Tepecik Eğit Hast Derg: 19 (1)
Volume: 19  Issue: 1 - 2009
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.The Relationship Between Respiratory Parameters, Exercise Capacity And Quality Of Life in Patients With Sarcoidosis
Sevgi Özalevli, Hayriye Kul Karaali, Duygu Ilgın, Onur Turan, Eyüp Sabri Uçan
doi: 10.5222/terh.2009.48017  Pages 1 - 7
AMAÇ: Sarkoidoz'lu hastalarının solunumsal.ölçütleri ile egzersiz kapasitesi ve yaşam kaliteleri arasındaki ilişkiyi inceledik. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya sarkoidoz tanısıyla izlenen yaş ortalaması 51±12 olan 11 olgu (8K, 3E) alındı. Hastaların solunum fonksiyon testleri (ZEVı, ZVK, ZEVı/ZVK, KMDK), solunum kas kuvveti (Pimax, Pemax) genel sağlıkla ilgili ve hastalığa özel yaşam kaliteleri (Kısa Form-36 ve St. George Kronik Solunum Hastalıkları Anketi ile), egzersiz kapasiteleri (6 dakika yürüme testi ile), dispne ve yorgunluk şiddetleri (Modifıye Borg Skalası ile) değerlendirildi. BULGULAR: Olguların 6'sında günlük yaşamları boyunca solunum sıkıntısı, 3'ünde öksürük yakınmaları olduğu bulundu. Hastaların solunum fonksiyonları arasında en fazla etkilenimin Pimax% (53.46±21.80) ve Pemax% (69.73±18.81) değerlerinde olduğu ve egzersiz kapasitesinin bir göstergesi olan yürüme mesafelerinin (436.91±84.37 m) düşük olduğu bulundu. Solunum kapasitesi, egzersiz kapasitesi ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesinin birbirleriyle ilişkili olduğu saptandı (p<0.05). SONUÇ: Sarkoidoz hastalarında özellikle egzersiz kapasitesi ve solunum kas kuvveti belirgin derecede azalmaktadır. Bu nedenlerle hastaların tanı aldıkları en erken dönemden itibaren rutin değerlendirmelerinde solunum kas kuvveti ve egzersiz kapasitesinin de değerlendirilmesinin yararlı olabilir ve egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesini arttırdığı kanıtlanmış olan pulmoner rehabilitasyon programlarının standart tedaviye eklenmesi uygun olabilir.
AIM: To investigate the relationship between the respiratory capacity, exercise capacity, and quality of life in sarcoidosis patients. MATERIAL AND METHOD: Eleven patients who was followed as sarcoidosis and whose mean age was 51±12 (8F, 3M), were included. The pulmonary function test (FEVb FVC, FEV,/FVC, DLCO), respiratory muscle strength (Pimax, Pemax), general health-related and disease-spesific quality of life (SF-36 and St. George Quality of Life Questionnaires), exercise capacity (six-minute walking test), dyspnea and fatigue severity (Modified Borg Scale) were evaluated. FINDINGS: It was found that the most effected parameters among the pulmonary functions werc Pimax% (53.46±21.80) and Pemax (69.73±18.81) values, and the six minute vvalking distance vvas reduced (436.91 ±84.37 m). It was determined that the pulmonary capacity, ex ere ise capacity and quality of life parameters were eorrelated with each other (p<0.05). CONLUSION: Acoording to our results, exercise capacity and respiratory muscle strength of the patients with sarcoidosis were extremelly reduced. For this reason, it is considered that the assessment of the respiratory muscle strength and exercise capacity from the early period of the disease in the routine clinical evaluation could be helpful. It is suggested that pulmonary rehabilitation programs, which improve exercise capacity and quality of life, could be added into the Standard medical treatment of patients vvith sarcoidosis.

2.Sefdinir Susceptibiuty Of Gram-Negative Microorganisms Isolated From Urinary Tract Infections
Neval Ağuş, Nisel Özkalay Yılmaz, Şükran Köse, Melda Türken, Nurşen Akgüre, Didem Küçükkaya
doi: 10.5222/terh.2009.05014  Pages 8 - 11
AMAÇ: Sefdinir respiratuvar sistem ile deri ve yumuşak doku infeksiyonlarında kullanılan geniş spektrumlu oral bir sefalos- porindir. Sefdinir komplike olmayan üriner sistem infeksiyonlarında da etkili bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı üriner sistem infeksiyonu olan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen mikroorganizmalarda sefdinir duyarlılığını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs- Ağustos 2008 tarihleri arasında hastanemiz laboratuvarında üriner sistem infeksiyonu olan hastaların idrar kültürlerinden üretilen toplam 1069 Gram- negatif mikroorganizma çalışmaya alınmıştır. Mikroorganizmalar tanımlanmasında klasik yöntemler ve VITEK 2 (Bio Merieux, Fransa) otomatik identifikasyon sistemi kullanılmıştır. Antibiyotik duyarlılığı CLSI kriterlerine göre Kirby- Bauer disk difüzyon testi ile yapılmıştır. Mikroorganizmaların sefdinir ve diğer antibiyotiklere duyarlılıkları Fisher'in ki kare testi ile karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Üretilen mikroorganizmalar sırasıyla E. Coli (903), Klebsiella spp. (81), Proteus spp. (71), Enterobacter spp. (10), Morganella spp. (4) şeklindedir. E.coli'de sefdinir etkinliği ampisilin, ampisilin/sulbaktam, sefazolin, trimetoprim/ sulfametoksazol'e göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek (p< 0.05) bulunmuştur. Klebsiella türlerinde ise sefdinir sadece amp i s i 1 in/su lbaktam* a göre istatistiksel olarak anlamlı (p< 0.05) etkili bulunmuştur. Üretilen diğer mikroorganizmalarda sefdinir ve diğer antibiyotik duyarlılıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. SONUÇ: Sefdinirin komplike olmayan üriner sistem infeksiyonlarının ampirik tedavisinde iyi bir seçenek olduğu düşünülmüştür.
AIM: Cefdinir is an extended-spectrum cephalosporin adminstrated orally for the treatment of skin and respiratory tract infections. It was found effective in the treatment of uncomplicatcd urinary tract infcetions. The aim of this study is to evaluate the in-vitro activity of cefdinir against clinical isolates collected from urinary tract infections. MATHERIAL AND METHOD: A total of 1069 gram negative isolates were collected betvveen May- August 2008 from patients with urinary tract infection at our laboratory. Microorganisms were identified by conventional methods and VITEK 2 (Bio Merieux, France) identification system. Antibiotic susceptibility were tested by CLSI reference disc diffusion methods. Sefdinir and other antibiotics susceptibility results were compared with Fisher's x2 test. FINDINGS: Pathogens isolated were E. Coli (903), Klebsiella (81), Proteus (71), Enterobacter (10), Morganella (4),spp respectively. Cefdinir susceptibility results of E.coli were statistically significant than ampisilin, ampisilin/sulbactam, sephazolin, trimethoprim/sulfametoxazol (p< 0.05). Cefdinir susceptibility results of Klebsiella spp. Were statistically significant than only ampisilin-sıılbactam (p< 0.05) For other microorganisms there were no statistically significance in the susceptibility results of cefdinir between other antibiotics. CONCLUSION: Ampiric therapy of cefdinir appears to be a reasonable choice for patients with uncomplicated urinary tract infections.

3.The Relationship Between First Time Stool And Feeding Intolerance in Very Low Birth Weight Preterm Babies
Esra Arun Özer, Semra Şen, Halil Aydınlıoğlu, Mehmet Helvacı
doi: 10.5222/terh.2009.25057  Pages 12 - 16
AMAÇ: Erken doğan bebeklerde GİS immatüritesine bağlı gelişen önemli klinik sorunlardan biri beslenme intoleransıdır. Bu çalışmada amaç, ilk dışkılama zamanının, erken doğan bebeklerde beslenme intoleransı ile ilişkisini araştırmak ve beslenme intoleransını belirleyen bir gösterge olabileceğini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimize 01 Eylül 2006 ve 31 Ağustos 2007 tarihleri arasında kabul edilmiş bebekler arasından, doğum ağırlığı 1500g altında yeni doğan bebekler çalışmaya alınmıştır. Major konjenital anomalisi, çoğul gebelik öyküsü ve eksitus olanlar çalışma grubu dışında bırakılmıştır. Karın çevresinde 2 cm ve daha fazla artış olması ya da kusma, gastrik rezidüel volümün 3 cc/kg'dan fazla olması ya da safralı gastrik rezidü varlığı ya da gaitada gizli kan pozitifliği durumlarından en az birinin bulunması beslenme intoleransı ölçütü olarak kabul edilmiştir. İlk gaita çıkış zamanı (saat) yanısıra, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli, yatış süresi, enteral beslenme başlanma zamanı ve doğum ağırlığını yakalama zamanı gibi ölçütler kaydedilmiştir. Beslenme intoleransı olan ve olmayan olgular tüm ölçütler yönünden istatistiksel olarak karşılaştırılmışlardır. BULGULAR: Çalışmamıza alınan 106 olgunun, ortalama gebelik yaşı 29.8 ± 1.4 hafta ve doğum ağırlığı 1357 ± 132g olup. 52si (%49.1) erkek, 54'ü (%50.9) kızdır. Olguların 33'ünde (%31.1) beslenme intoleransı gözlenmiştir. Beslenme intoleransı olan olgular istatistiksel olarak daha düşük doğum ağırlıklı, daha sıklıkla sezeryan ile doğdukları, tam enteral beslenmeye daha geç başlandığı ve daha uzun süre hastanede yattıkları saptanmıştır. Buna karşılık ilk dışkılama zamanı ve diğer ölçütler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. İlk gaita çıkış zamanı beslenme intoleransı olan bebeklerde 40.4 ± 50.4 saat iken, diğerlerinde 31.8 ± 36.1 saattir. SONUÇ: Çok düşük doğum ağırlıklı erken doğan bebeklerde ilk dışkılama zamanındaki gecikmenin, beslenme intoleransı ile ilişkili olmadığı, beslenme intoleransını farklı klinik göstergelerin belirleyebileceği kanısına varılmıştır.
AIM: Feeding intolerance is one of the most important clinical problems resulting from GIS immaturity in preterm infants. The purpose of the study is to investigate the relationship between fırst time stool and feeding intolerance, and to evaluate if first time stool may be a clinical indicator of feeding intolerance. MATERIAL AND METHOD: The study included 106 preterm babies (less than 1500g) admitted to our clinic between September 1st, 2006 and August 31st 2007. The exclusion criteria were major congenital anomaly, multiple pregnancy and neonatal death. Those who had at least one of the following criteria were accepted as feeding intolerance: Increase in abdomen circumference of 2cm and more, or gastric residual volume more than 3cc/kg and vomitting, or gastric residue containg bile, or guaiac positive stool. First time stool (hour) and other parameters including birth weight (g), gender, delivery type, hospitalization duration (day), time of starting total enteral nutrition (day) and time of achieving normal birth weight (day) were recorded. Statistical analysis were performed to evaluate the relation between feeding intolerance and these parameters. FINDINGS: Mean gestational age was 29.8 ± 1.4 weeks and mean birth weight was 1357 ± 132g. Fifty two (%49.1) babies were boy and the remaining (%50.9) was girl. Of 106 babies, 33(%31.1) had feeding intolerance. These babies had significanly lovver birth weight, more common lıistory of ceserean section, starting enteral nutrition later and longer hospitalization. In contrast, other parameters including first time stool did not show any statistical relation with feeding intolerance. First time stool was 40.4 ± 50.4 hours in babies with feeding intolerance, whereas it was 31.8 ± 36.1 hours in those without. CONCLUSION: We think that the delay in first time stool is not an indicator of feeding intolerance in very low birth vveight preterm babies. Besides feeding intolerance is related to diverse clinical parameters.

4.Our Results in Arap Urethroplasty
Ahmet Arıkan, Tunç Özdemir, Ahsen Karagözlü Akgözlü, Nurdan Şimşek
doi: 10.5222/terh.2009.33598  Pages 17 - 20
AMAÇ: Bir cerrahi patoloji olarak hipospadiasın da çok çeşitli tipleri olduğu için, birçok teknik geliştirilmiştir. Arap üretroplasti tekniği uyguladığımız olgularda sonuçları değerlendirdik. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde, glanüler hipospadias nedeniyle Arap üretroplasti uygulanan 112 hasta, kozmetik ve işlevsel sonuçlar, komplikasyonlar ve tekrar ameliyat gereksinimi açısından geriye dönük olarak incelenmiştir. Kliniğimizde uygulanan modifikasyon ile meatusun önden arkaya uzunlamasına "yarık" şeklinde olması sağlanmış bu da ameliyat sonrası meatal darlık gelişimini engellemiştir. BULGULAR: Kliniğimizde, 1995-2008 yılları arasında 437 hasta çeşitli derecelerdeki hipospadias nedeniyle ameliyat edildi. Bunlardan 198 hastada glanüler hipospadias saptandı ve bu 198 hastanın 112'sine Arap üretroplasti uygulandı. Hastaların hiçbirine ameliyat sonrası üretral stent uygulanmadı ve bir tanesi hariç tümü operasyondan 4-6 saat sonra evine gönderildi. Arap üretroplasti uygulanan 112 hastadan, 3'ünde, glans dikişleri açıldı ve bu hastalara ikinci girişimle tamir gerekti. Bir hastada kanama görüldü. Bir hastada meatal darlık gelişti meatotomi gerektirdi. Diğer 107 hastada herhangi bir komplikasyon görülmedi. SONUÇ: Glanüler hipospadiaslarda üretral mobilizasyon ve meatal ilerletme yöntemi ile üretranın elastikliğinden yararlanılarak, meatusu penisin ucuna taşımayı mümkün kılan MAGPI (Meatal Advancement and Glanuloplasty Incorporated=meatal ilerletme ve glaniiloplasti birlikte) üretroplasti tekniği, distal hipospadiaslarda oldukça iyi sonuç veren bir yöntemdir. Arap üretroplasti bu yönteminin modifikasyonudur. Subkoronal yerleşimli hipospadiaslarda da uygulanabilecek olan Arap üretroplasti, güvenli ve iyi sonuç veren bir tekniktir.
AIM: Since many variations of hypospadias exist, a lot of various surgical techniques had been proposed. We evaluated the results of Arap uretroplasty in our patients. MATERIAL AND METHOD: One hundred-twelve patients with glanular hypospadias were undergone Arap Urethroplasty in our clinic and cosmetic consequences, functional results, complications and re-operations of these patients were reviewed retrospectively. As a modification, meatus was created as a süt to avoid meatal stenosis. FINDINGS: Betvveen 1995 and 2008, 437 patients with different degrees of hypospadias were operated in our clinic. Glanular hypospadias was the pathology in 198 patients. Of 198 patients, 112 were undergone Arap Urethroplasty by the same surgeon. No indwelling catheter was used and all but one patient were discharged at the same d ay of operation. CONCLUSION: Glans sutures of 3 patients were disrupted and second repair was required. One patient was suffered from postoperative bleeding from glans penis. Meatal stenosis in one patient required meatotomy. Remaining 107 patients vvere complication free. MAGPI (Meatal Advancement and Glanuloplasty Incorporated) is a surgical technique which allows carrying ureathral meatus to the tip of the glans by using of the elasticity of urethra. Arap and his collogues modified this technique. Arap urethroplasty which also may be applied to more proximal hypospadias is a safe and feasible technique.

5.Unusual Clues of The Pneumoperitoneum In Neonates
Ahsen Karagözlü Akkgül, Ahmet Arıkan, Nurdan Şimşek, Özge Atacan
doi: 10.5222/terh.2009.67467  Pages 21 - 32
AMAÇ: Yenidoğanlarda barsak delinmelerinde diyafram altında serbest hava alışılmış bir belirti olmakla birlikte bu belirtinin görülmediği durumlarda delinmeye işaret eden radyolojik görünümler bulunmaktadır. Kliniğimizdeki hastalar barsak delinmelerinin tüm radyolojik bulgularını vurgulamak amacıyla sunulmuştur. GEREÇ VE YÖNTEM: Ağustos 2006 ile Aralık 2008 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Cerrahisi Kliniği tarafından barsak delinmesi tanısıyla girişim uygulanan 14 yenidoğan geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri ve radyolojiye yansımaları değerlendirildi. BULGULAR: Radyolojik bulgular incelendiğinde 5 hastada radyografilerde pnömoperitoneum bulgularının olmadığı ve klinik bulgular sonucunda laparotomiye karar verildiği, 6 hastada diyafram altında serbest hava olduğu, 3 hastada diyafram altında serbest hava gibi belirgin bulgular olmayıp, gözden kaçabilen, gizli kalmış pnömoperitoneum bulgularının olduğu saptandı. Bazı hastalarda diyafram altında serbest hava görülmeden birkaç gün önce bu bulguların ortaya çıktığı görüldü. Futbol topu görünümü, falsiform bağ bulgusu, karaciğer gölgesi üzerinde veya mide fundusunun daha yukarısında yerleşmiş odacıklı hava, gözden kaçan pnömoperitoneum bulgularından bazılarıdır. SONUÇ: Yenidoğanlarda ölümcül bir sorun olan barsak delinmesi tanısı için ayakta direk karın grafısi ve yan yatar konumdaki (lateral dekübit) grafi temel tetkiktir. Ancak yatar konumdaki grafilerde de delinmeyi destekleyen birçok bulgu vardır. Bu bulguların fark edilememesi mortalite ve morbidite üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Gizli kalmış pnömoperitoneum bulgularının tanınması cerraha ve hastaya zaman kazandırır.
AIM: Radiologic presentations of intestinal perforation in newborn period were reviewed in order to highlight unusual radiologic findings. MATERIAL AND METHOD: Between August 2006 and December 2008, 14 neonates with intestinal perforation, treated in the newborn intensive care unit of our hospital, were evaluated retrospectively regarding early diagnostic signs in abdominal radiology. FINDINGS: Although all patients had intestinal perforation treated by emergency surgery, intraperitoneal free air was not detected in 5 patients preoperatively. Six patients' erect radiogram revealed free subdiaphragmatic air. Three patients' radiograms had subtle findings of pneuperitoneum such as, football sign, falciform ligament sign, localized free air superposed on liver or over fundus. CONCLUSION: The plain erect abdominal and lateral decubitus radiographs of abdomen remain to be the mainstay of radiological assessment of the patient presenting with clinical fear resembling intestinal perforation. However, supine radiographs may represent subtle signs of pneumoperitoneum. If these less well known signs are missed, mortality and morbidity may increase. Awareness of these subtle clues, may provide an earlier diagnosis.

6.Incidence Of Cancer in Thyroidectomy Matefial And Thyroid Fine Needle Biopsies
Filiz Yıldırım, Muharrem Karaoğlan, Semra Salimoğlu, Müfit Şansal, Mustafa Taner Bostancı, Adnan Güçlü
doi: 10.5222/terh.2009.28608  Pages 33 - 38
AMAÇ: Nodüler guatrlı hastalarda tiroid kanserlerini saptamada ince iğne aspirasyon biyopsinin tanısal yararlılığının belirlenmesi. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde 2005-2007 yıllarını kapsayan 3 yıllık dönemde İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi (İİAB) ile tanı konmuş 179 nodüler guatr olgusu ameliyat edildi.Bu olgular içersinde 22 (%12,3) olguda tiroid kanseri saptandı.Saptanan bu 22 tiroid kanserinin preoperatif İİAB ile tanı duyarlılığı,özgüllüğü, tanı doğruluğu araştırıldı. BULGULAR: 22 kanser olgusunda ameliyat öncesi tanı 15 (%68,2) olguda İİAB ile konmuştur.7 (%31,8) olguda ise histopatolojik inceleme sonucu kondu. İİAB'nin yanlış pozitifliği %6,3;yanlış negatifi iği %4,3 idi. İİAB ile duyarlılık %68.2; özgüllük %99,4; doğruluk ise %95,5 olarak saptandı. 28 tek nodülden 5 (% 17,9)'inde; 121 çoğul nodülden 16 (%13,2)'sında; 5 toksik nodülden 1'inde (%20,0) kanser gözlendi. Tiroidit (9 olgu) tek sıcak nodül (5 olgu) ve adenomlarda (7 olgu) kanser olgularına rastlanmadı. SONUÇ: Çalışmamızda İİAB'nin duyarlılığı %68,2'ler de olmasına karşın, tanı doğruluğu %95,5 lerdedir ve bu nedenle güvenirliğini korumaktadır ve günümüzde, nodüler guatrlı hastalarda ameliyat öncesi neoplazi tanısında geçerli bir yöntemdir. Ameliyat öncesi kesin patolojik tanıya dayanarak cerrahların radikal işlemler yapmasına olanak sağlar ve tekrarlayan ameliyatlar azaltılabilir.
AIM: To determine diagnostic utility of fine needle aspiration biopsy for the thyroid cancer screening in patients with nodular goiter. MATERIAL AND METHOD: 179 patients who underwent surgery for nodular goiter by FNAB in our department between 2005-2007 were evaluated retrospectively. Of these cases, thyroid cancer were observed in 22 (12,3%) cases, and, we investigated the thyroid FNAB and its sensitivity, specifity and accuracy by thyroid surgery. FINDINGS: Of these 22 cases, 15(68,2%) patients were diagnosed as thyroid cancer with fine needle aspiration biopsy (FNAB) before surgery and 7(31.8%) patients were diagnosed after examination of surgical excision material. Sensitivity, specifity and accuracy of FNA biopsy were found as 68,2% and 99,4%, 95,5% respectively.False negativity and positivity of FNA biopsy were 4.3% and 6.3% respectively in our study. Five (17,9%) out of 28 patients with solitary thyroid nodule and 16(13,2%) out of 121 patients with multinodular goiter had thyroid cancer. Only one(%20.0) of subjects with toxic multinodular goiter had cancer. None of patients with thyroiditis, hot solitary nodule, and thyroid adenoma had cancer. CONCLUSION: Although sensitivity of FNAB in diagnosis of thyroid cancer was a bit of low (68,2%); The accuracy was as high as 95,5% in our study. Currently, it is a valid tool for the preoperative neoplasia screening of a patient with nodular goiter. Thus, preoperative FNAB enables surgeon to make a radical resection by providing pathological diagnosis before surgery, and also to reduce the number of reoperations.

CASE REPORT
7.A Case of Secondary Orbital Plasmacytoma Olgusu
Mustafa Emre Çakır, ZUHAL Gürcan, Birgül Yıldız, İlgün Canbeyli, Ümit Bayol, Gülnur Görgün
doi: 10.5222/terh.2009.04058  Pages 39 - 42
50 yaşında erkek hastaya sağ gözde iki hafta içinde oluşan kitle nedeniyle biyopsi uygulandı. Işık mikroskobi ve imundokukimyasal boyamada plasmositom tanısı kondu. Sistemik taramada multipl myelom tanısı doğrulandı. Olguya multipl myeloma bağlı gelişen orbital plasmositom tanısı kondu. Radyoterapi ve kemoterapi uygulandı. Orbital kitle şeklinde ortaya çıkan nadir bir sekonder orbital plazmositom olgusunu sunmak istedik.
A 50 years old man presented with a growth mass in the right eye of two weeks duration. Biopsy of the mass followed by light microscopy was suggestive of plasmacytoma and the diagnosis was confırmed by immunohistochemical stains. Systemic work up was positive. The diagnosis of secondary orbital plasmacytoma was made. The patient received local radiotherapy and chemotherapy. As it is seldomly seen, a case of secondary orbital plasmacytoma presenting as an orbital mass is reported.

8.The Importance Of Ultrasound Biomicroscopic Evaluation In A Case With Ciliary Body Melanoma
Burcu Alper, Ercüment Çavdar, Birgül Yıldız, Zuhal Gürcan
doi: 10.5222/terh.2009.47822  Pages 43 - 45
Polikliniğimize başağrısı ve görme azlığı ile başvuran 70 yaşındaki bir hastanın biyomikroskopik bakıda sağ gözde ön segmentte kitle saptandı. Bu olguda tümör iris kökünü erozyona uğratmıştı. Olguya biyomikroskopik bakı, B-mod ultrason, ultrason biyomikroskopi, orbital manyetik rezonans ve metastaza yönelik sistem taraması yapıldı. Ultrason biyomikroskopik görüntülemede tümörün silyer cisimden köken aldığı görüldü, boyutları ve invazyonu değerlendirildi. Bulgular, bakı ve orbital manyetik rezonans sonuçlan ile uyumlu bulundu. Ultrason biyomikroskopi ön segment tümörlerinin tanısında ve tedavi planlanmasında değerlidir. Özellikle silyer cisim tümörleri biyomikroskopik bakıda kolaylıkla gözden kaçabilir, bu yüzden ultrason biyomikroskopi silyer cisim tümörlerinin erken tanısında önemlidir.
A 70-year-old was examined due to headache and blurred vision in his right eye. An anterior segment mass was detached with slit-lamp examination. The tumor eroded the iris root. Full ophthalmic examination, including B-scan ultrasonography and ultrasound biomicroscopy together with orbital magnetic resonance imaging and systemic examinations were carried out. Ultrasound biomicroscopic result was almost similar to slit lamp findings. A ciliary body tumor can be missed easily in slit- lamp evaluation. Ultrasound biomicroscopy seems to be an important adjunct in diagnosis of such tumors.

9.A Case Of Neonatal Brucellosis
Nevin Çetin, İkbal Akduman, Aysun Kaya, Mehmet Helvacı, Özlem İnce Bağ
doi: 10.5222/terh.2009.00908  Pages 46 - 48
Brusellozun geçiş yolları; transplasental, perinatal kan ve diğer materyallerle maruziyet, postnatal dönemde beslenme sırasında anne sütü veya meme çatlaklarındaki kanın alınması ile olmaktadır. 31 haftalık 1500 gr. doğan ve 34 günlük iken sağ dizde artrit bulguları ile getirilen olguya ve ateş, artrit bulguları olan annesine klinik ve serolojik testler ile bruselloz tanısı konuldu. Sadece anne sütü ile beslenmiş olan hastaya bulaşın transplasental, perinatal veya anne sütü ile olabileceği düşünüldü. Konjenital bruselloz tanısı konulan hastaya rifampisin ve trimetoprim sülfometaksazol tedavisi 6 hafta verilerek şifa sağlandı. 15 aylık izlemde kronikleşme görülmedi. Yenidoğan artritinin etyolojisinde konjenital brusellanın da düşünülmesi gereklidir.
Brucellosis is primarily a zoonotic infection. Rarely transmission from infected mother to newborn is reported. The acquisition of brucellosis in newborn can be through transplacentally, during delivery or postnatally through human milk. Brucellosis was diagnosed in a 31 week, 1500gr infant which was presented to us with arthritis 34 days after delivery. At the same time her mother was presented with fever and arthritis and brucellosis is reported based on a positive seroagglutination test. The infant had been only breast-fed so transmission was probably by human milk or transplacentally. The patient was treated with rifampicin and co-trimoxazole for 6 weeks and she recovers completely. No relapse or chronic discase was noticed during 15 month follow up of patient. The brucellosis should be taken in the consideration in the diagnosis when a new born is presented with arthritis.

10.An Interesting Coexistence: Synchronous Acute Myeloid Leukemia And Gastric Adenocancer
Emre Gönüllü, Emel Gönüllü, Abdullah Hacıhanefioğlu, Nuri Gönüllü
doi: 10.5222/terh.2009.10241  Pages 49 - 51
56 yaşinda bir kadın olgu Genel Cerrahi servisimize halsizlik, bulantı, kusma, kilo kaybı yakınmaları ile başvurdu. Üst gastrointestinal sistem endoskopisinde küçük kurvatürden, gastroözofageal bileşkeye kadar uzanan nekrotik zeminli 4 cm çapında bir tümör görüldü. Cerrahi girişim önerilen hastanın anestezi öncesi değerlendirilmesi sırasında pansitopeni saptandı. İleri incelemeler sonucunda olguda, Akut Miyeloid Lösemi (AML) saptandı. Sitarabin ve İdarubisin tedavisine başlandı. AML tedavisi tamamlanan olguya tedaviden 2 ay sonra total gastrektomi ve özofagojejunostomi yapıldı. Mide kanserli hastalarda eşzamanlı tümörlerin de bulunma olasılığı vardır. Bu nedenle mide tümörlü olgulara eşlik eden tümör bulunma olasılığı araştırılmalıdır.
A 56-year-old woman was admitted to our general surgery department with complaints of weakness, nausea, vomiting and weight lose. An upper gastrointestinal endoscopic screening showed a 4 cm tumor located from minör curvature to cardio- eosaphageal junction. Pancytopenia was realised and AML diagnosed during preanesthesic evaluation. As Chemotherapy combination Cytarabine and Idarubicine were applied. Total gastrectomy with Roux-en-Y esophageojejunostomy was carried out after AML chemotherapy. Synchronous cancers in gastric cancer patients are infrequent. Coexistence of other cancers should be searched in gastric cancers.


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale