Tepecik Eğit Hast Derg: 13 (2)
Volume: 13  Issue: 2 - 2003
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Immune (ldiopathic) Thrombocytopenic Purpura: Pathophysiology, Diagnosis And Treatment
Berna Atabay
doi: 10.5222/terh.2003.22791  Pages 63 - 74
İmmun (idiyopatik) trombositopenik purpura (İTP), erişkin ve çocuklarda trombositopeni ve mukozal kanamalar ile karekterize, otoimmun bir hastalıktır. Altta yatan bir hastalık olup olmamasına göre primer ve sekonder İTP, klinik olarak da akut ve kronik İTP olarak sınıflandırılır. Akut İTP sıklıkla bir enfeksiyon öyküsünü takiben görülür ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden iyileşir. Trombositopeninin 6 aydan uzun süre devam etmesi durumunda kronik İTP olarak adlandırılır. Tanı, trombositopeninin diğer nedenlerinin dışlanması ile konulur. İTP'de trombositopeninin nedeni, antikorlarla kaplı trombositlerin retiküloendotelial sistemde yıkım hızının artmasıdır. Akut İTP' de enfeksiyöz ajana karşı yönlendirilmiş immun yanıtın çapraz reaktivitesi, kronik İTP'de ise spesifik antikor üretiminin T hücre aktivasyonunun ve sitakin üretiminin artması ile uyarılan bir immun yanıtın önemli rolü olduğu düşünülmektedir. İTP'de tedavi küratif olmayıp palyatif özelliktedir. Kortikosteroidler ve İVİG ilk tercih edilen ilaçlardır. Tedaviye refrakter hastaların durumu tartışmalıdır. Yeni tedavi modaliteleri klinik uygulamalara sunulmaktadır. Bu inceleme yazısı İTP fizyopatolojisi, tanısı ve tedavi şekillerini içermektedir.
Immune thrombocytopenic purpura is a comman disorder affecting children and adults. It is characterized by a low platelet count and mucocutaneous bleeding. ITP is classified as primary or secondary according to the presence of an underlying disorder or as acute or chronic according to duration of the disease. Although the accelerated platelet destruction in ITP occurs via antibody-mediated clearance, the clinical diagnosis of ITP is largely a diagnosis of exclusion. While humoral abnormalities in ITP are well defined, it is increasingly appearant that T cells play a major role in the onset of ITP. Genetic and enviromental factors and immune systems of patients that affect the etiology and the clinical progress of ITP have not been understood. Acute and chronic forms of the disease differ in that acute ITP is often preceded by an infectious illness and generally resolves spontaneously within a few weeks of initial presentation, whereas chronic form of the disorder defined as persistence of thrombocytopenia for greater than 6 months. Treatment modalities reported to date have been palliative rather than curative and corticosteroids and IVIG are used as the first choice drugs. Therapy of refractory patients remains controversial. A number of new agents are entering clinical trial in children and adults with ITP. The following review will focus on the pathophysiology, diagnostic approach and management of ITP.

2.C- Reaktif Protein'in Akut Miyokard Infarktüs'ünde Konjestif Kalp Yetmezliği Gelişmesindeki Belirleyici Rolü
Mert Özbakkaloğlu, Cenk Demirci, Gülgün Aktepe, Tolga Çakmak, Yasemin Güçlü, Özlem Latif
doi: 10.5222/terh.2003.93023  Pages 75 - 79
Amaç: Yüksek C- reaktif protein (CRP) düzeylerinin akut miyokard infarktüsünde (AMİ) infarkt alanının genişliği, kamplikasyon ve mortalite oranlarında artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda AMİ'nde CRP yüksekliğinin konjestif kalp yetmezliğinin (KKY) ortaya çıkışı ile ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamızda ST segment yükselmeli AMİ tanısı alan 78 olgu, Koroner Bakım Ünitesinde (KBÜ) alınan ilk kan örneklerinden ölçülen CRP değerlerinin KKY gelişmesi ile olan ilişkisi açısından değerlendirilmiştir. KKY gelişmesinin takibinde, klinik olarak Killip sınıflaması ve ekokardiyografik olarak Simson yöntemi kullanılmıştır. Bulgular: Olguların %26.9'unda AMİ'ne ikincil kalp yetmezliği klinik olarak değişik derecelerde ortaya çıkmıştır. KKY gelişen ve gelişmeyen olgular karşılaştırıldığında, CRP değerleri KKY gelişenlerde anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p < 0.01). Olgular ekokardiyografik olarak elde edilen sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF) değerlerine göre 3 alt gruba ayrılmışlardır. EF < % 39 olan grubun ortalama CRP değerlerinin, EF =% 40-49 ve >% 50 olan gruplara göre anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır (p < 0.01). Çalışmamızda CRP düzeyleri ile EF arasında p < 0.01 düzeyinde negatif korelasyon, Killip grupları arasında ise p < 0.05 düzeyinde pozitif korelasyon tesbit edilmiştir. Sonuç: AMİ'de KBÜ'de alınan ilk kan örneklerinden çalışılan CRP değerlerinin yüksekliğinin, AMİ'ünün en önemli komplikasyonlarından biri olan KKY ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Yüksek riskli hastaların tespitinde CRP değerlerinden yararlanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Aim: High C - reactive protein (CRP) levels have been associated with larger infarct area, higher complication and mortality rates in patients with acute myocardial infaretion (AMI). In this study, our aim was to evaluate the relationship between CRP levels and the occurrence of congestive heart failure (CHF) during early phases of AMI. Methods: Seventy eight patients diagnosed as ST segment elevated AMI, were evaluated to determine the predictive role of CRP in CHF occurrence. The first obtained blood sample on admission to Coronary Care Unit (CCU) was used for CRP level determination. CHF was evaluated by Killip classification clinically and by Simson method echocardiographically. Results: CHF was found clinically in 26.9 % of patients. The comparisian of CRP levels in the patient groups with and without CHF, indicated that higher levels were determined in CHF group (p < 0.01). The patients were grouped in three subgroups according to their echocardiographically determined left ventricular ejection fraction (EF) values. CRP levels of the group with EF<% 39 was higher than the other groups (p < 0.01). A negative correlation between CRP and EF was obtained (p< 0.01). Similarly a positive correlation was shown between CRP and Killip groups (p<0.05). Conclusions: In this study, it was shown that CRP values obtained at admission to CCU were strongly related with CHF occurence in AMI. CRP levels can be used in determining the high risk patients in AMI.

3.Superoxide Dismutase and Catalase Levels in Acute and Remission Period in Rheumatic Fever
A. Ruhi Özyürek, Ertürk Levent, Hasan Güven, Yasemin Delen, Zülal Ülger, Taner Onat, Aytül Parlar
doi: 10.5222/terh.2003.74590  Pages 81 - 85
Amaç: Bu çalışmada Akut Romatizmal Ateş (ARA) tanısı alan hastalarda, antiinflamatuar tedavi öncesi ve sonrası, antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (KAT) aktiviteleri değerlendirilerek, antioksidan dengenin saptanması ve bu değerlerin diğer akut faz reaktantlan ile olan ilgisinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Bu amaçla ARA'lı 20 hastadan akut ve remisyon döneminde, aynı yaş grubundaki kontrollerden SOD ve KAT aktiviteleri ile akut faz reaktan/arı çalışıldı. Bulgular: Hasta grubunun 12'si erkek 8'i kızdı ve yaş ortalaması 10±4.2 yıl iken, kontrol grubu 12 erkek ve 8 kızdan oluşuyordu, yaş ortalamaları 9.8±2.1 idi. ARA'lı grupta aktivasyon ve remisyon değerleri ile kontrol grubu değerleri sırasıyla; eritrosit sedimentasyon hızı (mm/saat) (82±27,10±3,12±3), C reaktif protein (mgl/dl) (7.8±4. 7, 0.23±0.17, 0.17±0.16), SOD (Ug/Hb) (4631±685, 1388±240, 1329±1 (Ug/Hb) (6938±1070, 3655±723, 3601 ±551) olarak saptandı. Kontrol grubu SOD ile KAT seviyeleri ile hasta grubunun remisyon dönemi seviyeleri arasında anlamlı fark yokken, hasta grubunda akut fazda SOD ve KAT aktivitelerinin belirgin yüksek olduğu görüldü. Sonuç: ARA etiyopatogenezinde, bir çok önemli hastalıkta oldıığu gibi oksidoradikal hasar ve antioksidan enzim sistemi önemli bir rol oynamaktadır.
Aim: To evaluate antioxidant status before and after anti-inflammatory treatment in children with rheumatic fever (RF) and to find out the relation between superoxide disrnutase (SOD) and catalase (CAT) activities and acute phase reactant /eve/s. Method: We studied SOD, CAT activities and acute phase reactant levels from 20 patients with RF in acute and remission period anda control group in the same ages. 20 patients with RF in acute Results: Study group consists of 20 patients with RF (12 male, 8 female) with average age of 10±4.2 anda control group 20 healty subjects (12 ma/e, 8 female) with average age of 9.8±2.1. The activation and remission values of RF patients and control group values were ESR {mm/h){82±27,10±3,12±3), CRP {mg/d/) (7.8±4. 7, 0.23±0.17, 0.17±0.16), SOD (Ug!Hb) (4631±685, 1388±240, 1329±194), CAT (Ug!Hb) (6938±1070, 3655±723, 3601±551) consequent/y. No significant difference was determined in SOD and CAT activities in control group and the remission period of study group. However SOD and CAT activities were significant/y higher in acute period of RF patients. Conclusion: Oxyradical injury and antioxidant enzyme systems play an important role in patients with rheumatic fever.

4.Total Hip Arthroplasty Applications for Primary Arthrosis
Coşkun Şanlı, Cemil Kayalı, Haluk Ağuş
doi: 10.5222/terh.2003.07120  Pages 87 - 90
Amaç: Primer koksartroz zemininde total kalça protezi (TKP) uygulanan olgulcmn ve kullanılan sistemlerin kıyaslamalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: 1992- 1999 yıllan arasında TKP uygulanmış, düzenli izlemi sağlanabilen 15'i kadın, 9'u erkek 24 hastanın 28 kalçası değerlendirildi. 15 kalça eklemine hibrid sistem, 13'ine çimentolu sistem TKP uygulandı. Klinik değerlendirme Harris kalça skorlama sistemine göre (HKS) yapıldı.
Bulgular: Ortalama 6.5 yıl izlem sonunda, çimentolu TKP grubunda ortalama HKS 86.46, hibrid grubunda ise 89.69 olarak bulundu. Gruplar arasmda HKS bakımından anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). 75 kg'zn altındaki olgularda istatistiksel olarak daha iyi klinik sonuç verdi (p < 0.05).
Sonuç: Primer koksartrozlu olgularda çimentolu ya da hibrid total kalça protezi sistemleri arasında orta dönem izlem sonunda belirgin fark saptanmamıştır.
Aim: The aim of this study is to evaluate the results of totol hip replacement opplications and two different prosthesis systems.
Methods: Between 1992- 1999 twenty-eight hips of twenty-four patients who had been operated and followed up properly were enrolled in the study. 15 cases were female and 9 cases were male. The mean age was 61 years (42- 73) during operation. Hybrid system was usedin 15 hips, cemented system in 13 hips. Clinical eualuation was performed by Harris Hip Scoring System (HHS).
Results: The patients were followed up for mean 6.5 years. After the follow-up period, mean HHS was 86.46±5.69 in cemented group, whereas it was 89.69±4.15 was in hybrid group. There was no significant difference between thegroupsfor HHS. Better results were found in patients less than 75 kgs.
Conclusions: We found no difference between cemented and hybrid total hip arthroplasty systems in patients with primary arthrosis within the in termediate follow up period.

5.Plasma Homocystein Levels in Acute Coronary Syndrome Patients
Cenk Demirci, Mert Özbakkaloğlu, Ali Yıldırım, Tolga Çakmak, Coşkun Yavuzgil
doi: 10.5222/terh.2003.53050  Pages 91 - 96
Amaç: Aterosklerotik kardiyovasküler hastalık geleneksel risk faktörleri (ailevi yakınlık, cinsiyet, hipertansiyon, dislipidemi, diyabet, obesite, sigara kullanımı) koroner arter hastalığının yüksek sıklığını tamamen açıklayamamaktadır. Yeni kanıtlar kardiyovasküler risk bulmacasında plazma homosistein düzeyinin yüksek olmasının önemli bir role sahip olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda Akut Koroner Sendrom (AKS) tamsı almış hastalarda plazma homosistein düzeylerinin yüksek olup olmadığı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamıza AKS teşhisi alan 20 hasta ve 20 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm olguların plazma homosistein düzeyleri ölçülerek, hasta ve sağlıklı birey grupları arasında istatistiksel farklılık olup olmadığı araştırıldı. Ayrıca kontrol ve hasta grupları cinsiyet ve sigara içimi gözönüne alınarak alt gruplara ayrılarak plazma homosistein düzeyleri yönünden istatistiksel olarak analiz edildiler. Bulgular: Çalışmamızda, AKS tanısı almış 20 hastanın plazma homosistein düzeyleri kontrol grubundan yüksek bulundu arıcak istatiksel anlamlılıkta fark bulunamadı (p>0.05). Kontrol grubu ve hasta grubu sigara alışkanlıklarına göre alt gruplara ayrılarak homosistein düzeyleri karşılaştırıldı. Hasta grubunda sigara içen olguların plazma homosistein düzeyleri içmeyenlere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Sorıuç: Olgu- kontrol çalışmaları ve bazı meta-analizler yüksek plazma homosistein düzeylerinin koroner arter hastalığı için risk faktörü olduğunu bildirmektedir. Bizim çalışmamızda da hasta ve kontrol grubu homosistein düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmuştur. Ancak devam eden, uzun süreli primer ve sekonder korunma çalışmalannın sonuçları ile açığa kavuşabilecektir,
Aim: Traditional risk factors for atherosclerotic cardiovascular diseases (family history, gender, hypertension, dyslipidermia, diabetes, smoking, central obesity) which are well defined in the past three decades are not satisfactory to define the high incidence of coronary arterial disease. New evidences emphasize that homocystein may play an important role in the cardiovascular risk puzzle. Elevated plasma levels of this amino acid can increase the risk of cardiovascular disease. The mechanisms of this risk elevation have not been clearly identified yet. Methods: In this study, 20 patients with Acute Coronary Syndrome (ACS) and 20 healthy controls were investigated. Mean plasma homocystein values of the groups were compared. Both of the groups were subgrouped and analyzed by smoking habitus and gender. Results: In our study, patient group had higher plasma homocystein levels than the control group but no statistically significant difference was obtained (p>0.05). In the patient group, smokers had significantly higher levels (p<0.05). Conclusion: Many clinicians believe that hyperhomocyteinemia is a risk factor for atherosclerosis. Case control studies and some meta analysis trials showed that, high plasma homocystein leves is a good predictor of coronary heart disease. However, there is no clear evidence that decreasing of hyperhomosyteinemia is beneficial in primary and secondary prevention. This conflict may be solved when the ongoing trials will give us new data on the subject

6.Socioeconomic Impacts on Hospital Readmission
Sümer Sütçüoğlu, Nejat Aksu, Murat Kanğın, Hülya Uprak, Selime Yeşil, Fatma Akarsu, Nurcan Ayan, Ayşe İnalçuk, Nesime Yorulmaz, İlkay Yıldız
doi: 10.5222/terh.2003.04834  Pages 97 - 100
Amaç: Tekrarlayan hastane yatışlarının yaşam koşullarından etkilendiği bilinmektedir. Çalışmamızda, tekrarlayan hastane yatışları ile sosyoekonomik faktörler arasındaki ilişki araştırıldı. Yöntem: Çalışma, hastanemize Mart - Haziran 2003 tarihleri arasında yatan 238 çocuk üzerinde yapılmıştır. Olguların yaş dağılımı 2-16 yaş arasında olup, 115'i kız (%48.3), 123'ü (%51 7) erkektir. Olgular, hastaneye bir kez yatış ve iki ve üzerinde yatış olmak üzere 2 grupta değerlendirilmiş, ebeveynlere sözlü anket formu uygulanmıştır. Ankette ebeveynler arası akraba evliliği, kardeş sayısı, çekirdek aile olup olmadığı, anne evlilik yaşı, ebeveynlerin çalışma, eğitim ve gelir durumu, ailenin ev, araba, temel elektronik eşyalara sahip olup olmaması, evde hayvan beslenmesi ve /wl/anılan suyun niteliği sorgulandı. İstatistiksel değerlendirme ki-kare testi ile yapıldı. Bulgular: Olguların 116'sı bir kez (%48.7), 122'si (%51.3) 2 veya daha fazla kez hastaneye yatmıştır. Yatış ön tanılarının %23.1 'ini nöroloji, %21.8'ini infeksiyon, %19.3'ünü nefroloji, %17.2'sini solunum ve allerji, %18,6'sını diğer sistemlere ait hastalı/dar oluşturmuştur. Hastaneye 2 veya daha fazla kez yatan çocukların annelerinin çalıştığı, aile gelirinin düşük olduğu saptanmıştır (sırası ile p=0.04, p=0.043). Diğer faktörlerin hastaneye yatış sayısı üzerine anlamlı etkisi bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç: Çalışan anne ve düşük gelir düzeyi, çocukların hastaneye daha sık yatmasında etkili faktörlerdir.
Aim: lt's known that living conditions may influence the hospital readmissions. We investigated the relationship between socioeconomic factors and the hospital readmissions. Methods: The study was performed on 238 children, who were admitted to our hospital between March and June 2003. The age distribution of the cases was between 2 and 16 years, consisting of 115 (48.3%) female and of 123 (51.7%) male. The cases were divided in to two groups: once admitted and twice or more readmitted group. A questionnaire was filled with the parents including consanguineous marriage, number of brothers or sisters, family size (index family or not), mother's age of marriage, employment, education and income level of the family, possession of a house, a car or basic electronic gadgets, having a pet, quality of water used at home. Statistical evaluation was made with chi-square test. Results: 116 (48. 7%) of the cases were admitted once, 122 (51.3%) cases were readmitted two or more times. The most common illnesses were from central nervous system (23.1%), infectious (21.8%), urinary tract (19.3%), respiratory tract and allergic (17.2%) diseases groups and 18.6% of cases were in miscellaneous diseases group. It was found that patients in the readmission group were from families with low income and mother working (p=0.043 and 0.04, respectively). Conclusion: Employed mather and low family income may have an influence on hospital readmissions.

CASE REPORT
7.Hypersensitivity Reaction Due to Lamivudine Use
C. Şule Turgut, Özkan Karaman, Yeşim Öztürk, Suna Köse, Nur Arslan, Benal Büyükgebiz
doi: 10.5222/terh.2003.82598  Pages 101 - 103
Lamivudine çocukluk çağında HIV ve kronik Hepatit B tedavisinde yaygın ve güvenle kullanılan bir ilaçtır. Bu ilacın allerjik yan etkilerine ait çok az bilgi mevcuttur. Bu yazıda tedavinin 22. ayında Lamivudine kullanımına bağlı papüler ürtiker gelişen bir vaka sunulmuş, şimdiye kadar güvenle kullanıları Lamivudine'in allerjik yan etkilerine dikkai çekilmek istenmiştir.
Lamivudine is a safely and commonly used drug in childhood HIV and chronic hepatitis B diseases. Very limited allergic side effects of this drug have been reported. In this case report, a patient who has papillary urticaria due to 22 months of lamivudine use has been presented and it has been aimed to notice the allergic side effect of lamivudine which has been used safely until today.

8.A Rare Type of Diabetes Mellitus in Childhood
Ebru Özerkan, Şule Can, Bayram Özhan, Ali Kanık, Ali Rahmi Bakiler
doi: 10.5222/terh.2003.88122  Pages 105 - 108
Tip 1 diyabetes mellitus, çocukluk ve adolesan döneminin en sık görülen diyabet tipidir. Ancak, son yıllarda, bu yaş grubunda tip 2 diyabet ve alt grupları da artan sıklıkta tanımlanmaya başlamıştır. Gençlerin Erişkin Tipi Diyabeti (MODY) bunlardan biridir. Bu yazıda, ilk kez 2.5 aylık iken diyabet tanısı almış olan ve MODY 2 tanısı düşünülen bir olgu seyrek görülmesi nedeniyle sunulmuştur. Olgumuz, insülin tedavisi ile 4 ay içinde remisyona girmiş ve sonraki 10 yıl boyunca yakınması olmaması üzerine kontrollere gelmemiş olup, inguinal lenfodenomegali yakınmasıyla başvurduğu sırada ölçülen açlık kan şekerinin 407 mgl/dl bulunması nedeniyle hospitalize edilerek diyabet tipi araştırılmıştır. Glukagon uyarısı ve intravenöz glukoz testi sırasında orta derecede yetersiz insülin yanıtı alınması, ailede diyabet öyküsünün varlığı ve diyabetin 10 yıldır komplikasyonsuz seyretmesi nedeni ile olgumuzda MODY 2 tanısı düşünülmüştür.
Type I diabetes mellitus is the most common form of childhood and adolescent diabetes. However, there is an increasing incidence of type 2 diabetes mellitus and subtypes. Maturity Onset Diabetes of Young (MODY) isa relatively prevalent form of these diabetes subgroups. Here, we have reported a patient who had been thought as having MODY 2, with a diabetes startedat 2.5 months old. When she had a honeymoon within 4 months of insulin therapy, insulin was stopped and the family had not revisited the hospital again for ten years, because she had no complaint of diabetes. At the second admission at 10 years of age for an inguinal lymphadenomegaly, her blood glucose was measured 407 mgldl during routine check-up and she was hospitalised again for a research about the type of this diabetes. A moderate decrease in insulin respanses to both intravenous glucose tolerance test (IVGTT) and glucagon stimulation test, history of diabetes within the family and no evidence of diabetic complications for ten years without any therapy led us to the possibility of MODY 2 diagnosis.

OTHER
9.What is Your Diagnosis ?

doi: 10.5222/terh.2003.79363  Page 109
Abstract | Full Text PDF

10.Thrombosis of Travelling and Syndrome of Economical Class: Incidence, Etiology and Protection
O'Kceffe DJ, Baglin TP
doi: 10.5222/terh.2003.68700  Pages 110 - 111
Abstract | Full Text PDF

11.
İnfluenza A Virüslü Çocuklarda Böbrek Tutuluşu
Watanabe T, Yoshikawa H, Abe Y, Yamazaki S, Uehara Y, Abc T
doi: 10.5222/terh.2003.28859  Pages 112 - 113
Abstract | Full Text PDF

12.Answer: Mesenteric Cysts of the Small Bowel
Atilla Yıldırım, Cem Güçlü, İlkay Yüksel, Burcu Diliüz, Bülent Çalık, Mustafa Tireli
doi: 10.5222/terh.2003.91145  Pages 114 - 115
Abstract | Full Text PDF


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale