Tepecik Eğit Hast Derg: 30 (1)
Cilt: 30  Sayı: 1 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfa II

KLINIK ARAŞTıRMA
3.
Term Yenidoğan Apnesinin Klinik İzlem Sonuçları
Clinical Outcomes of Apnea in Term Newborns
Pınar Arıcan, Pınar Gençpınar, Elif Yiğit, Mehmet Yekta Oncel, Melek Akar, Nihal Olgaç Dündar
doi: 10.5222/terh.2020.64326  Sayfalar 1 - 4
GİRİŞ ve AMAÇ: Apne, yenidoğanlarda sık görülen bir sorundur ancak sağlıklı yenidoğanlarda nörogelişimsel sonuçları iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada, apne başvuran diğer yönlerden sağlıklı yenidoğanların uzun dönem nörogelişimsel sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya, yenidoğan döneminde hastaneye yatırılan ve apne nedeni ile pediatrik nöroloğa danışılan 59 çocuk dahil edildi.
BULGULAR: Tüm hastaların, tam kan sayımı, C-reaktif protein, serum elektrolitleri ve kan glukozu normaldi. Sadece bir hastada kraniyal manyetik rezonans görüntülemede sağ temporal lobda kanama görüldü. Anormal EEG bulguları olan 3 (% 5) hastada antiepileptik ilaç başlanmıştı. Taburculuk sonrası hiçbir hastada tekrarlayan apne atağı görülmedi. Klinik izlem medyan süresi 34 ay (IQR: 24-41) idi. Tüm hastalarda normal nöromotor gelişim gözlendi. Çalışmamızda, en sık görülen apne prezentasyonu kısa çözümlenmiş açıklanamayan olay (BRUE) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, diğer yönlerden sağlıklı term yenidoğan bebeklerde apneik olayların büyük çoğunluğunun kendi kendini sınırlandırdığını ve müdahale gerektirmediğini gösterdi.
INTRODUCTION: Apnea is a common problem in newborns however clinical outcome is not known well in otherwise healthy newborns. This study is aimed to evaluate the long-term neurodevelopmental outcome of otherwise healthy newborns presenting with apnea.
METHODS: This study was conducted on 59 children who were hospitalized in neonatal period and consulted with a pediatric neurologist after a solely apneic event.
RESULTS: There were no significant findings with respect to the complete blood count, C-reactive protein, serum electrolytes and blood glucose. Only in one patient, cranial magnetic resonance imaging revealed a hemorrhage in the right temporal lobe. Antiepileptic drug was initiated in 3 (5%) patients with abnormal electroencephalography findings. After discharge from hospital, no patient had recurrent episodes of apnea. Their median of follow-up time was 34 months (IQR: 24-41). All patients showed normal psychomotor development. The most common presentation of apnea was a brief resolved unexplained event (BRUE) in our study.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study showed that the vast majority of apneic events are self-limiting and require no intervention in otherwise healthy term newborns.

4.
Edinsel Demiyelinizan Hastalık Tanılı Hastalarımızın Akut ve Uzun Dönem İzlem Sonuçları
Early and Long Term Outcomes of Patients with Diagnosed Acquired Demyelinating Syndromes
Pınar Arıcan, Nihal Olgac Dundar, Dilek Cavusoglu, Gülberat İnce, Pınar Gençpınar
doi: 10.5222/terh.2020.48557  Sayfalar 5 - 11
GİRİŞ ve AMAÇ: Edinsel demiyelinizan hastalık tanısı konulan hastaların klinik bulgularını, aldıkları tedaviyi ve uzun dönem izlem sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Ocak 2013- Ocak 2018 tarihleri arasında çocuk nöroloji polikliniğinden edinsel demiyelinizan hastalık tanısı ile takipli hastalarla yapıldı. Demografik verileri, klinik bulguları ve izlem sonuçları retrospektif olarak hasta dosyaları taranarak değerlendirildi.
BULGULAR: On dokuz hastanın, dokuzu (%47) kız, 10’u (%53) erkek; ortalama yaşı 10±5 yıl idi. Hastaların yedisi (%37) ADEM/MDEM, beşi (%26) MS, üçü (%16) ON, üçü (%16) TM, biri (%5) NMO tanısı ile takipli idi. Yedi (%37) hastada akut demiyelinizan atak öncesi bir ay içinde enfeksiyon öyküsü vardı. Çoğu hastada izlem sonuçları iyi olsa da optik nörit tanısı alan bir hastanın sekel nörolojik bulgusu vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk çağı edinsel demiyelinizan hastalık insidansı, özellikle multiple skleroz, dünya çapında artmaktadır. Demiyelinizan sendromların tanınması önemli terapötik ve prognostik değer taşır.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the clinical features, treatment and long-term outcomes of patients with diagnosed acquired demyelinating syndromes.
METHODS: This study was conducted on children with a diagnosis of acquired demyelinating syndromes from January 2014 to January 2018. The demographic data, clinical presentation and outcome of the patients were collected from the medical records and reviewed.
RESULTS: Of the 19 patients, nine (47%) were girls and ten (53%) were boys. Their mean age was 10±5 years. Seven patients (37%) had acute disseminated encephalomyelitis/ multiphasic disseminated encephalomyelitis, five patients (26%) had multiple sclerosis, three patients (16%) had optic neuritis, three patients (16%) had transverse myelitis, and one patient (5%) had neuromyelitis optica. Seven patients (37%) had experienced infection within 1 month before onset. Although the outcome for most of the patients was good, one patient who was diagnosed with optic neuritis had ongoing disabilities.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Incidence of childhood acquired demyelinating syndrome, especially multiple sclerosis, appears to be on the rise worldwide. Recognizing demyelinating syndromes carries important therapeutic and prognostic value.

5.
Troponin-T Düzeyleri Kronik Hemodiyaliz Hastalarında Sol Ventrikül Remodelingini Öngörebilir
Troponin-T Levels Can Predict Left Ventricle Remodeling in Chronic Hemodialysis Patients
Cenk Ekmekci, Hülya Çolak, Özgur Bayturan, Seyhun Kursat, Ugur Kemal Tezcan, Ali Rıza Bilge
doi: 10.5222/terh.2020.54366  Sayfalar 12 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastalarda kardiyak troponin T (cTnT), kardiyovasküler sonuçları öngörmede önemli bir belirteçtir. cTnT düzeylerinin, hemodiyalizin etkinliği ve hastanın volüm durumunun bir sonucu olarak; KBY' deki sol ventrikül geometrik paterni hakkında daha fazla bilgi sağlayıp sağlamadığını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 3 aydan fazla (haftada 19 ay), haftada üç kez hemodiyaliz yapılan, altmış bir hasta dahil edildi. Hemodiyaliz programındaki hastalardan orta diyaliz seansından bir gün önce kan örnekleri alındı ve cTnT çalışıldı. Tüm hastalara aynı kardiyolog tarafından haftanın ikinci hemodiyaliz seansından bir gün önce ekokardiyografik inceleme yapıldı.
BULGULAR: Gruplar ekokardiyografik volüm parametreleri açısından karşılaştırıldığında; cTnT pozitif grupta sol atriyum çapı, sol ventrikül (SV) kitlesi, SV kitle indeksi daha yüksek bulundu. Egzantrik SV hipertrofi paterni, cTnT-pozitif grupta anlamlı olarak daha sıktı (p: 0.04).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hipervolemiye sekonder gelişen egzantrik sol ventrikül hipertrofisi olan hemodiyaliz hastalarında cTnT artmaktadır. Sonuç olarak, cTnT hemodiyaliz hastalarında LV geometrik paterninin bir yol göstericisi ve tedavi yöntemlerinin planlanması için bir yöntem olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Cardiac troponin T (cTnT) is an important marker in patients with chronic renal failure (CRF) to predict cardiovascular outcomes. We evaluated whether cTnT levels will provide further information about left ventricle geometric pattern in CRF as the result of patient’s volume status and efficacy of hemodialysis.
METHODS: Sixty-one patients who underwent hemodialysis three times a week for more than 3 months (mean 19 months) were included the study. One day before the mid dialysis session, blood samples were taken from the patients in the hemodialysis program and cTnT was studied. All patients underwent echocardiographic examination one day before the second hemodialysis session of the week by the same cardiologist.
RESULTS: When the groups were compared in terms of echocardiographic volume parameters; left atrium diameter, left ventricle (LV) mass, LV mass index were found higher in the cTnT positive group. The eccentric LV hypertrophy pattern was significantly more frequent in the cTnT-positive group (p: 0.04).
DISCUSSION AND CONCLUSION: cTnT are increased in hemodialysis patients with eccentric LV hypertrophy as the result of hypervolemia. In conclusion, cTnT could be used as a marker of LV geometric pattern in hemodialysis patients and as a method for planning the treatment modalities.

6.
İzmir İli Lise Çağı Çocuklarında Yeme Farkındalığının Değerlendirilmesi
Evaluation of Eating Awareness in High School Children in İzmir
Dilek Subay Orbatu
doi: 10.5222/terh.2020.23590  Sayfalar 19 - 27
GİRİŞ ve AMAÇ: Yeme tutum ve davranışları genetik, çevre, hormonlar, bireyin o anki duygusal durumu, sosyo-demografik özellikler, geçmiş deneyimler, kültürel ve dini inanışlar, medya, beden algısı, şişmanlık, iştah gibipek çok faktörden etkilenmektedir. Yeme davranışının psikolojik açıdan ele alındığında insanların günlük hayatta çeşitli olaylar sonucu sıkça maruz kaldığı stres, gerginlik, can sıkıntısı, mutluluk, sevinç, heyecan gibi duygularla yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Bu araştırma adolesanlarda yeme farkındalığının belirlenmesi amacı ile planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı Kliniğinde planlanmış ve hastane yerel etik kurulu ile İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü etik kurulundan onay alındıktan sonra yapılmıştır. Araştırma Mart 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında İzmir ili lise çocuklarına Yeme Farkındalığı Ölçeği-30 (YFÖ-30) uygulanarak yapılmıştır. Bu çalışma kapsamında; 14-18 yaş aralığında yer alan ve İzmir ilinde lise eğitimine devam eden öğrenciler çalışma popülasyonunu oluşturmuştur.Belirlenen örneklem, tabakalı basit rasgele örnekleme yöntemi ile olmuştur. Bu yöntem baz alınarak ve 0,2 hata marjini, 0,80 güç değeri, % 95 güven düzeyi ile hesaplanan örneklem büyüklüğü 2401 olarak belirlenmiştir. Veri toplama yöntemi olarak Köse ve arkadaşları tarafından Türkçe diline kazandırılmış 30 sorudan oluşan Yeme Farkındalığı Ölçeği(YFÖ-30) öğrencilere uygulanmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya toplamda 2137 lise çağı öğrenciye dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin %42.7’si 9. sınıf, %30.4’ü 10. sınıf, %15’i 11. sınıf, %3.9’u 12. sınıf öğrencisidir. Çalışma grubunun %56.7’sini kız öğrenciler oluşturmuştur. En fazla ortalama puan ise 15,99 ± 2.70 ile bilinçli beslenme alt grubunda olmuştur. Alt boyut puanları normal dağılıma uymadığı için nonparametrik test kullanılarak alt gruplarla cinsiyet ilişkisi değerlendirilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak erişkin bireyler üzerinde yeme farkındalığı ve bunu etkileyen etkenler üzerinde yapılmış pek çok çalışma olmakla birlikte, özellikle erişkin çağa geçmek üzere olan adolesanlar üzerinde yapılmış çalışma sayısı azdır. Bu çalışmanın bu açıdan literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Eating attitudes and behaviors are affected by many factors such as genetics, environment, hormones, current emotional state of the individual, socio-demographic characteristics, past experiences, cultural and religious beliefs, media, body perception, obesity, appetite. When eating behavior is considered psychologically, it is observed that people are frequently exposed to emotions such as stress, tension, boredom, happiness, joy and excitement that they are frequently exposed to as a result of various events in daily life. This research is planned to determine the awareness of eating in adolescents.
METHODS: Our study was planned in Tepecik Training and Research Hospital Child Health Clinic and was done after the approval of the local ethics committee of the hospital and the ethics committee of İzmir Provincial Directorate of National Education. The research was carried out between March 2019 and June 2019 by applying Eating Awareness Scale-30 (EAS-30) to high school children in Izmir. This scope of work; Students who are between the ages of 14-18 and who continue their high school education in İzmir province formed the study population. The determined sample was made by stratified simple random sampling method. Based on this method, the sample size calculated as 0.2 error margin, 0.80 power value, 95% confidence level was determined as 2401. As a data collection method, the Eating Awareness Scale (EAS-30) consisting of 30 questions put into Turkish by Köse et al. Was applied to students.
RESULTS: A total of 2137 high school age students were included in the study. 42.7% of the students included in the study are 9th grade, 30.4% are 10th grade, 15% are 11th grade, 3.9% are 12th grade students. Female students constituted 56.7% of the study group. The highest average score was 15.99 ± 2.70 in the conscious nutrition subgroup. Since the sub-dimension scores did not conform to the normal distribution, the gender relationship with the subgroups was evaluated using the nonparametric test.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, although there are many studies on eating awareness on adults and the factors affecting this, there are few studies especially on adolescents about to go into adulthood. It is thought that this study will contribute to the literature in this respect.

7.
Koroner Arter Hastalığı Değerlendirilmesinde Tc-99m MİBİ Perfüzyon ve 18F-FDG PET Viabilite Çalışmalarının Değeri
The Value of Tc-99m MIBI Perfusion and 18F-FDG PET Viability Studies in the Evaluation of Coronary Artery Disease
Emine Budak, Ahmet Yanarateş
doi: 10.5222/terh.2020.57338  Sayfalar 28 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Tc-99m MİBİ MPS ve kardiyak F-18 FDG PET bulgularını invaziv koroner anjiyografi (İKA) bulgularıyla karşılaştırarak nükleer kardiyak yöntemlerin koroner arter hastalığı (KAH) tanısındaki değerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza EKG’de geçirilmiş miyokard infarktüsü (Mİ) bulguları bulunan, Tc-99m MİBİ MPS’sinde irreversibl defekt saptanan ve FDG PET ile viabilite değerlendirilmesi amacıyla bölümümüze refere edilen 17 hasta dahil edildi. Tüm hastaların İKA sonuçları mevcuttu. Değerlendirme segment bazında yapılarak tüm hastalarda sol ventrikül miyokard duvarları apeks, septum, anterior, lateral ve inferior duvar olmak üzere 5 segmente ayrıldı. Böylece 17 hastada 85 segment değerlendirmeye alındı. Anterior duvar, septum ve apeksin LAD’den, inferior duvarın RCA’dan ve lateral duvarın Cx’ten kanladığı kabul edildi. Nükleer kardiyak yöntemlerle İKA bulguları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmamıza ortalama yaşı 59.5 olan 17 hasta dahil edildi (4 kadın, 13 erkek). İKA sonuçlarına göre tüm hastalarda ≥ %50 darlık gösteren KAH saptandı. MPS’nin gerçek pozitif, gerçek negatif, yanlış pozitif ve yanlış negatif olduğu segment saysısı sırasıyla; 67, 12, 3 ve 3 idi. MPS’nin KAH’ı saptamada duyarlılığı %95.7, özgüllüğü %80 ve doğruluğu %92.9 olarak bulundu. MPS bulguları ile İKA sonuçları arasında mükemmel uyum ve yüksek korelasyon saptandı. MPS ve PET birlikte değerlendirilerek segmentler gruplandırıldığında; perfüzyon ve metabolizma defekti saptanmayan (normal grup) segmentlerin İKA darlık derecesi viabl ya da infarkt olarak değerlendirilen segmentlerden anlamlı olarak daha düşük saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tc-99m MİBİ MPS ve F-18 FDG PET, EKG’de geçirilmiş Mİ bulguları bulunan hastalarda, KAH tanı ve şiddetinin belirlenmesinde büyük öneme sahip noninvaziv yöntemlerdir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to compare the findings of Tc-99m MIBI MPS and cardiac F-18 FDG PET with invasive coronary angiography (ICA) and to investigate the value of nuclear cardiac methods in the diagnosis of coronary artery disease (CAD).
METHODS: Seventeen patients who had irreversible defect in Tc-99m MIBI MPS and who were referred to our department for viability evaluation with FDG PET were included in the study. All patients had ICA results. The evaluation was performed on a segmental basis and left ventricular myocardial walls were divided into 5 segments: apex, septum, anterior, lateral and inferior walls. Thus, 85 segments were evaluated in 17 patients. It was accepted that the anterior wall, septum and apex were fed from the LAD, the inferior wall from the RCA, and the lateral wall from the Cx. Nuclear cardiac methods and ICA findings were compared.
RESULTS: Seventeen patients with ECG detected unrecognised myocardial infarction (MI) with a mean age of 59.5 years were included in the study. According to the results of ICA, all patients had CAD with ≥ 50% stenosis. The number of segments that MPS was true positive, true negative, false positive and false negative was 67, 12, 3 and 3, respectively. The sensitivity, specificity and accuracy of MPS were 95.7%, 80% and 92.9%, respectively. Excellent agrrement and high correlation were found between MPS findings and ICA results. When MPS and PET were evaluated together and the segments were grouped; ICA stenosis was significantly lower in segments without perfusion and metabolism defect (normal group) than in segments considered viable or infarct.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tc-99m MIBI MPS and F-18 FDG PET are noninvasive methods having great importance in the evaluation of diagnosis and severity of CAD in the patients with ECG detected unrecognised MI.

8.
Hematolojik Parametrelerin Prostat Biyopsisi Sonuçlarını Öngörmede Önemli Bir Rolü Var mı?
Do Hematological Parameters Have a Significant Role in Predicting the Results of Prostate Biopsies?
Ali Borekoglu, Deniz Abat, Huseyin Eren, Adem Altunkol, Onur Karslı, Selçuk Yaylacı
doi: 10.5222/terh.2020.28290  Sayfalar 34 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Hematolojik parametrelerin prostat biyopsisi sonuçları üzerindeki öngörücü rolünü değerlendirmek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014-Nisan 2016 tarihleri arasında ultrason eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastaları değerlendirdik. Hastalar histopatolojik sonuçlarına göre iki gruba ayrıldı: prostat kanseri saptanan ve saptanmamış hastalar. Biyopsi öncesi eritrosit sayısı, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, trombosit sayısı, hemoglobin düzeyi, hematokrit, kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği ve trombosit incelemesi yapıldı. Ek olarak, nötrofil lenfosit oranları ve trombosit lenfosit oranları hesaplandı. Bu parametreler iki grup arasında karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Prostat kanseri 38 hastada (% 30.25) ve benign prostat hastalıkları (prostat hiperplazisi veya kronik prostatit) 88 hastada (% 69.85) tespit edildi. Prostat kanserli hastalar ile eritrosit sayısı, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, trombosit sayısı, hemoglobin düzeyi, hematokrit,eritrosit dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi ve trombosit dağılımı genişliği açısından benign durumları olan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ek olarak, gruplar arasında nötrofil / lenfosit oranı ve trombosit / lenfosit oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hematolojik parametreler prostat biyopsi sonuçlarını öngörmede önemli bir rol oynamaz. Bu konunun daha fazla değerlendirilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: To assess the predictive role of hematological parameters on the results of prostate biopsies.
METHODS: We evaluated patients who underwent ultrasound-guided prostate biopsies between January 2014 and April 2016. The patients were divided into two groups according to their histopathological results: patients with prostate detected cancer and patients without detected cancer. The erythrocyte count, neutrophil count, lymphocyte count, platelet count, hemoglobin level, hematocrit, red cell distribution width, mean platelet volume, platelet distribution width and plateletcrit were analyzed before biopsy. Additionally, neutrophil-to-lymphocyte ratios and platelet-to-lymphocyte ratios were calculated. These parameters were compared between the two groups and statistically analyzed.
RESULTS: Prostate cancer was detected in 38 (30.25%) patients, and benign conditions (prostatic hyperplasia or chronic prostatitis) were detected in 88 (69.85%) patients. There was no statistically significant difference between the patients with prostate cancer and patients with benign conditions according to the erythrocyte count, neutrophil count, lymphocyte count, platelet count, hemoglobin level, hematocrit, red cell distribution width, mean platelet volume and platelet distribution width and plateletcrit. Additionally, there were no statistically significant differences between the groups regarding the neutrophil-to-lymphocyte ratio and platelet-to-lymphocyte ratio.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hematological parameters play no significant role in predicting prostate biopsy results. More sophisticated studies are needed to further evaluate this issue.

9.
Cushing Hastalığı Remisyon Değerlendirmesinde Nötrofil Lenfosit Oranının Yeri
Predictive Value of Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio for the Assessment of Remission in Cushing’s Disease
Mahmut Camlar, Berra Bilgin, Merve Ören, Burak Kınalı, Seçil Erden Melikoğlu, Nurperi Gazioglu
doi: 10.5222/terh.2020.50570  Sayfalar 39 - 43
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda nötrofil lenfosit oranı bazı beyin tümörü tiplerini de içeren pek çok kanser için erken prognostik faktörlerden biri olarak tanımlanmıştır. Çalışmanın amacı Cushing hastalarında operasyon öncesi ve sonrası nötrofil lenfosit oranları ile remisyon arası ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Cushing hastalığı tanısıyla 1997 ila 2017 yılları arasında tek bir cerrah (NG) tarafından opere edilmiş ardışık 162 hastanın bilgileri retrospektif olarak araştırılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma kriterlerini karşılayan 24 hastanın operasyon öncesi, postoperatif 1.gün ve postoperatif 3.ay tam kan sayımı değerlerinden hesaplanan nötrofil lenfosit oranları ile erken remisyon ve 3. ay remisyona girmiş olma durumları karşılaştırılarak arasındaki ilişki araştırıldı.
BULGULAR: Preoperatif, postoperatif 1.gün ve postoperatif 3. ay nötrofil lenfosit oranının erken remisyona giren hasta grubunda (p = 0.001) ve erken remisyona girmeyen grup hastalarda da ( p = 0.002) anlamlı farklı olduğu gözlendi. Ancak 3.ay remisyona giren grupta ve remisyona girmeyen grupta ölçülen nötrofil lenfosit oranları arası fark anlamlı bulunmadı. Uzun dönem takipte olup remisyonda olan ve remisyona girmemiş olguların operasyon öncesi, postoperatif 1.gün ve postoperatif 3. ayda bakılan nötrofil lenfosit oranları arasında anlamlı bir fark bulundu. Ancak uzun dönem takiplerinde remisyonda olan hastalar (p=0.001) ile remisyona girmemiş hastaların (p = 0.005) oranları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cushing hastalığı stres hormonları ile direkt bağlantılı bir hastalıktır ve bunun nötrofil lenfosit oranlarına etkisi kaçınılmazdır. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar bu konuya ışık tutacaktır.
INTRODUCTION: The neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) is a new and early prognostic marker for many carcinomas including intracranial tumors. The aim of the present study was to assess the association of pre and postoperative neutrophil lymphosyte ratio (NLR) with remission in patients with Cushing’s disease (CD).
METHODS: The present study was carried out using the data of 162 consequtive patients operated for Cushing's disease by a single surgeon (NG) between 1997 and 2017. Clinical records were analyzed retrospectively. Complete blood counts (CBC) results taken preoperatively, postoperative 1st day and postoperative 3rd month of 24 patients were matched with 3rd month remission and final follow-up remission for each patient.
RESULTS: There was a statistically significant difference between preoperative, postoperative 1st day and postoperative 3rd month NLR in patients with early remission (p = 0.001) and in non-remission patients (p = 0.002). No statistically significant difference was found 3rd month remission and non-remission patients in terms of NLR measured at different times. There was a statistically significant difference between preoperative, postoperative first day and postoperative 3rd month NLR in patients with final follow-up remission (p = 0.001) and in non-remission patients (p = 0.005). No statistically significant difference was found between NLR measured at different times among those who are in final follow-up remission or not.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cushing's disease is a disease directly associated with stress hormones and its effects on NLR is inevitable. New studies with larger patient series will shed light on this issue.

10.
İdrar Dansitesi ve pH; İşeme Fonksiyonu ile İlişkili Midir?
Urine Density and pH: Do They Have a Relationship with Voiding Dysfunction?
Mehmet Zeynel Keskin, Erkin Karaca, İbrahim Aydoğdu, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2020.97059  Sayfalar 44 - 48
GİRİŞ ve AMAÇ: İşeme disfonksiyonunun etiyolojisi literatürde sürekli ilgi konusu olmuştur. İYE, barsak sorunları ve kabızlık, sosyal çevrenin ve ailenin olumsuz tutumları, genetik v.b gibi bir çok neden üzerinde durulmuş ve hala araştırmalara konu olmaktadır. İYE ile pelvik duvar disfonksiyonu, kabızlık ve barsak tembellikleri ve işeme disfonksiyonu arasında yoğun ilişki saptanmıştır. Biz de bu çalışmamızda, işeme disfonksiyonunun etiyolojisine katkı sağlayabilmek için tam idrar tahlilinde çalışılan idrar pH ve idrar dansitesinin pediatrik işeme disfonksiyonunda ki etkisini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 43308 çocuk çalışmaya dahil edildi. Tarama sonucunda işeme disfonksiyonu olmayan 42196 çocuk grup 1, işeme disfonksiyonu olan 1112 çocuk grup 2 olarak belirlendi. Tespit edilen tüm çocukların tam idrar tahlilleri tarandı ve idrar pH ve dansite verileri elde edildi. 2 grup arasında bağımsız parametreler (idrar pH ve dansite) açısından farklılık Student t test kullanılarak istatistiksel açıdan analiz edildi. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: İşeme disfonksiyonu olan grup istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yaş olarak daha büyük saptandı. İdrar pH değerinde gruplar arasında farklılık bulunmadı. İdrar dansite değeri ise işeme disfonksiyonu olan grupta istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İşeme disfonksiyonu olan çocuklarda idrar pH değerinin daha düşük çıkması beklenirken, idrar dansitesinde genelde farklılık beklenmez. Fakat bizim çalışmamızda idrar pH değerinde farklılık saptanmazken, idrar dansitesi kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır. Bu durumun açıklanması için daha ileri düzeyde, moleküler ya da deneysel, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu açıktır.
INTRODUCTION: The etiology of voiding dysfunction has garnered constant attention in the literature. Various factors such as UTI, bowel problems and constipation, negative attitudes of the social environment and the family, and genetics have been inspected and are still topics of investigation. UTI was found to have a strong association with pelvic wall dysfunction, constipation and lazy bowel syndrome, and voiding dysfunction. This study aims to investigate the effects of urine pH and urine density values obtained through complete urinalysis on pediatric voiding dysfunction in order to contribute to the etiology of voiding dysfunction.
METHODS: A total of 43308 children were included in the study. Based on screening, 42196 children without voiding dysfunction were included in Group 1 and 1112 children with voiding dysfunction were assigned to Group 2. Complete urinalysis results of all identified children were scanned to obtain urine pH and density values. Differences between the two groups in terms of independent parameters (urine pH and density) were analyzed using student’s t-test. A p value<0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: The group with voiding dysfunction was determined to have a greater mean age with statistical significance. There was no difference between the groups in terms of urine pH values. However, urine density values were lower in the group with voiding dysfunction at statistically significant levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In general, children with voiding dysfunction are expected to have lower urine pH values, while urine density is not expected to show any differences. However, our study determined no differences in urine pH but detected lower urine density compared to the control group. Clearly, more advanced molecular or experimental prospective studies are required to explain this situation.

11.
Uzatılmış Doku Takip Yöntemi İle Kalıcı Onkoloji Eğitim Materyali Hazırlanması: Ön Çalışma
Producing Longlasting Education Material For Oncology By Prolonged Tissue Processing: Preliminary Study
Safiye Aktas, Merve Tutuncu, Gulden Diniz, Zekiye Altun, Nur Olgun
doi: 10.5222/terh.2020.39327  Sayfalar 49 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; Onkoloji Enstitüsü ve Tıp Fakültelerinin Patoloji ve Onkoloji bölümleri için, dokuları ve organları kuru, kokusuz, dokunulabilir ve toksik olmayan eğitim materyali olarak hazırlamaktır. Plastinasyon, Alman Profesör Von Hagen tarafından keşfedilmiş, doku örneklerinin uzun süreli koruyan bir yöntemdir. Bu teknik ile dokular arası su, özel polimerler ile yer değiştirerek, doğal hallerine birebir benzer, örnekler eğitim amaçlı ve biyoloji müzeleri için elde edilmektedir. Bu yöntem pahalı; ve özel ekipmanlar gerektiren; işlemi yapan teknisyenin uzun süre toksik maddelere maruz kalabildiği bir yöntemdir. Doku takibi rutin histopatoloji pratiğinde her gün kullanılan bir yöntemdir. Kasetlenmiş 3 mm kalınlığı geçmeyen doku örnekleri toplam 6-18 saat gibi bir sürede formol, artan alkol serileri, aseton, ksilol ve parafin aşamalarında belirli süreler kalarak doku mumyalanmakta ve parafin bloklara kesit alınmak üzere gömülmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırmada eğitim materyali olabilecek bir kolon kanseri, bir larinks kanseri, bir böbrek kanseri, bir meme kanseri, bir yumuşak doku sarkomundan farklı parçalar rutin işlemler tamamlandıktan bir yıl sonra atılmak için ayrılan örneklerden boyuta ve farklı deneme sürelerine göre 3-10 gün süreli, otomatik vakumlu kapalı sistem doku takip cihazında uzatılmış doku takibine maruz bırakılmıştır.
BULGULAR: Parafine doymuş olarak çıkan örnekler kokusuz elle rahat ellenebilen kuru eğitim materyali olarak hazırlanmıştır. Örneklerin 3-6 aylık bekleme sürelerinde bozulma, kuruma deformasyon göstermediği saptanmıştır. Örnekler Temel Onkoloji yüksek lisans ve doktora derslerinde ön deneme olarak kullanılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gelecek planlarımızda daha büyük örneklerle çalışma, nadir tümörleri çalışma, deney hayvanları için eğitim materyali hazırlama, cam ve reçine gibi materyallere gömme ve dayanıklılık testleri ve saklanan örneklerden moleküler çalışma olasılığının test edilmesi vardır. Ek olarak, materyal dayanıklılığı daha uzun süre gözlenecektir.
INTRODUCTION: The aim of this project is, to produce organs and tissues as a nontoxic, dry, odorless, touchable education material for pathology and oncology departments of medical faculty and oncology institutes. German Professor Von Hagen invented plastination. This new method enables to preserve tissue material for longer time. In this method, the water inside the tissues are displaced with special polymers and last form of tissues resembles to its original form and can be preserved for educational purposes and biology museums. This method is an expensive and requiring special equipment. The staff who is performing the plastination, exposed to toxic substances for long periods. Tissue processing is used in pathology departments every day in routine practice. Tissue samples, less than 3 mm thickness, are placed in cassette and pressed in machine for 6 to 18 hours. Gradually, they are dehydrated and hardened step-by-step formalin, increasing alcohol series, acetone, xylene and lastly paraffin. Later, samples are placed in blocks to be cut for histologic evaluations.
METHODS: In this study, biologic materials that are be suitable for education, a colon carcinoma, a larynx carcinoma, a breast carcinoma and a renal carcinoma were processed for 3 to10 days in a closed tissue processing machine with vacuum system.
RESULTS: The samples which were hard, odorless, easy to handle were filled paraffin and the samples can touchable without gloves, and useful to be education material.There were no putrefaction, shrinkage or deformation of the samples after 3 to 6 months period.The samples were used as a preliminary trial in Basic Oncology master and doctorate lectures.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our future plans, experimental animal education material preparation; embedding in transparent material such as epon, glass and long time lasting checking and molecular study possibility from education material exists. In addition, the material durability will be observed for a longer period.

12.
Yoğun Bakım Hastalarında FAST HUGS WITH ICU Etkinliği
FAST HUGS WITH ICU Efficacy in Intensive Care Patients
Ciler Zincircioglu, Gökhan Yaman, Işıl Köse, Merve Zerey Albayrak, Uğur Uzun, Aykut Sarıtaş, Nimet Şenoglu
doi: 10.5222/terh.2020.99810  Sayfalar 53 - 61
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun Bakım Ünitelerinde hastaların takipleri sırasında tüm hayati parametrelerin atlanmadan düzenle takip edilmesi için baş harflerin birleştirilmesi ile oluşturulan kısaltmalar kullanılmıştır. Amacımız kontrol parametrelerini gözden geçirerek “FAST HUGS WITH ICU” ile günlük takiplerde saptanabilecek olası eksikliklerin topluca değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma; Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tepecik EAH ve Suat Seren EAH’lerinde Anestezi Yoğun Bakım Ünitesi dışında takip edilen; 29’u üçüncü düzey ve 24’ü ikinci düzey yoğun bakım hastasının rastgele bir günlük takibi sırasında uygulanmıştır. Her bir kontrol parametresi takip eden hekim ile birlikte değerlendirilmiş ve tespit edilen uygulama eksiklikleri kayıt edilmiştir.
BULGULAR: Yaş ortalaması 65.53±14.71, ağırlık ortancası 75 kg (65-80)’di. Çalışmamızda özellikle gerekli kalori
Çalışmamızda yeterli kalori alımının sağlanamadığı, sedasyon, analjezi ve tromboproflaksi uygulamalarında tedavi eksiklikleri olduğu, 11 hastada günlük araştırmaların ve tedavi planlamasının kayıt edilmediği, 16 hastada günlük medikal tedavilerin gözden geçirilmediği, hastaların hiçbirinde CAM-ICU skorlamasının yapılmadığı ve diğer tüm parametreler için de takiplerde ve uygulamalarda eksiklikler olduğu saptanmıştır. 12 foley sondalı hastada saatlik idrar takibi yapılmadığı, 4 hastada 4 haftadan uzun süredir NG uygulandığı ve PEG’e geçilmediği saptanmıştır. Hastaların enfeksiyon markırlarının takibinde eksikler olduğu kaydedilmiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak günlük hasta takibinde önemli eksikliklerin yapılabileceğini gördük. Bu nimonik 15 parametrenin aynı anda değerlendirildiği ve deneyimli kullanıcıların elinde çok hızlı ve kolektif bir gözden geçirme sağlayan bir parametredir.
INTRODUCTION: In order to regularly follow all of the vital parameters without overlooking any of them during the follow-up of patients in the Intensive Care Units, abbreviations formed by combining the initial letters were utilized. Our aim is to evaluate the control parameters, and by using "FAST HUGS WİTH ICU", to assess the potential deficiencies that can be identified as a whole during the daily follow-ups.
METHODS: This study was performed during the random daily follow up of 29 level 3 and 24 level 2 intensive care patients that were followed up outside the Anesthesia Intensive Care Units of University of Health Sciences İzmir Tepecik Research and Training Hospital and SuatSeren Research and Training Hospital. Each control parameter was evaluated together with the responsible doctor and the detected implementation deficiencies were recorded.
RESULTS: The mean age of the participating patients was 65.53±14.71, and their median weight was 75 kg. It was found that sufficient calorie intake could not be provided, there were treatment deficiencies in sedation, analgesia and thromboprophylaxis applications, daily research and treatment plans of 11 patients were not recorded, daily medical treatments of 16 patients were not reviewed, CAM-ICU scoring was not performed for any of the patients, and there were also deficiencies in follow ups as well as applications for all other parameters. It was found that hourly urine follow-up was not performed for 12 patients with foley catheter, NG was applied to 4 patients for longer than 4 weeks and not replaced with PEG. It was noted that there were defiencies in follow-up infection markers
DISCUSSION AND CONCLUSION: Concordant with the literature,we found that significant deficiencies can occur in daily follow up of patients. This mnemonic is a parameter where 15 parameters are simultaneously evaluated, and providing very fast and collective review in the hands of experienced users.

13.
İlk Altı Ay Sadece Anne Sütü ile Beslenme İdiyopatik Epilepsi Gelişiminde Koruyucu Bir Faktör mü?
Is Exclusive Breastfeeding a Protective Factor Against Idiopathic Epilepsy?
Pınar Arıcan, Pınar Gençpınar, Dilek Cavusoglu, Nihal Olgac Dundar
doi: 10.5222/terh.2020.52533  Sayfalar 62 - 65
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Bu çalışmada, çocuklarda kısa süreli anne sütüyle beslenmenin epilepsi gelişmesi ile ilişkili olup olmadığını belirlemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem: Bu çalışmaya, Ocak 2017- Ağustos 2017 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran idiyopatik epilepsi nedeni ile takipli hastalar dahil edildi. Kontrol grubu olarak nörolojik gelişimi normal, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş çocuklar dahil edildi.

BULGULAR: Bulgular: Çalışmaya 102 hasta ve 102 sağlıklı çocuk alındı. İlk altı ay sadece anne sütü ile beslenme sıklığı hasta grubunda %58, kontrol grubunda %82 idi. İlk altı ay sadece anne sütü ile beslenme sıklığı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p=.000) (Odds ratio 0,29, güven aralığı 0,15-0,55).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Çalışmamız, altı aydan kısa süreli anne sütü ile beslenmenin idiyopatik epilepsi için risk faktörlerinden biri olabileceğini göstermiştir.
INTRODUCTION: Objective: In this study, we aimed to identify whether short exclusive breastfeeding duration was associated with developing epilepsy in children.
METHODS: Methods: Patients with idiopathic epilepsy who attended outpatient clinic during the period from January 2017 to August 2017 were included in the study. Neurologically normal children, matched for age and sex, were considered as controls.
RESULTS: Results: A total of 102 patients and 102 controls were participated in this study. Exclusive breastfeeding rate in case and control groups was 58% and 82%, respectively. There was a significant difference between case and control groups (p=.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: Our study showed that short duration of exclusive breastfeeding might be one of the risk factors for idiopathic epilepsy.


14.
Emziren Annelerde Beslenme Takviyesi Kullanımı ve Buna İlişkin Sebepler
Nutritional Supplement in Breastfeeding Mothers and Related Reasons
Dilek Subay Orbatu
doi: 10.5222/terh.2020.04809  Sayfalar 66 - 71
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelikte ve emzirme sürecinde annenin diyet içeriği gebe, emziren anne ve bebek için farklı nedenlerle kullanılan desteklerdir. Bu çalışmanın amacı emziren annelerin besin destek ürünü ile vitamin mineral dışı ürün kullanımını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlıklı Çocuk İzlem Polikliniğinde Nisan 2019-Temmuz 2019 tarihleri arasında kontrole gelen annelere uygulanan bir anket ile yapıldı. En az bir kez emzirme deneyimi yaşamış tüm anneler çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Toplam 312 anneye ulaşıldı. Ortalama yaşları 27.15 ±5.85 (17-45) idi. Eğitim durumu değerlendirildiğinde %21.8 eğitimsiz, %48.1 ise 8 yıl eğitim almıştı. Gelir düzeyi düşüktü. (%63.1). 63 olgu (% 20.2) göçmendi. 259 (% 83.0) olgu gebelikte takipli iken, tüm olguların sadece 94’ü (%30.1) emzirme eğitimi almıştı. Gebelikte besin destek ürünü 217 (%69.6) olgu kullanırken, emzirme döneminde 47 olgu (%15.1) besin destek ürünü kullanmıştı. Emzirme döneminde demir ve D vitamini kullanımı belirgin düşüktü (sırası ile %7.1 ve %6.4). Vitamin dışı ürün kullanımı ise hem gebelik hem emzirme döneminde en çok bitkiçayı ekstresi şeklinde idi (sırası ile %5.1 ve %8.3. Katılımcılar kullanım nedeni olarak ise en sık sağlığı koruma ve bebeğin sağlığını koruma olarak bildirim yaptılar. Eğitim süresi arttıkça ve orta gelir düzeyinde gebelikte besin destek ürünü kullanımı anlamlı artmıştı (p<0.001). Orta gelir düzeyinde vitamin mineral kullanımı en yüksek, düşük ve çok yüksek gelirlilerde ise daha düşüktü (p< 0.001). Eğitim süresi arttıkça gebelik süresince demir kullanımı (p=0.002), D vitamini kullanımı (p=0.002) ve özellikle 12 yıl ve üzeri eğitim alanlarda B12 kullanımı (p=0.003) artarken, multivitamin mineral kullanımı ile ilişkisizdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda genel olarak vitamin mineral kullanımı emziren annelerde düşük bulunmuştur. Bu çalışmanın asıl amacı gereksiz besin destek ürünü kullanımını göstermek olmakla birlikte, görülmüştür ki bu ürünlerin kullanımı olmamakla beraber esas gereken demir ve D vitamini kullanımı bile yetersizdir.
INTRODUCTION: The diet content of the mother during pregnancy and lactation are supports used for pregnant, lactating mother and baby for different reasons. The aim of this study is to evaluate the nutritional supplement product of nursing mothers and the use of non-vitamin mineral products.
METHODS: The study was carried out with a questionnaire applied to the mothers who came for control between April 2019 and July 2019 at the Healthy Child Monitoring Policlinic of Tepecik Training and Research Hospital. All mothers who had at least one breastfeeding experience were included in the study.
RESULTS: A total of 312 mothers were reached. Their average age was 27.15 ± 5.85 (17-45). When the education level was evaluated, 21.8% had no education and 48.1% had 8 years of education. The income level was low. (63.1%). 63 cases (20.2%) were immigrants. While 259 (83.0%) cases were followed up during pregnancy, only 94 (30.1%) of all cases received breastfeeding training. While 217 (69.6%) cases of nutritional supplements were used during pregnancy, 47 cases (15.1%) had used nutritional supplements during breastfeeding. The use of iron and vitamin D was significantly lower during breastfeeding (7.1% and 6.4%, respectively). The use of non-vitamin products was mostly in the form of herbal extract during pregnancy and lactation (5.1% and 8.3%, respectively. Participants reported the most common health protection and protection of the baby as the reason of use. the use of nutritional supplements was significantly increased (p <0.001), the use of vitamin minerals at the middle income level was higher, and lower in the low and very high income people (p <0.001). use (p = 0.002) and especially B12 use (p = 0.003) in education areas of 12 years or more, it was unrelated to the use of multivitamin minerals.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, vitamin mineral use was found low in nursing mothers in general. Although the main purpose of this study is to show the use of unnecessary nutritional supplements, it has been seen that even though the use of these products is not necessary, even the essential iron and vitamin D use is insufficient.

15.
Çocukluk Çağı Obezitesine Yönelik Yaşam Stili Davranışları Kontrol Listesi Türkçe Formun Geçerlik Ve Güvenilirliği
The Validity And Reliability Of Turkish Version Of The Lifestyle Behavior Checklist Related With Childhood Obesity
Neslihan Uluk, Jülide Gülizar Yıldırım
doi: 10.5222/terh.2020.26566  Sayfalar 72 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Kilolu ve obez çocukların yaşam stili davranışlarının saptanması amacıyla “Yaşam Stili Davranışları Kontrol Listesi” Türkçe formun geçerlik ve güvenilirliğini test etmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Metodolojik araştırma, klinik ve sahada araştırmaya katılmaya gönüllü 342 çocuklar ve ebeveynleri ile yürütüldü. West ve Sanders (2005) tarafından likert tipte geliştirilen 25 madde ve dört faktörlü yapıda (aşırı yeme, fiziksel aktivite, duygusal çatışmalar, yemeye karşı isteksizlik) olan özgün formun iç tutarlığı problem ve güven ölçeği için 0.92 idi. Problem ölçeği 7’li likert türde yanıtlanmakta; güven ölçeği 1-10 arasında puanlanmaktadır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, test-tekrar test, kapsam geçerlik indeksi, madde korelasyonu, Cronbach alfa ve açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi uygulandı.
BULGULAR: Problem ve güven ölçeği puan ortalaması sırasıyla 62.98±22.16 (dağılım, 25-167 puan), 188.28±47.70 (dağılım, 25-280 puan) idi. BKİ ortalaması çocuklarda 21.26±4.21 ve ebeveynlerde 26.18±4.47 idi. Altı faktörlü yapı elde edildi: Yiyeceğe karşı isteksizlik/şikayet, fazla yeme, duygusal çatışmalar, gizleme/saklama, aşırı yeme ve TV izleme, fiziksel aktivite. Problem ölçeği için χ2/sd (3.8), RMSEA (0.082), CFI (0.95), NNFI (0.90); güven ölçeği için χ2/sd (3.50), RMSEA (0.102), CFI (0.95), ve NNFI (0.93) olarak kabul edilebilir veya iyi uyumu göstermektedir. İç tutarlılık alfa katsayısı problem ve güven ölçeği için sırasıyla 0.86 ve 0.92 olarak saptandı. Problem (r=0.97) ve güven ölçeği için (r=0.92) test-tekrar test korelasyonu yüksek olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkçe yaşam stili davranışları kontrol listesi kilolu ve obez çocukların yaşam biçimlerini tanımlamak için kullanılabilecek güvenilir ve geçerli bir araç olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: This research aims to evaluate the validity and reliability of the Turkish version of “lifestyle behaviours checklist” which was determined life style behaviours of overweight and obese children.
METHODS: The methodological research was conducted with 342 children and their parents who volunteered to participate in the clinical and field research. The original 25-item form, was developed by West and Sanders (2010), is a four-factor structure (overeating, physical activity, misbehavior in relation to food, emotional correlates related to being overweight) and In the original study internal consistency was 0.92 for the problem and confidence scale. The problem scale responds to the likert type with 7, and the confidence scale scores between 1 and 10. Descriptive statistics, test-retest, content validity index, item correlation, Cronbach alpha and exploratory and confirmatory factor analysis were used in the analysis of the data.
RESULTS: The mean score of the problem and confidence scale was 62.98±22.16 (range, 25-167 points), 188.28±47.70 (range, 25-280 points), respectively. The mean BMI was 21.26±4.21 in children and 26.18±4.47 in parents. Six-factor structure was obtained: misbehavior in relation to food,reluctance/complaint against food, overeating, emotional correlates related to being overweight, hiding / hiding, overeating and watching TV, physical activity. According to confirmatory factor analysis, for the problem scale χ2/sd (3.8), RMSEA (0.082), CFI (0.95), NNFI (0.90); For the confidence scale, χ2/sd (3.50), RMSEA (0.102), CFI (0.95), and NNFI (0.93) are acceptable or show good fit. The internal consistency alpha coefficient was 0.86 and 0.92, respectively, for the problem and confidence scale. Test-retest correlation was found to be high for the problem (r=0.97) and the confidence scale (r=0.92).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The Turkish lifestyle behavior checklist has been found to be reliable and valid tool that can be used to describe the lifestyle of overweight and obese children.

16.
Erişkin Tip Multiloküle Kistik Nefroma, Olgu Sunumu
Adult Multiloculated Cystic Nephroma; A Case Report
Orkun Batmaz, Murat Uçar, Erdem Aktaş, Bahar Akkaya, İsmail Türker Köksal
doi: 10.5222/terh.2020.33154  Sayfalar 84 - 87
Sol böbrek kitlesi nedeniyle radikal nefrektomi yaplan 71 yaşındaki kadın hastada erişkin tip multiloküle kistik nefroma olgusu sunulmuştur. Erişkin multiloküle kistik nefroma oldukça nadir görülen benign bir tümördür. Olgumuzda hastalığın epidemiyolojisi, histopatolojik özellikleri ve tedavi seçenekleri tartışılmıştır.
A 71-year old women who underwent radical nephrectomy due to left renal mass is presented. The histopathological examination is reported as adult cystic nephroma, a very rare benign lesion of the kidney. The epidemiology, differential diagnosis, histopathological features,
and treatment options are discussed.

OLGU SUNUMU
17.
Akut Myeloid Lösemi Hastasında Transkatater Embolizasyon Gerektiren Masif Hematüri
Massive Hematuria In An Acute Myeloid Leukemia Patient That Required Transcatheter Embolization
Mehmet Zeynel Keskin, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2020.34635  Sayfalar 88 - 91
Akut myeloid lösemi hastalarında kemoterapi ve kemik iliği transplantasyonuna bağlı trombositepi gelişmektedir. Trombositopeniye bağlı kanama bu hastalarda %20-32 oranında görülebilmektedir. Bizde bu vaka sunumunda belirgin trombositopeni izlenmeyen, mesanede de tümöral oluşum görülmeyen kemoterapi sonrası hematürisi olan AML hastasında, embolizasyon ile sonuçlanan süreci anlatarak, embolizasyonun her zaman akılda tutulması gerekn bir tedavi modalitesi olduğunu vurgulamak istedik.
Acute myeloid leukemia patients develop thrombocytopenia due to chemotherapy and bone marrow transplantation. Thrombocytopenia-induced bleeding can be encountered at rates of 20-32% in these patients. In this case presentation, we aimed to describe the process experienced by a patient who did not manifest significant thrombocytopenia or tumorous formations in the bladder but presented hematuria following chemotherapy, which was resolved with embolization, and to stress that embolization is a treatment modality that should always be considered.

18.
Endoskopik Stentleme Yöntemi ile Tedavi Edilen Duodenal Divertikül Perforasyonu: Olgu Sunumu
Perforation of Duodenal Diverticula Treated with Endoscopic Stenting: A Case Report
Bülent Çalık, Cem Karaali, Gökhan Akbulut
doi: 10.5222/terh.2020.32704  Sayfalar 92 - 95
Duodenum divertikülü az bilinen klinikopatolojik bir durumdur. Perforasyon, doudenal divertikülün nadir ama aynı zamanda en ciddi komplikasyonudur. Literatürde sadece olgu sunumları ve küçük seriler bildirildiği için perfore doudenal divertikül hakkında yayınlanmış bir cerrahi kılavuz yoktur. Cerrahi yaklaşım, tercih edilen tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte son zamanlarda bazı seçilmiş olguların bağırsak istirahati, nazogastrik tüp ve antibiyotik ile tedavi edilmesi cesaret verici durumlardır. Bu makalede endoskopik stentleme yöntemi ile tedavi edilen duodenal divertikül perforasyonlu olgu literatür eşliğinde tartışıldı.
Diverticula of the duodenum is a little known clinicopathological condition. Although rare, perforation of a duodenal diverticulum is the most serious complication. There is no guideline about the treatment of perforated duodenal diverticulum in literature, since only case reports and small series were presented Surgical approach is accepted as the preferred method for the treatment. On the other hand, the recent treatments of selected cases with bowel rest, nasogastric tube and, antibiotherapy have been encouraging. In this article, we discuss a case treated with endoscopic stent in the light of related literature.

19.
İntraventrikuler Kanamaya Bağlı Hipertansiyon: Olgu Sunumu
Hypertension Due to Intraventricular Hemorrhagi: Case Report
Selahattin Katar, Celal Devecioğlu
doi: 10.5222/terh.2020.98700  Sayfalar 96 - 99
Yenidoğan hastalarda hipertansiyon karşılaşılan önemli bir sorundur. Bu yazıda intraventiküler hemorajiye bağlı hipertansiyon gelişen prematüre bir olgu sunuldu. Hipertansiyon gelişen hastanın yapılan transfontanel ultrasonografide intraventriküler hemoraji saptandı. Hastaya furosemid ve kaptopril tedavisi başlandı. İntraventriküler kanama sonrası hidrosefali giderek artınca, beyin cerrahisi tarafından ventrikülo-subgaleal şant takıldı. Takipte kan basıncı normal seyreden hastanın furosemid ve kaptopril tedavisi kesildi. Taburcu olduktan sonraki kontrollerde de hastanın kan basıncı normal düzeyde izlendi.
Hypertension is an important problem encountered in newborn patients. In this article, we present a premature patient who developed hypertension due to intraventicular hemorrhage. Intraventricular hemorrhage was detected in transfontanel ultrasonography. Furosemide and captopril treatment was started. When the hydrocephalus gradually increased, a ventriculo-subgaleal shunt was inserted by the brain surgery. On follow-up, the patient's blood pressure was normal, and furosemide and captopril treatment was discontinued. After discharge, the patient's blood pressure was observed normal.

20.
Ortotopik Üriner Diversiyonlu Hastada Dev Mesane Taşına Endoskopik Yaklaşım
Endoscopic Approach to Giant Bladder Stone in Patient With Orthotopic Urinary Diversion
Çağdaş Bildirici, Tufan Süelözgen, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2020.55706  Sayfalar 100 - 103
Ortotopik diversiyon yapılan hastalarda üriner sistem taşı geç semptom olarak görülen komplikasyonlardandır. İnsidental tespit edilebildiği gibi dizüri, gros hematüri, inkontinans tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, suprapubik ağrı gibi semptomlar verebilir. Tanıda kullanılan görüntüleme yöntemleri ve tedavi diğer taş hastalarına benzer olup ortotopik diversiyonlu hastalarının taş hastalığı açısından takibi ve uygun profilaksisi gereklidir. Bu yazıda kliniğimize başvuran 62 yaşında, 20 sene önce kasa invaziv mesane kanseri nedeni ile radikal sistoprostatektomi ve ortotopik diversiyon yapılan ve neobladderda yaklaşık 6 cm boyutlu taş olan hastanın tedavisini ele aldık.
Urinary tract stone is a long term and rare complication in patients with orthotopic urinary diversion. It can be detected incidentally or it may cause symptoms such as dysuria, gross hematuria, incontinence, recurrent urinary tract infection and suprapubic pain. The imaging modalities used in diagnosis and treatment methods are similar to the other stone diseases and the patients with orthotopic diversion require close follow-up and appropriate prophylaxis with regard to stone disease. In this article, we evaluated the management of the 62-years-old patient who underwent radical cystoprostatectomy and orthotopic diversion due to muscle-invasive bladder cancer 20 years ago and reapplied to our clinic with symptoms of a 6 cm stone in neobladder.

21.
ESWL Sonrası Senkop İle Başvuran Perirenal-Perihepatik-Kemik Pelvis İçi Hematom Vakası
A Perirenal-Perihepatic-Bony Pelvic Hematoma Case That Presented With Syncope Following ESWL
Mehmet Zeynel Keskin, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2020.33866  Sayfalar 104 - 107
ESWL sonrası USG ile asemptomatik subkapsüler/perirenal hematom % 4 düzeylerinde görülürken, semptomatik hematom ise <%1.5 oranında görülür. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile bu oranın %30 düzeyine çıktığı belirtilmektedir. Bizde bu çalışmamızda, ESWL sonrası perirenal hematom saptanan olgumuza yaklaşımımızı sunarak, literatürde major komplikasyon olarak değerlendirilen bu durumun bazen yaşamı tehdit edebilme derecesine gelebilecek hipotansiyonlara neden olabileceğini hatırlatmak ve tanının atlanmaması için BT'nin önemini vurgulamak istedik.
Following ESWL, symptomatic subcapsular/perirenal hematomas are detected by USG at a rate of 4% while symptomatic hematomas are encountered at rates <1.5%. This rate is reported to reach up to 30% with Computed Tomography (CT) and Magnetic Resonance Imaging (MRI). By presenting our approach to a case diagnosed with perirenal hematoma following ESWL in this study, we aimed to remind that this condition, which is considered a major complication in the literature, can result in hypotension that could sometimes threaten survival, and to stress the importance of CT in ensuring that the diagnosis is not overlooked.


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale