Tepecik Eğit Hast Derg: 29 (2)
Cilt: 29  Sayı: 2 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - V

DERLEME
3.
Yeni gelişmeler ışığı altında medulloblastomun moleküler sınıflaması
Under the lights of new developments: Molecular classification of medulloblastoma
Eda Ataseven, Nur Olgun
doi: 10.5222/terh.2019.45822  Sayfalar 107 - 113
Medulloblastom, çocukluk çağında görülen en sık malign beyin tümörüdür. Medulloblastomlar hastanın tanı yaşı, tanıda metastaz durumu ve rezidüel tümör volümüne göre klinik risk gruplarına ayrılmaktadır. Ancak bu risk sınıflamasına ve histolojik tip değerlendirmesine rağmen hastalığın tedavi yanıtlarının oldukça farklı olması medulloblastomların heterojen özellik gösterdiğini, histolojik tip ve klinik sınıflamanın prognoz değerlendirmede yetersiz olduğunu göstermiştir. Son yıllarda yapılan moleküler ve genetik çalışmalar sonucunda medulloblastomda genetik özelliğe bağlı alt gruplar değerlendirilmeye başlanmış ve bu alt gruplarda hastalığın prognozunun farklı olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle DSÖ 2016 yılında beyin tümörleri sınıflamasında bu moleküler özellikleri değerlendirmeye alarak entegre tanı sisteminin kullanılmasını önermiştir. DSÖ 2016 sınıflamasına göre medulloblastomlar moleküler olarak 4 alt gruba ayrılmıştır. (WNT, SHH, Grup 3, Grup 4). Bu alt gruplardan WNT ve SHH mevcut olan patolojik sinyal yolağının ismiyle adlandırılmıştır. Grup 3 ve Grup 4’de ise patolojik yolaklar halen net olarak bilinmemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu alt gruplarda klinik özelliklerin ve prognozun oldukça farklı olduğunu göstermiştir. Bu sınıflamalar ışığında bundan sonraki çalışmalarda amaç prognozu çok iyi olan gruplarda tedavi dozlarını düşürerek ileri dönemlerde gelişen tedavi ilişkili komplikasyonları azaltabilmek, oldukça kötü prognozu olan gruplarda ise patolojik yolakları tanımlayarak hedefe yönelik tedaviler geliştirebilmektir.
Bu derlemede, yeni bilgiler ışığı altında medulloblastomun moleküler alt grupları, bu grupların klinik özellikleri ve prognostik önemi gözden geçirilmiştir.
Medulloblastoma is the most common malignant brain tumor during childhood. Currently, medulloblastoma is classified clinically according to age at presentation, metastatic status, and the presence of residual tumor following resection. Despite these clinical risk stratification and histological subtypes of medulloblastoma, all tumors give different responses to treatments and all have different prognosis. These findings suggest that medulloblastoma is a heterogeneous disease and clinical risk stratification and histological subtypes are not enough to predict outcome. Recent molecular and genetic studies indicate that medulloblastoma consists of different molecular subgroups and all of these subgroups have different prognosis. In the 2016 WHO brain tumor classification medulloblastomas were classified into four different subgroups according to molecular profiling. These molecular subgroups are WNT, Sonic Hedgehog (SHH), Group 3 and Group 4. WNT and SHH subgroups named according to the pathological pathways thought to be in their pathogenesis. In group 3 and 4 pathologic pathways are still unknown. Recent studies showed that these molecular subgroups have different demographics, clinical features and prognosis.
Ongoing researches will aim; 1) to reduce the treatment ( chemotherapy,radiotherapy) doses in good prognostic groups, and minimize the therapy related adverse effects. 2) to find new treatment approaches or target therapies especially in poor prognostic groups.
In this paper, we briefly reviewed the molecular subgroups of medulloblastoma, their clinical features and prognostic value.

KLINIK ARAŞTIRMA
4.
Semptomatik uterin fibroidlerin tedavisinde uterin arter embolizasyonunun uzun dönemde etkinliği ve over rezervine etkisi
Long-term efficacy of uterine artery embolization in the treatment of symptomatic uterine fibroids and its effect on ovarian reserve
Esra Bahar Gür, Mehmet Serkan Gür, Ebru Şahin Güleç
doi: 10.5222/terh.2019.00377  Sayfalar 114 - 121
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, semptomatik uterin fibroidlerin tedavisinde uterin arter embolizasyonunun etkinliğini ve over rezervine etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kohort çalışmada, 1 Ocak 2010- 1 Ocak 2018 tarihleri arasında uterin arter embolizasyonu uygulanan 36 hastanın işlem öncesi ve işlemden sonra 6. ve 12. aylardaki verileri analiz edildi. Uterus ve fibroid volümü, kontrastlı manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirildi. Hastaların işlem öncesi ve sonrası menstürel kanama değişiklikleri ve hemoglobin düzeyleri izlendi. Ağrı yakınması, vizüel analog skalası ile değerlendirildi. İşlem öncesi ve sonrası over rezervi anti-müllerian hormon, folikül uyarıcı hormon ve estriol düzeyleri ile karşılaştırıldı. Sayısal veriler, tek yönlü ANOVA, katagorik veriler Mc Nemar testi ile analiz edildi.
BULGULAR: Ortalama yaş 42.0 ±5.8 (SD), takip süresi 62 ± 7.1 (SD) (13-72) ay olarak hesaplandı. Hiçbir hastada per-op ve post-op komplikasyon gelişmez iken, sadece 1 hasta takipte işlem başarısızlığı nedeniyle cerrahiye verildi. İşlem sonrası 6 ve 12. aylarda, işlem öncesine kıyasla dominant fibroid (157.7, 72.8 ve 63.3 cm3 ) ve uterus hacminde ( 332.2, 265, 229 cm3) anlamlı küçülme izlendi ( sırasıyla p<0.05, p<0.05 ve p<0.05, p<0.05). İşlem öncesi ve sonrası VAS skorlarındaki gerileme anlamlıydı (p<0.01, p<0.01). Keza, yoğun mestürel kanaması olan hasta sayısındaki azalma (%72.2, %33.3 ve %27.7) ve Hb düzeylerindeki artış (11.2±0.2, 12.3±0.1 ve 12.7±0.2 g/dL) anlamlı bulundu (p<0.01, p<0.01 ve p=0.04, p=0.03). İşlem sonrası takiplerde, over rezerv testlerinde anlamlı değişiklik gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uterin arter embolizasyonu, semptomatik uterin fibroidlerin tedavisinde, düşük komplikasyon, yüksek etkinlik ve hasta memnuniyeti ile cerrahiye iyi bir alternatif olabilir. Uterin arter embolizasyonunun over rezervi üzerine olumsuz etkisi gösterilememiştir.
INTRODUCTION: The aim of the study was to evaluate the efficacy of uterine artery embolization and its effects on ovarian reserve in the treatment of symptomatic uterine fibroids.
METHODS: In this retrospective cohort study, 36 patients who underwent uterine artery embolization between January 1, 2010 and January 1, 2018 were analyzed before the procedure and at 6 and 12 months after the procedure. Uterus and fibroid volume were evaluated by contrast-enhanced magnetic resonance imaging. Hemoglobin levels and menstrual bleeding changes were investigated before and after the procedure. Pain was evaluated by visual analog scale. Pre- and post-procedure ovarian reserve was measured with anti-müllerian hormone, follicle stimulating hormone and estriol levels. Numerical data were analyzed by one-way ANOVA and categorical data were analyzed by Mc Nemar test.
RESULTS: The mean age was 42.0 ± 5.8 (SD) and the mean follow-up period was 62 ± 7.1 (SD) (13-72) months. None of the patients developed per-op and post-op complications. Only one patient required surgical procedure due to insufficient decrease of fibroid size. At 6 and 12 months postoperatively, dominant fibroids (157.7, 72.8 and 63.3 cm3) and uterine volume (332.2, 265, 229 cm3) were significantly decreased compared to pre-procedure (p <0.05, p <0.05 and p <0.05, p<0.05, respectively). The decrease in VAS scores before and after the procedure was significant (p <0.01, p <0.01). Also, the decrease in the number of patients with heavy mestural bleeding (72.2%, 33.3% and 27.7%) and decrease of Hb levels (11.2 ± 0.2, 12.3 ± 0.1 and 12.7 ± 0.2 g / dL) were significant (p <0.01, p <0.01and p = 0.04; p = 0.03). No significant changes were observed in ovarian reserve tests during the postoperative follow-up.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Uterine artery embolization may be a good alternative to surgery in the treatment of symptomatic uterine fibroids with low complications, high efficacy and patient satisfaction. The adverse effects of uterine artery embolization on ovarian reserve could not be demonstrated.

5.
Anafilaksili Çocukların Ailelerinin Farkındalık Düzeyi
Awareness Level of Parents of Children Who Suffer From Anaphylaxis
Mahir Serbes, Elif Güler kazancı
doi: 10.5222/terh.2019.04127  Sayfalar 122 - 128
GİRİŞ ve AMAÇ: Anafilaksi eğitimi ile ailelerin bilgi düzeyinin belirli bir şekilde arttığı ve anafilaksi ataklarında azalma olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda anafilaksi tanısıyla izlenen 0-16 yaş grubundaki hastalarımızın ailelerinin anafilaksi konusundaki farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi’nde 10 yıllık sürede (1999 - 2009) izlenen 44 olgu ve ailesi çalışmaya alınmıştır. Anafilaksinin genel özellikleri anafilaksi formuna kaydedilmiş ve hasta ailelerinin anafilaksi konusundaki farkındalık düzeyi 15 soruluk bir anket formu ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Ebeveynlerin 31’i (%83,7) anafilaksiyi hayatı tehdit eden bir reaksiyon, 3’ü (%8,1) basit bir alerjik reaksiyon olarak tanımlıyor, 3’ü (%8,1) anafilaksinin ne olduğunu bilmiyordu. Anafilaksi konusunda 25’i (%67,6) alerji uzmanından, 4’ü (%9,1) çocuk hekiminden, 4’ü (%9,1) internetten bilgi edinmişti. Tekrarı durumunda ambulans çağırmadan önce, 25’i (%67,5) hemen antihistaminik vereceğini, 5’i (%13,5) adrenalin oto-enjektörünü kullanacağını, 1’i (%2,7) kendiliğinden geçmesini bekleyeceğini belirti. Genel olarak yapılması gerekenleri 20 aile (%54,1) bilmiyor, 23 aile (%62,2) ise kendini yeterli hissetmiyordu. Profilaksi için 24’ü (%64,8) eliminasyona dikkat ediyor, 8’i (%21,6) adrenalin otoenjektörü taşıyordu. Hiçbiri uyarıcı kolye-bileklik taşımıyordu. Sadece 4 aile (%10,8) adrenalin otoenjektörünün kullanımını biliyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Anafilaksi gibi hayati tehdit eden bir sağlık problemi yaşayan ailelerin yeterli farkındalığa sahip olmadığı, özellikle profilaksi için eğitimin standardize edilmesi gerektiği düşünüldü.
INTRODUCTION: It is known that the parental level of knowledge markedly increases and the frequency of anaphylactic attacks decreases as a result of the education on anaphylaxis. In our study, it was aimed to assess the awareness levels of parents of our patients aged 0-16 years, who have experienced anaphylaxis.
METHODS: 44 patients who were followed-up in Allergy Unit of Dr. Behçet Uz Children Hospital for a period of 10 years (from 1999 to 2009), were included in the study. Information about children was was recorded in a form designed for this study and the awareness levels of patients’ parents on anaphylaxis were assessed by using a questionnaire with 15 questions.
RESULTS: Anaphylaxis was described as a life-threatening reaction by 31 parents (83.7%) as a simple allergic reaction by 3 parents (8.1%), while 3 parents (8.1%) had no knowledge about anaphylaxis. Regarding anaphylaxis, 25 of those parents (67.6%) were informed by pediatric allergy specialists, 4 parents (9.1%) were informed by general pediatricians and 4 parents (9.1%) had searched internet. In case of a recurrence, before calling emergency, 25 parents (67.5%) stated that they would immediately give an antihistaminic, 5 parents (13.5%) said that they would promptly use an adrenalin auto-injector. 20 of the families (54.1%) had no information about the general interventions, while 23 parents (62.2%) did not feel themselves sufficiently qualified. 24 parents (64.8%) stated that they pay attention for elimination for prophylaxis, 8 of them (21.6%) said that they carry an adrenalin auto-injector. None of them had their children to carry a warning necklace/wristband. Only 4 of them (10.8%) had known how to use an adrenalin auto-injector.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the parents of children who experienced a life-threatening health problem such as anaphylaxis have no sufficient level of awareness, and that the education should be standardized particularly for prophylaxis.

6.
Safra Kesesi Poliplerinin Yönetimi: Bir Üçüncü Basamak Deneyimi
Management of Gallbladder Polyps: A Tertiary Center Experience
Mehmet Üstün, Avni Can Karaca, Cengiz Aydin
doi: 10.5222/terh.2019.04934  Sayfalar 129 - 133
GİRİŞ ve AMAÇ: Safra kesesi poliplerinin yönetiminde temel amaç safra kesesi kanseri gelişiminin önüne geçmek ya da erken tanı koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 - Eylül 2018 tarihleri arasında safra kesesi polibi tanısıyla kolesistektomi uygulanan 56 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 22’si erkek (%39,3) 34’ü kadındı (%60,7). Hastaların 22’si (%39,3) 10 mm ve üzeri polip boyutu, 8’i (%14,3) takipte boyut artışı, 24’ü (%42,9) 10 mm’den küçük polip boyutu ancak semptomatik, 2’si (%3,6) 10 mm’den küçük ancak beraberinde risk faktörleri olması endikasyonları ile opere edildi. Elli bir hastada (%91,1) kolesterol polibi, 1 hastada (%1,8) inflamatuar polip, 1 hastada (%1,8) adenom saptandı. Hastalardan 3 tanesinde (%5,4) safra kesesi histopatolojik incelemesinde polibe rastlanmamış olup sadece taş saptanmıştır. Hiçbir hastada malignite saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Safra kesesi poliplerinin tedavi ve yönetimi halen tartışmalı bir konudur. Yayınlanan kılavuzlardaki öneriler, safra kesesi polip yönetiminde rehber olarak kullanılabilir. Semptomatik vakalarda semptomlarn karakteristiği ve kolesistektomiye yanıtı iyi değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: The main purpose of the management of gallbladder polyps is to establish an early diagnosis and to prevent the development of gallbladder cancer.
METHODS: Fifty-six patients who underwent cholecystectomy with the diagnosis of gallbladder polyp between January 2012 and September 2018, were retrospectively evaluated
RESULTS: Results: Twenty-one patients (39.3%) were female and 34 (60.7%) were male. The indications for cholecystectomy
were ≥ 10 mm polyps in (n=22, 39.3%), increase in polyp size during follow-up (n=8, 14.3%), symptomatic polyps
smaller than 10 mm (n=24, 42.9%), polyps smaller than 10 mm with concomitant risk factors (n=2, 3.6%).
Histopathological examination of gallbladders revealed the presence of cholesterol polyps in 51 (91.1%), inflammatory polyps in 1 (1.8%), and adenoma in 1 (1.8%) patient. Three patients (5.4%) had no polyps and only gallstones
were detected. Malignancy was not detected in any patient.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The management of gallbladder polyps is still a controversial issue. The recommendations published
in guidelines, can be used as a guide in the management of gallbladder polyps. The characteristics of symptoms
and their response to cholecystectomy should be evaluated in symptomatic cases.

7.
Transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisinde farklı lidokain formlarının uygulanması: randomize kontrollü klinik çalışma sonuçları
Different forms of lidocaine administration during transrectal ultrasound guided prostate biopsy: results of a randomized clinical trial.
Erdem Kısa, Osman Raif Karabacak
doi: 10.5222/terh.2019.19970  Sayfalar 134 - 139
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, transrektal ultrason (TRUS-bx) eşliğinde prostat biyopsisi öncesi uygulanan lidokainin sprey ile diğer jel ve krem formlarının, TRUS-bx sonrası ortaya çıkan ağrıya olan etkilerini karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014 Mayıs – 2015 Şubat arasında, PSA düzeyleri 2.5 üstünde olan ve/veya rektal muayenede şüpheli bulgusu olan toplam 175 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 4 gruba randomize edildi. Perinöral blokaj( PNB, her iki bölgeye 5ml lidokain ) (Grup 1; n=40), işlemden 5.dk önce perianal mucosaya %5 5 gr lidokain krem (LK)+PNB (Grup 2; n=46), işlemden 10 dk. önce perianal-intrarektal 5 ml %2 lidokain jel (LJ) +PNB (Grup 3; n=50), işlemden 2 dk. önce perianal (valsalva manevrasıyla prolabe olan mucosaya) 5 doz lidokain sprey (LS)(10mg/100ml) + PNB (Grup 4; n=39) uygulandı. İşlemden 30 dk. sonra hastaların duydukları ağrı, vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirildi.
BULGULAR: VAS skoru ortalamaları grup 1 PNB’de 3,3 ± 1.3, grup 2 PNB+ LK’de 2,8 ± 1.9, grup 3 PNB+ LJ’de 3,5 ± 1.9 ve grup 4 PNB+ LS’de 2,5 ± 1.2 olarak hesaplandı. Ortalama VAS skoru en düşük grup 4, en yüksek grup 3 idi. PNB’ye LS veya LK eklenmesi, VAS ortalamalarını düşürmesine rağmen, LS'nin, diğer 3 yönteme göre ağrı VAS skorunu istatistiksel olarak anlamlı azalttığı gözlemlenmiştir. (p=0,025<0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: LS, TRUS-bx öncesi kolay uygulanan, güvenli ve ucuz bir yöntemdir. PNB’ye LS eklenmesi TRUS-bx sonrası ağrı seviyesini diğer yöntemlere göre daha fazla azaltmaktadır.
INTRODUCTION: This study aims to compare the spray form of lidocaine (LS), which is a local anesthetic agent, to its other forms including lidocaine cream (LC) and lidocaine gel (LG) by administering a visual analogue scale (VAS) to obtain post Transrectal ultrasound guided biopsy (TRUSG-Bx) pain scores.
METHODS: Patients who presented to our clinic with lower urinary tract symptoms and/or had PSA levels requested for assessment purposes, had PSA levels exceeding 2.5 and/or suspicious findings in their rectal examination between 2014 May-2015 February were included in the study. The records of 175 patients were randomized to 4 groups. Group 1: Periprostatic nerve block (PPNB), Group 2: PPNB accompanied by 5g 5% LC administered to the perianal mucosa 5 min before the procedure, Group 3: PPNB accompanied by perianal-intrarectal 5 ml 2% LG 10 min before the procedure, Group 4: PPNB accompanied by 5 doses of LS (10mg/100ml) administered perianally 2 min before the procedure. The pain felt by the patients after 30 min from the operation was evaluated using a VAS.
RESULTS: Mean VAS scores of the groups were calculated as 3,34 ± 1.3 for Group 1, 2,81 ± 1.9 for Group 2, 3,52 ± 1.9 for Group 3, and 2,56 ± 1.2 for Group 4. LS was found to reduce VAS scores more than the other three methods with statistical significance (p=0.025<0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: LS is a non-invasive, safe, and affordable option. Adding LS to PPNB decreases post TRUSG-Bx pain more significantly than the other forms.

8.
Anterior Talofibular Ligament Yırtıklarının Belirlenmesinde Bilgisayarlı Tomografinin Duyarlılığı
The Sensitivity of Computed Tomography in the Determination of Anterior Talofibular Ligament Tears
Merve Gursoy, Berna Dirim Mete, Yusuf Çetinoğlu, Tugrul Bulut, Ozgur Tosun
doi: 10.5222/terh.2019.27870  Sayfalar 140 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, MRG sonuçlarını referans standart kabul ederek anterior talofibular ligament (ATFL) yırtıklarının belirlenmesinde BT'nin duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer (PPV), negatif prediktif değer (NPV) ve doğruluğunun belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2010-2018 yılları arasında ayak bileği BT ve MR görüntüleri olan 60 hastanın toplam 62 ayak bileği tetkiki dahil edildi. ATFL lezyonları hem BT hem de MR görüntülerinde sağlam veya yırtık (kısmi yırtık veya tam kat yırtık) olarak sınıflandırıldı. MRG sonuçları referans standart kabul edilerek ATFL yırtıklarının belirlenmesinde BT'nin doğruluğu hesaplandı. Hastalar aynı zamanda BT ve MRG'de evre 0: normal, evre 1: BT’de zorlama ile uyumlu kalın, MRG'de kalın ve yüksek sinyalli, evre 2: kısmi yırtık ve evre 3: tam kat yırtık olarak sınıflandırıldı. Her iki testte de aynı evreyi belirleme olasılığı hesaplandı.
BULGULAR: ATFL yırtıklarını saptamada BT'nin %74.1 duyarlılık, %100 özgüllük, %100 PPV, %96.4 NPV ve %96.7 doğruluk oranlarına sahip olduğu hesaplandı. BT'de sonucun MRG ile aynı evrede saptanma durumu %91.9 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: BT, intakt ATFL'nin yırtık ATFL'den ayrımında yüksek doğruluğa sahiptir. Özellikle Acil Servis koşulları altında, genellikle kemik patolojilerinin değerlendirilmesi için uygulanan BT'de ATFL’nin intakt veya yırtık olup olmadığının belirlenmesi ile hasta MRG'ye yönlendirilebilir, tedavi şekli ve prognoz değiştirilebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the sensitivity, specificity, positive predictive value (PPV), negative predictive value (NPV) and accuracy of CT in the determination of anterior talofibular ligament (ATFL) tear by accepting the MRI results as the reference standard.
METHODS: The study included a total of 62 ankle examinations of 60 patients with both ankle CT and MR images between 2010-2018. ATFL lesions were classified on both CT and MR images as intact or torn (partial tear or complete tear). By accepting the MRI results as the reference standard the accuracy of CT in the determination of ATFL tears were calculated. The patients were also classified as grade 0: normal on CT and MRI, grade 1: thick on CT compatible with forced, thick and with a high signal on MRI, grade 2: partial tear, and grade 3: complete tear.The probability of determining the same grade in both tests was calculated.
RESULTS: CT was calculated to have 74.1% sensitivity, 100% specificity, 100% PPV, 96.4% NPV and 96.7% accuracy in the determination of ATFL tear. The probability of determining the result on CT at the same grade as on MRI was found to be 91.9%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CT has a high accuracy in the differentiation of intact ATFL from torn ATFL. Especially under Emergency Department conditions, the determination of whether the ATFL is intact or torn on CT, which is usually applied for the evaluation of bone pathologies, can refer the patient for MRI, change the form of treatment and change the prognosis.

9.
Gastrointestinal stromal tümörlerin radyolojik bulgularının malignite potansiyelini öngörmedeki etkinliği
Effectiveness of radiological findings of gastrointestinal stromal tumors in the prediction of high-risk potential for malignancy: comparison of the NIH and AFIP criteria
Fatma Ceren Sarioglu, Dilek Oncel, Orkun Sarioglu, Asli Irmak Biranci, Gulden Diniz
doi: 10.5222/terh.2019.65668  Sayfalar 148 - 156
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı gastrointestinal stromal tümörlerin radyolojik bulgularının malignite potansiyelini öngörmedeki etkinliğinin National Institutes of Health ve Armed Forces Institute of Pathology kritlerine göre araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2010- Ocak 2016 tarihleri arasında patolojik olarak gastrointestinal stromal tümör tanısı almış 50 hasta rerospektif olarak incelenmiştir. 27 hasta preoperatif bilgisayarlı tomografi tetkiklerine ulaşılamadığından çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya dahil olan 23 hastanın preoperatif bilgisayarlı tomografi tetkiklerinde tümörler boyut, kontur özellikleri, homojenite, kontrastla boyanma şekli, santral hipoatenüasyon varlığı, büyüme paterni, mezenterik heterojenite, çevre dokulara invazyon, kavitasyon, eşlik eden batın içi serbest sıvı, eşlik eden karaciğer metastazı ve 1 cm’den büyük lenf nodunun varlığı açısından değerlendirilmiştir. Radyolojik bulgular histopatolojik bulgular ile kıyaslanmış ve radyolojik bulguların malignite potansiyelini öngörmedeki etkinlikleri araştırılmıştır. Tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri kullanılmış ve p<0.05 olması anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: 23 hasta ile yaptığımız çalışmamızda tümör boyutu (p = 0.023) ve santral hipodansite varlığı (p = 0.036) National Institutes of Health kriterlerine göre risk grubunu belirlemede anlamlı bulundu. Kontur düzensizliği (p = 0.036, p = 0.026) ve mezenterik heterojenite (p = 0.021, p = 0.005) ise sırasıyla hem National Institutes of Health hem de Armed Forces Institute of Pathology kritelerine göre yüksek risk varlığını belirlemede anlamlı olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak kontur düzensizliği ve mezenterik heterojenite yüksek risk varlığını ön görmede yol gösterici olabilmektedir. Tümörlerin radyolojik olarak benign ve malign olma özellikleri tedavi ve takip sürecinde hastalar için önemli farklar yarattığından, çalışmamızın bu süreçlerde önemli yarar sağlayacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: The purpose of our study was to identify the relevance of computed tomography findings in the prediction of malignancy potential in gastrointestinal stromal tumors and to compare the relationships between risk groups and computed tomography findings according to the National Institutes of Health and the Armed Forces Institute of Pathology criteria.
METHODS: We evaluated the computed tomography examinations of 23 patients with gastrointestinal stromal tumors. We evaluated the tumors according to size, contour, central hypodensity, contrast enhancement, growth pattern, mesenteric heterogeneity, local invasion, ulceration, presence of lymphadenopathy, fluid collection and metastasis. These findings were correlated with histopathologic findings, and their relevance on the prediction of malignancy potential was evaluated according to the National Institutes of Health and the Armed Forces Institute of Pathology criteria. We also evaluated the tumors for carrying high risk potential for malignancy.
RESULTS: Tumor size (p = 0.023) and central hypodensity (p = 0.036) were statistically significant for risk stratification according to the National Institutes of Health criteria. Contour irregularity (p = 0.036, p = 0.026) and mesenteric heterogeneity (p = 0.021, p = 0.005) were significant in the evaluation of high risk potential according to the National Institutes of Health and the Armed Forces Institute of Pathology criteria, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Contour irregularity and mesenteric heterogeneity may be useful to predict the high risk potential according to the both criteria. Tumor size and central hypodensity may provide risk stratification according to the NIH criteria.

10.
İntrapartum fetal kalp hızı traselerinin erken neonatal sonuçlar ile ilişkisi
The relationship between intrapartum fetal heart rate tracings and early neonatal outcomes
Emrah Beyan, Sefa Kurt
doi: 10.5222/terh.2019.77699  Sayfalar 157 - 161
GİRİŞ ve AMAÇ: Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Çocuk Sağlığı ve İnsani Gelişme Enstitüsü (NICHD) kategorilerine göre intrapartum fetal kalp hızı traseleri ile erken neonatal sonuçlar arasındaki ilişkiyi saptamak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 150 tekil, sefalik prezentasyonda, komplikasyonsuz gebelik NICHD kategorilerine göre değerlendirildi. 110- 160 atım/ dk arasında baseline ve varyabilitesi olan, geç ya da varyabıl deselerasyon içermeyen kategori 1 traseler; Grup 1 olarak tanımlandı. Varyabilite kaybı ile birlikte tekrarlayan geç ve varyabıl deselerasyon veya bradikardinin eşlik ettiği kategori 3 traseler ise; Grup 3 olarak tanımlandı. Bunların dışında kalan ve her iki kategoriyi tam olarak karşılamayan kategori 2 traseler ise Grup 2 olarak tanımlandı. Gruplar, doğum şekilleri, 1. ve 5. dk. APGAR skorları, umbilikal kordon kan gazı pH değerleri, mekonyumlu amniyon mayi varlığı ve yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YDB) gereksinimi açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Her kategoride 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup 2 ve Grup 3’ de, Grup 1’e göre, UA pH değerinin, 1. dk APGAR skorunun istatistiksel anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı (p< 0,05). Grup 3’ ün, Grup 2 ve 1’e göre sezaryen oranının, mekonyumlu amniyon mayi varlığının daha fazla olduğu istatistiksel olarak tespit edilmiştir (p< 0,05). YDB gereksinimi ve 5. dk APGAR skorlarında istatistiksel farklılık tespit edilmemiştir (p> 0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntrapartum FKH traselerine göre, erken neonatal sonuçları öngörmede 2008 NICHD kategorileri güvenli, etkin ve geçerli bir non-invaziv metottur.
INTRODUCTION: To determine the relationship between early neonatal outcomes and intrapartum fetal heart rate tracings according to the United States of America National Institute of Child Health and Human Development (NICHD)
METHODS: 150 single, cephalic presentation and non-complicated pregnants have been evaluated according to the categories of NICHD. Category 1, which has 110-160 pulse/min baseline and variability also not having late and variable deceleration, was defined as group 1. Category 3 traces, which having late and variable deceleration or bradycardia, were defined as group 3. Except those, category 2 traces, that not to fit in both categories are mentioned before, were defined group 2. Groups were compared to types of borns, 1. And 5. min. APGAR scores, umbilical cords blood gas pH values, being amnion fluid with meconium and the need for newborn intensive care unit.
RESULTS: 50 patients were included in each category. İt was determined, in group 2 and group 3 UA pH values and 1 min. APGAR scores were statical meaningly lesser than group 1 (p< 0.05). Also, group 3 rates of cesarian and amnion fluid with meconium were statically higher than group 1 and 2 (< 0.05). There is no statically differences between needing for newborn intensive care unit and 5. min. APGAR scores (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to intrapartum fetal heart rate traces, 2008 NICHD categories are safe, effective and valid a non-invasive test for forecasting early neonatal results.

11.
Yoğun bakım ünitesinde renal replasman modalitesi seçimi: hangi faktörler belirleyici?
The choice of renal replacement modality in an intensive care unit: which factors are predictive ?
Sibel Ersan, Işıl Köse
doi: 10.5222/terh.2019.78557  Sayfalar 162 - 166
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım ünitesinde akut böbrek hasarı (ABH) insidansı yaşlanan nüfus, çoklu morbidite, invaziv işlemler ve yüksek hastalık skorlarına bağlı olarak giderek artmaktadır. Renal replasman tedavisine (RRT) ihtiyacın da artması nedeniyle akut böbrek hasarının yönetiminde en uygun ve güvenilir modalite seçiminin önemi açıktır. Renal replasman tedavisi modalitesinin seçiminde net kriterler hakkında bir görüş birliği oluşmamıştır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde gelişen ABH olgularında uyguladığımız RRT modalitelerinin seçiminde etkili olan faktörleri belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016-Aralık 2017 yılları arasında Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde üç gün ve üzerinde yatırılarak tedavi edilen ve akut böbrek hasarı gelişen hastaların dosyaları demografik, klinik ve laboratuvar veriler açısından elektronik veri sistemi üzerinden retrospektif olarak incelendi. Akut böbrek hasarı yönetiminde seçilen renal replasman tedavisine göre hastalar iki gruba ayrıldı: aralıklı hemodiyaliz (HD) grubu ve sürekli renal replasman tedavisi olarak sürekli venövenöz hemodiyafiltrasyon (SVVHDF) uygulanan grup. Modalite seçimini etkileyen faktörler lojistik regresyon analizi ile belirlendi. Seçilen modalitelere göre hastane-içi ölüm oranları hesaplandı.
BULGULAR: Ocak-2016-Aralık 2017 arasında yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen toplam 1806 hastadan 171’inde (%9.46, 97 erkek ve 74 kadın, ortalama yaşları 67.47±15.60 yıl) RRT gerektiren ABH gelişmiştir. Hastaların ortalama yoğun bakım yatış süreleri 8.41±10.26 gün olarak bulundu. HD (n=93, %54.1) ve HDF (n=78, %45.3) tedavisi uygulanan gruplar arasında yaş, cinsiyet, eşlik eden komorbiditeler ve yoğun bakım yatış süreleri anlamlı farklılık göstermemiştir. Logistic regresyon analizinde; sepsis ve kardiyolojik nedenlere bağlı yatışlar, ortalama arter basıncı (OAB) <75 mmHg olması, yüksek akut fizyoloji skoru (SAPS II), vazopresör ve inotrop kullanımı, laktat yüksekliği ve idrar çıkışının < 0.25ml/kg/sa olması HDF seçiminde etkili bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun bakım ünitesinde renal replasman tedavisi modalitesinin seçiminde belirleyici rol oynayan faktörler netlik kazanmamıştır. Biz çalışmamızda hastaya ait bazı demografik, klinik ve laboratuvar faktörlerin klinisyenin seçimini etkilediğini vurguladık.
INTRODUCTION: The incidence of acute kidney injury (AKI) in intensive care units (ICU) has been increasing due to increasing age, multiple associated co-morbidities, application of invasive procedures, and high disease-severity scores. The impact of choice of a convenient and effective renal replacement therapy (RRT) modality is utmost importance. So far there has been no clear concensus on the choice of RRT modality. This study was conducted to estimate the predictive factors that determine the clinician’s choice of initial RRT modality in ICU-AKI patients.
METHODS: Between January 2016 and December 2017 the patients admitted to ICU more than three days who developed AKI were recruited. The data was obtained retrospectively from electronical data system and included demographics, clinical, and laboratory features. According to choice of initial RRT modality patients were divided into two groups; intermittant hemodialysis (HD) and continuous venovenous hemodiafiltration (CVVHDF) groups. The factors that determined the modality choice was analyzed by logistic regression. In-hospital mortality rate was calculated regarding the type of modality.
RESULTS: Out of 1806 patients admitted to ICU 171 patients (9.46%, 97 males, 74 females, mean age of 67.47±15.60 years) developed AKI requiring RRT. The mean hospital stay was 8.41±10.26 days. Between HD (n=93, 54.1%) and CVVHDF (n=78, 45.3%) groups age, gender, associated co-morbidities and hospital-stay days did not differ significantly. Logistic regression analysis revealed that sepsis and cardiological disorders, mean arterial pressure (MAP) <75 mmHg, high SAPS II scores, use of vasopressors and inotropes, high lactate levels, and urinary output of <0.25 ml/kg/h were associated with the choice of CRRT.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The factors suggesting the choice of RRT modality type in ICU are not clear. We emphasized that some parameters related to patient’s demographics, clinics and laboratory data affect the clinician’s choice.

12.
Optik Atak Geçirmemiş Olan Multipl Skleroz Hastalarında Görsel Uyarılmış Potansiyel Bulguları
Visual Evoked Potential Findings in Patients With Multiple Sclerosis That Have Not Experienced an Optic Attack
Alp Sarıteke, İrem Fatma Uludağ, Ufuk Şener, Figen Tokuçoğlu
doi: 10.5222/terh.2019.86570  Sayfalar 167 - 169
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl skleroz (MS), genellikle genç erişkinleri etkileyen santral sinir sisteminin demiyelinizasyon ve aksonal dejenerasyonla giden inflamatuar kronik bir hastalığıdır. Görsel uyarılmış potansiyel (VEP) çalışmaları, MS hastalarında optik sinir hasarını gösteren, duyarlı ve maliyeti düşük bir tanısal test yöntemidir. VEP ile klinik olarak optik nörit atağı öyküsü olmayan MS hastalarında da ön görsel yol tutulumuna ait bulgular görülebilir. Bu çalışmada, optik nörit atağı geçirmemiş MS hastalarında VEP bulguları araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği’ nde takip edilen, daha önce optik nörit atağı geçirmemiş 50 MS hastası alınmıştır. Hastaların VEP bulguları incelenmiştir.
BULGULAR: Hastaların 26’ sında her iki tarafta VEP tetkikinde uzamış P100 latansı olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, geçmiş çalışmalarla uyumlu olarak, MS hastalarında sık olarak asemptomatik optik nörit atakları görüldüğünü doğrulamıştır. MS hastalarında asemptomatik optik nörit ataklarının saptanmasında VEP’ in duyarlı ve uygulanması kolay bir yöntem olduğu düşünülmüştür.
INTRODUCTION: Multiple sclerosis (MS) is a chronic, inflammatory, degenerative disease of the central nervous system. Visual evoked potentials (VEP) are performed to assess conduction along the visual pathways. Involvement of visual pathways without visual complaints may be shown in VEP studies. In this study, VEP findings are investigated in MS patients without history of optic neuritis.
METHODS: The study was performed in Izmir Tepecik Educational and Research Hospital, Department of Neurology. VEP results are observed in 50 patients.
RESULTS: In 26 of 50 patient, P100 latencies were above the normal limits.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we showed that asymptomatic optic neuritis is frequently seen in MS patients. Our results are concordant with previous findings. We also observed that VEP is a sensitive diagnostic tool in tde assesment of asymptomatic optic neuritis in patients with MS.

13.
Konservatif olarak tedavi edilen humerus diyafiz kırıklarında retroversiyon açısındaki değişiklikler klinik sonuçlara etki eder mi?
Does the change of retroversion angle effect the clinical results of conservative treatment of humerus diaphyseal fractures?
Özgür Doğan, Emrah Çalışkan, Batuhan Gencer, Celal Alp Vural
doi: 10.5222/terh.2019.89914  Sayfalar 170 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: Humerus diyafiz kırıkları sonrasında görülebilen retroversiyon değişimleri omuz eklem mobilite ve stabilitesini etkileyerek fonksiyonel sonuçlar üzerinde rol oynayabilmektedir. Bu çalışmanın amacı diafiz kırığı sonrası iyileşmiş humerus ile aynı bireyin karşı taraf sağlam humerus retroversiyon açılarının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi ve retroversiyondaki değişimin fonksiyonel sonuçlara olan etkisinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde takipli 35 humerus diyafiz kırığı retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastaların kırık ve sağlam taraf humerus retroversiyon açıları bilgisayarlı tomografi ile ölçüldü. Fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi için Constant Omuz Skorlaması(COS) kullanıldı. İstatistiksel değerlendirme için Mann Whitney-U Testi, Spearman ve Pearson Korelasyon analizleri kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 28 hastadan 14’ü (%50) kadın, 14’ü (%50) erkekti. Ortalama takip zamanı 23,6 aydı (Aralık 22-26), yaş ortalaması 45,14 (Aralık 15-80) idi. 15 hastada retroversiyon açısının arttığı ve ortalamasının 21,46 derece olduğu görülürken, 13 hastada ise retroversiyon açısının azaldığı (antevert) ve ortalamasının 16,34 derece olduğu görüldü. Retroversiyon açılarında meydana gelen değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p=0,828). Retroversiyon değişiminin daha fazla olduğu hastalarda COS değerlerinin daha düşük olduğu görülse de anlamlı fark bulunamadı (p=0,433).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Humerus diyafiz kırıklarında konservatif tedavi ile geniş retroversiyon aralıkları elde edilebilir. Bu durumun klinik fonksiyonel sonuçlar üzerinde etkisi oldukça azdır.
INTRODUCTION: Retroversion changes, that can be seen after humeral diaphyseal fractures, can play a role on functional results by affecting the mobility and stability of shoulder joint.
The aim of this study is to evaluate the retroversion angles of healed humerus by using computed tomography and to examine the effects of retroversion on functional results.

METHODS: Fifty-two humeral diaphyseal fractures were evaluated retrospectively. The fractured humerus and contralateral humerus retroversion angles of all patients were measured by computed tomography. Constant Shoulder Scoring (COS) was used to evaluate functional results. Mann Whitney-U test, Spearman and Pearson Correlation tests were used for statistical analysis.
RESULTS: Of the 28 patients included in the study, 14 (50%) were female and 14 (50%) were male. The mean follow-up time was 23.6 months (range 22-26), with a mean age of 45.14 (range 15 to 80). In 15 patients, the retroversion angle was increased and found to be 21.46 degrees in average, and in 13 patients the retroversion angle was decreased (antevert) and was 16.34 degrees in average. Changes in retroversion angles were not significant (p = 0.828). COS values were found to be lower in patients with more retroversion change (p = 0.433).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Wide retroversion intervals can be obtained in humerus diaphyseal fractures by conservative treatment. This has little effect on clinical functional outcomes.

14.
Yoğun bakım ünitesinde uzun yatış sürelerinde azalan enfeksiyon oranları
Decreasing infection rates in long term admissions in a critical care unit
Gürsel Ersan, Çiler Zincircioğlu, Sabri Atalay, Nimet Şenoğlu
doi: 10.5222/terh.2019.90277  Sayfalar 177 - 182
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun Bakım Ünitesine kabul edilen olgular pek çok invaziv girişime maruz kalmaktadırlar. Bu girişimler bazı hastalarda hayatlarının devamı için kalıcı olmaktadır. Yatağa bağımlı kalan ve bakım hastası olan bu olgular başka bir bakım merkezine gönderilemediği için uzun süreler yoğun bakım ünitelerinde yatmaktadırlar. Bu çalışmada yüzseksen günden daha uzun süre yoğun bakım ünitesinde yatan olgularda doksan günlük süreler içinde saptanan enfeksiyonlar ve etkenleri incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Enfeksiyon tanıları, “Centers for Disease Control and Prevention (CDC)” kriterlerine göre konulmuştur. Saptanan enfeksiyonlar ve etkenleri için hasta dosyaları, hastane otomasyon sistemi, Ulusal Hastane Enfeksiyonları Sürveyans Ağı (UHESA) ve Ulusal Hastane Enfeksiyonları Sürveyans Programı (INFLINE) kullanılmıştır.
BULGULAR: Doksan günlük dönemlerde invaziv araç ile ilişkili enfeksiyonların giderek azaldığı saptanmıştır. Her dönemde farklı bir enfeksiyonun öne çıktığı ve enfeksiyona göre etkenlerinde değiştiği görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun bakım ünitesinde invaziv araçlara bağlı ancak yoğun bakım ihtiyacı kalmayan, yatağa bağımlı bu olgular için uzun dönem bakım merkezlerine olan gereksinime dikkat çekilmek istenmiştir.
INTRODUCTION: Patients admitted to a critical care unit are frequently exposed to invasive interventions. In some patients the interventions are permanently required to maintain life. As the bedridden patients with need of lifelong care cannot be transferred to a longterm facility care unit they are hospitalized in critical care units for unnecessarily long times. In this study we analyzed invasive-device related infection rates and causative agents in patients admitted in a critical care over 180 days.
METHODS: Diagnosis of infections were made according to criteria put forward by Centers for sease Control and Prevention (CDC). data regarding specific infection rates and the causative agents were recruited by using center's electronical medical data system, international hospital-infections surveillance network (IHISN), and international hospital-infections surveillance programme (INFLINE).
RESULTS: The rate of invasive device related infections decreased consecutively in 90-days intervals. The specific type of prevalent infection and pertaining causative agents varied at each interval.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study pointed out that as for bedridden patients dependent on invasive devices for life maintenance but not in need for critical care follow-up, long-term care facilities should be implemented in short time.

15.
Burch kolposüspansiyon: Kliniğimizde gerçekleştirilen operasyonların perioperatif komplikasyonlarının değerlendirilmesi
Burch colposuspension: Evaluation of perioperative complications of operations performed in our clinic
Emrah Beyan, Abdurrahman Hamdi İnan
doi: 10.5222/terh.2019.97105  Sayfalar 183 - 187
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma Burch kolposüspansiyonun perioperatif komplikasyonlarını belirlemeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013 ve 2018 yılları arasında hastanemizde stres üriner inkontinans nedeniyle jinekologlar tarafından gerçekleştirilmiş olan Burch kolposüspansiyon operasyonları, hastane veri sistemi ve hasta dosyaları kullanılarak retrospektif olarak incelendi. İntraoperatif ve taburcu olmadan ortaya çıkan komplikasyonlar, perioperatif komplikasyon olarak kabul edildi. Hasta genel özellikleri, eş zamanlı gerçekleştirilen operasyon tipleri, komplikasyon gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında ilişki istatistiksel olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 248 hastanın 98 (%39)’ unda perioperatif komplikasyon gelişmiş olduğu görüldü. Komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastalar arasında hasta yaşı, gebelik sayısı ve operasyon süresi bakımından gruplar arasında istatistiki anlamlı fark yoktu. Doğum sayısı, vücut kitle indeksi (VKİ), hemoglobin düşüşü, komorbid hastalık ve geçirilmiş inkontinans cerrahisi varlığı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Komplikasyon gelişen grupta hastanede yatış süresi ve mesane kateter kalış süresi istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha uzundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eş zamanlı açık batın cerrahisi planlanan, daha önceki operasyonlarında meş komplikasyonları gelişmiş veya bu komplikasyon riskini almak istemeyen hastalar için, Burch kolposüspansiyon iyi bir seçenektir. Burch kolposüspansiyonun olası risk ve komplikasyonlarının bilinmesi, perioperatif komplikasyon oranı azaltacak, cerrahi başarı şansını ve hasta memnuniyetini artıracaktır.
INTRODUCTION: This study aims to determine perioperative complications of Burch colposuspension.
METHODS: The Burch colposuspension operations performed in 2013-2018 at our hospital by gynaecologists, were reviewed retrospectively using hospital data system and patient files. The complications, intraoperative and occurred before discharging a patient, were accepted as perioperative complications. General characteristics of the patients, the types of concomitant operations, the relationship between the groups with and without complications were statistically analyzed.
RESULTS: Perioperative complications were observed in 98 (39%) of 248 patients included in the study. There was no statistically significant difference between the groups in terms of patient age, number of pregnancies and duration of operation among the patients who developed and did not develop complications. There was a statistically significant difference between the groups in terms of the number of births, body mass index (BMI), haemoglobin drop, presence of previous incontinence surgery and comorbid disease. The length of hospital stay and duration of bladder catheter stay were significantly longer in the group with complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: For patients who are planned to undergo open abdominal surgery, have developed mesh complications in their previous operations or do not want to take the risk of this complication, Burch colposuspension is a good option. Knowing the possible risks and complications of Burch colposuspension will reduce the perioperative complication rate, increase the success rate and patient satisfaction.

16.
Perkütan endoskopik gastrostomi tüpü uygulanan hastalarda işlem öncesi ağız bakımı yapılmasının peristomal infeksiyon üzerine etkisi
The effect of preoperative oral care on peristomal infection in patients undergoing percutaneous endoscopic gastrostomy tube
Bülent Koca, İsmail Alper Tarım
doi: 10.5222/terh.2019.98598  Sayfalar 188 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: GİRİŞ ve AMAÇ: PEG uygulamasının gastrointestinal sistem perforasyonu, kanama, tüp tıkanması, aspirasyon pnömonisi, peristomal infeksiyon, nekrotizan fasiit gibi bir çok major ve minor komlikasyonları vardır. Peristomal infeksiyon en sık görülen minör komplikasyonlardan birisidir. Bu çalışmada amacımız PEG işlemi öncesi uygulanacak ağız bakımı yönteminin peristomal infeksiyonu üzerine etkisini araştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Olgular PEG işlemi uygulanmadan önce ağız bakımı yapılanlar (Grup 1) ve ağız bakımı yapılmayan (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Grup 1 ve Grup 2 arasında PEG uygulamasından sonra 30 günlük süre içinde ortaya çıkan peristomal enfeksiyonlar karşılaştırıldı. Veriler SPSS 22 versiyonuna kayıt edildi. İstatistiksel karşılaştırmalar ki-kare testi kullanılarak yapıldı. P<0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edi

BULGULAR: İşlemden önce ağız bakımı uygulanan Grup 1’de 74 ve ağız bakımı yapılmayan Grup 2’de 72 olmak üzere 146 hasta çalışmaya dahil edildi. PEG uygulaması öncesi ağız bakımı yapılmayan (Grup 2) 72 hastanın 17’sinde (% 23,5) peristomal infeksiyon saptandı. PEG uygulaması öncesi ağız bakımı yapılan (Grup 1) 74 hastanın ise 8’inde (% 10,8) peristomal infeksiyon saptandı. PEG uygulaması öncesi ağız bakımı yapılan hastalarda yapılmayanlara göre peristomal infeksiyon anlamlı düzeyde daha az görüldüğü ortaya çıkmıştır (P=0,04).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın retrospektif olması dezavantajıdır. Prospektif yapılacak daha geniş çalışmalar ile bizim sonucumuzun doğruluğu teyit edilebilir. Sonuç olarak biz PEG uygulanacak olgulara, peristomal enfeksiyonu azaltmak için, işlem öncesi ağız bakımı yapılmasını öneriyoruz.
INTRODUCTION: PEG administration has many major and minor complications such as gastrointestinal perforation, bleeding, tube blockage, aspiration pneumonia, peristomal infection, necrotizing fasciitis. Peristomal infection is one of the most common minor complications. In this study, we aimed to investigate the effect of oral care on peristomal infection before PEG procedure.

METHODS: The patients were divided into two groups as oral care group (Group 1) and untreated (Group 2) before PEG procedure. Peristomal infections were compared between Group 1 and Group 2 during 30 days after PEG administration. The data were recorded in SPSS 22 version. Statistical comparisons were performed using chi-square test. P <0.05 was accepted as the level of significance.

RESULTS: A total of 146 patients were included in the study, 74 patients who underwent oral care (Grup 1) and 72 patients without oral care(Grup 2). Peristomal infection was found in 17 (23.5%) of 72 patients who had no oral care prior to PEG. Peristomal infection was found in 8 (10.8%) of 74 patients who underwent oral care before PEG. Peristomal infection was significantly lower in patients who underwent oral care prior to PEG treatment (P-0,04).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The disadvantage of our study is that it is retrospective. With the broader prospective studies, the accuracy of our results can be confirmed. In conclusion, we recommend oral care before the procedure in order to reduce peristomal infection.

OLGU SUNUMU
17.
Nadir Görülen Bir Renal Tümör Vakası: Metanefrik Adenom
A Rare Case Of Renal Tumour: Metanephric Adenoma
Mert Hamza Özbilen, Mehmet Zeynel Keskin, Neslihan Güney, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2019.45077  Sayfalar 193 - 197
Metanefrik adenom daha çok yetişkin kadınlarda ve nadiren çocuklarda görülen nadir bir benign böbrek tümörüdür. Günümüze kadar, tümörün görüntüleme özellikleri net bir şekilde tarif edilmemiştir. Biz bu çalışmada metanefrik adenomlu bir hastamızı metanefrik adenomun klinik bulgularını, görüntüleme, patoloji, tanı ve tedavisini analiz etmek amacıyla sunduk.
MA = metanefrik adenom, MRG = manyetik rezonans görüntüleme, TA= Arteriyel Tansiyon, PRHK = papiller renal hücreli kanser,WT =wilms tümör, RA= renal adenom, BT =bilgisayarlı tomografi, CD = cluster of differentiation; EMA = epitelyal membran antijeni, AMACR = α-methylacyl-CoA racemase, TTF =tiroid transkripsiyon faktör-1, CK= sitokeratin; + = pozitif, - = negatif
Metanephric adenoma is a rare type of benign renal tumour that is encountered mostly in adult females and rarely in children. To this day, the imaging characteristics of the tumour have not been clearly defined. In this study, we have presented one of our patients in order to analyze metanephric adenoma with regard to its clinical symptoms, imaging, pathology, diagnosis, and treatment.
MA = metanephric adenoma, MRI = magnetic resonance imaging, TA= ArterialTension, PRCC = Papillary renal cell carcinoma,WT =wilms tumour, RA= renal adenoma, CT =computed tomography, CD = cluster of differentiation; EMA = epithelial membrane antigen, AMACR = α-methylacyl-CoA racemase, TTF =thyroid transcription factor-1, CK= cytokeratin; + = positive, - = negative

18.
Disgerminom saptanan Swyer sendromlu olguda BRCA2 gen mutasyonu: Olgu sunumu
BRCA2 mutation in a case of Swyer syndrome with dysgeminoma: A report of a case
Volkan Karataşlı, Selçuk Erkılınç, İlker Çakır, Behzat Can, Aşkın Doğan, Emel Ebru Pala, Mehmet Gökçü, Muzaffer Sancı
doi: 10.5222/terh.2019.59023  Sayfalar 198 - 202
Swyer sendromu (46 XY saf gonadal disgenezi), primer amenore ve az gelişmiş sekonder cinsiyet özellikleri ile ortaya çıkan; normal dişi dış genitaller, normal Müllerian yapılar ve çizgi gonadların görüldüğü nadir bir endokrin bozukluktur. Malignansi riski nedeni ile bilateral gonadların çıkarılması önerilmektedir.
Bu çalışmada sunulan olgu 21 yaşında primer amenore ile başvurmuştur. Yapılan fizik muayenede sekonder cinsiyet özellikleri az gelişmiş, normal dişi dış genitaller saptanmıştır. Hormonal değerlendirmede FSH ve LH seviyeleri yüksek saptanırken, östradiol seviyeleri düşük saptanmıştır. Pelvik ultrasonografide uterus boyutları küçük, sol over boyutu azalmış saptanmış, sağ over gözlenememiştir. Karyotip analizi yapılan hastada 46 XY karyotipi saptanarak Swyer Sendromu teşhisi konulmuştur. Hastaya gonadektomi ve devamında hormon replasman tedavisi önerilmiştir ancak hasta tedaviyi kabul etmemiştir. Hasta 6 yıl sonra operasyon için başvurmuş, laparoskopik bilateral gonadektomi yapılmış, insidental olarak disgerminom tanısı konulmuştur. Hastaya postoperatif 3 kür kemoterapi (Bleomisin, Etoposid, Sisplatin) uygulanmıştır. Ailede kanser öyküsü bulunmayan hastaya yapılan genetik incelemede BRCA2 gen mutasyonu saptanmış ve genetik danışmanlık verilmiştir. Hastanın cerrahi sonrası 42. ayda hastalıksız takibine devam edilmektedir.
Bu raporda Swyer sendromu saptanan ancak gonadektomiyi reddeden ve disgerminom saptanan ileri yaş bir olgu tanımlanmıştır. SRY gen mutasyonu ile birlikte BRCA 2 mutasyonu da Swyer sendromu ile ilişkili olabilir
Swyer syndrome (46 XY pure gonadal disgenesis) is a rare endocrine disorder which presents with primary amenorrhea and poor development of secondary sexual characteristics, normal female external genitalia, normal Müllerian structures and streak gonads.
In this case report, a 21 year old patient was admitted with the complaint of primary amenorrhea. Poorly developed secondary sexual characteristics and normal female external genitalia were detected during physical examination. FSH and LH levels were increased, estradiol levels were decreased. Transabdominal pelvic ultrasonography revealed, decreased uterine and left ovarian size, and right ovary was not observed. Swyer syndrome was diagnosed according to clinical findings and karyotype analysis that was reported to be 46 XY. Bilateral gonadectomy and hormonal replacement treatment was recommended however the patient refused the treatment. The patient applied for operation after 6 years, and underwent laparoscopic bilateral gonadectomy, incidentally disgerminoma was detected in left gonad. Adjuvant 3 cycles of chemotherapy including Bleomycin,Etoposide,Cisplatin was administered In genetic investigation of the patient who does not have a family history of cancer, BRCA2 gene mutation was detected and genetic counseling was given. The patient is out-of-disease after 42 months of operation.
This report on Swyer syndrome described an older case who refused gonadectomy and progressed into disgerminoma. In addition to SRY gene mutation Swyer syndrome may be associated with BRCA 2 mutation.

19.
Nadir Görülen Olgu Kistik Nefroma
Rare Case Cystic Nephroma
Serdar Aykan, Emrah Ozsoy, Yavuz Baştuğ, Gulistan Gumrukcu, Metin Ishak Ozturk
doi: 10.5222/terh.2019.66934  Sayfalar 203 - 206
Kistik nefroma (KN) çok sayıda ince duvarlı kistler içeren nadir görülen iyi huylu bir böbrek tümörüdür. Genellikle rastlantısal olarak karşımıza çıkar ve her yaşta görülmekle birlikte genellikle yaşamın ilk iki yılı sık görülür, erişkinlerde daha nadirdir. Kadınlara erkeklere nazaran daha sık görülür. Çoğu zaman tek böbreği tutar. Tarafımıza sağ yan ağrısı, kanlı idrar yapma ile başvuran ve görüntüleme ile sağ böbrekte kitle tespit edilen hastaya radikal nefrektomi uygulandı. Doku tanısı KN gelen hastaya ek tedavi gerekmedi. Bu çalışmada ender görülen bu patoloji sunulmaktadır.
Cystic nephroma (CN) is a rare benign renal neoplasm with contains many thin-walled cysts. It is usually seen coincidentally and is rare in adults and seen at any age, but usually occurs in the first two years of life. CN is more common in women than men. CN often affects only one kidney. The patient was admitted to our clinic with right side pain, hematuria. Right renal mass was detected by imaging. Laparoscopic radical nephrectomy was performed. No additional treatment was required for the patient who CN was diagnosed with tissue. In this study, CN rare pathology is presented.

20.
İntrakavernöz İnternal Karotid Arter Diseksiyonu olan Nadir bir Olgu: Sturge Weber Sendromu
A Rare Cause of Intra Cavernous Internal Carotid Artery Dissection: Sturge Weber Syndrome
Pınar Bekdik Şirinocak, Muzaffer Değertekin, Başar Sarıkaya, Canan Aykut Bingöl, Berrin Aktekin
doi: 10.5222/terh.2019.81567  Sayfalar 207 - 210
Giriş: Sturge Weber sendromu (SWS) porto-şarap lekesi ve ipsilateral leptomeningeal anjiomlar ile karakterize nadir görülen bir nörokütanöz hastalıktır. Çok çeşitli nörolojik belirtilere ve semptomlara neden olabilir.
Olgu: Yüzünde porto-şarap lekesi olan 63 yaşında kadın hasta
Bölümümüzde geçici iskemik atak ve fokal epileptik nöbet semptomları ile iki yıl aralıklarla takip edildi. Geçici iskeminin nedeninin araştırılması sırasında sağ kavernöz internal karotis arterin diseksiyonunu gösterildi.
Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla, bu literatürdeki ilk vakadır. İleri yaşta bizim hastamızda olduğu gibi santral sinir sisteminde vasküler yatağın konjenital anormallikleri ile ilişkili olabilir.
Background: Sturge Weber syndrome (SWS) is a rare neurocutaneous
disease characterized with a port-wine stain and ipsilateral leptomeningeal
angiomas. It may cause wide variety of neurological signs and symptoms.
Case: A 63-year-old female patient with a port-wine stain on her face was
followed up in our department with two different clinical presentation in
which symptoms of transient ischemic attack and focal epileptic seizures in
two years intervals. The investigation of the cause of the transient ischemic
attacks showed dissection of the right cavernous internal carotid artery.
Conclusion: To the best of our knowledge, this is the first case in the
literature, such an advanced ages as in our case, central nervous system
involvement could be related by congenital abnormalities of the vascular
bed.


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale