E- ISSN: 2822-4051
The Journal of Tepecik Education and Research Hospital - Tepecik Eğit Hast Derg: 12 (2)
Volume: 12  Issue: 2 - 2002
CLINICAL RESEARCH
1.Oncological Principles of Rectal Cancer Surgery
Selman Sökmen
doi: 10.5222/terh.2002.98878  Pages 59 - 76 (897 accesses)
Rektal kanserin solid tümörler içinde en önemlilerinden biri olduğu açıktır; çünkü bu kanserlerde diğer visseral malignitelere oranla daha fazla tam iyileşme mümkündür. İlk ameliyat sırasında, cerrahın dauranışına bağlı olarak hasta pronozunun bu derece değişebildiği başka bir majör malignite yoktur. Gelişen görüntüleme yöntemleri sayesinde daha iyi preoperatif evreleme yapılabilmesi ve kanserin yayılımının daha doğru değerlendirilebilmesi ile fokal ileri hastalığın kontrolu için ümit doğmuştur. Son 20 yıl içinde özellikle rektal kanserin tedavisi belirgin değişiklik göstermiştir. Yeni görüntüleme teknikleri preoperatif değerlendirmeyi geliştirmiş ve uygun olgularda kullanılan radyoterapinin fokal rekürrensi azalttığı saptanmıştır. Lokal rekürrens lokorejiyonel yayılımın anatomik ve patolojik ilkelerine temel alan modern cerrahi yaklaşım ile de potansiyel olarak azaltılabilir. Çoklu tedavi seçeneğinin kullanıidığı yaklaşım, başarılı modern rektal kanser tedavisinin temelidir. Ancak, kemoterapi ve radyoterapi kullanım eğilimlerinde belirgin uluslar arası farklar mevcuttur. O halde, mültidisipliner tedavi yaklaşımları mutlaka sürecektir, fakat onkolojik rektal kanser cerrahisinin esaslarını gözden geçirmenin ve cerrahi tekniklerdeki güncel tartışiarı değerlendirmenin tam zamanıdır.
It is clear that rectal cancer is one of the most important of solid tumors, for more permanent "cures" are possible for this cancer compared to all other visceral malignancies added together. There is no other major malignancy in which such enormous variation can be seen in the outcome depending on the choice of the surgeon at the initial operation. The potential for better preoperative staging and analysts of the precise extent or the cancer by improved imaging offers unique hope for the control of locally advanced disease. The management of rectal cancer has particularly changed very considerable over the last twenty years. New imaging techniques have improved preoperative assessment and radiotherapy used in appropriate cases has been shown to reduce local treatment failure which is also potentially reducible by modern surgery based upon anatomical and pathological principles of loco-regional spread. The increasingly multimodality approach characterizes all successful modern rectal cancer management, however, remarkable international differences exist in attitudes to the use of chemo and radiotherapy. Thus, whilst the multidisciplinary team approach is undoubtedly here to say, it is time to revisit the essentials of oncalogic rectal cancer surgery and have a critical appraisal in current controuersies of surgical techniques.

2.Duodeno-Gastro-Esophageal Reflux: How important is it ?
A. Hikmet Şahin, Sevnaz Şappak Şahin, Ahmet Arıkan
doi: 10.5222/terh.2002.40632  Pages 77 - 81 (933 accesses)
Gastroözofageal reflü nedeniyle tedavi altına alınan hasta sayısı hem yetişkinlerde hem de çocuklarda gittikçe artmaktadır. Bu konudaki bilincin artması ile hastalığın erken tanısı ve uygun tedavisi sağlanabilmektedir. Bununla birlikte, bazı gastroözofageal reflü hastalarının şikayetleri düzelmemekte ve hatta ağırlaşmaktadır. Bu gibi hastalarda duodeno-gastro-özofageal reflü (DGÖR) saptanmış ve bu tanıya uygun tedavi yöntemleriyle hastalar başarılı olarak tedavi edilmişlerdir. Bu derleme yazısında, DGÖR üzerine dikkat çekmek için, tanı ve tedavi yaklaşımları tartışılmıştır.
The number of treated patients with gastroesophageal reflux has increased within the last 10 years in both the children and the adults. Awareness of the disease by the clinicians, makes early diagnosis and appropriate treatment possible. Unfortunately, there are a small group of patients whose complaints have not resolved. In this special group, duodeno-gastro-esophageal reflux was diagnosed and they were treated satisfactorily with appropriate treatment modalities. In this report, both the diagnostic and therapeutic modalities are discussed in order to stress over duodeno-gastro-esophageal reflux disease.

3.Growth and Endocrine Dysfunction in Thalassemia Major
Işın Yaprak, Meral Türker, Berna Atabay, Ebru Özerkan, Şule Can, Figen Akdenizoğlu, Haldun Öniz, Halil Aydınlıoğlu, Esra Özer, Sezin Akman, Güzide Aksu, Funda Özgenç, Sadık Akşit
doi: 10.5222/terh.2002.96720  Pages 83 - 90 (890 accesses)
Amaç: Talasemi majorda (TM) sık görülen endokrin komplikasyonların erken tanı ve tedavileri, olguların yaşam kalitelerini olumlu yönde etkileyeceğinden önemlidir. Çalışmamızda merkezimizde izlenen TM'lu olgulardaki endokrin sistem bozukluklarının sıklığı ve dağılımının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Hemoglobinopati tanısı ile izlenen 252 olgumuzdan 161 TM'li olgu 0-3, 4-9, 10-14, 15-20 ve 21-30 yaş gruplarında büyüme ve 10 yaş ve üzerindeki 75 olgu ayrıca hipogonadizm, hipotiroidi, büyüme hormonu eksikliği, glukoz metabolizması bozukluğu, hipoparatiroidi yönünden incelenmişlerdir. Olguların boy persantil ve standart sapma skorları (SDS) tespit edilmiş, yaşa göre boyu 3 pesentil altında ve yıllık büyüme hızı 10 persentil altında olanlarda insülin, L-Dopa büyüme hormonu uyarı testleri yapılmıştır. Ayrıca 10 yaş üzerindeki olgularda seksüel maturasyon evrelemesi, gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRh) ve tirotropin salgılatıcı hormon (TRH) testleri ile oral glukoz tolerans testi uygulanmıştır. Bulgular: Büyüme geriliği oranı tüm olgularda %20 iken 3 yaş üzerindeki yaş gruplarında sırası ile %12, %30, %47 ve %27 bulunmuştur. Boy SDS'lerinin pubertal dönemde en düşük düzeyde olduğu görülmüş, bu olgulardaki boy kısalığının en önemli nedeninin pubertal gecikme olduğu anlaşılmıştır. Büyüme hormonu eksikliği yalnızca bir olguda, yetersizliği ise 2 olguda tesbit edilmiştir. 10 yaş ve üzerinde en sık görülen endokrin kamplikasyon %78 ile hipogonadizmdir. Primer klinik hipotiroidi %21, insüline bağimlı diabetes mellitus (IDDM) %9.3 iken en düşük oranda görülen komplikasyon %4 ile hipoparatiroidizmdir. 75 olgunun %64'ünde bir endokrin kamplikasyon mevcut iken %25.3'ünde birden fazla komplikasyanun eşlik ettiği görülmüş, ve bu son grupdaki olguların %63.6'sının ise 20 yaş üzerinde oldukları tesbit edilmiştir. Sonuç: Endokrin komplikasyonlar, talasemi majorlu olgularda, sık görülen ciddi organ yetmezlikleridir. Olgular, bu komplikasyonlar yönünden rutin olarak değerlendirilmelidir.
Aim: Early diagnosis and treatment of endocrine dysfunction, the most frequent complication seen in thalassemia major (TM) patients is important for improving their quality of life. Our aim in this study was to find out the ineidence and the distribution of endocrin dysfunction in our TM patients. Methods: Out of 252 patients with hemoglobinopathy, 161 TM patients were evaluated for growth retardation within the 0-3, 4-9, 10-14, 15-20 and 21-30 year age groups and 75 patients over 10 years old were alsa evaluated for hypogonadism, hypothyroidism, growth hormon deficiency, glucose metabolism impairment and hypoparathyroidism. Height percentile and standard deviation scores (SDS) of the patients were obtained; the ones with height < 3 percentile and height velocity /year<10 percentile were tested for growth hormon deficiency / insufficiency. Gonadotropin releasing hormone (GnRh), thyrotropin releasing hormone (TRH) stimulation tests and oral glucose tolerance testing (OGTT) were alsa done. Results: The incidence of growth retardation for the overall TM patients studied was found 20%; whereas within the age groups over 3 years of age it was 12%, 30%, 47% and 27%, respectively. The lowest height SDS was seen during the pubertal stage showing that delayed puberty was the major factor for stunted growth in TM patients. Growth hormon deficiency was found in only one patient whereas insufficiency in two patients. Most frequent endocrine complication seen over 10 years of age was found to be hypogonadism (78%). Incidence of clinical primary hypothyroidism, insulin dependent diabetes mellitus (IDDM) and hypoparathyroidsm were 21%, 9.3% and 4% respectively. While 64% of the 75 patients had one endocrine complication, 25.3% were associated with multiple endocrine complications. Ages of the 63.6% of the latter group were over 20 years old. Conclusion: Endocrine evaluation must be carried out regularly in TM patients for a better quality of life.

4.Plasma Homocystein Levels in Acute Coronary Syndrome Patients
Cenk Demirci, Mert Özbakkaloğlu, Ali Yıldırım, Tolga Çakmak, Coşkun Yavuzgil
doi: 10.5222/terh.2002.48802  Pages 91 - 96 (718 accesses)
Amaç: Aterosklerotik kardiyovasküler hastalık geleneksel risk faktörleri (ailevi yatkınlık, cinsiyet, hipertansiyon, dislipidemi, diyabet, obesite, sigara kullanımı) koroner arter hastalığının yüksek sıklığını tamamen açıklayamamaktadır. Yeni kanıtlar kardiyovasküler risk bulmacasında plazma homosistein düzeyinin yüksek olmasının önemli bir role sahip olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda Akut Koroner Sendrom (AKS) tanısı almış hastalarda plazma homosistein düzeylerinin yüksek olup olmadığı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamıza AKS teşhisi alan 20 hasta ve 20 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm olguların plazma homosistein düzeyleri ölçülerek, hasta ve sağlıklı birey grupları arasında istatistiksel farklılık olup olmadığı araştırıldı. Ayrıca kontrol ve hasta grupları cinsiyet ve sigara içimi gözönüne alınarak alt gruplara ayrılarak plazma homosistein düzeyleri yönünden istatistiksel olarak analiz edildiler. Bulgular: Çalışmamızda, AKS tanısı almış 20 hastanın plazma homosistein düzeyleri kontrol grubundan yüksek bulundu ancak istatiksel anlamlılıkta fark bulunamadı (p>0.05). Kontrol grubu ve hasta grubu sigara alışkanlıklarına göre alt gruplara ayrılarak homosistein düzeyleri karşılaştırıldı. Hasta grubunda sigara içen olguların plazma homosistein düzeyleri içmeyeniere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Sonuç: Olgu - kontrol çalışmaları ve bazı meta-analizler yüksek plazma homosistein düzeylerinin koroner arter hastalığı için risk faktörü olduğunu bildirmektedir. Bizim çalışmamızda da hasta ve kontrol grubu homosistein düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmuştur. Ancak devam eden, uzun süreli primer ve sekonder korunma çalışmalarının sonuçları ile açığa kavuşabilecektir.
Aim: Traditional risk factors for atherosclerotic cardiovascular diseases (family history, gender, hypertension, dyslipidemia, diabetes, smoking, central obesity) which are well defined in the past three decades are not satisfactory to define the high ineidence of coronary arterial disease. New evidences emphasize that homocystein may play an important role in the cardiovascular risk puzzle. Elevated plasma levels of this amino acid can increase the risk of cardiovascular disease. The mechanisms of this risk elevation have not been clearly iden tified yet. Methods: In this study, 20 patients with Acute Coronary Syndrome (ACS) and 20 healthy controls were investigated. Mean plasma homocystein values of the groups were compared. Both of the groups were subgrouped and analyzed by smoking habitus and gender. Results: In our study, patient group had higher plasma homocystein levels than the control group but no statistically significant difference was obtained (p>0.05). In the patient group, smokers had significantly higher levels (p<0,05). Conclusion: Many clinicians believe that hyperhomocyteinemia is a risk factor for atherosclerosis. Case control studies and some meta analysis trials showed that, high plasma homocystein levels is a good predictor of coronary heart disease. However, there is no clear evidence that decreasing of hyperhomosyteinemia is beneficial in primary and prevention. This conflict may be solved when the ongoing trials will give us new data on the subject.

5.Spontaneous Closure of Secundum-type Atrial Septal Defects
Ertürk Levent, A. Ruhi Özyürek, Zülal Ülger, Hasan Güven, Aytül Parlar
doi: 10.5222/terh.2002.88964  Pages 97 - 100 (805 accesses)
Amaç: Atrial septal defekt (ASD), çocuklarda ikinci sıklıkla görülen doğumsal kalp hastalığıdır. Tanısal tetkiklerde, özellikle de ekokardiografideki gelişmelerle tanı, izlem ve tedavide hızlı gelişmeler olmuştur. Bu çalışmadaki amaç, kliniğimizde ASD tanısı alan 149 hastada tanı anındaki ASD boyutu, takipte boyutun değişimi, spantan kapanma ve cerrahi tedavi sıklığını araştırmaktır. Yöntem: İki boyutlu, renkli dopler ekokardiyografi (Hewlett Packard Sonos 1000) cihazı kullanılmıştır. İzlem 3-6 ay aralıklarla yapılmıştır. Bulgular: Olguların 96'sı (%64) kız, 53'ü (%35) erkektir. Tanı anındaki defektin boyutuna göre 4 mm altında 54 (%36), 4 mm boyutunda 20 (%13), 5-6 mm boyutunda 16 (%10), 7-8 mm boyutunda 17 (%11) ve 8 mm üstündeki boyutlarda 42 (%28) hasta saptanmıştır. Takipte <6 mm ASD'lerde spantan kapanma %83 olarak saptanmıştır. ASD >8 mm olan hastalarda cerrahi tedavi oranı %92 olarak bulunmuştur. Sonuç: Transtorasik Ekokardiografi ile saptanan ASD'lerin tanı anındaki boyutu defektin seyri yönünden önemlidir.
Aim: Atrial septal defect (ASD) is the second most comman congenital heart defect among children and adults. With the development of echocardiography, important advances has been made in the diagnosis and follow up of ASD. In this study, the size of ASD's at diagnosis, spontaneous closure and prognosis were evaluated. Method: 149 patients diagnosed as secundum ASD with transthoracic echocardiography (Hewlett Packard Sonos 1000) in Ege University Hospital, Pediatric Cardiology Unit were studied. Results: 96 (64%) of them were females, 53 (35%) were males. At the time of diagnosis, size of the defect was 1ess than 4 mm in 54 (36%) patients, 4 mm in 20 (13%), 5-6 mm in 16 (10%), 7-8 mm in 17 (11%), and more than 8 mm in 42 (28%) patients. On follow up, defects less than 6 mm ciased spontaneously in 83% of cases. However, if the defect size was more than 8 mm, surgical treatment was required in 92% of the cases. Conclusion: It is thought that ASD size at diagnosis determined by transthoracic echocardiography is an important indicator in spontaneous closure of atrial septal defects.

6.Tubular Proteinuria in Early Diagnosis of Type I Diabetic Nephropathy
Cengiz Candan, Nazlı Kara, Beyza Nur Arda, M. Serdar Fırat, Sadi Vidinlisan
doi: 10.5222/terh.2002.90359  Pages 101 - 105 (708 accesses)
Amaç: Diyabetik nefropati Tip I diyabetli hastaların %30-40'ında görülmekte, önlem alınmazsa kronik böbrek yetersizliğine ilerlemekte ve hastaların %50'sinde 5-7 yıl içinde ölümle sonuçlanmaktadır, Bu çalışmada henüz glomerüler hasarın göstergesi olarak mikroa/büminürinin anlam taşımadığı erken dönemlerde, tübüler hasarın erken belirleyicilik değeri araştırıldı, Yöntem: Çalışmaya idrar çubuğu ile proteinürisi saptanmayan yaş ortalamasi 14.25±4.62 yıl, diyabet süreleri 0.5-17 yıl areısında 48 hasta alındı, Kontrol grubu olarak yaş ortalaması 13.45±4.43 yıl arasmda değişen 20 sağlıklı çocuk seçildi, Hasta ve kontrol grubunda, 24 saatlik idrarda albümin ve kreatinin, spot idrarda tübüler kaynaklı N-asetil-[ß-D-glukozaminidaz (NAG) ve kolinesteraz (KE) düzeyleri ölçüldü, Bulgular: Mikroalbüminürik grubun diyabet süreleri normoalbüminürik gruba göre daha yüksekti (p<0.001), Tip I diyabet/i olgular alb/kre oranlarına göre normoalbüminürik (alb/kre<2.5) ve mikroalbüminürik (alb/kre>2.5) olarak iki gruba ayrıldı, İdrar NAG/kre oranları hem mikroalbüminürik hem de normoalbüminürik grupta kontrol grubu ile karşılaştırldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.001, p<0.001), İdrar KE/kre değerleri incelendiğinde normoalbüminürik ve mikroalbüminürik gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı, Ancak her iki grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında idrar KE/kre oranları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Sonuç: İdrarla albümin atılımının normal kabul edildiği, diyabetik nefropatinin erken dönemlerinde, tübüler proteinürinin başladığı ve erken tanı amacı ile KE ve özellikle NAG düzey tayininin yararlı olabileceği kanısına varılmıştır.
Aim: Diabetic nephropathy develops in 30-40% of type I diabetic patients and causes chronlc renal failure if there is no precaution, Death occurs in 50% of them within 5-7 years, In this study, the predictive value of tubular damage was assessed when microalbuminuria is not present in early stage of diabetes mellitus, Methods: Tubular N-acetyl-ß-D-glucosaminidase (NAG) and cholinestarase (CE) enzyme activities were measured, Forthy eight children who have no proteinurla shown by urinary dipsticks with a mean age of 14.25±4.6 years and duration of diabetes between 0.5-18 years were selected for this study. Twenty healthy cases with a mean age of 13.45±4.4 years were selected as controL Albumin (alb), creatinin (cre) in 24 hours urine, NAG and CE in spot urine were measured in both groups, Type I diabetic cases were divided into two groups according to their being normoalbuminuric (alb/cre<2,5 mg/mmol) or microalbuminuric (alb/cre>2.5 mg/mmol). Results: Duration of the diabetes was langer in the microalbuminuric group compared to the normoalbuminuric group (p<0.001). Urine NAG/cre values in both normoalbuminuric and microalbuminuric groups were statistically higher than the NAG/cre values of the control group (p<0.001, p<0.001 respectively). Urine CE/cre ratio was not different between normoalbuminuric and mieroalbuminurie groups (p>0.5). However CE/cre ratio of these two groups were statistieally higher than CE/ere ualues of the control group (p

CASE REPORT
7.Primary Malignant Melanoma of the Small Bowel
Nihat Zalluhoğlu, Alp Gürkan, Hürriyet Turgut, Serdar Kaçar, Mehmet Kahya
doi: 10.5222/terh.2002.27243  Pages 107 - 109 (659 accesses)
İnce barsağın primer malign melanomları oldukça nadir görülen tümörlerdir. Genellikle asemptomatik olmaları erken tanınmalarını güçleştirir. Normalde ince barsak mukozasında melanoblastların görülmemesi tümörün primer kökeni hakkında tartışmalara yol açmıştır. Küratif cerrahi girişime karşın, bu hastaların beklenen sağkalımları oldukça düşüktür. İnce barsaktan köken alan primer malign melanomlu 49 yaşındaki bir kadın hasta kliniğimizde cerrahi olarak tedavi edildi. Postoperatif 7. ayda hastamız karaciğer metastazları nedeniyle kaybedildi.
Primary malignant melanoma of the small bowel is a rare entity. They are usually asymptomatic and this makes the diagnosis difficult. Origin of the malignant melanoma of the small bowel is controversial due to lack of melanoblasts in the small bowel mucosa. Despite curative surgical treatment, the prognosis of these tumors is dismal. A 49 year-old woman who had primary malignant melanoma was treated surgically. She died at the 7th postoperative month due to liver metastasis.

8.Prenatally Diagnosed Congenital Cystic Adenomatoid Malformation of the Lung: Case Report
Nuran Çetin, Nejat Aksu, Halil Aydınlıoğlu, Sümer Sütçüoğlu, Ümran Kurun
doi: 10.5222/terh.2002.85726  Pages 111 - 114 (626 accesses)
Kistik adenomatoid malformasyon, bronşiyoler yapıların matürasyonunda yetersizlik ve normal akciğer dokusunda değişik büyüklük ve sayıda kistlerle karakterize olan bir hastalıktır. Asemptomatik seyirli olabileceği gibi bazı olgularda solunum yetmezliği, takipne, sık tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları ve siyanoz görülebilmektedir. Son yıllarda prenatal ultrasonografi sayesinde kistik adenomatoid malformasyonlu olgular antenatal dönemde tanınabilmektedir. Postnatal dönemde çekilen göğüs röntgeni ve bilgisayarlı tomografi tanıda yardımcıdır. Tedavide akciğerin büyümesini engelleyen basıyı ortadan kaldırmak amacıyla lobektomi, cerrahi rezeksiyon veya segmentektomi uygulanmaktadır. Kistik adenomatoid malformasyonun üç tipi bulunmaktadır. Olgumuz sağ akciğerinde saptanan kistik yapıların 2 cm'den büyük olması ve asemptomatik seyir göstermesi, prenatal dönemde tanı almış olması ve nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.
Cystic adenomatoid malformatian is characterised by maturation failure of bronchial structures and multiple cysts in varying shapes in the lung tissue. The course of the disease may be asymptomatic, but in some cases the clinical manifestations may consist of respiratory distress, tachypnea, recurrent respiratory tract infections and cyanosis. Recently cystic adenomatoid malformatian can be diagnosed by prenatal ultrasonography in the early stages of the disease. Postnatally, chest roentgenogram and computerised tomography may be helpful in the diagnosis of the disease. Lobectomy, surgical resection or segmentectomy are recommended procedures in order to relieve the pressure of the cysts on the lung tissue and maintain the maturation of the lung. There are 3 types of cystic adenomatoid malformation. Our case was presented herein due to cystic structures broader than 2 cms in diameter, asymptomatic course, prenatal diagnose, and its rarity.

OTHER
9.What is Your Diagnosis ?

doi: 10.5222/terh.2002.77642  Pages 115 - 116 (613 accesses)
Abstract | Full Text PDF

10.Answer: Acrodermatitis Eteropathica
Tuba Çerçi Tuncel, Esra Arun Özer, Ali Rahmi Bakiler
doi: 10.5222/terh.2002.08377  Pages 119 - 120 (778 accesses)
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale