E- ISSN: 2822-4051
The Journal of Tepecik Education and Research Hospital - Tepecik Eğit Hast Derg: 19 (2)
Volume: 19  Issue: 2 - 2009
CLINICAL RESEARCH
1.C-Reactive Protein in Patients With Obstructive Sleep Apnea and Together With COPD
Zeynep Zeren Uçar, İlke Evciler, Cenk Kıraklı, Şevket Dereli, Rıfat Özacar
doi: 10.5222/terh.2009.20982  Pages 53 - 58 (916 accesses)
AMAÇ: Sağlıklı erkek ve kadınlarda yapılan epidemiyolojik çalışmalar C-Reaktif Protein (CRP) değerinin normalden yüksek olmasının kardiyovasküler risk için iyi bir belirleyici olduğunu göstermiştir. Bundan yola çıkarak tıkayıcı uyku apne sendromlu hastalar ile (TUAS) ve beraberinde kronik tıkayıcı akciğer hastalığı (KOAH) olan hastalarda CRP düzeylerini araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Horlama yakınması ile başvuran toplam 78 hasta ileriye dönük olarak çalışmaya alındılar. Olguların tümüne standart polisomnografi (PSG) (Embla version 4.0. Flaga hf. Medical Devices, Iceland) uygulandı. Olgular PSG tetkiki ile saptanan uykuda solunum bozukluğuna göre gruplandırıldı. Hastane etik kurulundan onay ve hastalardan aydınlatılmış onam alındı. BULGULAR: 78 olgu polisomnografi sonucuna göre TUAS, TUAS'İı KOAH ve basit tip horlama grubu olmak üzere üç gruba ayrıldılar. TUAS, TUAS ve KOAH ve basit tip horlama grubu arasında yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, ek hastalık ve vücut kitle indeksi (VKİ) açısından istatistiksel açıdan fark yoktu. TUAS ve TUAS'lı KOAH olgularında basit tip horlama grubu île karşılaştırıldığında daha yüksek CRP düzeyleri saptandı (sırasıyla: 0.60±0.60mg/dl, 1.29±0.92mg/dl, p<0.001). CRP düzeylerine göre CRP>0.1 grubunun CRPO.l grubuna göre gece boyunca oksihemoglobin satürasyonun %90 altında geçirdikleri sürenin daha uzun olduğunu (sırasıyla: 89.75±110.96dk, 21.00±55.89dk, p=0.012) ve daha yüksek apne-hipopne indeksi (AHİ) değerlerine (sırasıyla: 42.67±26.91, 20.63+18.35, p=0.024) sahip oldukları bulundu. Ayrıca CRP düzeylerinin oksihemoglobin satürasyonunun %90'nın altında geçirdiği süre ve AHİ ile ilişkili olarak arttığı saptandı (sırasıyla: p<0.0J r2-0.456., p<0.01 r2=Û316). SONUÇ: Bu çalışmada TUAS ve TUAS'lı KOAH hastalarında basit tip horlama grubuna göre CRP düzeylerinin arttığı saptandı. TUAS hastalarında CRP'nin hastalık şiddetiyle ilişkili olarak arttığını düşündürmektedir.
AIM: Some epidemiological stııdies has showed that an elevated C-Reactive Protein (CRP) level higher than normal range in healthy men and women is a strong predictor of cardiovascular risk. From this point we aimed to evaluate the CRP levels of patients with Obstructive Sleep Apnea syndrome (OSAS) and OSAS with Chronic Obstructive Pulmonaıy Disease (COPD). MATERIAL AND METHOD: 78 patients with complaints of snoring were included in this prospective study. Standard polysomnography (PSG) (Embla version 4.0. Flaga hf. Medical Devices, Iceland) was performed in each patient. Patients were classifıed into groups according to diagnoze of sleep related breathing disorder with PSG. FINDINGS: 78 patients classifıed into three groups as OSAS, TUAS with COPD and simple type snorer group according to polisomnographic diagnose. There was no statistically significant difference between OSAS, TUAS with COPD and simple type snorer group according to age, gender, smoking status and accompanying disease. Mean CRP values were higher in patients with OSAS and OSAS with COPD group than simple type snorer group (respectively: 0.60±0.60 mg/dl, 1.29±0.92 mg/dl, p<0.001). Patients with CRP>0.1 have spent longer time at oxygen saturation below %90 than patients with CRP< 0.1 (89.75±110.96 min, 21.00±55.89 min, p=0.012) and had higher apnea-hypoxia index (AHI) (42.67±26.91, 20.63±18.35, p=0.024). We also found statistically signifıcant correlation between CRP values and the time spent at oxygen saturation below 90% and AHI (respectively: p<0.01 r2=0.456, p<0.01 r2=0.316). CONCLUSION: According to this study, CRP values were higher in patients with OSAS and Oveıiap syndrome than patients with simple type snorer. CRP may increase in patients with OSAS in correlation with severity of disease.

2.Our Approach To The Paranasal Sinus Tumors
İbrahim Çukurova, Mümtaz Taner Torun, Erhan Demirhan, Orhan Gazi Yiğitbaşı
doi: 10.5222/terh.2009.57984  Pages 59 - 63 (1500 accesses)
AMAÇ: Burun ve paranazal sinüs tümörleri oldukça nadir olup malin türleri daha da enderdir, Sinonazal traktusun malin tümörleri, tüm malin tümörlerin % 0,2 ila 0,8'i ve baş-boyun malinitelerimn ise sadece % 3'üne karşılık gelmektedir. Paranazal sinüs malin tümörleri ender görülmekte ve ileri evrede tanı konabilmektedir. Sıklıkla ileri evrelerde tanı konabilen bu tümörlere dikkat çekerek yaklaşımlarımızı değerlendirdik. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda 2001-2009 yılları arasında kliniğimize başvuran ve biyopsileri sonucunda histopatolojik tanısı kesinleşen burun ve paranazal sinüs tümörlü 72 hasta geriye dönük olarak incelenmiştir. BULGULAR: Hastaların 42'si (%58.3) erkek, 30'u (%41.7) kadın olup yaş ortalaması 50,8 yıl (14-81)'d.ıı\ En sık patoloji (26 olgu) inverted papilloırı idi. Olgularımızdan 195 u malin (%26.4), 535ü benin (%73.6) patoloji olarak bildirilmiştir. SONUÇ: İncelenen 72 olgudan 19'u (%26.4) malin tiptedir. Selim olgulardan en sık görülen inverted papillom olguları olup, medyal maksillektomi (26 olgu, %36.İ) en çok uygulanan yaklaşım şeklidir.
AIM: Nasal and paranasal tumors are rarely seen tumors, the malignant forms are very rare. We present our treatment modalities of these tumors that could be diagnosed freqnently in an advanced stage. MATERIAL AND METHOD; We reviewed 72 patients with sinonasal tumor applied to our clinic between 2001 and 2009, retrospectively. FINDINGS: Forty-two (%58.3) patients were male and thirty (% 41.7) were female. The average age of the patients were 50.8 (14-81) years. Inverted papilloma was diagnosed in 26 of these patient, malignant tumor in 19, and benign tumor in 27 of these patients. CONCLUSION: In 19 patients pathology rnalignant, and in 53 patients pathology was benign. We performed 36 medial maxillectomy as the most performed procedures.

3.Orta-Ağır Şiddetli Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığında 6-Dakika Yürüme ve Merdiven Çıkma Testlerinin Karşılaştırılması
Duygu Ilgın, Oya İtil, Sevgi Özalevli
doi: 10.5222/terh.2009.18784  Pages 64 - 71 (1796 accesses)
AMAÇ: Çalışmamızın amacı; egzersiz kapasitesinin değerlendirmesinde sıklıkla kullanılan 6-dakika yürüme (6DYT) ve merdiven çıkma (MÇT) testlerinin kronik obstrüktif akciğer hastalığında (KOAH) uygulanabilirliklerinin karşılaştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 37 orta-ağır şiddetli KOAH hastasının değerlendirildiği ileriye yönelik kesitsel bir çalışmadır. Hastaların; demografik bilgileri (yaş, boy uzunluğu, kilo, vücut-kitle indeksi, cinsiyet, eğitim durumu), tıbbi öyküleri (öz ve soygeçmiş, ilaç kullanımları, sigara kullanma alışkanlıkları, hastalık evresi) ve solunumsal semptomları (öksürük, solunum sıkıntısı, balgam) kaydedildi. Aynı gün içinde; hastaların solunum fonksiyonları spirometre ile ölçüldü ve egzersiz kapasiteleri testler arasında 2 saat dinlenme süresi bırakılarak 6DYT ve MÇT ile değerlendirildi. Testler sırasında algılanan dispne ve bacak yorgunluğu şiddeti Modifıye Borg Skalası kullanılarak kaydedildi. BULGULAR: 6DYT sonrasında yürünen mesafe ortalama 542.43 ± 70.14 m ve MÇT sonrasında dakikada çıkılan basamak sayısı ortalama 59.77 ± 18.54 adet/dk olarak bulundu. Her iki egzersiz testi sonuçlarının birbirleriyle uyumlu olduğu (r=0.48- 0.58, p<0.05), MÇT sonrasında periferal oksijen satürasyonundaki düşüşün anlamlı olduğu (p<0.01), dispne (p=0.001) ve bacak yorgunluk (p=0.001) şiddetlerindeki yükselmenin 6DYT'ne göre daha yüksek olduğu saptandı. SONUÇ: Çalışmamız; merdiven çıkma testinin uygun hasta seçimi ile KOAH hastalarında egzersiz kapasitesinin değerlendirilmesinde 6-dakika yürüme testi gibi sınırları zorlamayan bir test olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ayrıca MÇT'nin 6DYT gibi ucuz, emniyetli ve kolay bir uygulama olması KOAH hastalarının izleminde rutin olarak kullanımını desteklemektedir.
AIM: The aim of our study is to compare the applicability of 6-minute walking (6MWT) and stair climbing (SCT) tests, which are frequently used to assess exercise capacity, in chronic obstructive pulmonary disease (COPD). MATERIAL AND METHOD: The investigation was a prospective, and cross-sectional study in which 37 moderate-to- severe COPD patients had been evaluated. The demographic characteristics (age, height, weight, body-mass index, gender, educational status), medical history (family history, medication, srnoking habits, disease stage), and respiratory symptoms (cough, dyspnea, expectoration) of the patients were recorded. Within the same day, pulmonary functions were measured by spirometry and exercise capacities of the patients were assessed with 6MWT and SCT giving two hours rest between tests. The dyspnea and leg fatigue severities were recorded using modified Borg scale. FINDINGS: The mean 6-minute walking distance and the number of the climbed stairs in one minute were found as 542.43 ± 70.14 m and 59.77±8.54 /minute, respectively. It has been determined that results of the two exercise tests were correlated with each other (r=0.48-0.58, p<0.05), decrease in peripheral oxygen saturation after SCT was significant (p=0.01) and increase in dyspnea (p= 0.001) and leg fatigue (p= 0.001) severities were higher after SCT comparing to 6MWT. CONCLUSION: Our study shows that stair climbing test could be applicable as a submaximal exercise test such as 6-minute walking test in nıoderate-to-severe COPD patients. In addition, SCT is as an inexpensive, safe, and practical application such as 6MWT. These characteristics also support the use of SCT in routine follow up of the COPD patients.

4.Are Giant Cell Tumors of Tendon Sheath Neoplastic or Reactive?
Enver Vardar, Şehnaz Sayhan, Özlem Türelik, Deniz Altınel, Ümit Bayol
doi: 10.5222/terh.2009.12612  Pages 72 - 75 (853 accesses)
AMAÇ: El ve ayak parmaklarında yerleşmiş neoplaziler sık olmayıp, tendon kılıfının dev hücreli tümörü (TKDHT) elde görülen en sık primer tümördür. TKDHT'ünün neoplazi mi yoksa tepkisel bir süreç mi olduğu konusunda çok farklı teoriler öne sürülmüştür. TKDHT'ünün etyopatogenezi halen belirsiz bir antitedir. Bazı araştırmacılar kronik yangıdan gelişen reaktif süreç olduğunu, diğer bazı araştırmacılar ise sinovyal hücre veya monositik makrofaj sistemi kökenli tümör olduğunu ileri sürmektedirler. TKDHT'ünde histogenezi belirlemek için, olası etyopatogenetik etkenleri, varsa, dokukimyasal olarak boyanmış preparatlarda aramayı hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM: El ve ayak parmaklarında yerleşen 34 TKDHT'ünde yapılan geriye dönük değerlendirmede, mantar için periodik asid Schiff (PAS), diyastazlı PAS ve Gomori metenamin gümüş (GMS), mikroorganizmalar için gram boyası ve aside-dirençli bakteri için de Ziehl-Nielsen boyaları uygulandı. BULGULAR: Beş farklı türde dokukimyasal boya uygulanmış preparatların ışık mikroskobik incelemesinde, olası etyopato-genetik ajan, mikroorganizma veya mantar görülmedi. SONUÇ: TKDHT'ünün kökeni halen belirsiz olmakla birlikte, kliniği, tanısı ve tedavisi ile ilgili olarak, uzun süredir belirsizlik söz konusu değildir. Beş farklı histokimyasal boyalı preparatların incelemesinde infeksiyöz köken düşünüleme- miştir. TKDHT'ünün tepkisel mi, yoksa neoplastik mi olduğu konusu hala tartışmalıdır. TKDHT'ünde etyopatogenezin ortaya konması için, geniş olgu sayıları içeren, subsellüler, farklı histokimyasal ve imunhistokimyasal boyaları içeren çalışmalara gereksinim vardır.
AIM: Neoplasms of the hand and foot are not seen commonly and giant cell tumor of tendon sheath (GCTTS) is the most common primary tumor of the hand. Many different theories have recently been proposed as to whether GCTTS is a neoplasm or a localized reactive process. The nature of this lesion is still controversial: some researchers consider it a reactive process arising from chronic inflammation while others regard it as a tumor of presumed synovial cell or monocytic macrophage system origin. In an effort to clarify the histogenesis of GCTTS, we decided to further investigate retrospectively the possible etiopathogenetic agent in histochemically stained slides. MATERIAL AND METHOD: We studied 34 GCTTS of the fıngers using a panel of five histochemical stains, periodic acid Schiff (PAS), PAS with diastase and Gomoris' methenamine silver stain for fungi, gram stain for microorganism and finally Ziehl-Nielsen stain for acido-resistant bacteria. FINDINGS: The examination of fıve different type histochemical stained slides in light microscopy revealed that there were no possible etiopathogenetic agent, microrganism or fungi in GCTTS. CONCLUSION: Although the origin is still not proved, the presentation, diagnosis, and treatment of GCTTS have been clear for a long time. Our results ernphasize that stained slides with fıve histochemical staining methods do not define a infectious origin. It remains to be determined whether GCTTS is a reactive or hyperplastic process. The issue of etiopathogenesis of GCTTS needs advanced studies include larger series, with sophisticated tehnique like subcellular and different histochemical and/or immunohistochemical stains.

5.Effects And Safety Of Different Flow Waveforms And Ventilation Modes in Chronic Obstructive Pulmonary Disease Patients Under Invasive Mechanical Ventilation
Cenk Kıraklı, Zeynep Zeren Uçar, Ali Kömürcüoğlu, Gültekin Tibet
doi: 10.5222/terh.2009.04272  Pages 76 - 80 (770 accesses)
AMAÇ: İnvaziv mekanik ventilasyon (İMV) gereken kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olgularında en uygun akım dalga şeklinin azalan akımlı olduğunu destekleyen pek çok çalışma vardır. Bu çalışmanın amacı, İMV gerektiren KOAH olgularında hacim kontrollü azalan akımlı ventilasyon (HKV-AA) ile basınç kontrollü ventilasyonun (BKV) etkilerini karşılaştırmak ve sinuzoidal akım modelinin (HKV-SA) bu tip olgularda akciğer mekaniklerine ve gaz değişimine bir katkısı olup olmadığını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz iki KOAH olgusu çalışmaya alındı. Bütün olgulara bir mikroişlemcili mekanik ventilatör ile (model PB-7200; Puritan-Bennett Corp; Carlsbad, CA) İMV uygulandı. Yoğun bakım yatışından 12 saat sonra sırasıyla HKV-AA, HKV-SA ve BKV modları her bir mod 30 dakika olacak şekilde uygulandı. Her uygulama sonunda tepe inspiratuar basınç (TİB), ortalama havayolu basıncı (OHB), plato basıncı (PB), oto-PEEP (PEEPi) ve statik kompliyans (SK) ölçümleri, kalp hızı (Nb) ve arteriyel kan basıncı (TA) izlendi ve arteriyel kan gazı analizleri kaydedildi. BULGULAR: Tidal hacim, inspiryum zamanı, solunum sayısı ve inspire edilen oksijenin fraksiyonel konsantrasyonu (Fi02) sabit olmak şartıyla, HKV-AA m odu ile karşılaştırıldığında, TİB düzeyleri HKV-SA modunda belirgin olarak yüksek (p<0.01), BKV modunda ise belirgin olarak düşük (p<0.001) saptandı. HKV-SA modunda Pa02/Fi02 oranı, BKV modunda SK değerleri yüksek bulundu ancak bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). OHB, PB, PEEPi, arteriyel pH, PaC02, HCO3, Nb ve TA ölçümleri açısından her üç ventilasyon tipi arasında belirgin değişiklik izlenmedi. SONUÇ: Sonuç olarak bu çalışma, İMV gerektiren KOAH olgularında en uygun ve güvenli ventilasyon modlarının, ön planda BKV daha sonra da HKV-AA olduğunu göstermiştir. Ayrıca sinüzoidal dalga şeklinin de bu grup hastalarda akciğer mekaniklerine ve gaz değişimine bir katkısı olmadığı sonucuna varılmıştır.
AIM: There are several studies suggesting that the most favorable flow pattern for Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) patients receiving invasive mechanical ventilation (IMV) is the decelerating waveform. The aim of this study was to compare the effects of volume controlled decelerating flow ventilation (VCV-DF) with pressure controlled ventilation (PCV) and to investigate whether if sinusoidal waveform (VCV-SF) has an additive effect on gas exchaııge and pulmonary mechanics in COPD patients during IMV. MATERIAL AND METHOD: A group of 32 patients with COPD was studied. All patients received ventilation with a microprocessor ventilator (model PB-7200; Puritan-Bennett Corp; Carlsbad, CA). After 12 hours of admission to the ICU, VCV-DF, VCV-SF and PCV were applied respectively for 30 minutes. At the end of each application, peak inspiratoıy pressure (PIP), mean airWay pressure (MAP), plateau pressure (PP), auto-PEEP (PEEPi) and static pulmonary compliance (Cst) measurements, heart rate (HR) and arterial blood pressure (BP) were monitored and arterial blood gas analysis were recorded. FINDINGS: With tidal volume, inspiratory time, inspiratory frequency and Fi02 being kept constant, PIP was significantly higher in VCV-SF mode (p< 0.01). Pa02/ Fi02 ratio was detected higher in VCV-SF mode, PIP 1 eve Is were lower and Cst values were higher in PCV mode but this differences were not statistically significant. MAP, PP, PEEPi, arterial Ph, PaC02, HC03, HR and BP measurements did not show any significant differences among the three ventilation modes. CONCLUSION: This study suggested that the most favorable and safe ventilation mode for COPD patients requirirıg IMV is primarily PCV, then VCV-DF. Another outcome is that the sinusoidal waveform has no additive effect on pulmonary mechanics and gas exchange in this group of patients.

6.Dry Eye Tests of The Surgeons Working With A Microscopes
Sevil Gül, Zuhal Gürcan
doi: 10.5222/terh.2009.82026  Pages 81 - 83 (974 accesses)
AMAÇ s Mikroskopla çalışan cerrahlarda mikroskopla çalışmayan cerrahlara kıyasla göz kuruluğu olup olmadığını araştırmak GEREÇ VE YÖNTEM: Mikroskopla çalışan 15 cerrahın 15 gözü (grup 1), mikroskopla çalışmayan 15 cerrahın 15 gözü (grup 2) değerlendirildi. Ameliyata başlamadan önce gözyaşı kırılma zamanı (GKZ), alkainli Schirmer testleri yapıldı, aynı testler bireylerin 3 saatlik çalışmaları sonrasında tekrarlandı. 10 saniyenin altında GKZ ve 5 rnm'nin altında Schirmer test sonuçları patolojik kabul edildi. BULGULAR: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmadı. GKZ, mikroskopla ameliyat yapan cerrahlarda ortalama 8± 2.87 (4-18) sn ve kontrol grubunda ortalama 12±3.40(6-17) sn saptandı. Aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bazal Schirmer test değeri, mikroskopla ameliyat yapan cerrah grubunda ortalama 4±3.73 (2-20)ıiim bulundu, kontrol grubunda ise ortalama 13±4.40 (3-24)mm bulundu. İki grup arasında anlamlı fark vardı. SONUÇ: Kuru göz hastalığına mikroskopla çalışan hekimlerde, istatistiksel olarak daha sık rastlanmaktadır. Cerrahlara mikroskopla çalışırken göz kırpma hareketi önerilebilir.
AIM: to show that surgeons using microscopes may suffer from dry eyes. MATHERIAL AND METHOD: A group of 15 surgeons using microscope and a group of 15 surgeons working without microscope were compared. Before an operation the test was given and the same test was repeated after 3 hours work. The under 10 second break-Up Time (BUT) and the under 5 mm Schirmer test were recorded pathologically. FINDINGS: No differences were found between groups in terms of age and gender. BUT, the surgeons using a microscope were fıxed at average 8±2.87 (4-18) second and the control group at average 12±3.40 (6-17) second. The statistical difference was found to be meaningful. The Schirmer test in the group working with microscopes had aıı avarage 4±3.73 (2-20) mm while the control group avarage was 13±4.40 (3-24) mm. A statistically meaningful difference was present between the two groups. RESULTS: Dry eye disease was encounted statistically more often among surgeons using microscopes. Surgeons using microscopes can be advised to blink more often while working.

CASE REPORT
7.A Giant Unknow Primary Neck Mass: Malignant Melanoma
İbrahim Çukurova, Suat Kaptaner, Erhan Demirhan, Yusuf Yalçın, Orhan Gazi Yiğitbaşı, Bengü Günay Yardım
doi: 10.5222/terh.2009.98945  Pages 84 - 87 (809 accesses)
Kliniğimize boyunda 6 aydır hızlı büyüyen şişlik yakınmasıyla başvuran 60 yaşındaki erkek hastada 13x8x6 cm boyutlarında sol servikal kitle saptanmıştır. Kitleye yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisinin malin gelmesi üzerine primeri açısından araştırılan ve odak bulunamayan hasta primeri bilinmeyen boyun kitlesi olarak değerlendirilmiş ve radikal boyun diseksiyonu uygulanmıştır. Spesimenin histopatolojik incelemesinde lenf düğümlerinde malin melanom metastazı saptanmıştır. Servikal lenf metastazı düşünülen ve primeri bulunmayan malin melanomlarda uygulanacak tedavi yöntemi radikal veya modifıye radikal boyun diseksiyonudur.
A rapid growing cervical mass was detected on a 60 years old male patient. Fine needle aspiration biopsy revealed as malignant cytology. After aproppriate research, the diagnose was as neck mass with the unknown primary and radical neck dissection was performed. The pathological examination of the specimen showed that malignant melanoma metastasis in the cervical lymph nodes. The treatment of choice in cervical lymph node metastasis of malign melanoma with unknown origin is to make a radical or modifıed radical neck dissection.

8.A Case of Jejunal Gangliocytic Paraganglioma With Lymph Node Metastasis
Şehnaz Sayhan, Ayça Tan, Deniz Altınel, Ümit Bayol, Nihat Zalluhoğlu, Sedat Tan
doi: 10.5222/terh.2009.41882  Pages 88 - 91 (795 accesses)
Gangliyositik paragangliomalar (GP) çoğunlukla duodenum ikinci kısmında yerleşen, ender görülen, nadiren bölgesel lenf düğümü metastazı ve yineleme gösterebilen nöroendokrin neoplazilerdir. Karın ağrısı, bulantı, kusma ve kilo kaybı olan 34 yaşında kadın olguda, ince barsak pasaj grafisinde jej unumda tümör ve tümör proksimalinde dilatasyon saptanması üzerine segmental ince barsak rezeksiyonu yapıldı. Histolojik, histokimyasal ve immunohistokimyasal bulgular eşliğinde olguya jej una 1 yerleşimli, lenf düğümünde metastaz gösteren gangliyositik paragangliyoma tanısı kondu. İlginç yerleşim yeri ve son derece nadir görülen lenf düğümü metastazı nedeniyle sunuldu.
Gangliocytic paragangliomas (GP) are uncommon benign neuroendocrine neoplasms, encountered exclusively in the second portion of the duodenum which can rarely recur and metastase to regional lymph nodes. W e report a 34-year-old woman presented with abdominal pain, nausea, vomiting and weight loss. İn the radiological examination of small intestine the tumor located in the jej unum and caused luminal dilatation proximal segment of jej unum above the mass. The patient undervvent segmentary small bowel resection. The patient has been diagnosed as gangliocytic paraganglioma showing lymph node metastasis with histochemical and immunohistochemical propertıes. We are presenting the case due to the exceptional location and rare lymph node metastasis.

LookUs & Online Makale