Tepecik Eğit Hast Derg: 29 (3)
Cilt: 29  Sayı: 3 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - XI

DERLEME
3.
Çocukluk Çağında Tedavi İlişkili Ototoksisiteye Yaklaşım
Approach to Treatment Related Ototoxicity in Children
Deniz Kızmazoğlu, Yüksel Olgun, Dilek İnce
doi: 10.5222/terh.2019.68725  Sayfalar 211 - 217
Ototoksisite; bir ilaç veya kimyasalın iç kulak fonksiyonlarını olumsuz yönde etkileyerek işitme-denge bozukluğuna yol açmasıdır. Klinik bulguları; işitme kaybı, kulak çınlaması ve/veya vertigodur. Platinum grubu kemoterapötikler, loop grubu diüretikler, aminoglikozid grubu antibiyotikler ototoksisiteye en sık neden olan ilaçlarken, radyoterapi ve cerrahi de işitme kaybı ilişkili olabilecek diğer tedavi yöntemleridir. Ototoksisite gelişiminde genetik predispozisyonu önemi de büyüktür. En önemli önleyici yöntem, ototoksisiteye neden olabilecek tedavi alan hastalarda aralıklı işitme testi ile işitme fonksiyonunun değerlendirilmesidir. Ototoksisitenin erken tespitinin sağlanması ile koruyucu ve tedavi edici önlemler alınarak işitme kaybı nedenli akademik, dil, konuşma, sosyal ve psikososyal morbidite azaltılabilir.
Ototoxicity is as a result of a drug or chemical that affects the inner ear functions negatively, leading to hearing-balance impairment.Manisfesting as hearing loss, tinnitus and/or vertigo. Platinum based antineoplastic therapies, loop diuretics, aminoglycoside antibiotics are the most common ototoxicity related drugs; also radiotherapy and surgery involving the ear and auditory nerve are the other possible reasons. Genetic predisposition is very important in drug-induced ototoxicity. Hearing assessment with periodic audiograms during potential ototoxic treatment is the best protective method for patients. Early identification of hearing deficits is important in order to facilitate academic, language, speech, social and pysicosocial morbidity.

KLINIK ARAŞTıRMA
4.
Hemşirelerin İzolasyon Önlemlerine Uyumları ve Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi: İzmir Örneği
Evaluating the Compliance and Factors Affecting With Isolation Precautions of Nurses: Izmir Sample
Duygu Güleç Şatır, Sezer Er Güneri, Ruşen Öztürk, Gül Bülbül Maraş, Aydan Mertoğlu, Ümran Sevil
doi: 10.5222/terh.2019.08870  Sayfalar 218 - 222
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma hemşirelerin izolasyon önlemlerine uyumları ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma örneklemini İzmir’de iki hastanede çalışan 333 hemşire oluşturmuştur. Veriler literatür doğrultusunda geliştirilen anket formu ve İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır.
BULGULAR: Hemşirelerin izolasyon önlemlerine uyumu ölçek toplam puan ortalaması 75,52±11,91 saptanmış olup, eğitim durumu, cinsiyet ve çalışılan birim izolasyon önlemlerine uyumu etkileyen faktörler olarak bulunmuştur. Hemşirelerin en sık malzeme eksikliğinden dolayı izolasyon önlemlerini uygulamada sıkıntı yaşadıkları saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemşirelerin izolasyon önlemleri başta olmak üzere enfeksiyon kontrolüne yönelik eğitimlerinin, mesleki öğrenim ve mezuniyet sonrasında da sürekliliğinin sağlanması, sağlık kurumlarındaki malzeme eksikliklerinin giderilmesi ve sürekliliğin sağlanması konusunda gerekli hassasiyetin gösterilmesi gerektiği düşünülmektedir
INTRODUCTION: The research was carried out to evaluate the compliance and factors affecting with isolation precautions of nurses
METHODS: The sample of research was composed of 333 nurses working in two hospitals in İzmir. Data were collected with questionnaire form in accordance with literature and Scale of Compliance with Isolation Precautions
RESULTS: The total mean score of the nurses is 75,52±11,91 and education level, gender and working unit were found to be important factors affecting compliance. It was determined that nurses experienced difficulties in implementing isolation measures due to the lack of materials most frequently ment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is essential that particular attention should be given related to the education of nurses on infection control including isolation precautions, sustainability of this process during professional learning and after graduation, and related to compensation of lack of equipment in health institutions.

5.
ASA III-IV Grubu Geriatrik Hastalarda Anestezi Yönteminin Mortalite ve Postoperatif Komplikasyonlar Üzerine Etkisi
Effect of the Anesthesia Method on Mortality and Postoperative Complications in ASA III-IV Graded Geriatric Patients
Sanem Güntürk, Gaye Aydın, Ergin Alaygut, Yücel Karaman, Ayşe Pervin Sütaş Bozkurt
doi: 10.5222/terh.2019.37880  Sayfalar 223 - 228
GİRİŞ ve AMAÇ: Artan geriatrik ve çoklu morbidite içeren hasta popülasyonu ile ilişkili olarak ASA III-IV grubu hasta operasyonlarında artış görülmektedir. Çalışmada preoperatif değerlendirmede ASA III- IV skoru verilen ileri yaş hastalarda uygulanan anestezi tipinin postoperatif komplikasyonlar ve mortalite üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010- Aralık 2015 yılları arasında elektif cerrahi geçiren 65 yaş ve üzeri ASA III- IV anestezi riski olan 605 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar genel anestezi (GA) ve rejyonel anestezi (RA) olarak iki gruba ayrıldı. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, ASA skoru, cerrahi grade’i, yoğun bakım takip ve tedavisinin varlığı, postoperatif gelişen komplikasyonlar ve ameliyat sonrası hastanede yatış dönemindeki mortalite verileri kaydedildi. Mortalite ve komplikasyonları etkileyen faktörler ile RA ve GA yönteminin karşılaştırılmasına yönelik istatistiksel analizler yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 605 hastanın yaş ortalaması 76,41 (min 65, max 98) olarak saptandı. Hastaların 378’i (%62,5) rejyonel anestezi, 227’si (%37,5) genel anestezi altında opere edilmişti. Hastaların 33’ünde (%5,5) mortalite saptandı. RA grubunda 13 (%3,4) hastada, GA grubunda ise 20 (%8,8) hastada mortalite görüldü. 111 (%18,3) hastada postoperatif komplikasyon geliştiği saptandı. En sık solunum yetmezliği 19 (%3,1) ve deliryum 17 (%2,8) hastada görüldü. Ortalama hastanede yatış süresi RA grubunda 5,13± 6,2 gün iken, GA gubunda 7,1± 6,3 gün olarak belirlendi. RA grubunda 61 (%16,1) hasta, GA grubunda 87 (%38,3) hastanın postoperatif yoğun bakımda kaldığı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: RA’nin postoperatif solunum komplikasyonlarını, yoğun bakım ünitesinde izlem gerekliliğini, hastanede yatış sürelerini azaltıcı olumlu etkileri vardır. RA’nin geriatrik hastalarda mortalite ve postoperatif komplikasyon gelişmesi açısından GA’ye göre avantajlı olduğu düşüncesindeyiz.
INTRODUCTION: Operations on ASA III-IV graded patients are increasing due to the increase in geriatric population with multiple morbidities. Aim of this study is to evaluate the effects of the type of anesthesia on postoperative complications and mortality in geriatric patients with ASA III-IV score.
METHODS: The data of 605 patients graded as ASA III-IV and aged 65 years and older,who underwent elective surgery between January 2010 and December 2015, were retrospectively analyzed. Patients were divided into two groups as general anesthesia (GA) and regional anesthesia (RA). Age, gender, ASA score, grade of surgical operation, presence of intensive care unit follow-up, postoperative complications and mortality were recorded in all patients. Statistical analysis was performed to compare the factors affecting mortality and complications with RA and GA methods.
RESULTS: The mean age of 605 patients, who were included in the study, was 76.41 ( min 65, max 98 years old). 378 of the patients (62,5%) were performed regional anesthesia and 227 (37,5%) of them were performed general anesthesia. Mortality was seen in 33 patients (5,5%). In RA group mortality was seen in 13 patients (3,4%) and in GA group it was seen in 20 patients (8,8%). Postoperative complications were seen in 111 (18,3%) patients. Most commonly, respiratory failure was seen in 19 patients (3,1%) and delirium was seen in 17 ( 2,8% )patients. Mean duration of hospital stay was 5.13 ± 6.2 days in RA group and 7.1 ± 6.3 days in GA group. 61 (16.1%) patients in RA group and 87 (38.3%) patients in GA group required postoperative intensive care unit follow-up.
DISCUSSION AND CONCLUSION: RA has positive effects in decreasing the postoperative respiratory complications, need of intensive care monitoring and hospital stay duration. We think that in geriatric patients RA is more advantageous compared to GA in terms of mortality and postoperative complications.

6.
Postmenopozal Kadınlarda Hormon Replasman Terapisi ile Birlikte Verilen Düşük Doz Folik Asidin Kan Homosistein Düzeylerine Etkisi
The Effect of Hormone Replacement Therapy With Low Dose Folic Acid on Blood Homocysteine Levels in Postmenopausal Women
Ebru Şahin Güleç, Muzaffer Sancı, Esra Bahar Gür, Seçil Kurtulmuş
doi: 10.5222/terh.2019.75047  Sayfalar 229 - 234
GİRİŞ ve AMAÇ: Postmenopozal dönem, kadınlarda kardiovasküler hastalık riskinin arttığı bir dönemdir ve yüksek kan homosistein düzeyleri, artmış kardiyovasküler risk ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmanın amacı, postmenopozal kadınlarda, hormon replasman tedavisine eklenen folik asidin kan homosistein düzeyleri ve metabolik parametrelere etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırmaya SSK Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim Hastanesi Menopoz Polikliniğine 01.09.2002-01.06.2003 tarihleri arasında başvuran ve daha önce hormon replasman tedavisi (HRT) almamış 40 postmenopozal kadın dahil edildi. Çalışmaya uygun bulunan bireylere, 12 hafta süre ile oral yolla 800 mikrogram folik asit ve östradiol hemihidrat (2 mg/gün) / noretisteron asetat (1mg/gün) verildi. Tedaviye başlamadan önce ve tedaviden 12 hafta sonra serum homosistein, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), serum glutamik oksaloasetik transaminaz (SGOT), serum glutamik pirüvik transaminaz (SGPT), üre, kreatinin ve açlık kan şekeri düzeyleri ölçüldü. Sonuçlar student-t testi ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Olguların HRT ve folik asit verilmesinden önce ve tedavi başlangıcından 12 hafta sonraki metabolik parametreleri karşılaştırıldığında, HDL kolesterol düzeylerinde tedavi sonrası anlamlı artış ( 48.85 ± 7.51’e karşı 56.97 ± 7.59; p<0.01 ) saptanırken, diğer parametrelerde anlamlı değişiklik izlenmedi. 40 katılımcının % 25 ‘inde ( n=8 ) başlangıçta kan homosistein düzeyleri 15 mikromol / litre’ nin üzerindeydi. Katılımcıların 31’inde (% 77.5 ) folik asit replasmanı sonrası homosistein düzeylerinde ortalama % 21.19 düşüş saptandı ( 13.92 ± 3.69’a karşılık 10.97 ± 2.71, p < 0.01 ).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Postmenopozal dönemdeki kadınlarda, folik asit, kan homosistein düzeyinin düşürebilen etkin, yan etkisiz ve ucuz bir tedavi gibi görünmektedir.
INTRODUCTION: The risk of cardiovascular disease significantly increases in women during postmenopausal period, and high blood homocysteine levels have been associated with increased cardiovascular risk. The aim of this study was to investigate the effect of folic acid supplementation on blood homocysteine levels and lipid profile in postmenopausal women under hormone replacement therapy.
METHODS: Forty postmenopausal women who were admitted to SSK Ege Maternity and Gynecology Training Hospital Menopause Outpatient Clinic between 01.09.2002-01.06.2003 were included in this study. 800 micrograms of folic acid and estradiol hemihydrate (2 mg / day) / norethisterone acetate (1 mg / day) were given for 12 weeks. Before and 12 weeks after treatment, serum homocysteine levels, triglyceride, total cholesterol, high-density lipoprotein (HDL), low-density lipoprotein (LDL), serum glutamic oxaloacetic transaminase (SGOT), serum glutamic pyruvic transaminase (SGPT), urea, creatinine and fasting blood glucose levels were measured. Results were compared with student-t test.
RESULTS: When lipid profiles were compared before and 12 weeks after HRT and folic acid administration, HDL cholesterol levels significantly increased (48.85 ± 7.51 vs. 56.97 ± 7.59; p <0.01), but other parameters did not change. Initially, 25% of the participants (n = 8) had blood homocysteine levels above 15 micromol/liter. After folic acid replacement, homocysteine levels decreased in 31 (77.5%) of the participants and the mean decrease in homocysteine levels was 21.19% (13.92 ± 3.69 vs. 10.97 ± 2.71, p <0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In postmenopausal women, folic acid appears to be an effective, non-side-effect and inexpensive treatment that may lower the level of blood homocysteine.

7.
Acil Serviste Metil Alkol Zehirlenmelerinin Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of Methyl Alcohol Intoxications in Emergency Department
Seyran Bozkurt Babuş, Gülten İraöz, Ataman Köse, Gülhan Orekici Temel, Rukiye Nalan Tiftik, İbrahim Toker
doi: 10.5222/terh.2019.85698  Sayfalar 235 - 240
GİRİŞ ve AMAÇ: Metil alkol, çeşitli kimyasal maddelerin üretiminde kullanılan toksik bir hammaddedir. Metanolün kendisi toksik olmasa da, metabolitleri toksiktir. Metanol zehirlenmesi; metabolik asidoz, beyin hasarı, görme kaybı, kardiyovasküler hasar ile ölüme neden olabilir. Bu çalışmada acil servise başvuran metil alkol alımı olan hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Nisan 2016-31.03 2017 tarihleri arasında acil servise başvuran metil alkol intoksikasyonu tanısı alan hastaların yaş, cinsiyet, geliş şikayetleri, klinik uygulamalar, laboratuvar sonuçları ve hastane sonlanım durumlarına bakıldı.
BULGULAR: Belirlenen tarihler arasında 31 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tamamı erkeklerden oluşmaktaydı. Yaş ortalaması 55.8±11.6 bulundu. Hastaların %71 oranıyla görmede bulanıklık şikayetiyle başvurduğu, %83.9’unda kronik alkol alımı öyküsünün mevcut olduğu, %58.1’inin kronik hastalığı olduğu tespit edildi. Hastaların %87.1’ine bikarbonat, %83.9’una diyaliz, %58.1’ine etil alkol ve %48.4’üne folik asit tedavileri uygulandığı gözlendi. Hastaların tamamının yoğun bakımda takip edildiği ve %25.8’inin öldüğü tespit edildi. Ölen olguların pH, HCO3 ortalama değerleri ve Glaskow Koma Skalasının (GKS) daha düşük, baz fazlalığı (BE) ve sodyum ortalama değerlerinin daha yüksek olduğu gözlendi (p değerleri sırasıyla p=0.009, p= 0.003, p=0.009, p=0.012, p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Metanol intoksikasyonunun erkeklerde ve kronik alkol alımı öyküsü olanlarda daha sık gözlendiği ve düşük pH, HCO3 ve GKS değerleri ve yüksek sodyum, BE değerlerine sahip hastalarda hayati tehlike yaratabileceği tespit edildi.
INTRODUCTION: Methanol is a toxic raw material used in production of miscellaneous chemical substances. Even though methanol isn’t toxic, its metabolytes are toxic. Methanol intoxication can cause death by metabolic acidosis, brain damage, loss of vision and cardiovascular injury. In this study, we aimed to evaluate the demographic clinical and laboratory charactheristics of patients who referred to emergency department with methyl alcohol intake.
METHODS: Between April 1, 2016 and March 31, 2017, age, gender, complaints at arrival, clinical practices and hospital outcome of patients diagnosed with methyl alcohol intoxication at the emergency department were evaluated.
RESULTS: 31 patients were included in the study. All of the patients were male. Mean age was 55.8±11.6. We found that 71% of patients referred with a complaint of blurred vision, 83.9% of patients had chronic alcohol intake and 58.1% of the patients had chronic diseases. Bicarbonate treatment was applied in 87.1%, dialysis was performed in 83.9%, ethyl alcohol was applied in %58.1 and folic acid treatment was applied in 48.4% of the patients. All patients were followed up in the intensive care unit and 25.8% of patients have died. It was observed that the mean values of pH, HCO3 and Glaskow coma scale (GKS) were lower, base excess (BE) and sodium were higher in the patients who died (p values were p=0.009, p= 0.003, p=0.009, p=0.012, p=0.001 respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that methanol intoxication is more frequent in males and those with chronic alcohol intake and could be mortal in patients with low pH, HCO3 and GCS values and high sodium, BE values.

8.
İntraoperatif Ultrason: Nöroşirürjikal Tümör Rezeksiyonlarında Kolay ve Maliyet Etkin Bir Metod
Intraoperative Ultrasound: An Easy, Cost-Effective Method in Neurosurgical Tumor Resection
Mahmut Çamlar
doi: 10.5222/terh.2019.89410  Sayfalar 241 - 246
GİRİŞ ve AMAÇ: Beyin tümörü tanısıyla ameliyat olan olgularda rezeksiyon oranı oldukça önemli bir prognostik faktör olarak kabul görmektedir. İntraoperatif ultrason kolay ulaşılabilir, ucuz, uygulaması kolay olan ve cerrahı ameliyat esnasında yönlendiren bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı intraoperatif ultrason kullanılan olgularda kraniotomi sonrası tümöral kitlenin yerinin belirlenmesi, ultrasonografik görüntüsü ile patoloji arasındaki ilişkiyi araştırmak ve intraoperatif ultrason kullanımının rezidü kitlenin peroperatif olarak saptanmasındaki etkinliğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beyin tümörü tanısı alıp 01.01.2014 ve 10.07.2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi nöroşirürji kliniğinde tek cerrah (MÇ) tarafından ameliyat edilmiş ardışık 52 hastaya uygulanan 59 ameliyat retrospektif olarak tarandı. İntraoperatif ultrason kullanılmamış olan 25 hastanın 27 ameliyatı çalışma dışı bırakıldı. 27 hastaya uygulanan 32 ameliyat çalışmaya dahil edildi. İntraoperatif ultrasonun lezyonu saptamadaki yararı, peroperatif olarak rezidü saptanan olgular ve patoloji sonuçları ile intraoperatif ultrason görüntüleri arasındaki ilişki araştırıldı.
BULGULAR: Lezyonu kistik komponent içeren hastalarda intraoperatif ultrason görüntü kalitesinin istatistiksel anlamlı olarak daha iyi olduğu saptandı ( p<0.001 ). İntraoperatif ultrason görüntü kaliteleri değerlendirildiğinde patolojinin istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı gözlendi (p=0,811). Tümörün supratentoriyel veya infratentoriyel yerleşimli olmasının intraoperatif ultrason görüntü kalitesini etkilemediği gösterildi (p=1).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntraoperatif ultrason kullanımının nöroşirürjikal tümör rezeksiyonlarında kolay ve maliyet etkin bir metod olduğu ve kullanımının giderek yaygınlaşacağı öngörülmektedir.
INTRODUCTION: An increasing amount of evidence suggests that extent of resection is an important prognostic marker for patients who has undergone surgery for brain tumors. Intraoperative ultrasound is an easy, widely accessible, cost-effective real-time method that provides a surgical guidance for the surgeon. The aim of this study is to determine the location of tumor after craniotomy with intraoperative ultrasound, to find the correlation between ultrasound findings and the pathology results and also to investigate the efficacy of intraoperative ultrasound use in the detection of residual tumor peroperatively.
METHODS: 59 operations performed for 52 patints diagnosed with brain tumor by a single surgeon (Dr. Camlar) in University of Health Sciences, Izmir Tepecik Education and Research Hospital department of Neurosurgery between 01.01.2014 and 10.07.2018 were retrospectively screened. 27 operations for 25 patients is excluded from the study because intraoperative ultrasound was not used. Thirty two operations performed for 27 patients was studied. The relationship between intraoperative ultrasound images and results of perioperative residual tumor and pathology were investigated. Also the efficacy of intraoperative ultrasound for the detection of the lesion peroperatively was determined.
RESULTS: The intraoperative ultrasound image quality was found to be statistically significantly better in patients who has tumor with cystic component (p <0.001). It was also found that there was no statistically significant effect of pathology to the quality of intraoperative ultrasound image (p = 0,811). The supratentorial or infratentorial location of the tumor did not affected the intraoperative ultrasound image quality (p=1).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is envisaged that the use of intraoperative ultrasound is an easy and cost effective method of neurosurgical tumor resection and its use will become increasingly widespread.

9.
Sol Atriyal Miksoma: Atriotomi Planının Belirlenmesi ve Klinik Sonuçlarımız
Left Atrial Mixoma: Determination of Atriotomy Planning and Clinical Results
İbrahim Uyar
doi: 10.5222/terh.2019.89847  Sayfalar 247 - 252
GİRİŞ ve AMAÇ: Sol atriyal miksoma nedeni ile opere edilen hastaların klinik sonuçlarını değerlendirmek ve cerrahi strateji planlamasını değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Miksoma tanısı konan yedi hasta Haziran 2009– Temmuz 2018 yılları arasında opere edildi. Bu hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik özellikleri, cerrahi yaklaşımları ve sonuçları incelendi.
BULGULAR: Ortalama yaş 64 ( 38-77 yıl aralığında) ve hastaların 5' kadın hasta idi. Hastaların tümünde miksomalar sol atriyal yerleşimliydi. Preoperatif emboli öyküsü hiçbir hastada yoktu. Bir hastaya acil operasyon ve eşzamanlı koroner arter bypass greft prosedürü yapıldı. Postoperatif dönemde iki hastada ritim problemler oluştu ve bu hastalara kalıcı pacemaker implantasyonu yapıldı. Bir hastada histopatolojik incelemede cerrahi sınırlarda tümör gözlendi ve takibe alındı. Erken ve geç dönemde mortalite ve nüks hiçbir hastada saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif TTE’de tümörün kaynaklandığı lokalizasyonu tespit ederek öncelikli atriotomi planı seçimi, tümörün tam olarak çıkartılması ve cerrahi başarı açısından önemlidir. Kaynaklandığı kardiyak yapı ile birlikte tümörün tam olarak rezeksiyonu düşük morbidite, mortalite ve nüks oranları ile yapılabilir.
INTRODUCTION: To evaluate the clinical results and surgical planning in patients who underwent left atrial mixoma.
METHODS: In our clinic, seven patients with left atrial mixoma operated between June 2009 and July 2018. These patients were evaluated retrospectively. Demographical characteristics, surgical approaches and clinical outcomes were analyzed.
RESULTS: The mean age of the patients was 64 (38-77) and 5 of them were female.In all patients, myxomas were located in the left atrial. None of the patients had a history of preoperative embolism. One patient underwent emergency operation and simultaneous coronary artery bypass grafting procedure. In the postoperative period, two patients had rhythm problems and permanent pacemaker implantation was performed. Histopathological examination revealed tumor at surgical margins in one patient. No mortality and reintervention occurred during the early and late postoperative period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The determining of the tumor localization by preoperative TTE is important for intraoperative planning and the choice of atriotomy incision, complete tumor removal and surgical success. Complete resection of the tumor with cardiac origin can be achieved with low morbidity, mortality and recurrence rates.

10.
Spinal Cerrahide Preoperatif Yüksek Hassasiyetli C-Reaktif Protein/Albumin Oranının Prognostik Değeri
Prognostic Value of Preoperative High-Sensitivity C-Reactive Protein/Albumin Ratio in Spinal Surgery
Arsal Acarbaş
doi: 10.5222/terh.2019.96967  Sayfalar 253 - 258
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Spinal cerrahi geçiren hastalarda (SC) perioperatif yan etkilerle yüksek duyarlıklı C-reaktif protein / albümin oranı (CAR) arasındaki ilişki daha önce araştırılmamıştır. Bu çalışmada preoperatif CAR'ın elektif SC geçiren hastaların daki progniostik önemi araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem: Ekim 2014-Ocak 2019 tarihleri ​​arasında 18 yaşından büyük ve elektif SC uygulanan 811 ardışık hastanın retrospektif analizi yapıldı. Demografik ve klinik veriler tıbbi kayıtlardan elde edildi. Yüksek duyarlıklı C-reaktif protein ve albumin seviyelerini içeren rutin ameliyat öncesi laboratuvar testleri kaydedildi. Hastanede yatış sırasındaki perioperatif tıbbi ve cerrahi komplikasyonlar incelendi.
BULGULAR: Bulgular: Perioperatif advers olay oranı% 9.0 idi (73 hasta). CAR, hastane içi verilerde komplike olan hastalarda olmayanlara göre daha yüksekti (30.2 ± 27.5'e karşılık 15.8 ± 24.5, p <0.001). Çok değişkenli analizler sadece yaş, yüksek CAR ve malignite öyküsünün perioperatif advers olayların önemli ve bağımsız belirleyicileri olduğunu göstermiştir. CAR'ın en iyi kesim değeri% 84,3 duyarlılık ve% 85,2 özgüllük ile 5,25 olmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Bu, SC geçiren hastalarda preoperatif CAR ve perioperatif advers olaylar arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır.
INTRODUCTION: Objective: The relation high-sensitivity C-reactive protein/albumin ratio (CAR) with perioperative adverse events have not been studied in patients undergoing spinal surgery (SS). This study aimed to evaluate the prognostic value of preoperative CAR on outcome of patients undergoing elective SS.
METHODS: Methods: A retrospective analysis of 811 consecutive patients, older than 18 years old and undergoing elective SS between October 2014 and January 2019 was performed. Demographic and clinical data were obtained from medical records. Routine preoperative laboratory tests including high-sensitivity C-reactive protein and albumin levels were recorded. The outcomes of interest were perioperative medical and surgical complications during hospitalization.
RESULTS: Results: The perioperative adverse event rate was 9.0% (73 patients). The CAR was higher in in the individuals that experienced complicated in-hospital course than in those who did not (30.2±27.5 vs. 15.8±24.5, p<0.001). Multivariate analysis showed that only age, higher CAR, and history of malignancy were significant and independent predictors of perioperative adverse events. The best cut-off value of the CAR was 5.25, with 84.3% sensitivity and 85.2% specificity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: This is the first study to show an association between preoperative CAR and perioperative adverse events in patients undergoing SS.

11.
Acil Servis Hastalarında Hastaneye Yatırılmayı Gerektiren Baş Dönmesi Nedenleri: Bir Eğitim Hastanesinin Beş Yıllık Deneyimleri
Causes of Dizziness Requiring Hospitalization in Emergency Department Patients: Five-Year Experiences of a Training Hospital
Hasan Idil, Yesim Eyler
doi: 10.5222/terh.2019.42713  Sayfalar 259 - 264
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil servise sık başvuru sebeplerinden biri olan baş dönmesi geniş bir ayırıcı tanı spektrumuna sahiptir. Bu çalışmada baş dönmesi olan hastaların acil servis yönetimine katkıda bulunmak amacıyla hastaneye yatırılmayı gerektiren ciddi baş dönmesi nedenlerinin incelenmesi ve tanı süreçlerinin literatür eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel ve gözlemsel çalışmada, kapsamlı bir sağlık merkezinin acil servisine 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2017 arasında baş dönmesi nedeniyle başvuran erişkin hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak tarandı. İzole baş dönmesi olan hastaların sıklığı ve demografik özellikleri ile hospitalize edilen hastalarda saptanan baş dönmesi sebepleri ayrıntılı olarak incelendi.
BULGULAR: Beş yıl içerisinde toplam 20542 (%2,3) hastanın izole baş dönmesi sebebiyle acil servise başvurduğu belirlendi. Bu hastaların median yaşı 51 (IQR: 37-65) idi ve %59’u kadın idi. Bunlardan hastaneye yatırılan 326 (%1.6) hastanın median yaşı 64 (IQR: 56-74) idi ve %54’ü erkek idi. Hospitalize edilen hastalarda saptanan en sık baş dönmesi nedenleri santral nörolojik (36.8%), periferik vestibüler (27.3%), kardiyak (8.9%) ve metabolik (8.0%) bozukluklar idi ve bunların herbiri alt başlıkları ile birlikte verildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Baş dönmesi olan hastalarda bening vestibüler bozuklukların yanısıra ciddi sistemik bozukluklar da görülmektedir. Bu çalışmada incelenen baş dönmesi nedenleri, ayırıcı tanı süreçleri ve epidemiyolojik veriler optimize edilmiş baş dönmesi algoritmalarını planlamada faydalı olabilir.
INTRODUCTION: Dizziness, which is one of the common complaints of the emergency departments, has a broad differential diagnostic spectrum. The aim of this study is to examine the severe causes of dizziness requiring hospitalization and to discuss the diagnostic processes in light of the literature in order to contribute to the emergency department management of patients with dizziness.
METHODS: In this cross-sectional observational study, medical records of adult patients who applied to the emergency department of a comprehensive medical centre due to dizziness between January 1, 2013 and December 31, 2017 were screened retrospectively. The frequency and demographic characteristics of patients with isolated dizziness and the causes of dizziness in hospitalized patients were examined in detail.
RESULTS: A total of 20,542 (2.3%) patients were admitted to the emergency department due to dizziness in five years. The median age of these patients was 51 (IQR: 37-65) and 59% were female. Of these, 326 (1.6%) patients were hospitalized, their median age was 64 (IQR: 56-74) and 54% of them were male. The most common causes of dizziness in hospitalized patients were central neurological (36.8%), peripheral vestibular (27.3%), cardiac (8.9%), and metabolic (8.0%) disorders and each were presented with subheadings.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Benign vestibular disorders as well as serious systemic disorders are seen in patients with dizziness. The causes of dizziness, differential diagnosis processes, and epidemiological data examined in this study may be useful in planning optimized dizziness algorithms.

12.
Akut ve Kronik Oksaliplatin Uygulamasının Sıçan Göz Dokuları Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması
Investigating of Acute and Chronic Effects of Oxaliplatin on Rat Ocular Tissues
Ayse Ipek Akyuz Unsal, Fadime Kahyaoglu, Ismail Saygın, Ozlem Yersal, Buket Demirci
doi: 10.5222/terh.2019.48295  Sayfalar 265 - 272
GİRİŞ ve AMAÇ: Oksaliplatin (OKSA) ile yapılan kanser tedavileri sırasında görme bozuklukları birkaç vaka sunumunda bildirilmiştir. Bu çalışma histopatolojik boyama kullanarak sıçan göz dokularında oksaliplatinin göz toksisitesini araştırmaktadır. İlave olarak, eğer bir bulgu varsa, bulguların geri dönüşümlü olup olmadığı da bekleme süres iolan gruplarda değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 6-8 aylık sıçanlar beş gruba ayrıldı. Akut OKSA tedavisi (4 mg/kg) 1., 3. ve 5. günlerde verildi; sonrasında, göz dokuları 7. ve 14. günde elde edildi. Kronik OKSA tedavisi (4 mg/kg), 4 hafta boyunca (hafta da 2 gün) uygulandı; sıçanlar 28. günde ve ilaç uygulamasının sonlandırılmasını takiben 21 gün beklenerek kesildi. Bir grup kontrol olarak kullanıldı.
BULGULAR: OKSA tedavisinin en göze çarpan geri-dönüşümsüz bulguları, damar endotelinde polipoid proliferasyon, korneada yeni damar oluşumu, optic sinir kapillerlerinde artış ve retinal sinir fibril tabakasında farklı derecelerde dejenerasyondu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: OKSA tedavisi oftalmik sistemin farklı bölümlerini etkileyerek görmeyi tehtid eden yan etkilerden sorumlu olabilir; bu nedenle, onkolojist ve oftalmolojist OKSA ile tedavi edilen onkoloji hastalarında geri-dönüşümsüz oftalmik yan etkiler olabileceğini akılda bulundurmalıdır.
INTRODUCTION: Visual disturbances have been previously published during a cancer treatment with oxaliplatin (OXA) in some of case reports. This study investigates the ocular toxicity of OXA on rat eye tissues by using histopathological staining. Additionally, the reversibility of findings, if there is any, were assessed with waiting periods.
METHODS: 6-8 months old rats have been separated in five groups. Acute OXA treatment (4 mg/kg) has been administered to the 1st, 3rd and 5th days; consequently, the eye samples obtained at day 7th and 14th days of the study. Chronic OXA treatment (4 mg/kg) has been administered for 4 weeks (two days of week); the rats sacrificed 28thday and following 21st days of the completing administration of drug. One group was used as a control.
RESULTS: The most striking irreversible-features of OXA treatment were endothelial polypoid proliferation of the vessel, neo-vascularisation of cornea, capillarisation of optic nerve and at some degree, degeneration of retinal nerve fibre layer.
DISCUSSION AND CONCLUSION: OXA treatment could be responsible for sight threatening side effects by influencing different parts of the ophthalmic system; therefore, oncologist and ophthalmologists should keep in mind the irreversibl-ophthalmic adverse effects of OXA treatment in oncology patients.

13.
Mide Karsinomlarında ARID1A Ekspresyonunun Klinikopatolojik Parametrelerle İlişkisinin Araştırılması
Evaluation of the Relationship Between ARID1A Expression with Clinicopathologic Parameters in Gastric Carcinomas
Elif Usturalı Keskin, Gülden Diniz, Ayşe Nur Usturalı Mut, Yetkin Koca, Seda Eryiğit Kokkoz, Ebru Çakır
doi: 10.5222/terh.2019.49389  Sayfalar 273 - 279
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrik karsinom gelişimi birçok faktörle düzenlenir. Adenin Timinden zengin interaktif domain 1A (ARID1A) kromatin remodelizasyonunda yer alan tümör supresor gendir ve ARID1A proteinini kodlar. Yakın zamanda yapılan çalışmalar ARID1A ekspresyon kaybının gastrik karsinomlarda prognostik önemi olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda mide karsinomlarında ARID1A kaybının muhtemel prognostik rolünü araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Formalinde fikse edilmiş, 113 parafinize gastrik karsinom spesmeninde ARID1A ekspresyonu ve bunun farklı klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı.
BULGULAR: ARID1A boyanan hücrelerin ortalama yüzdesi %55.42 (minimum=1%, maximum=100%) idi. ARID1A ekspresyonu pT1b tümörlerde %73.89, pT2 tümörlerde %54.22, pT3 tümörlerde %53,76, pT4 tümörlerde %53.92 bulundu (p=0.219). ARID1A ekspresyonu az koheziv tip tümörlerde ortalama %56.61, tübüler tipte %48.52, müsinöz tipte %80, papiller tipte %73.75 ve mikst tipte %76.25 bulundu (p=0.093). ARID1A ekspresyonu HER2 pozitif tmörlerde %61.23 ve HER2 negatif tümörlerde %53.22 bulundu (p=0.262). ARID1A ekspresyonu ile tümör lokalizasyonu, lenf nodu metastazı, perinöral invazyon lenfovasküler invazyon gibi klinikopatolojik parametreler karşılaştırıldı. Ama istatistiksel olarak anlamlı değildi. Karşıt olarak ARID1A ekspresyonu ve HER2 negatif tümörlerin sağkalımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı (p=0.047).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mide tümörlerinde klinik gidişi tahmin etmede spesifik biyomarkerların tanımlanması çok önemlidir. Biz HER2 negatif mide karsinomlarında ARID1A ekspresyon kaybının sağ kalım ile doğru korele olduğunu bulduk. Bu sonuçlar ARID1A nın HER2 negatif mide karsinomlarının biyolojisinde bir rol oynayabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Development of gastric carcinoma is regulated by many factors. Adenin Timine rich interactive domain 1A (ARID1A) is a tumour suppressor gene involved in chromatin remodeling and it encodes the ARID1A protein. Recent studies have shown the loss of ARID1A expression in gastric carcinomas may have a prognostic importance. In our study, we purposed to evaluate the possible prognostic role of ARID1A loss in gastric carcinomas.
METHODS: ARID1A expressions were studied in 113 formalin-fixed, paraffin-embedded gastric carcinoma specimens and its association with different pathological and clinical parameters was evaluated.
RESULTS: The mean percentage of ARID1A stained cells was 55.42% (minimum=1%, maximum=100%). ARID1A expression was found 73.89% in pT1b, 54.22% in pT2, 53,76% in pT3, 53.92% in pT4 tumours respectively (p=0.219). ARID1A expression was averagely found 56.61% in poorly cohesive type tumours, 48.52% in tubular type, 80% in mucinous type, 73.75% in papillary type and 76.25% in mixed type tumours (p=0.093). ARID1A expression was found 61.23% in HER2 positive tumours and 53.22% in HER2 negative tumours (p=0.262). ARID1A expression was evaluated and compared with tumour localisation and other pathological parameters as lymph node metastasis, perineuronal invasion, lymphovascular invasion. Also they were not statistically significant. Contrary, there was significant association between ARID1A expression and survival of HER2 negative tumors (p=0.047).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Identification of specific biomarkers is very important for prediction of clinical outcome in gastric tumours. We demonstrated loss of ARID1A expression in HER2 negative gastric carcinomas positively correlate with overall survival. These results suggest that ARID1A may play a role in the biology of HER2 negative gastric carcinomas.

14.
Kan Gazı Analiz Sonuçlarının Karşılaştırılması: Kuru Lityum Heparine Karşı Sıvı Sodyum Heparin
Comparison of Blood Gas Analysis Results: Liquid Sodium Heparin Versus Dry Lithium Heparin
Savas Sezik, Turgay Yılmaz Kilic, Hasan Idil
doi: 10.5222/terh.2019.53244  Sayfalar 280 - 284
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada sıvı sodyum heparinle yıkanmış enjektörler ve kuru lityum heparin içeren enjektörler ile çalışılan kan gazı analiz sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Ayrıca, kan gazı parametrelerinin laboratuvar sonuçları ile uyumunun araştırılması da hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışma acil servis başvurusunda tam kan sayımı ve glukoz, üre, kreatinin, elektrolit düzeyleri ile birlikte herhangi bir nedenden dolayı venöz kan gazı analizi yapılan hastalar ile yapıldı. Kan örnekleri, kan gazı analizi için kuru lityum heparin içeren enjektöre ve sıvı sodyum heparin ile yıkanmış plastik enjektöre aktarıldı. Venöz kan gazı örneği alındıktan sonraki ilk 5 dakika içerisinde kan gazı analizi yapıldı. Hastaların demografik verileri, kuru lityum heparin içeren enjektör ve sıvı sodyum heparin ile yıkanmış enjektörle elde edilen kan gazı analiz sonuçları ve serum hemoglobin, sodyum, potasyum, kalsiyum ve glukoz seviyeleri değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 100 hasta alındı. Hastaların 52’si erkek (%52) yaş ortalamaları 60.32±17.12 yıl idi. Sıvı ve kuru heparinli enjektörler ile çalışılan kan gazı analizinden elde edilen tüm sonuçların kalsiyum hariç birbiri ile korele olduğu saptandı. Sıvı ve kuru heparinli enjektörler ile çalışılan kan gazı analizinden elde edilen ph, parsiyel karbondioksit basıncı ve parsiyel oksijen basıncı parametreleri için sınıf içi korelasyon katsayısı yüksek bulundu (sırasıyla; 0.989, 0.933, 0.948).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Katı lityum heparinli kan gazı enjektörlerinin sıvı sodyum heparin içeren enjektörlere herhangi bir üstünlüğü yoktur.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare blood gas analysis results obtained with injection syringes washed with liquid sodium heparin and syringes containing dry lithium heparin. Additionally, it was also aimed to investigate the compliance of blood gas parameters with laboratory results.
METHODS: This prospective study was performed of patients who underwent complete blood count and glucose, urea, creatinine, electrolyte levels along with venous blood gas analysis due to any cause in emergency department admission. Blood samples were transferred to blood gas syringe containing dry lithium heparin and plastic syringe washed with liquid sodium heparin. Blood gas analyses were performed within five minutes after venous blood gas samples were taken. The demographic data of the patients, blood gas analysis results obtained with injection syringes washed with liquid sodium heparin and syringes containing dry lithium heparin and serum hemoglobin, sodium, potassium, calcium and glucose levels were evaluated.
RESULTS: A hundred patients were included in the study. 52 patients were male (52%) and the mean age was 60.3 ± 17.1 years. The blood gas analysis results obtained by liquid and dry-heparin syringes were found to be correlated with each other except calcium values. Intraclass correlation coefficient of pH, partial pressure of carbon dioxide and partial pressure of oxygen parameters from blood gas analysis results obtained with liquid and dry heparin syringes were found to be high (0.989, 0.933, 0.948; respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is no significant advantage of dry lithium heparin blood gas syringes over liquid sodium heparin washed syringes.

OLGU SUNUMU
15.
Farklı Klinik Bulgularla Tanı Alan Hipofiz Sapı Kesilme Sendromu: İki Olgu Raporu
Pituitary Stalk Interruption Syndrome Diagnosed with Different Clinical Findings: Report of Two Cases
İlkay Ayrancı, Gönül Çatlı, Berna Eroğlu Filibeli, Hayrullah Manyas, Cemil Koçyiğit, Özgür Özteki&775;n, Bumin N Dundar
doi: 10.5222/terh.2019.37801  Sayfalar 285 - 290
Hipofiz sapı kesilme sendromu (HSKS), kesintili hipofiz sapı, ektopik arka hipofiz ve ön hipofiz hipoplazisi/aplazisi ile karakterize olup değişen derecelerde hipofiz hormon eksikliğinin eşlik ettiği doğumsal bir anormalliktir. Kesin etiyolojik neden bilinmemektedir. Ön hipofiz hormon eksikliklerine bağlı olarak, yenidoğan döneminde hipoglisemi, uzamış sarılık, inmemiş testis ve mikropenis, çocukluk döneminde ise boy kısalığı ve puberte gecikmesi ile prezente olup, tanısı radyolojik bulgulara göre konmaktadır. Bu raporda, altı ve onaltı yaşlarında farklı klinik bulgularla HSKS tanısı alan iki olgu sunulmuştur.
Pituitary stalk interruption syndrome (PSIS) is a rare congenital syndrome characterized by a classical triad of interrupted pituitary stalk, ectopic posterior pituitary and hypoplasia or aplasia of anterior pituitary with varying degrees of pituitary hormone deficiency. It presents with hypoglycemia, prolonged jaundice, cryptorchidism and micropenis in neonates while short stature and delayed puberty are the main findings in older children and adults. The diagnosis of PSIS is made according to radiological findings. This report describes two cases with PSIS who were diagnosed at the ages of six and sixteen with diverse clinical findings.

16.
Primer Safra Kesesi Pleomorfik Sarkomu: Nadir Bir Olgu
Primary Gallbladder Pleomorphic Sarcoma: A Rare Case
Semra Demirli Atıcı, Halit Batuhan Demir, Değercan Yeşilyurt, Dudu Solakoğlu, Mehmet Üstün, Cengiz Aydın
doi: 10.5222/terh.2019.91885  Sayfalar 291 - 294
Primer safra kesesi pleomorfik sarkomu çok nadir görülen bir tümör tipidir ve literatürde bildirilen olgu sayısının sınırlı olmasından dolayı iyi bilinmemektedir. Bu yazıda postoperatif immünhistokimyasal inceleme ile tanı konulan primer safra kesesi pleomorfik sarkomlu bir olgu sunuldu.
70 yaşında erkek hasta, sağ üst kadranda üç aydır olan karın ağrısı ve kilo kaybı ile başvurdu. Hastanın özgeçmişte kronik kolesistit nedeniyle medikal tedavi öyküsü mevcuttu. Kapsamlı radyolojik görüntüleme ile hastaya safra kesesi kanseri tanısı konuldu. Hastaya radikal kolesistektomi, karaciğer segmen 4b, 5 rezeksiyonu ve perikoledokal lenf nodu diseksiyonu uygulandı. Postoperatif dönemi kompllikasyonsuz seyreden hasta postoperatif 5. günde taburcu edildi. Postoperatif immünhistokimyasal incelemeler primer safra kesesi pleomorfik sarkom tanısını destekledi. Hasta adjuvan kemoterapi için tıbbi onkoloji bölümüne yönlendirildi.
Background: Primary gallbladder pleomorphic sarcoma is a very rare type of tumor and the prognosis is not well known mainly due to limited number of cases reported. Here, we aimed to report a case with primary gallbladder pleomorphic sarcoma which diagnosis was based on morphology and immunohistochemistry
Case presentation: A 70- year- old male presented with a three months of abdominal pain in the upper right quadrant and weight loss. The patient reported a past medical history of chronic cholecystitis. With extensive radiological imaging, the patient was diagnosed with gallbladder cancer and simple cholecystectomy, with segment 4b and 5 resection of the underlying liver tissue and the pericholedochal lymph nodes were performed. The immunohistochemical analyses supoorted the diagnosis of primary gallbladder pleomorphic sarcoma. Patients postoperative course was unremarkable and he was discharged on postoperative 5th day and adjuvant chemotherapy was
recommended.
Conclusion: Primary gallbladder pleomorphic sarcoma is a very rare histological type with an unclear pathogenesis. A better understandig of pathogenesis and treatment for this disease, with larger case series may be better addressed.

17.
Çok Nadir Görülen Bir Olgu: Nüks Paratestiküler Leiomyosarkom
A Very Rare Case: Recurrent Paratesticular Leiomyosarcoma
Mehmet Zeynel Keskin, Yusuf Özlem İlbey, Samir Abdullazade, Erdem Kısa, Cem Yucel, Okan Nabi Yalbuzdag
doi: 10.5222/terh.2019.65487  Sayfalar 295 - 298
Subkütanöz yüzeysel LMS oldukça nadirdir ve testis, epididim, spermatik kord gibi dokuları içermez. Özetle, skrotal subkütanöz LMS tüm malignitelerin 1/250000'ünde görülür. Bu olgu sunumunda bu nadir görülen patolojinin lokal nüksünü sunmayı amaçladık.
Subcutaneous superficial LMS is quite rare and does not include tissues like testis, epididymis, spermatic cord. In brief, scrotal subcutaneous LMS is seen in 1/250000 of all malignancies. Here we aimed to present local recurrence of this rarely seen pathology in this case report.

18.
Persistan Yara Yeri Akıntısı Olan Üroloji Olgusu
A Urology Case with Persistant Wound Leakage
Mehmet Zeynel Keskin, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2019.90377  Sayfalar 299 - 301
Sağ nefroüreterektomi ve radikal sistoprostatektomi- ileal loop ameliyatı sonrası yaklaşık 1 ay devam eden yara yeri akıntısına yaklaşımımızı paylaşarak, literatüre katkıda bulunmak istedik.
We aim to contribute to the literature by sharing our approach to a case of wound leakage that persisted for one month following right nephroureterectomy and radical cystoprostatectomy- ileal loop surgery.

19.
Bir Adolesan Kızda Trandolapril/Verapamil Hidroklorür Kombinasyon Toksisitesi İle Ciddi Kardiyak ve Renal Bulgular
Severe Cardiac and Renal Findings in an Adolescent Girl: Trandolapril/Verapamil Hydrochloride Overdose
Demet Alaygut, Dilek Orbatu, Mehmet Burhan Oflaz
doi: 10.5222/terh.2019.60352  Sayfalar 302 - 306
Trandolapril / Verapamil Hidroklorid kombinasyonu bir antihipertansif ilaçtır. 15 yaşında kız hasta hastanemize halsizlik ve somnolans bulguları ile getirildi. Başvurusundan 12 saat önce her bir tabletinde 180 mg verapamil ve 2 mg trandolapril bulunan tabletlerden içtiği öğrenildi. Bradikardi, hipotansiyon ve akut böbrek hasarı tablosunda olan hastaya pacemaker takılarak uygun sıvı replasmanı sağlandı. Normal kalp ritminin sağlanmasından 12 saat sonra pacemaker çıkarıldı. Akut böbrek hasarı sıvı tedavisi ile düzeldi.Bu vaka çocukluk ve adolesan çağda Trandalopril / Verapamil gibi sabit doz da ilaç kombinasyonları içeren ve çocukluk çağında kullanımı nadir olan ilaçların toksisitesi ile ilgili gelişebilecek kardiyak ve renal toksisite bulgularını sunmak için yazılmıştır.
Trandolapril/ Verapamil Hydrochloride combination is an antihypertensive drug. A 15-year-old female patient was brought to our hospital with the fatigue and somnolence complaints. It is learnt that 12 hours before her admittance, she had taken a drug consisting of 180 mg verapamil and 2 mg trandolapril in each tablet. Pacemaker was implanted to the patient who was in the table of bradycardia, hypotension and acute renal failure and appropriate fluid treatment was administered. Pacemaker was removed after 12 hours because normal heart rhythm was developed. Table of acute renal failure was remedied by fluid replacement. This case was notified in order to remark cardiac and renal toxic findings due to the lack of number of the case quantity notified in childhood and adolescent age group and especially the fixed-dose combination drugs such as Trandolapril/ Verapamil Hydrochloride.

DÜZELTME
20.
Düzeltme
Correction

Sayfa E1
Makale Özeti | Tam Metin PDF

21.
Yazar Dizini
Author Indeks

Sayfa E2
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale