Tepecik Eğit Hast Derg: 5 (1)
Cilt: 5  Sayı: 1 - 1995
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Klinik Nörofizyoloji'nin Tarihsel Gelişimi
Historical Development Of Clinical Neurophsiology
Cumhur Ertekin
doi: 10.5222/terh.1995.94910  Sayfalar 1 - 4
Bu makalede bu yüzyılın başından başlayarak klinik nörofizyolojinin tarihsel gelişimi gözden geçirilmiştir. Sosyo-politik olaylarla, nörofizyolojik yöntemlerin (EEG, EMG ve EP) gelişimi ve bu yöntemlerin tıp pratiğinde uygulanmaları arasında belirgin bir ilişki olduğu ileri sürülmüştür. Bugün birçok Avrupa ülkesi ve ABD'de klinik nörofizyoloji ayrı bir bilim veya alt-bilim dalıdır. Ülkemizde de Klinik Nörofizyoloji iyi gelişmiştir ve kendi başına bir bilim dalı olmaya adaydır.
In this paper the historical development and advances of clinical neurophysiology is reviewed from the beginig of this century. It is proposed that there is a clear relationship between the social/political events and the developmentbof neurophysological methods (EEG, EMG, EP) and the applicatons of these methods medical practice. The clinical neurophysiology is now a specialty or subspecialty in different European Countries and USA. The Clinical Neurophysiology is also well-developed in our country and it is a full candidate for a specialty in its own way.

2.
Gebelik ve Lohusaliktaki Trombotik Mikroanjiyopatiler
Thrombotic Microangiopathies in Pregnancy And The Postpartum Period
Şinasi Salman
doi: 10.5222/terh.1995.24983  Sayfalar 5 - 10
Gebelik ve lohusalık döneminde trombositopeni ve hemolitik aneminin saptanması hekimleri tedirgin eder, çünkü bu bulgular trombotik trombositopenik purpura (TTP), hemoliz, yüksek hepatik enzimler, düşük trombosit sayısı (HELLP) sendromu ve postpartum-lohusalık hemolitik uremik sendromu (PHUS) gibi hayatı tehdit edici birkaç sendromun belirtileridirler. Patogenezde değişik olaylar yer alsa da sonuçta bu sendromlarda birbirine benzer klinik tablolar ortaya çıkar ve çoğu kez ampirik tedavi başlamadan ayırıcı tam yapmak imkansız gibidir. Plasma değişimli plasmaferez TTP ve PHUS tedavisinde gerekli iken HELLP sendromunda gebeliğin sonlandırılması gereklidir. Farkedildikleri takdirde thrombotik miroanjiopatili gebeler ve lohusalar tam teşekküllü hastanelere sevk edilmelidirler.
Detecion of trombocytopenia and hemolytic anemia during pregnancy and the postpartum period alarms the physician becaus these are recognized as the signs of severe potentially life threatening syndromes such as pregnancy associated thrombotic thrombocytopenic purpura (TTP), hemolysis-elevated liver enzymes-low platet count (HELLP) syndrome, and postpartum hemolytic uremic syndrome (PHUS). Subsequent to different initial insults the final pathologic processes produce similar clinacal pictures, and although their treatments differ considerably many times differential diagnosis of these three clinical syndromes is impossible before starting empiric treatment. Plasmapheresis with plasma exchange is the treatment of choice for TTP and PHUS whereas delivery is indicated for HELLP syndrome. Once recognized patients with thrombotic microangiopathies should be transferred to tertiary care hospitals where the mother and infant can get adequate treatment.

3.
Alzheimer Hastalığı
Alzheimer's Disease
Serdar Kesken
doi: 10.5222/terh.1995.23722  Sayfalar 11 - 20
Genel bir değerlendirme ile demans, kognitif fonksiyonların yitirilmesi ile ortaya çıkan akkiz bir serebral fonksiyon bozukluğudur. Alkolizm ve diğer toksik maddeler, damarsal hastalık, malinite, travma, metabolik bozukluklar gibi birçok nedenlerle demans ortaya çıkabilir. Bununla birlikte, tüm demanslı olguların %50'sinden fazlası Alzheimer Hastalığı (AH) tanısı almaktadır. AH'ın en önemli klinik bulguları; bellek yitimi, gündelik işlerini yapmada güçlük, lisan fonksiyonlarında ve görsel algılamada bozukluklardır. Hastalığın başlangıcında, deluzyonlar, halüsinasyonlar ve depresyon yaygındır. Ayrıca beyinde senil plaklar, nörofibriler yumaklar, granulovakouler dejenerasyon, kan damarlarında amiloid birikim ve plak oluşumu (amiloid anjiopati) gibi nöropatolojik değişiklikler sıktır. Bu yazıda AH'da, etyopatogenez, klinik tanı ve tedavide yeni yaklaşanlar gözden geçirilmiştir.
Demeııtia is generally regarded as an acquired loss of cognitive function due to an abnormal cerebral condition. Many conditions including, vascular diseases, malignancy, trauma, metabolic disorders, alcoholism and exposure to other toxic agents may cause dementia. However, more than 50% of all dementia patients have Alzheimer's Disease (AD). The most important clinical features of AD are loss of memory, difficulty in daily problem solving and language and visuospatial deficits. Delusions, hallucinations and depression are also common in the early phases. Moreover, the senile plaques, neuurofibrillary tangles, granulovacuolar degeneration, and amyloid deposits in blood vessels (amyloid angiopathy) and plaques are common neuropathologic changes in the brain. In this paper, new approaches to the etiopathogenesis, clinical diagnosis and treatment of AD are reviewed.

4.
Akut Brusellozlu 53 Olguda Klinik Ve Laboratuvar Bulguları
Clinical And Laboratory Findings Of 53 Cases With Acute Brucellosis
Gülsen Okan, Mehmet Candan, Cemile Çakmak, Ayşegül Barış
doi: 10.5222/terh.1995.66449  Sayfalar 21 - 24
Bu çalışmada değişik yakınmalarla hastanemize başvurup akut bruselloz tanısı alan 53 hasta, klinik ve laboratuvar bulgularıyla değerlendirildi. En sık yakınmalar şunlardır: Ateş (%93), artralji (%93), terleme (%81), myalji (%79), halsizlik (%75), başağrısı (%75). En sık fizik muayene bulguları ateş (%71), hepatomegali (%75), splenornegali (%26), lenfadenopati (%30) bulundu. Anormal Laboratuvar bulguları ise anemi (%50), artmış sedimentasyon hızı (%35), artmış transaminaz düzeyi (%22) idi. Hastaların verdiği anammez de taze peynir yeme alışkanlığının (%35) sıklıkta olduğu görüldü.
In this study, clinical and laboratory findings of fifty- three cases with acute brucellosis who admitted to the hospital with certain complaints were evaluated. The most common complaints were as follows: Fever (93%), artralgia (93%), sweating (81%), myalgia (79%), headache (79%) weakness (75%). Common physical findings were (71%), hepatomegaly (75%), splenomegaly (26%), lymphadenopathy (30%), anemia (50%). Elevated erytrocyte sedimentation rate was 35%, and increased level of transaminases was 22%. 37% of the patients gave history of consumption of fresh white cheese.

5.
Mitral Balon Valvüloplasti Uygulamasından Önce Ve Sonra Atrial Natriüretik Peptid Değişiklikleri
Changesin Atrial Natriuretic Peptide Levels Before and After Balloon Valvuloplasty
Bahar Boydak, Dilek Özmen, Hasan Yılmaz, Bülent Gürcay, Cüneyt Türkoğlu
doi: 10.5222/terh.1995.81524  Sayfalar 25 - 28
İnsanlarda ani atrial basınç azalmaları sonucu Atrial Natriüretik Peptid (ANP) sekresyonunun azaldığı bilinmektedir. Mitral kapağa uygulanan kateter balon valvüloplastisinden sonra bu peptidin plazma düzeylerinde oluşacak olan değişiklikleri saptamak için bu çalışma yapılmıştır. Çalışmaya ileri mitral stenozu olan 10 hasta dahil edilmiştir. Mitral valvüloplasti mitral kapak alanında bir artış ve sol atrial basınçta ani bir düşüş ile sonuçlanmıştır. Sağ atrial basınçtaki düşüş tutarsız ve anlamsızdır. Valvüloplasti öncesi artmış olan plazma ANP düzeyleri 10 hastanın 8'nde valvüloplastiden önce ve valvüloplastiden 60 dk sonra önemli ölçüde azalmıştır. Valvüloplastiden önce ve 60 dk sonraki plazma ANP düzeyleri ile sağ ve sol atrial basınçlar arasında paralel ilişki olduğu saptanmıştır. Bu bulgulara göre; atrial basınçta artışa neden olan mitral darlık insanda ANP salınımı için önemli bir uyarımdır. Atrium myositlerinin gerginliğinin azalması ile ANP sekresyonunda hızlı bir düşüşe neden olduğu kanısına varılmıştır.
It is widely known that sudden decreases in atrial pressure inhibit Atrial Natriuretic Peptide (ANP) secretion. The aim of this study is to assess changes in plasma levels of this peptide following catheter balloon valvuloplasty of the mitral valve. Ten patients with severe mitral stenosis are included in the study. Mitral valvuloplasty caused an increase in mitral valve area and a sudden decrease in left atrial presure. The decrease in the right atrial presure was disconcordant and insignificant. Elevated plasma ANP levels before valvuloplasty were decreased significantly after 60 minutes following valvuloplasty. Positive correlations were observed between ANP levels before valvuloplasty and 60 minutes after and with right and left atrial pressures. These findings imply that mitral stenosis which causes an increase in atrial pressure is an important stimulus for the release of ANP in humans. Our results suggest that a decrease in the tension of atrium myocytes leads to a rapid decrease in ANP secretions.

6.
İntraaortik Balon Pompası Uygulamasının Kan Atrial Natriüretik Peptid Düzeyine Etkisi
Effects of Intraaortic Balloon Pump Treatment On Atrial Natriuretic Peptide Levels
Bahar Boydak, Dilek Özmen, Hasan Yılmaz, Azem Akıllı, Cüneyt Türkoğlu
doi: 10.5222/terh.1995.95602  Sayfalar 29 - 33
Biz bu çalışmada düşük ejeksiyon fraksiyonu olan kalp yetmezlikli hastalarda intraaortik balon uygulanması önce ve sonrası tansiyon arteryel ve kandaki Atrial Natriüretik Peptid (ANP) düzeylerini karşılaştırdık. 11'i erkek, 3'ü kadm olmak üzere 14 hastada çalışıldı. Erkeklerin yaş ortalaması 51.7+8.3, kadınların yaş ortalaması 53.3±7.3 tü. 8 hastaya perkütan transkoroner anjiografi, 2 hastaya aorto-koroner baypas, 1 hastaya koroner anjiografi, 1 hastaya aort ve mitral kapak replasmanı esnasında, 2 hastaya kardiyojenik şok nedeniyle intraaortik balon pompası uygulandı. Kan örnekleri ANP radyoimmunoassay yöntemle ölçüldü. Kullandığımız kitin normali 31+11 pg/mL idi. Sonuç olarak, düşük ejeksiyon fraksiyonlu konjestif kalp yetmezlikti hastalarda intraaortik balon pompası uygulaması ile kandaki ANP seviyesinde istatiksel olarak anlamlı bir azalma ve artiyel tansiyonda ise anlamlı artma bulundu.
In the present study, arterial tension and blood ANP (Atrial Natriuretic Peptide) levels before and after intraaortic balloon treatment were compared in patients with low ejection fraction and congestive heart failure. Fourteen patients; eleven men, three women were included in the study, with mean ages 51.7+8.3 and53.3+7.3, respectively. intraaortic balloon pump was applied to eight patients during aorto-coronary bypass, to one patient during aortocoronory angiography, one patient during aortic valve replacement mitral valve replacement, and two patients with cardiogenic shock. Blood ANP concentrations were measured by radioimmunoassay (the reference ranges of the kit were 31+11 pg/mL). It was concluded that, intraaortic balloon pump, in patients with low ejection fraction and congestive heart failure, led to statistically significant decrease in blood ANP concentrations and significant increase in arterial tension.

7.
Polikistik Over Sendromunda
Changesin
Bilgin Özmen, Dilek Özmen, Gülgün Ergezer
doi: 10.5222/terh.1995.37786  Sayfalar 34 - 39
Bu çalışmada, Polikistik Over Sendromu tanısı almış 32 kadın ile, düzenli adet gören ve androjen fazlalığı bulunmayan 31 sağlıklı kadında serum lipoprotein lipid ve açlık insulin düzeyleri karşılaştırıldı. Polikistik overli olgularda, kontrollara göre serum trigliserid, VLDL kolesterol, Apo-B düzeyleri ile T. kolesterol / HDL kolestrol ve LDL kolesterol /HDL kolesterol oranlarında artma (p<0 05 ) HDL kolesterol ve Apo-Al düzeylerinde azalma saptandı (p<0.05). Vücud kitle indeksı değerlerinde; her iki grup arasında fark olmamasına rağmen (p>0.05), polikistik overli olgularda açlık insülin düzeylerinde istatiksel yönden anlamlı artma bulundu (p<0.05). Bu veriler hiperandrojenik kadınlarda, koroner arter hastalığı (KAH) riskinde artma olabileceğini düşündürmektedir.
In this study serum lipoprotein levels and fasting insulin levels of 32 women with polycystic ovary syndrome and 31 healthy women with regular menstruation and no hyperandrogenism were compared. In polycystic ovary cases it was seen that serum triglyceride, VLDL cholesterol, Apo-B levels and total cholesterol / HDL cholesterol ratio and LDL cholesterol/ HDL cholesterol ratio increased (p<0.05) whereas HDL cholesterol and Apo-Aı levels decreased (p<0.05). Even though body mass index is the same in the two groups (p>0.05) a statistically significant increase was observed in fasting insulin levels polycystic ovary cases ( p<0.05). This findings suggested that there is a higher risk of coronary artery disease in hiperandrogenic women.

8.
Postmenopozal Osteoporozda, Kemiğin Dansitometrik Ölçümleri İle Sintigrafik Bulguları Arasındaki İlişkiler
The Relationship Between Bone Mineral Density Measurements And Bone Scintigraphy Findings in Postmenopausal Osteoporosis
Bilgin Özmen, Kamil Kumanlioğlu, Hayal Özkılıç
doi: 10.5222/terh.1995.06641  Sayfalar 40 - 45
22 postmenopozal osteoporozlu olgunun Dual Foton Absorbsiyometresi ile, lomber vertebralar ve proksimal femura ait kemik mineral dansiteleri ölçüldü, ayrıca Tc-99m ile tüm vücut kemik sintigrafisi çekimleri yapıldı. 13 olgu sintigrafik olarak tamamen normaldi. 3 olguda osteoporotik komplikasyonların erken bulguları saptandı. Ancak kemik mineral dansite ölçümleri, sintigrafik bulguları normal ve patolojik olan hasta grupları karşılaştırıldığında istatiksel bir fark göstermedi. 6 olgunun kemik sintigrafisinde de dejeneratif eklem bulguları saptandı. Sonuç olarak; kemik dansitometresi ile osteoporoz tanısı konan hastaların çoğunda kemik sintigrafisi normal bulundu ve kemik sitigrafisinin fokal lezyonların saptanmasmda yararlı olacağı kanısına vardık.
Measurements of the bone mineral density in the lumbar spine and proximal femur using dual-photon absorptiornetry have been done and whole body sleletal scintigraphies with Tc-99m MDP have been performed on 22 postmenopausal women with mild to moderate osteoporosis. The scintigraphic findings of the 13 patients were absolutely normal. There were only 3 patients with early signs due to the osteoporotic complications on bone scintigraphy. But when the measurements of bone mineral density were compared with those of the osteoporotic patients with the normal scintigraphic findings, there was no statistical significance between them. In bone scintigraphy of six cases, degenerative joint findings were determined. As a conclusion, it has been suggested that skeletal scintigraphic studies can give more desirable information than bone mineral density measurements on the detection of focal lesions due to osteoporosis.

9.
Yineleyen İdrar Yolu Enfeksiyonlu Çocuklarda Tc99m DMSA Sintigrafinin Önemi
The Efficacy of Tc99m DMSA Scan in Children With Recurrent Urinary Tract Infection
Nejat Aksu, Göksün Şekerler, Işın Yaprak, Sema Özinel, Ahmet Eyigör, Haldun Öniz, Erhun Kasırga, Ali Rahmi Bakiler
doi: 10.5222/terh.1995.54770  Sayfalar 46 - 51
Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonlarının sık görülmesi, yinelemeler göstermesi ve böbrek hastalığına yol açması nedeniyle böbrekte oluşabilecek hasarm belirlenmesi çok önemlidir. Bu nedenle yineleyen idrar yolu enfeksiyonlarının tanı ve izleminde klasik ultrasonografi (US) ve intravenöz ürografi (IVU) yöntemleri ile DMSA sintigrafi sonuçlarını karşılaştırmak ve renal skarın ortaya konmasında bu yöntemlerin etkinliğini belirlemek istedik. Çalışmaya yineleyen idrar yolu enfeksiyonlu 55'i (%83) kız, 11 'i (%17) erkek toplam 66 olgu (132 böbrek) alınmıştır. Yaş dağılımı 2-12 yaş arasında olup, yaş ortalaması 7.4 ±2.6 yıldır. Olguların 25'i (%37.9) 3 ve daha az, 41'i (%62.1) 4 ve daha fazla atak geçirmiştir. Tüm olgular fizik bakı, rutin idrar, idrar kültürü, hemogram, sedimantasyon, CRP, üre ve kreatinin düzeyleri yanında miksiosistoüretrografi, US ve DMSA sintigrafi yöntemleri ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede x2 ve t testleri kullanılmıştır. DMSA sintigrafi ile 26 olguda (%39.4) ve 32 böbrekte (%24.2) skar saptanırken IVÜ ile 16 olgu (%24.2) ve 23 böbrekte (%17.4), US'la 6 olgu (%9.1) ve 8 böbrekte (%6.1) skar saptanmıştır. Miksiosistoüretrografi ile reflü saptanan 10 böbreğin (%7.6) 5'inde (%50) US ile, 8'inde ise IVU ve DMSA sintigrafi ile skar saptanmıştır. DMSA'nın sensitivitesi %88, spesifitesi %100 saptanırken, IVU'nun sensitivitesi %59.4, spesifitesi %96, US'un sensitivitesi %25, spesifitesi %100 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, yineleyen idrar yolu enfeksiyonlu çocuklarda renal hasarm saptanmasında DMSA sintigrafi IVU ve US'dan dahi değerlidir
The high frequency of recurrent urinary tract infection in children, makes it important for the renal damage to be detected earlier. The aim of study was to find out the efficacy of the imaging methods in diagnosing renal scarring in children with recurrent urinary tract infection. This study comprises a total of 66 patients (132 kidneys) with recurrent urinary tract infection, aged 2 to 12 years ( mean age 7.4±2.6 years) of whom 83% (55) is female and 17% (11) is male. 37.9% of the overall patients had had 3 or less, 62.1% had had 4 or more urinary tract infection episodes. The study population was evaluated for physical examination, urine analysis, urine culture, complete blood count, sedimentation rate, CRP, blood urea nitrogen and creatinine values. The radiological investigation included ultrasonography, intravenous urographyıvu, voiding cystouretrography and TcWm dimercaptosuccinicacid (DMSA) scan. Statistical analysis was made by x2 and student-t test methods. Scar formation was detected in 26 patients (39.4%) and 32 kidneys (24.2%) by the DMSA scan technique, whereas in 16 patients (24.2 %) and 23 kidneys (17.4 %) by the IVU, in 6 patients (9.1 %) and 8 kidneys (6.1 %) by the ultrasonography. We conclude that DMSA scan is more sensitive (88 % sensitivity), and more spesific (100 % specifity) at detecting renal defects than ultrasonography and intravenous urography in children with recurrent urinary tract infection.

10.
Homozigot Beta Talasemili Hastalarda Solunum Fonksiyonları
Pulmonary Function in The Patients With Thalassemia
Esen Demir, Canan Vergin, Nazan Çetingül, Kaan Kavaklı, Senay Öztop, Güngör Nişli, Remziye Tanaç, Ertürk Erdinç, Müzeyyen Varol
doi: 10.5222/terh.1995.45228  Sayfalar 52 - 56
Hipertranfüzyon programına göre kan transfüzyonu uygulanan homozigot beta talasemili hastalarda solunum fonksiyon testlerinde bozukluklar tanımlanmıştır. Çalışmada düzenli olarak transfüze edilen ve şelasyon uygulanan, yaşlan 7-25 arasında, 9'u erkek, 6'sı kız, toplam 15 talasemili olguda solunum fonksiyonları testleri uygulandı. Hastaların hiçbirinde ailevi akciğer problemi ya da akut solunum hastalığı klinik bulgusu yoktu. Solunum fonksiyon testlerinin değerlendirilmesinde; vital kapasite, l.dakika zorlu kspiratuar volüm, 1. dakikada zorlu ekspiratuar volüm/vital kapasite, 1. dakikada zorlu ekspiratuar volüm/ zorlu vital kapasite, maksimal orta ekspirasyon akım hızı, zirve akım hızı parametreleri kullanıldı ve 10 olguda da tek nefes yöntemi ile karbon monoksit difüzyon kapasitleri ölçüldü. 10 olguda solunum foksiyon testleri normaldi, 3 olguda obstrüktif, birer olguda restriktif ve kombine tipte olmak üzere beş olguda solunum fonksiyon testi bozukluğu saptandı. 10 olgunun 7'sinde karbonmonoksit diffüzyon kapasitesi düşük bulundu. Solunum fonksiyon testi bozukluğunun yaş, ferritin, total tranfüzyon sayısı ile etkilenmediği görüldü. Solunum fonksiyon bozukluğunun multifaktöriyel nedenlerle oluştuğu, talasemili hastalarda solunum fonksiyon testlerinin düzenli aralıklarla yapılması ve bozukluk saptanan olguların solunum rehabilitasyonuna alınması gerektiği vurgulandı.
Abnormalities of pulmortary function have been described in hypertransfused patients with thalassemia. We evaluated puimonary function tests of 15 homozygous beta thalassemia patients, 9 boys, 6 girls, between the ages of 7-25 years, who were transfused and chelated regularly. None of the patients had acute puimonary disease or familial lung problems. The values of vital capacity, forced vital capacity, forced expiratory volume in 1 minute, forced expiratory volume in 1 minute/vital capacity, forced expiratory volume in 1 minute/ forced vital capacity, peak expiratory flow rate, maximum volume at 25-50-75 % vital capacity were evaluated in these patients, and in 10 patients, single-breath carbon monoxide diffusion was measured. In 10 patients pulmonary function tests were normal, there were obstructive lung disease in 3 patients, restrictive and combined lung disease in 1 patient, and carbon monoxide diffusion was normal in 3 of the 10 patients. These results indicate that abnormalities of puimonary function tests are common in thalassemia and that patient age, transfusion history and iron accumulation are not important factors in the genesis of these pulmonary bnormalities.

11.
Meme Kanseri Ve Proliferatif Lezyonlarda p53 Ve c-erb Pozitifliği
The Positivity of p53 And c-erb in Cancer and Proliferative Lesion of Breast
Aydanur Kargı, Meral Koyuncuoğlu, Oya Göre
doi: 10.5222/terh.1995.06791  Sayfalar 57 - 61
Duktal epitelial proliferatif lezyon içeren 72 olgudan, 21 memenin fibrokistik hastalığı olgusu ve geniş duktal karsinoma insitu (DKİ) alanları içeren 10 invaziv korsinom olgusu streptavidinbiotin immunohistokimya yöntemi ile c-erb onkoprotein ve p53 protein pozitifliği yönünden araştırılmak üzere seçilmiştir. Sonuçta 11 epitelial hiperplazi olgusundan 5 inde, 10 atipik intraduktal hiperplazi olgusundan 2 sinde ve 10 invaziv karsinom ile duktal karsinoma insitu olgusundan 5 inde p53 proteini pozitifliği gösterildi. Apokrin metaplazi içeren 7 olgudan 2 sinde p53 ve c-erb için kuvvetli pozitif boyanma gösterildi. Apokrin metaplastik hücrelerin bir kısmının bu belirleyiciler ile pozitif boyanması, apokrin metaplazi gösteren lezyonların klinik önemini belirlemek için yapılacak geniş kapsamlı çalışmalar ile daha ileri düzeyde araştırılmasını gerektirmektedir.
21 ductal epithelial proliferative lesions selected from 72 cases of fibrocystic disease and 10 invasive ductal carcinoma with large areas of ductal carcinoma insitu (DCI) were studied for c-erb oncoprotein and p53 protein expression by immunohistochemistry. As a result, 5 out of 11 epithelial hyperplasia, 2 out of 10 atypical intraductal hyperplasia and 5 out of 10 invasive and DCI cases vvere shown to contain p53 protein. 2 out of 11 epithelial hyperplasia, 3 out of atypic intraductal hyperplasia and 7 out of 10 invasive and DCI cases were stained positive for c-erb protein. In addition 2 cases out of 7 cases with apocrine metaplasia showed strong positive staining for both p53 and c-erb protein in metaplastic epithelial cells. The presence of p53 and c-erb positivity in some apocrine metaplastic cells may further be investigated in order to determine any clinical significance of this finding.

OLGU SUNUMU
12.
Memenin Müsinöz Karsinomları (8 Olgu)
Mucinous Carcinoma of The Breast ( 8 Cases)
Özden Vural, Salim Güngör
doi: 10.5222/terh.1995.89490  Sayfalar 62 - 68
Bu çalışmada 301 meme karsinomu olgusu içinde saptanan sekiz müsinöz karsinom(% 2.6) incelendi. Beş tümör saf, üç tümör bileşik tiptedir. Bütün tümörler bol nötral ve asidik müsin içermektedir. Beş saf müsinöz karsinomun üçünde argirofilik granül yoktur. Diğer iki saf müsinöz tümör argirofilik granüllerden zengindi. Saf müsinöz karsinomlarda (% 20), bileşik müsinöz karsinomlardan (% 66.6) daha az lenf nodülü tutulumu görüldü.
In this study, 8 cases of mucinous carcinomas (2.6 %), which are found in overall 301 mammary carcinoma cases were examined. Five tumors were of the pure type and three were mixed. Ali had abundant neutral and acidic mucin. Of the five pure mucinous tumors, three were devoid of argyrophilic granules. The other two pure mucinous tumors were rich in ar- gyrophilic granules. The pure type (20 %) showed less frequent nodal involvement than in the mixed type (66.6 %)

13.
Elektif Jinekolojik Operasyonlarda Anestezi Öncesi Rutin İncelemelerin Boyutu ve Gerekliliği
The Extent And Value of Routine Preoperative Tests Before Anestesia in Elective Gynecologic Operations
Bülent Uran, Nurettin Demir, Zehra Mete, Müfit Özyiğit, Atilla Erler
doi: 10.5222/terh.1995.84890  Sayfalar 69 - 73
Genel anestezi uygulanacak hastaların preoperatif olarak yapılan tetkiklerin gerekliliğini araştırmak için SSK Tepecik Doğumevi'nde 1992 yılında elektif jinekolojik operasyon ve laparoskopi uygulanmış 254 olgunun preoperatif tetkikleri retrospektif olarak incelendi ve yaş gruplarına göre karşılaştırılması yapıldı. 40 yaşın altında hemogram dışındaki tetkiklerin anlamlı bilgi vermediği, akciğer grafisinin ise ancak 60 yaşından sonra gerekli olduğu kanısına varıldı. Öykü ve fizik muayenenin titiz değerlendirilmesinin ekonomik tasarruf sağlayacağı kanısına varıldı. Preoperatif testlerin yararsız olduğu şeklinde son yıllarda yaygınlık kazanan görüşlerin ancak düzenli sağlık kontrolleri yapılan ve sağlık bilincinin üst düzeyde olduğu ülkeler için geçerli olduğu unutulmamalıdır.
There is no consensus regarding the preoperative management of gynecologic operations. For this reason we investigated the necessity of preoperative "routine" laboratory tests in benign gynecologic operations. Preoperative laboratory tests in 254 cases which were operated electively for benign gynecologic conditions were evalnated retrospectively. Hematologic investigation was enough before 40 years old, while chest x-ray might be helpful for patients older than 60. Our results suggest that a good history taking and full physical investigation will eliminate many unnecessary tests. The deeision regarding which laboratory tests should be applied depends on age. But one must take into consideration that the idea of many preoperative tests are unnecessary is valid only in the communities whose people are taking good health care.

14.
Menopoz Tedavisinde Transdermal ve Oral Östrojenin Lipid Metabolizmasına Etkileri
The Effects of The Oral And Transdermal Estrogens on Lipid Metabolism of Postmenopausal Women
Haluk Erkur, Üzeyir Kırca, Bülent Dutsağ, Emine Yağlı, Suzan Ünlütürk
doi: 10.5222/terh.1995.36776  Sayfalar 74 - 77
Menopoz Kliniğine başvuran 85 hastanın 37'sinde 0.625 mg konjuge östrojen, 48'inde transdermal östrojen kullanıldı. Tüm olguların 3 ay süren tedavi öncesi ve tedavi sonrası lipid profilleri karşılaştırıldı. Transdermal östrojen kullananlarda kolesterol düzeyi % 6.3 (p<0.05), oral konjuge östrojen kullananlarda % 6.6 (p>0.05); HDL'de ise transdermal östrojen kullananlarda % 6.3 (pc0.05), oral ostrojen kullananlarda % 4.9 (p>0.05); LDL 'de transdermal kullananlarda % 7 (p> 0.05), oral östrojen tedavisi görenlerde ise % 14 ( p<0.01) oranmda azalma görüldü. Trigliserid seviyelerinde ise, transdermal östrojen kullananlarda % 2.2 (p> 0.05) azalma görülürken, oral östrojen kullananlarda % 4.6 (p> 0.05) oranmda artış gözlenmiştir. Bu sonuçlar östrojen replasman tedavisinde veriliş yolunun lipid profili üzerine etkisinde farklılık yapmadığını göstermektedir.
0.625 Mg. oral estrogen were administered to during three months 37 and transdermal estrogen to 48 of the patients that had come to our Menopause Clinic. Lipid profiles were compared before and after the treatment. In the group with transdermal estrogen cholesterol level decreased 6.3 % (p<0.05). HDL level decreased 6.3 % (p<0.05). LDL level decreased 7 % (p>0.05). Trigliserid level decreased 2.2% (p>0.05). In the other group that used oral estrogen the cholesterol level decreased 6.67 (p>0.05). HDL level decreased 4.9 % (p>0.05). LDL level decreased 14 % (p<0.01) but trigliserid level increased 4.6 % (p<0.05). We have concluded that the route of administration (oral or transdermal) of estrogen does not affect the lipid profile of postmenopausal patients.

15.
Herediter Nonpolipozis Kolorektal Kanser Ailesi
A Family With Hereditary Nonpolipoid Colocteral Carcinoma
Emin Yeğinboy, Mehmet Emin Büyükerkmen, Ümit Bayol, Cezmi Karaca, Atilla Çökmez
doi: 10.5222/terh.1995.52499  Sayfalar 78 - 82
Herediter nonpolipoid kolorektal karsinomlar ( HNPCC) otozomal dominant kalıtım sonucu ortaya çıkmaktadırlar. Retrospektif olarak değerlendirdiğimiz bir ailede aynı ebeveynlerden olma beş kardeşten üçünde kolon kanseri gelişmiştir. Olgular arasında birinci derecede akrabalık görülmesi, 2'sinin proksimal kolonda yer alması, ortaya çıkış yaşı ortalamasmm 34 olması ile HNPCC kriterlerine uyum göstermektedir. HNPCC aüelerinde birinci derece akrabalıkta malinite riskinin yüksek olması, bireylerin 25 yaşından itibaren yaşam boyu sürecek bir izlem programına alınmalarını gerektirmektedir.
Hereditary Nonpolipoid Colorectal Carcinoma (HNPCC) is tranmissed with autosomal dominant inheritance. In a turkish family, 3 of 5 siblings had colon carcinoma. The development of cancers was in first-degree relatives, the mean age 34 years, predominance of proximal colonic cancer without antecedent polyposis. These criterias were compatible with HNPCC criterias. Screening should be initiated at the age of 25 and continued during the whole life of the every member of these families.

16.
Asfiksiyan Torasik Displazi Olgusu
A Case of Asphyxiating Thoracic Dysplasia
Bekir Aydın, Gülşen Dizdarer, Işın Yaprak, Esin Emin Üstün
doi: 10.5222/terh.1995.54849  Sayfalar 83 - 87
Dar uzun ve immobil göğüs kafesi, kısa kostaları ve çeşitli konjenital malformasyonları ile altıbuçuk aylık iken kliniğimizde asfiksiyan torasik displazi tanısı konulan ve ağır solunum yetmezliği bulguları ile üç yaşında kaybedilen bir kız olgu ender görülmesi nedeni ile sunulmuştur.
We report a case of six and a half monts old female irıfant who was noted to have a narrow constricted rib cage with short ribs and various congenital malformations. The patient was diagnosed as asphyxiating thoracic dysplasia which is a rare disease. She died when she was three years old because of respiratory insufficiency.

17.
Midedeki Yabancı Cismin (Kurşun Kalem) Gastrotomi'siz Çıkartılması
Removal Of Foreign Object (Pencil) From Stomach Without Gastrotomy
Erol Balık, İbrahim Ulman, Volkan Erikçi
doi: 10.5222/terh.1995.87239  Sayfalar 88 - 91
Yabancı cisim yutma çocukluk çağında sık görülen acil durumlardan biridir. Kurşun kalem yutma olgusu bildirilmektedir. 13 yaşındaki kız çocuğu kazaen sivri uçlu kurşun kalem yuttuktan sonra kliniğimize kabul edildi. Hematemez dışında yabancı cisim yutulmasına ait bulguya saptanmadı. Direkt grafilerde kurşun kaleme ait radyoopasitenin mide seviyesinde olduğu gözlendi. Eksploratris laparatomide kalem mide içinde palpe edildi, 16 Fr Nelaton sonda konik açılımlı arka ucu önde olmak üzere orogastrik yoldan takıldı. Gastrotomi yapılmadan kurşun kalemin sivri ucu sondanın lümenine sıkıştırılarak yerleştirildi ve tüp kalem ile birlikte ağızdan çıkarıldı. Hasta postoperatif üçüncü gün iyi durumda çıkarıldı. Postoperatif morbidite ve hastanede kalış süresini kısalttığından, tanımlanan teknik gastrotomi ile yabancı cisim çıkarılmasına iyi bir alternatif olarak sunulmaktadır.
Foreign body ingestion is stili a frequent occurence in the pediatric age group and a common encounter in the emergency department. A case of pencil ingestion is presented. A 13 year old girl after accidental ingestion of a sharp pointed pencil was admitted to our department. There were no symptoms related to ingestion of foreign object but hematemesis. Plain abdominal radiogram revealed radio-opacity belonging to the pencil at the level of stomach. At explorative laparotomy the pencil was palpated within the stomach and a Levin tube (No 16Fr) with its conic open end leading was inserted via orogastric route. Without performing gastrotomy the sharp pointed tip of the pencil was inserted into the lumen of the tube together with the pencil was withdrawn from mounth. The patient was discharged on the third postoperative day after an uneventful postperative course. The described technique is suggest as a good alternative to removal with gastrotomy since it reduces postoperative morbidity and length of hospital stay.

18.
Konjenital Hidronefrozun Spontan Rezolusyonu
Spontaneous Resolution of Congenital Hydronephrosis
Yakup Erkan Erata, Berrin Acar
doi: 10.5222/terh.1995.25042  Sayfalar 92 - 96
Konjenital hidronefroz 18. haftada yapılan detaylı ultrasonda en sık saptanan böbrek malformasyonudur. Ortaya çıkış zamanı, tek veya çift taraflı oluşu, eşlik eden anomalilerin olup olmadığı ve amniotik sıvı volümü fetal prognozu etkileyen faktörlerdir. Bir ikiz gebelik olgusunda 18. haftada ikiz tekinde saptanan hafif düzeydeki hidronefroz gebelik yaşının ilerlemesiyle kaliseal ve üreter dilatasyonuyla birlikte orta-ileri düzeye dönüşmüş, postnatal dönemde ise gittikçe azalarak 13. ayda tamamen rezorbe olmuştur. Bu olgu nedeniyle prenatal dönemde teşhis edilen konjenital hidronefrozun prognozunda rol oynayan faktörler tartışılmıştır.
Congenital hydronephrosis is the most common encountered kidney malformation at detailed ultrasound carried out at 18 weeks of gestational time of occurence, unilaterality or bilaterality, the presence of associated anomalies and the amniotic fluid volume are factors which affect the fetal prognosis. Left-sided mild hydronephrosis which was detected at one of the fetuses in a twin pregnancy at 18 weeks gestation progressed parallel to the gestational age and advanced to moderetaly-severe degree with caliceal and uretal dilation. After delivery it was observed to have regressed totally by 13 months of age. The factors which have roles in the prognosis of the hydronephrosis are discussed.

19.
Konjenital Karaciğer Fibrozu Olgusu
A Case of Congenital Hepatic Fibrosis
Harun Yenice, Ziya Günal, Sinan Erten
doi: 10.5222/terh.1995.08835  Sayfalar 97 - 99
Konjenital hepatik fibroz ender rastlanan, sirozla karışan ve otozarnal resesif geçen bir lezyondur. Üst gastrointestinal kanama nedeniyle başvuran ve Konjenital Karaciğer Fibrozu saptanan 30 yaşındaki erkek hasta sunulmuştur.
Congenital Hepatic Fibrosis is rarely encountered and usually misdiagnosed as cirrhosis. It is inherited autosomal recessive. We report here a case of a 30-year old man who was admitted with upper gastrointestinal bleeding and diagnosed as Congenital Hepatic Fibrosis.

20.
Tüberküloz Salpinjit Olgusu
A Case of Tuberculous Salpingitis
Mansur Kamacı, Rıfat Hakkı Gürsoy, Hüsamettin Sargın, Eşref Demir
doi: 10.5222/terh.1995.96899  Sayfalar 100 - 103
Çocuk isteğiyle başvuran, 7 yıllık evli, kadın hastamızın çene altında solda lenfadenit tüberküloz skarı mevcuttu. 24 yaşındaki olgunun histerosalpingografisinde fallopian tüplerde "golf sopası" belirtisinin saptanması üzerine infertiliteye salpinjit tüberkülozun neden olabileceği düşüncesiyle laparoskopi yapıldı. Laparoskopik gözlem ve tubalardaki granülasyonlardan alınan biyopsi metaryallerinin patolojik incelemesi, ayrıca Douglastan aspirasyonla sağlanan sıvının sitolojik ve biyokimyasal (Rivalta testleri) analizlerinde salpinjit tüberküloz tanısı doğrulandı. Olgunun infertilite sorununun In Vitro Fertilizasyon/Embryo Transferi girişimiyle çözülebileceği önerildi.
A seven-year married infertile patient was admitted to 600-bed-Military Hospital, Department of Obstetrics and Gynecology. In routine physical examination and infertility work up, a scaring due to tuberculosis lymphadenitis on left submandibular region and a typical "golf stick" sign of the fallopian tubes on hysterosalpingography was noted. Biopsies from the granulomatous tissues and the peritoneal fluid samples from the Douglas pouch were taken during diagnostic laparoscopy. The peritoneal fluid aspirate from the Douglas pouch was Rivalta positive. Histology and biochemical analysis confirmed the diagnosis of tuberculous salpingitis. The patient was referred to an In Vitro Fertilization center.


Copyright © 2019 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale