ve DRB1*16’nın koruyucu olabileceği, DRB1*04’ün bu tip bir deri döküntüsü için yatkınlık nedeni olabileceği gösterilmiştir.
INTRODUCTION: Skin rash is one of the most important side effects in tretmant with lamotrigine. It' s suggested that human leukocyte antigens (HLA) which can be associated with genetic predisposition to drug-induced hypersensitivity reactions are one of the factors causing lamotrigine-induced skin rash. In this study we investigated the relationship between HLA types and lamotirigne-induced skin rash.
METHODS: 30 subjects (19 women, 11 men) with epilepsy and using lamotrigine are participated to the study. Skin rash is considered as induced with lamotrigine if it started in 8 weeks after the initiation of treatment with lamotirigine. HLA genotypes in groups with and without lamotirigine induced skin rash are compared.
RESULTS: Lamotrigine induced skin rash was seen in 15 of 30 epilepsy patient taking lamotrigine treatment. Groups with and without lamotrigine induced skin rash were similar regarding age and sex. There wasn't any patient with HLA DRB1*14 and DRB1*16 HLA genotypes in lamotirigne induced skin rash group. 5 patients (%33.3) with lamotrigine induced skin rash was carrying out HLA DRB1*14 and DRB1*16 genotypes. HLA DRB1*04 was identified in 9 patient (%60) with lamotrigine induced skin rash, and in 2 patient (%13.3) without skin rash.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study suggest that HLA DRB1*14 and DRB1*16 may be a protective and DRB1*04 may be a predisposing factor for lamotrigine induced skin rash.

13.
Yaşın Prematür Ejakülasyona Etkisinin İncelenmesi
Investigation of the Effects of Age on Premature Ejaculation
Mehmet Zeynel Keskin
doi: 10.5222/terh.2019.67944  Sayfalar 82 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlanan erkeğin uğraştığı problem çoktur. Acaba bu problemlerden bir tanesi de Prematür Ejakülasyon (PE) mudur? Yaşlanan erkekte PE daha sık mıdır? Bu sorunun cevabını bulmak çalışmamızın amacını oluşturmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz üroloji polikliniğine başvuran hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Toplam dört sorudan oluşan ve tüm soruları PE şiddeti ile ters orantılı olan, ilk iki sorusu hastalığın şiddeti,diğer iki sorusu ise hastanın duyduğu memnuniyetsizlikle ilgili olan prematür ejakülasyon profili (PEP), Vajina içi boşalma süresi (IELT) ve yaş bilgileri elde edildi. PEP ve IELT verilerinin yaş ile ilişkisi bi-variate korelasyon analizi ile yapıldı. p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: 257 erkek hastanın verileri incelendi. Min.-maks. (ort. ± std.sap.) değerleri; yaş için 22-55 (36.9 ± 8.7) yıl, IELTS için 2-645 (127.7 ± 129.5) saniye idi. Bağımsız değişken olan yaş parametresinin sırasıyla IELT, PEP1,PEP2,PEP3 ve PEP4 skorlarıyla korelasyon sonuçlarına bakıldığında; hasta yaşlandıkça, IELT skorunun istatistiksel anlamsız da olsa azaldığı (KK: -0.283;p=0.085), PEP1 skorunun azaldığı (KK: -0.336; p=0.008), PEP2 skorunun azaldığı (KK: -0.298;p=0.019), PEP3 skorunun arttığı (KK: +0.279;p=0.028), PEP4 skorunun istatistiksel anlamsız da olsa arttığı (KK: +0.243;p=0.057) saptandı. Sonuç olarak söyleyebiliriz ki yaşlanan erkekte PE daha sık ve şiddetli görülmektedir fakat yaşlı hastalar bu durumdan daha az rahatsızlık duymaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatüre bakıldığında yaşlanan erkeğin seksüel hayatı hep ilgi konusu olmuştur. Ortalama yaşam süresinin uzaması, seksüel şikayetlerin sıklığında artışa neden olmuştur. Ereksiyon problemlerinin yaşla arttığı kabul edilmiş bir durum iken, PE ise yaştan etkilenmediği yönünde çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda literatürün aksine PE yaşlandıkça artmaktadır. Literatürde kesin görüş birliği olmayan bu konuda ulaştığımız bu sonuç daha fazla hasta sayılı,prospektif çalışmaları ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: The problem that the aging man deals with is many. Is one of these problems premature ejaculation (PE)? Is PE more common in aging men? The aim of our study is to find the answer of this question.
METHODS: The records of the patients who applied to our hospital urology clinic were evaluated retrospectively. Premature ejaculation profile(PEP); composed of four questions and all questions are inversely proportional to the severity of PE, the first two questions were releated to the severity of the disease, the other two questions were the patient's dissatisfaction., intravaginal ejaculation latency time score(IELT) and age datas were obtained. The relationship between PEP and IELT datas with age were performed using bi-variate correlation analysis. A value of p<0.05 was considered significant.
RESULTS: Datas of 257 male patients were analysed.Min-max.(mean±std.sap.)values;for age were 22-55(36.9±8.7)years,for IELT;2-645(127.7±129.5)seconds. Correlation results of IELT,PEP1,PEP2,PEP3 and PEP4 scores with age(independent variable) are respectively; As the patient gets older, IELT score decreases but not statistically significant(CC: -0.283; p = 0.085),PEP1 score was decreased(CC: -0.336; p=0.008),PEP2 score was decreased(CC: -0.298; p=0.019),PEP3 score increased(CC: +0.279; p=0.028),PEP4 score was found to be increased statistically insignificantly(CC: +0.243;p=0.057). As a result, in older men, PE is more frequent and severe, but older patients feel less uncomfortable.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the literature, the sexual life of the aging man has always been of interest. The prolongation of the average life expectancy causes to an increase in the frequency of sexual complaints. While it is accepted that erection problems increase with age, there are available studies that PE is not affected by age. Contrary to the literature; in our study PE has increased as the person gets older. Our result about this subject which has no consensus in the literature shows that more patient numbered, prospective studies are needed.

14.
Endotel Hasarın İyileşmesinde Folik Asitin Etkisi
The Effect of Folic Acid on Endothelial Injury
Ahu Pakdemirli
doi: 10.5222/terh.2019.37267  Sayfalar 86 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Endotel hasarın iyileşmesi, doku yenilenmesi ve onarımında önemli bir faktör olan folik asit, yapı taşı moleküllerin sentezinde görev almaktadır. Bu çalışmada folik asitin endotel hasarı iyileştirmedeki etkisi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Endotel hücre hasarının onarımı gerçek zamanlı canlı hücre görüntüleme sistemi xCELLigence RTCA ile HUVEC hücre hattı kullanılarak gerçek zamanlı olarak ölçüldü. Kullanılan hücre hattında 2.5-100μM aralığındaki yedi farklı konsantrasyonlarda folik asit ve folik asit inhibitörlerinin hücre proliferasyonuna etkisi incelendi. Elde edilen tüm verilerin istatiksel analizi SPSS Windows V.15.0. programı ile yapıldı.
BULGULAR: Oluşturulan standart in vitro yara iyileşme modelinde folik asitin endotel hücreleri üzerindeki proliferatif etkisi olduğu gözlendi. Folik asit aynı zamanda hücre migrasyonunda da arttırıcı bir etkiye sahiptir. Yapılan çalışmada yara kapanma hızı folik asit varlığında artmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Folik asitin yedi farklı konsantrasyonu ile yapılan çalışmada (2.5-100μM), kültür ortamı ile büyütülen kontrol hücrelerine göre çoğalmayı %90 arttıran folik asit dozu (EC 90 dozu) 100 μM olarak; EC 50 dozu 25 μM olarak bulundu. 48 saat süresince kaydedilen hücre çoğalması, hücre indeksi (CI) olarak zamana göre grafiklendi ve yara iyileşmesi görüntüleri alındı. Folik asitin endotel hasar onarımındaki arttırıcı etkisi folik asit inhibitörleri varlığında etkinin azalmasıyla kanıtlandı.
INTRODUCTION: Folic acid, an important factor in the recovery, and repair of endothelial damage, is involved in the synthesis of building block molecules. In this study, the effect of folic acid on improving endothelial injury was investigated.
METHODS: Repair of endothelial cell damage was measured in real time using real-time live cell imaging system xCELLigence RTCA on HUVEC cell line. The effect of different concentrations of folic acid and folic acid inhibitors on cell proliferation was investigated. All data were statistically analyzed by using the SPSS for Windows V.15.0.
RESULTS: In the standard in vitro wound healing model, it was observed that folic acid had a proliferative effect on endothelial cells. Folic acid also has an enhancing effect on cell migration. In the study, the rate of wound healing increased in the presence of folic acid.
DISCUSSION AND CONCLUSION: : In a study of seven different concentrations of folic acid (2.5-100μM), the dose of folic acid (EC 90 dose) increased by 90% with respect to control cells grown by culture medium to 100 μM; EC 50 dose was found to be 25 μM. Cell proliferation recorded for 48 hours was plotted as time as cell index (CI). The effect of folic acid on endothelial damage repair was demonstrated by the decrease in the presence of folic acid inhibitors.

15.
Multipl Skleroz Hastalarında Duysal Uyarılmış Potansiyel Çalışmaları ile Klinik Vibrasyon Duyusu Bozukluğunun Karşılaştırılması
The Relationship Between Somatosensorial Evoked Potentials and Clinical Assesment Vibration Sense
Alp Sarıteke, İrem Fatma Uludağ, Ufuk Şener
doi: 10.5222/terh.2019.81894  Sayfalar 91 - 94
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl Skleroz, santral sinir sisteminin otoimmün kökenli demiyelinizan bir hastalığıdır. Multipl Skleroz hastalarının çoğunun muayene bulguları arasında, duyu muayenesi bozukluğu bulunmaktadır; vibrasyon duyusunun bozukluğu bunlardan bir tanesidir.Multipl Skleroz' lu hastalarda somatosensoriyel uyarılmış potansiyel anormallikleri oldukça yaygındır.Somatosensoriyel uyarılmış potansiyel çalışmaları, klinik bulguları olmayan hastalarda da, medulla spinalis tutulumu hakkında yol gösterici olabilmektedir. Çalışmamızın amacı, spinal atak öyküsü olmayan Multipl Skleroz hastalarında, Somatosensoriyel Uyarılmış Potansiyel anormalliklerini ve bunların klinik vibrasyon duyusu kaybıyla ilişkisini saptamaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği Multipl Skleroz Polikliniği’ ne 2018 yılı içerisinde gelen 50 Multipl Skleroz hastası alınmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızda, üst ekstremite vibrasyon duyusu ile SEP N20 latansı (p=0.015) ve alt ekstremite vibrasyon duyusu ile SEP P40 latansı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0.034).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız, MS hastalarında subklinik medulla spinalis etkilenimini doğrulamakta, ayrıca klinik öyküsü olmayan hastaların, medulla spinalis tutulumlarını saptamada, pratik ve maliyeti düşük bir laboruatuar yöntemi olan SEP çalışmalarının önemini vurgulamaktadır.
INTRODUCTION: Multiple sclerosis (MS), is an inflammatory demyelinating disease of the central nervous system. Among the findings of most of the multiple sclerosis patients, there was an abnormality in the sensory examination; the disturbance of the sense of vibration is one of them. Somatosensory evoked potential(SEP) abnormalities are quite common in patients with multiple sclerosis. SEP studies may be a guide for the involvement of medulla spinalis in patients without clinical findings. The aim of our study is to determine SEP abnormalities and their relationship with loss of clinical sense of vibration in patients with multiple sclerosis without a history of spinal attack.
METHODS: 50 patients with multiple sclerosis who applied to the Multiple Sclerosis policlinic of Neurology Department of İzmir Tepecik Training and Research Hospital in 2018 were involved in our study.
RESULTS: In our study, a significant relationship was found between SEP N20 latency with upper extremity vibration sensation (p= 0.015) and SEP P40 latency with lower extremity vibration sensation (p=0.034).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results confirm the subclinical medulla spinalis involvement in patients with MS and emphasize the importance of SEP studies which are practical and cost effective laboratory methods for detecting medula spinalis involvement in patients without clinical history.

OLGU SUNUMU
16.
Kronik Böbrek Yetmezliği Olan Hastada İzole Çekum Nekrozu
Isolated Cecal Necrosis In A Patient With Chronic Renal Failure
Gizem Kılınç, Bengi Balci, Korhan Tuncer, Hakan Öğücü, Mustafa Emiroğlu
doi: 10.5222/terh.2019.04706  Sayfalar 95 - 98
Non-okluziv akut kolonik iskemi düşük kan akımına bağlı olarak sıklıkla yaşlı populasyonda görülen ve sağ alt kadran karın ağrısı semptomu ile başlayarak apandisiti taklit eden bir patolojidir.Fizik muayene, laboratuar testleri, radyolojik testler ve endoskopik yöntemler tanıya giden yolda yardımcıdır. Sağ hemikolektomiyi takiben yapılan ileotransversostomi genelde tercih edilen operasyon tekniği olmakla beraber birçek operasyon tekniği tanımlanmıştır.
58 yaş erkek hasta 4 ay önce apendektomi öyküsü olup sağ alt kadran karın ağrısı ve rektal kanama şikayeti ile başvuruyor. Kronik böbrek yetmezliği tanısı olan hasta 5 yıldır haftada 3 gün olmak üzere hemodiyaliz almaktadır. Fizik muayeneyi takiben hastaya kolonoskopi yapılmış olup hasta çekum nekrozu tanısı almıştır. Hasta acil olarak operasyona alınmış ve sağ hemikolektomi ile beraber ileotransversostomi yapılmıştır. Postoperatif 9.günde hasta hiçbir komplikasyon gelişmeksizin taburcu edilmiştir.
İzole çekum nekrozu nadir görülen bir durum olmakla beraber kronik kalp hastalığı, kronik böbrek yetmezliği olup hemodiyaliz programında olan hastalarda akılda bulundurulmalıdır.
Non-occlusive acute colonic ischemia is frequently seen in elderly population due to low blood flow and clinically is presented with right lower quadrant abdominal pain mimicking acute appendicitis. Following physical examination; blood tests, radiologic examinations and endoscopic procedures are helpful for diagnosis. Many operative techniques were reported although right hemicolectomy with anastomosis is the most prefered surgical procedure.
A 58 year-old male who had appendectomy 4 months ago, presented with right lower quadrant abdominal pain and rectal bleeding. The patient had been diagnosed with chronic renal failure for 5 years and had been on hemodialysis programme for three times a week. Following physical examination, colonoscopy was performed and patient was diagnosed with cecal necrosis. Patient underwent emergent operation for right hemicolectomy with anastomosis. On postoperative day 9, patient was discharged without any postoperative complications.
Although isolated cecal necrosis is a rare condition we should consider this pathology in patients with chronic heart disease, chronic renal failure and on routine hemodialysis programme.

17.
Radyofrekans Cerrahisi ile Rinofima Eksizyonu
Excision of Rhinophyma with Radiofrequency Surgery.
Burcu Duygu Başarır, Sedat Aydın, Melis Demirdağ Evman, Seva Öztürk
doi: 10.5222/terh.2019.12499  Sayfalar 99 - 102
Rinofima, burun distal yarısını etkileyen nodüler, sebase bez büyümesi ile karakterize nadir görülen benign, kronik bir hastalıktır. Özellikle estetik ve işlevsel olmak üzere çeşitli problemlere neden olmaktadır. Daha çok 45-60 yaş arası erkeklerde görülmektedir. Rinofimanın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte akne rosacea’nın son aşaması olduğu düşünülür. Farklı medikal ve cerrahi seçenekler tarif edilmiştir. Medikal tedavinin genellikle yetersiz kaldığı rinofima olgularında cerrahi en çok tercih edilen yöntemdir. Burada öykü ve klinik özellikleriyle rinofima tanısı konan ve radyofrekans cerrahisi ile tedavi ettiğimiz 70 yaşındaki erkek hasta sunuldu.
Rhinophyma is a benign rare disease which is charactarized by a nodular sebaceous gland growth affecting the distal half of the nose. It causes various aesthetic and functional problems. It is mostly seen in men aged between 45-60. Although the cause is unknown, it is thought to be the last stage of acne rosacea. There are different medical and surgical options for treatment, yet, in cases of rhinophyma where medical treatment is inadequate, surgical treatment is the most preferred method. In this presentation, the clinical features and the medical history of a 70 year old male patient who was diagnosed with rhinophyma and treated with radiofrequency are presented.

18.
Bir vakayla anti tüberküloz tedavi altında immün rekonstitüsyon inflamatuar sendromu
Immune reconstitution inflammatory syndrome during anti-tuberculous therapy: a case report
Aykut Turhan, Pınar Tosun Tasar, Özge Timur, Ömer Karaşahin, Alper Gökgül, Doğan Nasır Binici
doi: 10.5222/terh.2019.90022  Sayfalar 103 - 106
İmmün rekonstitüsyon inflamatuar sendromu (IRIS) immün sistemin düzelmesi ve geri dönüşüne rağmen mevcut enfeksiyonun kötüleşmesi veya akut semptomatik enfeksiyon ortaya çıkması olarak ifade edilmektedir. Bu durum, daha önce teşhis edilmiş veya asemptomatik olan fırsatçı enfeksiyonlara ya da henüz tanınmamış antijenlere karşı artmış inflamatuar yanıtın sonucu ortaya çıkmaktadır. Olgu sunumundaki amacımız, anti tüberküloz tedavi altında, hastalığın iyileşme evresinde SSS tutulumu olması sebebi literatürde nadir olarak bildirilen ile immün rekonstitüsyon inflamatuar sendromunu vurgulamaktır.
Immune reconstitution inflammatory syndrome (IRIS) describes the worsening of an existing infection or development of an acute symptomatic infection despite immune system recovery. It occurs as a result of increased inflammatory response to previously acquired or asymptomatic opportunistic infections or to previously unrecognized antigens. Here, we present a case of the rarely reported IRIS due to central nervous system involvement during recovery in a patient under antituberculous therapy.


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale