Tepecik Eğit Hast Derg: 17 (2)
Volume: 17  Issue: 2 - 2007
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Noctural Enuresis in Childhood
Ahmet Keskinoğlu
doi: 10.5222/terh.2007.79989  Pages 61 - 67
Enürezis nokturna 5 yaşından büyük çocuklarda haftada bir veya daha fazla yatağını ıslatma olarak tanımlanır. Sık görülmesi, psikososyal etkileri ve farklı etyoloji ve tedavi yöntemleri nedeni ile pediatri uygulamalarında çok önemli bir yer tutar. Enürezis noktürna' nın değerlendirilmesi için ayrıntılı öykü, tam fizik bakı ve idrar analizi gereklidir. Değerlendirme sonrasında, altta yatan organik bir patoloji bulunmadığından, daha ileri incelemelere gereksinim olmadan tedaviye başlanabilir. Tedavi yönteminin seçimi çocuğun yaşına ailenin sosyakültürel durumuna uygun olarak aile ile birlikte düzenlenmelidir.
Nocturnal enuresis is defined as bedwetting at least once a week in children older than 5 years of age. It plays an important role in pediatric practice due to its high prevalence, psychosocial impact, controversial etiology and treatment. The evaluation of nocturnal enuresis reguires a thorough history, a complete physical examination, and urinalysis. Having no organic causes, children with nocturnal enüresis may then be started with favorable treatment without advanced investigations. Treatment modality must be chosen in accordance with child's age and sociocultural properties of the parents.

2.Annual Neonatal Mortality Survey: Experience in A Training and Research Hospital Neonatology Unit
Esra Arun Özer, Özlem Güler, Münevver Yıldırımer, Aysu Dikerler, Aysun Kaya, Halil Aydnlıoğlu, Mehmet Helvacı, Işın Yaprak
doi: 10.5222/terh.2007.36528  Pages 69 - 73
Amaç: Yenidoğan bebek ölümleri ulusal bir sağlık sorunudur. Bu sorunun boyutu konusunda yeterli sayısal veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada amacımız, bu sorunun boyutuna dikkat çekmek için, yenidoğan ünitemizde ki yıllık mortalite oranımızı belirlemek ve buna etki eden faktörleri araştırmaktır. Yöntem: Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Servisi'ne 2006 yılı içinde yatırılan olgular, gebelik yaşı ve doğum ağırlığına göre gruplandırılarak, ölen hasta dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Ölen hastaların demografik bilgileri ve modifiye Wigglesworth skorlamasına göre ölüm nedenleri kaydedilerek, istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Servisimize bir yıl içinde yatırılan 1432 yenidoğan bebekten, 157'si kaybedilmiş, mortalite oranımız %10.9 olarak bulunmuştur. Term bebeklerde mortalite oranımız %2.8 iken preterm bebeklerde %18.9 olarak hesaplanmıştır. Term bebeklerde asfiksi ve konjenital anomaliler, preterm bebeklerde ise immatüriteye bağlı sorunlar ve enfeksiyonlar başta gelen ölüm nedenleri olarak dikkati çekmiştir. Sonuç: Yenidoğan servislerinde mortaliteyi azaltmak için, ünitelerin koşullarının iyileştirilmesi, yeterli sayıda eğitimli personel ve teknik malzemenin sağlanması, organizasyonun etkinleştirilmesi, antenatal ve perinatal bakımın düzenlenmesi ve iyileştirilmesi gereklidir. Preterm doğumların ve konjenital anomalili bebeklerin azaltılması için gerekli obstetrik ve organizasyonel önlemler alınmalıdır.
Aim: Objective: Neonatal mortality is an important national health problem. There are no sufficient data to address the incidence of this problem. The aim of this study is to estimate the annual mortality rate in our Neonatology Clinic and investigate the factors having impact on this rate for underlying the importance of this issue. Methods: The neonates admitted to Tepecik Training and Research Hospital Neonatology Clinic in 2006 were grouped according to the gestational age and birth weight. The charts of patients who died in neonatal period were retrospectively evaluated for demographic data and these patients were grouped according to the modified Wiggiesworth pehnatal mortality classification. Statistical analysis of the overall data was performed. Results: Of 1432 newborns admitted to our Clinic, 157 died with a mortality rate of 10.9%. The mortality rate in term babies was 2.8%, whereas it was 18.9% for preterms. The major mortality causes were asphyxia and congenital anomalies for term babies, and immaturity and infections for preterms. Conclusion: In order to decrease the mortality rate in Neonatology Clinics, optimal physical conditions and technical equipment as well as adeguate member of trained personnels should be maintained, organization should be well planned and perinatal care should be improved. Decreasing the rates of preterm delivery and congenital anomalies by the better obstetric care and perinatal organisation is also important.

3.Çocukluk Çağında Bronşektazi: 54 Olgunun Retrospektif Değerlendirilmesi
Murat Anıl, Oğuz Uzun, İlke Karaçay, Alkan Bal, Süphan Özyurt, Ece Özdoğru, Ayşe Berna Anıl, Orhan Deniz Kara, Nejat Aksu
doi: 10.5222/terh.2007.15570  Pages 75 - 82
Amaç: Bronşektazi, bakteriye] enfeksiyonlar ve inflamasyonun bronş ve bronş çevresindeki dokulara zarar vermesi sonucu ortaya çıkan, havayollarının genişlemesi ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmada, bronşektazi tanısı almış çocuk hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniklerinde 01.01.2000-31.12.2006 tarihleri arasında bronşektazi tanısı alan ve Solunum-Alerji birimi tarafından izlenen toplam 54 olgu (ortalama yaş: 10.3±4.2 yıl; yaş dağılımı: 1-18; yıl erkek: %66.7) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Olguların tamamında klinik tanı, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı akciğer tomografisi (YRBT) ile doğrulanmıştır. Çalışmada elde edilen verilerin istatistiksel analizleri Student-t ve Spearman korelasyon testleri kullanılarak elde edilmiştir. P<0.05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Elli dört olgunun yakınmalarının başlama yaşı medyan 12 ay (maksimum 156, minimum 1 ay) olup, medyan tanı yaşı 72 aydır (maksimum 168, minimum 1 ay). Tanı öncesi geçirilen pnömonilerde en sık tutulan akciğer alanları sağ (%18.5) ve sol (%13) alt loblar olup, bronşektazik lobların dağılımının da (sol alt lob %51.9; sağ alt lob %50) benzer olduğu saptanmıştır. Olguların %44.4'ünde etyolojik neden saptanamamıştır. En sık tespit edilen etiyolojik faktörler; astım (%20.4), kistik fibrozis (%11.1) ve immün yetmezlik (%11.1)'dir. Tanı yaşı (r: 0.27, p: 0.04) ve tanı alıncaya kadar geçen semptomatik süre (r: 0.40, p: 0.00) ile bronşektazik lob sayısı arasında orta derecede pozitif korelasyon saptanmıştır. Cerrahi girişim ise sadece üç olguya (%5.6) uygulanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda tekrarlayan alt solunum yolu enfeksiyonlarının, bronşektazi gelişimine eşlik ettiği saptanmıştır. Alt solunum yolu enfeksiyonlarından sonra tekrarlayan akciğer yakınması olan çocuklarda ayırıcı tanıda bronşektazi akılda tutulmalıdır.
Aim: Bronchiectasis is characterized by the dilatation of the always associated with frequent bacterial infections and inflammatory destruction of the bronchial and peribronchial tissues. In this retrospective study, we aimed to evaluate the clinical and the laboratory features in children with bronchiectasis. Methods: Between 01.01.2000-31.12.2006, fifty-four cases (mean age: 10.3±4.2 years; range: 1.-18 years; male: 66.7%) who were diagnosed as bronchiectasis at Tepecik Teaching Hospital Department of Pediatrics and who were followed by Pediatric Allergy-Pulmonology Clinic were evaluated retrospectively. The diagnosis was confirmed by High Resolution Computerized Tomography (HRCT) in all cases. Student-t and Spearman correlation tests were used in statistical analysis. p<0.05 was considered significant. Results: The median age of initial symptoms of the patı en ts was 12 months (1-156 months); the median age at diagnosis was 72 months (1-168 months). The most common sites of previous pneumonia were right (18.5%) and left (13%) lower lobes as well as the most frequent sites of bronchiectasis being left lower lobe (51.9% and right lower lobe (50%). In 44.4% of the patients, an underlying etiology uıas unidentified. The most proued or probable etiologies of bronchiectasis were asthma (20.4%), cystic fibrosis (11.1%) and immunodeficiencies (ll.l%). Moderately positive correlations were determined between the age of diagnosis (r: 0.27, p: 0.04), the symptomatic duration before diagnosis (r: 0.40, p: 0.00) and the number of involved lobes. The surgery was performed in only 3 cases (5.6%). Conclusion: Recurrent lower respiratory infections should be considered for the development of bronchiectasis in childhood in childhood. After the lower respiratory infections, children with recurrent lung complaints should be evaluated for bronchiectasis in differential diagnosis.

4.Clinical Findingsin Patients with Cow's Milk Allergy
Suna Asilsoy, Özgür Ceylan, Özlem Bekem Soylu, Demet Can, Serdar Altınöz, Hasan Ağın
doi: 10.5222/terh.2007.65469  Pages 83 - 87
Amaç: Erken çocukluk döneminde en sık görülen gıda alerjisi inek sütü alerjisidir (İSA). Bu çalışmada amacımız İSA tanısıyla izlenen hastalarımızın klinik ve laboratuar özelliklerini değerlendirmektir. Yöntem: Hışıltı, ürtiker, atopik dermatit, rinit gibi tekrarlayan yakınmalarla getirilen, klinik ve laboratuar bulgularla ISA tanısı alan 19 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların yakınmaları, yakınmaların başlama zamanları, alerji polikliniğinde değerlendirilme zamanları, ailede atopik hastalık varlığı, hemogram, total eozinofil, immunglobulin E (IgE) düzeyleri, gıda karışım (fx5), inhalan, süt ve yumurta spesifik IgE (slgE), deri prik testi sonuçları, eliminasyon diyetine yanıtları kaydedildi. Bulgular: Olguların yakınmalarının başlama zamanı 4.6±1.6ay (2-7 ay) olup, bu dönemde cilt bulguları ön planda iken (ürtiker %31, atopik dermatit %31), daha sonra solunum bulgularının (hışıltı %47.4) öne çıktığı saptandı. Hastaların hepsinde eliminasyona yanıt mevcuttu. Beş hastada bir yıllık eliminasyon sonrasında tekrarlanan provakasyon testinde pozitif reaksiyon saptandı. Olguların tümünde fx5 ve süt slgE pozitif olup, süt s IgE düzeyi klas 2 ve üzerinde idi. Yumurta slgE olguların %47 sinde pozitif bulundu. Prik test yapılan 12 olgunun hepsinde süt, yedisinde yumurta alerjisi saptandı. İki olguda (%10) inhalan slgE pozitif idi. Sonuç: Olgularımızda yakınmaların erken dönemde cilt bulguları şeklinde başladığı ancak hastaların alerji polikliniğine yönlendirilmelerinde solunum sistemi ile ilgili yakınmaların ön planda olduğu saptandı. İSA yaşamın ilk yıllarında görülse de daha sonra da devam edebileceği unutulmamalıdır. Tedavisinde eliminasyonun önemli olduğu bu hastalıkta, tanının doğrulanması gereklidir.
Aim: The most frequent food allergy in early childhood is cow's milk allergy (CMA). In this study, we aimed to evaluate the clinical and laboratory findings of our patients with CMA. Methods: Nineteen cases who had presented with recurrent complaints such as wheezing, urticaria, atopic dermatitis and rhinitis, and who were diagnosed as CMA with clinical and laboratory findings vuere evaluated retrospeetively. Presenting complaints, onset of symptoms, the time they were seen in allergy clinic, atopic disease in the family, complete blood count, total eosinophil count, immunoglobulin E (IgE) levels, food mixed (fx5), inhalant, milk and egg specific IgE (slgE), skin prick test results, responses to the elimination diet were noted. Results: Complaints of the patients had started at 4.6±1.6 months (2-7 months), skin fındings were prominent at this time (urticaria 31%, atopic dermatitis 31%), but respiratory symptoms (wheezing 47.4%) gained more importance afterwards. All of the patients responded to the elimination. In five patients provocation test was positive after one year of elimination. In all of the cases fx5 and milk slgE were positive and milk slgE leuel was class 2 and above. Egg slgE was positive in 47% of the patients. Milk allergy was demonstrated in all and egg allergy was demonstrated in seven of the 12 cases, to whom prick test was performed. In two cases (10%) inhalant slgE was positive. Conclusion: In our cases, symptoms began as skin findings in early life. However, complaints concerning respiratory system were the prominent symptoms when they were referred to allergy clinic. Even though CMA is seen in the first year s of life, it might persist afterwards. Diagnosis of this disease, in which elimination is important for management, must be confirmed.

5.External Quality Program Reports of HBsAg, AntiHIV 1,2 studied in Tepecik Teaching Hospital Blood Bank
Neval Ağuş, Nisel Özkalay Yılmaz, Abdullah Cengiz, Erkan Şanal, Harika Sert
doi: 10.5222/terh.2007.97355  Pages 89 - 92
Amaç: Kan transfüzyonlarının en sık karşılaşılan komplikasyonu transfüzyonla bulaşan infeksiyonlardır. HBsAg, anti HCV ve anti HIV testleri kan merkezlerinde rutin olarak yapılmaktadır ve güvenli kan transfüzyonu için bu testlerin kalitesi önem taşımaktadır. Çalışmamızda hastanemiz Kan Merkezi Laboratuvarında çalışılan testlerin UK Neqas programı ile dış kalite kontrolleri yapılarak güvenilirliği araştırılmıştır. Yöntem: 2006 yılında her ay yurtdışından gelen üç adet serum örneğinde olmak üzere toplam 36 örnekte HBsAg, antiHCV, anti HIV 1,2 çalışılmıştır. Alınan sonuçlar yurtiçi ve yurtdışından katılan laboratuvarların sonuçları ile birlikte değerlendirilmiştir. Bulgular: HbsAg için 36 örnekte iki yalancı pozitiflik saptanırken yalancı negatifiik saptanmamıştır. Anti HCV ve anti HIV 1,2 testlerimizde yalancı pozitif veya negatiflik saptanmamıştır. HBsAg, anti HCV, anti HIV 1,2 testleri için duyarlılık %100 iken özgüllük anti HCV, anti HIV 1-2 testlerinde %100 HBsAg için %91.66 olarak bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak Kan Merkezimizde üretilen kan ve kan ürünleri HBV, HCV ve HIV bulaşı açısından güvenli bulunmuştur.
Aim: Transfusion-transmitted infections ar e the most encountered complications in transfusion practice. HBsAg, anti HCV and anti HIV tests are routinely used for screening in blood banks and the quality of these tests are important for transfusion safety. In this study, HBsAg, anti HCV, anti HIV tests ıvere analyzed in our blood bank laboratory and the results were checked with the external quality programme which is UK Neqas (United Kingdom) for transfusion safety. Methods: For this purpose, 36 specimens which were sent from UK Neqas (three specimens per month) in 2006 were tested. These results were evaluated in comparison with other national and international external quality programme results. Results: Two false positive results were obtained for HBsAg. Neither false positive nor negatiue results were detected for antiHCV and antiHIV 1,2. Sensitivity and specivity rates for antiHCV and HIV were found 100% for each. While sensitivity for HBsAg was 100%, specivity was found 91.66% Conclusion: The blood and blood products prepared in our blood bank are safe for HBsAg, anti HCV and anti HIV.

6.Retrospective Evaluation of the Patients with Lip Masses Admitted to Our Clinic
İbrahim Çukurova, M. Doğan Özkul, Süleyman Emre Karakurt, Erdem Mengi, M. Taner Torun, Ümit Bayol
doi: 10.5222/terh.2007.42708  Pages 93 - 98
Amaç: Dudak kitleleri benign, premalign ve malign olarak sınıflandırılır. Olgular dudakta noduler lezyon, yüzeyel/endure ülserasyon, iyileşmeyen ve/veya kanayan yara yakınmaları ile başvururlar. Bu lezyonlarda erken histopatolojik tanı ve tedavi önemlidir. Amacımız, son 5 yılda hastanemiz Kulak Burun Boğaz ve Baş-Boyun Cerrahisi Kliniğine dudakta kitle nedeni ile başvuran olguları demografik özellikleri, histopatolojik tanı ve cerrahi yaklaşım yönünden irdelemektir. Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2001-0cak 2006 tarihleri arasında dudakta şüpheli lezyon yakınması ile kliniğimize başvuran, median 38 ay izlenen 135'i erkek toplam 204 olgu dahil edilmiştir. Bu hastalardan 162'sinde tanı ve/veya tedavi amaçlı eksizyonel biyopsi yeterli olurken, 34 hastaya histopatoloji sonucuna göre radikal cerrahi uygulanmış, 8 hasta ise inoperatif kabul edilerek radyokemoterapiye sevk edilmiştir. Bulgular: Yaşları 34-74 yıl olan (median 59 yıl) 204 hastanın 135'i (%66.18) erkek, 69'u (%33.82) kadındır. Hastaların histopatolojik tanıları incelendiğinde %54.4'ünün benign, %45.5'inin malign olarak rapor edildiği görülmüştür. Benign olarak değerlendirilen lezyonların çoğunu kapiller hemanjiom (%15.3), ülsere yangı (%14.4), piyojenik granulom (%9.9) ve fibrom (%9) oluşturmuştur. Malign histopatolojiye sahip 93 olgudan 88'i (%%94.6) epidermoid kanser tanısı alırken, 2 hasta verrüköz karsinom, 1 hasta malign plemorfik adenom, 1 hasta kondroid sarkom, 1 hasta rabdomiyosarkom olarak rapor edilmiştir. Hastalarımıza kanserin yerleşim yerine, büyüklüğüne ve boyun yayılımına göre gerekli cerrahi girişim uygulanırken, hastalıksız yaşam kadar, dudağın fonksiyonel ve kozmetik açıdan korunması planlanarak gerekli cerrahi teknik seçilmiştir. Radikal cerrahi uygulanan 34 hastanın 4' ünde tümör üst dudağa lokalize iken, 30' unda alt dudak yerleşimlidir. Ayrıca hastalığın kontrolü amacı ile 21 hastamıza gerekli görülen boyun diseksiyonu girişimleri uygulanmıştır. Sonuç: Olgularımızdaki dudak kitlelerinin %45.5'ini malign histopatoloji oluşturmuş, bu grup içinde epidermoid karsinom %94.6 ile birinci sırada yer almıştır. Dudak kitlelerinin erken tanı ve uygun cerrahi tedavisi hem hastalıksız yaşam sağlama hem de kozmetik ve fonksiyonel nedenlerle önemlidir.
Aim: Lip masses ar e classified as benign, premalign and malign tumors. Patients with lip masses usually apply to the hospitals with nodular lesions, superficial ulcerations with or without enduration or bleeding and nonhealing wounds. Early diagnosis and surgical approach is important in patients with lip masses. Our aim in this study is to evaluate the patients who applied to our clinic within lip masses within the last five years in terms of demografic characteristics, histopathological diagnosis and surgical approach. Methods: 204 patients who applied to our clinic with the complaint of suspicious lesion on the lip between the dates January 2001-January 2006 were included in this study and were followed up median 38 months. Excisional biopsy was performed to 162 of them for diagnostic and/or treatment purposes wheras radical surgery was performed in 34 patients according to the histopathological results. Eight of them were accepted as inoperable and referred to radiochemotherapy. Results: The male/female ratio was 135/69 (% 66.1 - % 33.8) and the median age at the time of diagnosis was median 59 years (range 34 to 74 years). Their histopathological evaluation revealed that 54.4% was in benign and 45.5% was in malign character. Capiller hemangioma (15.3%), ulcerate infiamation (14.4%)), pyogenic granuloma (9.9%) and fibromas (9%) were the most freguent lip masses in our study. While 88 of the 93 cases with malign hispothapathology were diagnose as epidermoid cancer, 2 patients were reported as verrucous carcinoma, 1 patient malign pleomorphic adenoma, 1 patient chondroid sarcoma and 1 patient rhabdomyosarcoma. The surgical intervention was chosen according to the location and size of the cancer as well as preservation of the cosmetic and function of the lip. Cancer was detected on the upper lip in 4 and on the lower lip in 30 patients. Moreover, with the purpose of control of the disease, the necessary neck dissection interventions were applied in 21 of our patients. Conclusion: 45.5%o of our patients with masses on the lip uuere malign and epidermoid carcinoma was found to be most freguent lip cancer (94.6%o). Early diagnosis and proper surgical appoach is important in these patients both for survival uuithout disease and cosmetic and functional reasons.

7.Surgical Management of Cytologically
Erdinç Kamer, Haluk Recai Ünalp, Ahmet Bal, Arzu Avcı, Mustafa Peşkersoy, Mehmet Ali Önal
doi: 10.5222/terh.2007.95694  Pages 99 - 103
Amaç: Tiroid nodüllerinin kuşkulu sitolojilerinin tedavisi halen tartışmalı bir konudur. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) diğer tiroid karsinomalarmda oldukça duyarlı olmasına rağmen, folliküler lezyonlarda sınırlı bir doğruluğa sahiptir. Kuşkulu sitolojinin insidansı %4-25 arasında değişir. Bu çalışmanın amacı, tiroid nodüllerinde İİAB'si ile "kuşkulu sitoloji" saptanan hastalardaki malignite oranlarımızı, uygulanan cerrahi yöntemlerimizi ve sonuçlarımızı sunmaktır. Yöntem: İIAB sonrasında "şüpheli/değerlendirilemeyen" olarak rapor edilen tiroid nodüllü 43 hastanın yaşı, cinsi, İİAB sonuçları, uygulanan ameliyatlar, ameliyat sonrası doku tanıları ve ortaya çıkan komplikasyonlar değerlendirildi. Bulgular: Çalışma grubunu oluşturan 37 (%86.0) hasta kadın, 6 (%14.0) hasta erkekti (yaş aralığı, 23-76) yıl. Ortalama nodül çapı 2.6±0.8 cm. olarak bulundu. Kırküç hastaya cerrahi eksizyon uygulandı [lobektomi,ll (%25.6); total tiroidektomi, 32 (%74.4)}. Onsekiz (%41.9) hastaya frozen kesit uygulandı. Malignite 9 (%20.9) hastada saptandı. Sonuç: Sitolojide atipik hücresel özellikler ve folliküler neoplazm malignite ile güçlü ilişkili olmasına rağmen, klinik özellikler malignitenin tahmininde önemsizdir. Kuşkulu İİAB incelemesinden sonra cerrahi gereklidir. İİAB'si ile kuşkulu sitoloji tanısı olan hastaların ameliyat tipinin planlanmasında ve tanı doğruluğunun artmasında frozen kesitin tamamlayıcı teknik olduğunu düşünmekteyiz.
Aim: The management of "suspicious" cytology of the thyroid nodule remains a controversial topic. Fine-needle aspiration (FNA) biopsy, although very sensitive in other types of thyroid cancer, has limited accuracy for follicular lesions. The incidence of "suspicious" cytology for thyroid lesions varies from 4% to 25%. In this study, we present our malignancy rates of FNA, management and outcomes of the cases with a thyroid nodule. Methods: Forty three patients with diagnosis of suspicious cytology by FNA vuere evaluated according to age, gender, type of surgery, histopathological diagnosis and complications af ter surgery. Results: Thirty-seven (86.0%) patients were female, and 6 (14%) patients were male (age range, 23-76 years). The mean nodule size was 2.4±1.2 cm. The surgical procudere was[lobectomy in 11 (25.6%) cases, total thyroidectomy in 32 (74.4%). Frozen section was performed in 18 (41.9%) patients. Malignancy was diagnosed in 9 cases (20.9%). Conclusions: Clinical and cytologic features are inaccurate predictors of malignancy, although atypical features and follicular neoplasm cytology are associated strongly with malignancy. Surgery is necessary after diagnosis of cytologically suspicious nodule in FNA examination. We think that frozen section is the complementary technique for evaluating thyroid nodules with suspicious cytology.

CASE REPORT
8.Spontaneous Perforation of the Common Bile Duct: A Rare Cause of Acute Abdomen
Tunç Özdemir, Ahsen Karagözlü, Yağmur Arpaz, Ahmet Arıkan
doi: 10.5222/terh.2007.26900  Pages 105 - 108
Çocukluk çağında spontan koledok perforasyonu (SKP), ender görülen bir akut batın nedenidir. Karın ağrısı, kusma yakınmaları ile acil servise başvurusu sonunda kliniğimize yatırılan ve yapılan fizik inceleme, ultrasonografi ve laboratuar verileri doğrultusunda perfore apandisit ön tanısı ile uygulanan laparotomide spontan koledok perforasyonu olduğu saptanarak T-tüp drenajı uygulanan ve sorunsuz taburcu edilen 9 yaşındaki erkek olgu, SKP'nin çocuklardaki akut batın nedenleri arasında akla getirilmesi amacıyla sunulmuştur.
Spontaneous bile duct perforation (SBDP) is a rare cause of acute abdomen in childhood. We herein report a 9 year-old boy who was admitted in the emergency and hospitalized with abdominal pain and vomiting. With the initial diagnosis of perforated appendicitis after physical examination, ultrasonography and blood analyses, the patient had undergone emergent laparotomy. During laparotomy Spontaneous bile duct perforation (SBDP) was detected and t-tube drainage was performed. The patient was discharged uneventfully. Among the causes of acute abdominal pain during childhood, SBDP must be considered.

9.Two Cases with Fibroepithelial Polyps of the Ureter
Şehnaz Emil Seyhan, Ayça Tan, Süheyla Cumurcu, Ümit Bayol, Özlem Türelik, Deniz Altınel, Nadir Demirgüneş
doi: 10.5222/terh.2007.98889  Pages 109 - 112
Üriner sistemin fibroepitelial polipleri (FP), iyi huylu mukozal çıkıntılardır. En sık üreterde yerleşirler ve lümeni tıkayarak hidronefroz, kronik infeksiyon kliniğine neden olabilirler. Üriner sistemin diğer benign ve malign lezyonları ile ayırıcı tanı yapılması önem taşır. Kanlı idrar yapma yakınması ile başvuran 41 yaşındaki erkek, yan ağrısı ve ateş ykınmaları ile başvuran 33 yaşındaki erkek olgu sunulmuştur. Birinci olguda üreterorenoskopide sağ üreter distalini tıkayan 2x2 cm polipoid kitle saptanarak distal üreterektomi yapılmıştır. İkinci olguda hidronefroz nedeni ile sol nefrektomi uygulanmış, üreteropelvik bileşkeden köken alan 4x5 mm çapında polipöz kitle saptanmıştır. Her iki olgu, postoperative örneklerinin histopatolojik ve histokimyasal incelemeleri sonunda üreter yerleşimli fibroepitelyal polip tanısı almışlardır. Her iki olgu hidronefroz ve kronik pyelonefrite neden olabilen üriner sistemin fibroepitelial poliplerine dikkat çekmek amacı ile sunulmuştur.
The fibroepithelial polyps (FP) of the urinary tract a re benign mucosal projections. Most of them are localized in the ureter and they may cause hydronephrosis and chronic infection by obliterating the lumen of the ureter. Differential diagnosis must be done from other benign and malignan lesions of urinary tract. A 41 year-old- male, admitted with hematuria and a 33 year-old male admitted with flank pain and fever are presented. In case one ureterorenoscopy revealed a 2x2 cm polipoid mass obstructing distal portion of the right üreter and a distal ureterectomy was performed. The second patient undergone lef t nephrectomy for hydronephrosis and a polipoid mass of 4x5 mm in diamater was found at the ureteropelvic junction. Histological, histochemical and immunohistochemical data of the resected specimens of both cases indicated benign fibroepithelial polyps of the ureter. The patients are presented to attract attention for the fibroepithelial polyps of the urinary tract which may cause hydronephrosis and chronic pyelonephritis and to avoid misdiagnosis.

10.Uveitis in A Patients with Turner Syndrome
Abdullah Özkaya, Zuhal Gürcan, Ercüment Çavdar, Bayram Özhan
doi: 10.5222/terh.2007.66304  Pages 113 - 116
Turner sendromu hipergonadotropik hipogonadizmin sık rastlanan bir nedenidir. Etiyolojiden X kromozomunun parsiyel veya tam kaybı sorumludur. Bu sendroma hipogonadizmin yanında çeşitli sistemik patolojiler ve göz hastalıkları eşlik edebilir. Bunlar ağırlıklı olarak ön segment disgenezisi, keratokonus, şaşılık, pitozis, katarakt, hipertelorizm, epikantustur. Ayrıca seyrek olarak retina dekolmanı, koroidal neovaskülarizasyon ve üveit bildirilmiştir. 14 yaşındaki Turner sendromlu olgu göz muayenesinde ön üveit tanısı alması nedeniyle, ender görüldüğü için sunulmuştur.
Turner syndrome is a common cause of hypergonadotropic hypogonadism. It is caused by the loss of all or a part of the chromosome X. Various systemic pathologies and eye disorders can be seen with Turner syndrome. The common ophtalmologic pathologies are keratoconus, anterior segment dysgenesis, strabismus, ptosis, hypertelorism, epicanthus. In addition to these, retinal detachments, choroidal neovascularization and uveitis can be rarely seen. We have presented a 14 year old Turner syndrome patient with anterior uveitis because of its rarity.

11.Bickerstaff's Brain Stem Encephalitis Associated with Mycoplasma Pneumoniae
Aycan Ünalp, Ertan Kayserili, Pamir Gülez, Hurşit Apa, Suna Asilsoy, Murat Hızarcıoğlu, Hasan Ağın
doi: 10.5222/terh.2007.19971  Pages 117 - 120
Bickerstaff's beyin sapı ensefaliti genellikle monofazik olan, oftalmopleji, ataksi ve bilinç değişiklikleri ile karakterize, post-viral inflamatuar bir hastalıktır. Ateş yüksekliği, konuşmada güçlük yakınmaları ile başvuran ve ensefalit ön tanısı ile yatırılan 4 yaşında erkek olgunun beyin manyetik rezonans incelemesinde pons ve mezensefalon tutulumu saptandı. Anti GQlb Ab negatif ve mycoplazma İgG ve M Ab pozitif gelen hasta prednizolon tedavisine dramatik olarak yanıt verdi, kontrol manyetik rezonans incelemesi normal olarak tespit edildi. Mycoplazma enfeksiyonunun neden olduğu, anti GQ1b Ab'nın negatif olduğu bu Bickerstaff ensefaliti olgusunu, nadir görülen bir antite olduğundan sunuma değer bulunmuştur.
Bickerstaff's brainstem encephalitis is a monophasic, post-viral inflammatory disease characterized by ophthalmoplegia, ataxia, and disturbance of consciousness. A 4 year-old boy was admitted to hospital because of fever and verbal difficulties. Cranial magnetic resonans imaging (MRI) revealed hyperintensity in pons and mesencephalon. Patient's anti-GQlb Ab was negative, whereas anti-myeoplasma IgG and IgM Ab was positive. He was treated succesfully with prednisolone. His control MRI was normal. We present here a case of Bickerstaff encephalitis with anti-gQ1b Ab caused by mycoplasma infection due to its rarity.


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale