E- ISSN: 2822-4051
The Journal of Tepecik Education and Research Hospital - Tepecik Eğit Hast Derg: 21 (3)
Volume: 21  Issue: 3 - 2011
CLINICAL RESEARCH
1.Therapeutic Apheresis: A single center experience
Gürsel Ersan, Fatma Liv, Süheyla Serin Senger, Şükran Köse
doi: 10.5222/terh.2011.22737  Pages 105 - 108 (947 accesses)
Amaç: Bu çalışmada yeni kılavuza göre merkezimizde yapılan terapötik aferez oranları ve kategorik dağılımları irdelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Kan Merkezimizde Ocak 2008-Temmuz 2010 tarihleri arasında 57 hastaya uygulanan toplam 338 terapötik aferez işlemi geriye dönük incelenmiştir. Bulgular: Toplam terapötik aferez işlemlerinin % 55’ini plazmaferez oluşturmuştur. En sık endikasyon hematolojik (%77) ve nörolojik (%19) hastalıklarda konulmuştur. Sonuç: Terapötik aferez işlemi, yeni endikasyonların farkındalığının ve uygun kullanımına olan güvenin artması halinde birçok farklı hastalıkta daha yaygın olarak kullanılabilecektir.
Aim: This study was conducted to determine the rates and categories of applied therapeutic apheresis procedures in our center according to this recent guideline. Material and Method: Totally 338 therapeutic apheresis procedures applied to 57 patients between January 2008 and July 2010 were investigated retrospectively. Findings: Plasma exchange constituted 55 % of Therapeutic Apheresis procedures. The most common indication was for hematological diseases (77 %) followed by neurological (19 %) diseases. Conclusion: We expect that, with improved confidence in the appropriate utility of therapeutic apheresis procedures and recognition of new indications, therapeutic apheresis will be practiced more widely in a broad range of diseases.

2.Five Year Birth Statistics And Cesarean Indications In Izmir Ege Doğumevi Ve Kadin Hastaliklari Eğitim Ve Araştirma Hastanesi
Emrah Töz, Sefa Kurt, Mehmet Tunç Canda, Tutku Gürbüz, Abdullah Taşyurt
doi: 10.5222/terh.2011.98479  Pages 109 - 112 (980 accesses)
Amaç: 2006-2011 yılları arasında hastanemizde gerçekleşen doğumları, sezaryen oranlarını ve yıllara göre sezaryen endikasyonlarının dağılımını incelemek. Gereç ve Yöntem: İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Ocak 2006 –Temmuz 2011 yılları arasında doğum yapan 52.929 hastanın kayıtları geriye dönük incelendi. Bu tarihler arasındaki canlı doğan bebeklerin doğum ağırlığı, cinsiyet bilgileri, doğum şekli, sezaryen endikasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastanemizde, 2006 Ocak -2011 Temmuz tarihleri arasında 52.929 doğum gerçekleşmiştir. Sezaryen oranı %48,1 olarak tespit edilmiştir. Eski sezaryen geçirmiş olmak en sık sezaryen nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. 2008 sonrasında sezaryen oranında devam eden belirgin artış dikkat çekmektedir. 2007 ile 2008 yılları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.03). Sonuç: Sezaryen operasyonu sıklığı tüm dünyada giderek artmaktadır. Sezaryen endikasyonları incelendiğinde azaltılabilecek en önemli neden, geçirilmiş uterin cerrahidir. Eski sezaryenli hasta grubunda, sezaryen sonrası normal doğumun teşvik edilmesi sezaryen oranlarında düşme sağlayacaktır.
Aim: To evaluate the birth statistics and distribution of indications and the rates of cesarean sections between 2006 and 2011. Material and Method: We investigated retrospectively the hospital records of 52.929 patients who gave birth in İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, between 2006-2011. The distribution rates of normal birth, cesarean sections and indications, neonatal weight and gender were assessed. Findings: The number of total births between 2006 -2011 was 52.929. Our caesarean section rate was found 48.1 %. The main indication was previous cesarean section. Cesarean rates were found to be significantly increased per year after 2008. The difference was statistically significant in terms of cesarean section rates between 2007 and 2008 (p<0.03). Conclusion: Over the years, the rate of cesarean sections has increased worldwide. This increase was primarily attributed to the increased rate of previous cesarean section. To diminish the rate of ceserean sections, normal birth should be attempted for appropriate patients who have had uterine surgery.

3.The Distinction Of Benign And Malignant Thyroid Nodules: Ten years of our experience
Hüseyin Can, Savaş Selçuk, Nihat Zalluhoğlu, Sercan Bulut Çelik
doi: 10.5222/terh.2011.99904  Pages 113 - 118 (1072 accesses)
Amaç: Çoğu benin özellik göstermesine rağmen, endokrin sistem maliniteleri içerisinde en yaygın olarak görülen tiroid kanserlerinin, tiroidektomi ameliyatı uygulanan hasta grubundaki sıklığını saptamak. Gereç ve Yöntem: Ocak 1998-Aralık 2008 tarihleri arasında Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Genel Cerrahi Kliniğinde ameliyat edilen 918 hasta çalışmaya alındı. 748’i (%81.5) kadın, 170’i (%18.5) erkek hastanın dosyası; yaş, ameliyat şekli, ameliyat öncesi tanı, ameliyat sonrası patoloji sonuçları, duvar-kapsül invazyonu, metastaz olup olmaması ve sağkalım açısından geriye dönük incelendi. Bulgular: Tiroid bezi kanseri tanılı hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktaydı. Erkeklerin kadınlara oranla tiroid kanseri olma riski yaklaşık olarak 4.5 kat daha azdı. Erkeklerde metastaz kadınlardan daha yüksek olup metastaz saptanan hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktaydı. Malinite oranı, multinodüler guatr öntanısı ile ameliyata alınan hastalarda %6.7, nodüler guatr öntanısı ile ameliyata alınan hastalarda ise %7 olarak saptandı. Malin tiroid kanseri tanısı alan hastalarda ölüm oranı %3.9 iken, benin tiroid kanseri tanısı alan hastalarda ölüm saptanmadı. Sonuç: Preoperatif incelemelerde amaç benin nodüllerle şüpheli malin nodüllerin ayırt edilmesidir. Bu hem gereksiz ameliyatları önleyecek hem de ameliyatı tek seansta bitirebilecektir.
Aim: To determine the frequency of thyroid carcinomas in patients who underwent thyroidectomy with preoperative diagnosis of nodular - multinodular - diffuse goitre and thyroid cancer. Material and Method: 918 patients who were operated for nodular, multinodular and diffuse goitre and thyroid cancer in Tepecik Teaching Hospital’s 3rd General Surgery Clinic between January 1998 and December 2008 included into the study. 748 (81.5%) were female and 170 (18.5%) were male. They were analyzed in terms of age, type of surgery, preoperative diagnosis, pathology results, wall-capsule invasion, presence of metastasis and survival retrospectively. Findings: The majority of patients with thyroid cancer were women. The risk of the thyroid cancer was approximately 4.5 - fold lower in men than in women. Although men revealed higher frequency of metastasis compared to women, women constituted the majority of patients with metastasis in our study. The rate of malinancy among patients who underwent surgery with a preliminary diagnosis of multinodular and nodular goitre was 6.7 % and 7 % respectively. In the study, we examined the relationship between benign and malignant thyroid cancers and survival. The mortality rate in patients with malignant thyroid cancer was 3.9 %, but we did not determine any mortality in patients with benign thyroid cancer. Conclusion: Contemporary medical approach requires to distinguish benign nodules from suspected malignant nodules before surgery. This would help to avoid unnecessary surgery as well as to determine the strategy during the operation.

4.Relationship Between Level Of Anxiety And Serum Lipid Profile In Patients Followed By Anxiety Disorder
Turgut Gürbüz, Selami Kara, Kurtuluş Öngel
doi: 10.5222/terh.2011.65289  Pages 119 - 127 (1169 accesses)
AMAÇ: Anksiyete bozukluğu nedeni ile Psikiyatri Polikliniğinde izlemekte olduğumuz hastalarda serum lipid profili değişimi olup olmadığı araştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğinde anksiyete bozukluğu tanısı alan ve kronik hastalığı (diabetes mellitus, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, dislipidemi) olmayan hastalar ile Aile Hekimliği polikliniğine başvuran kontrol grubu üzerinde, Eylül 2009-Şubat 2010 tarihleri arasında yapılmıştır. Onam formunu imzalayarak çalışmayı kabul eden hastalara sosyodemografik veri anketi ve Hamilton Anksiyete Ölçeği testi uygulanmıştır. Ardından hastalara uygun oldukları bir gün en az 12 saatlik bir açlıktan sonra gelmeleri söylenerek serum lipid profilleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 71'i kadın (%55,9), 56'sı erkek (%44,1) olmak üzere 127 kişi alındı. Panik bozukluk olan grupta; düşük dansiteli lipoprotein düzeyiyle (p: 0.020), trigliserid düzeyi ile (p: 0.046) ve total kolesterol düzeyi ile (p: 0.038) Hamilton anksiyete puanı arasında anlamlı ilişki bulundu. Yaygın anksiyete bozukluğu grubunda; düşük dansiteli lipoprotein düzeyiyle (p: 0.019); total kolesterol düzeyiyle (p: 0.003) ve yüksek dansiteli lipoprotein düzeyleri ile (p: 0.011) Hamilton anksiyete puanı arasında anlamlı ilişki saptandı. Obsesif kompulsif bozukluk grubunda; düşük dansiteli lipoprotein düzeyiyle Hastane anksiyete puanı (p: 0.031) ve total kolesterol ile Hamilton anksiyete puanı (p: 0.000) arasında anlamlı ilişki saptandı. Çalışmamızda bütün anksiyete alt gruplarında düşük dansiteli lipoprotein düzeyiyle Hamilton anksiyete puanı arasında anlamlı ilişki tespit edildi. SONUÇ: Anksiyete bozukluğu olan hastaların psikiyatrik kontrollerinin yanında, rutin olarak serum lipid profili de incelenerek, ileride gelişebilecek koroner arter hastalıkları azaltılabilir.
AIM: To evaluate the serum lipid profiles in patients followed by outpatient psychiatry clinic due to anxiety disorder MATERIAL and METHOD: Patients who have anxiety disorder and have no chronical disease (diabetes mellitus, hypertension, coronary artery disease, dyslipidemia) were selected as the patient group from Suleyman Demirel University Faculty of Medicine Psychiatry Outpatient-clinic and control group was selected from the patients in Family Medicine Outpatientclinic, between September 2009-February 2010. Demographic data questionnaire and Hamilton Anxiety Scale test were completed by the patients who accepted to take part in the study by having the informed consent. Their serum lipid profile was evaluated after at least 12 hours fasting. FINDINGS: Study was carried out with 71 women (55.9%) and 56 men (44.1%); total 127 patients. For Panic disorder group; statistical significance between low density lypoprotein and Hamilton anxiety rate (p: 0.020), triglyceride level and Hamilton anxiety rate (p: 0.046), total cholesterol and Hamilton anxiety rate (p: 0.038) was found. For generalized anxiety disorder group; there was a statistically significance between low density lypoprotein and Hamilton anxiety rate (p: 0019), total cholesterol and Hamilton anxiety rate (p: 0.003), high density lypoprotein (p: 0.011) and Hamilton anxiety rate was found. For obsessive-compulsive disorder patients; there was a statistically significance between low density lypoprotein and Hamilton anxiety rate (p: 0.031), total cholesterol and Hamilton anxiety rate (p: 0.000) was found. For all anxiety sub-groups; there was a significant relationship between low density lypoprotein and Hamilton anxiety rate. CONCLUSION: For anxiety patients; by routine monitoring of serum lipid profile, as well as psychiatric control, probability of the coronary artery diseases could be decreased.

5.The Effect Of Obturator Nerve Block On Complications During Transurethral Resection Of Lateral Wall Located Bladder Tumours
Zeki Tuncel Tekgül, Rauf Taner Divrik, Murat Turan, Esen Şimşek, Ersin Konyalıoğlu, Mustafa Gönüllü
doi: 10.5222/terh.2011.38283  Pages 129 - 133 (980 accesses)
Amaç: Bu çalışmada mesane(M) yan duvar tümörlerinin transüretral rezeksiyonunda (TUR-M) obturator sinir bloğunun aduktor kasılmalar ve buna bağlı oluşabilecek komplikasyonları engellemedeki etkinliği araştırıldı Gereç ve Yöntem: Hastanemizde 2010 yılı Nisan ve Aralık ayları arasında TUR-M operasyonu geçiren toplam 158 hasta gözden geçirilmiştir. Bu hastalardan preoperatif dönemde yapılan US raporlarına göre tümör yerleşimi yan duvar olarak belirlenen 82 hasta değerlendirildi. Bunlardan sadece spinal anestezi yapılan 40 hasta (Grup I) ve spinal anesteziye ek olarak obturator blok yapılan 32 hasta (Grup II) aduktor kas kontraksiyonu, mesane perforasyonu ve genel anesteziye geçiş oranları açısından geriye dönük değerlendirildi. Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, ASA riski, cerrahi süreleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Grup I’de aduktor kas kontraksiyonu (p=0,001) ve mesane perforasyonu (p=0,012) görülme sıklığı Grup II’den anlamalı olarak yüksek bulundu, genel anesteziye geçiş oranında ise gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,124). Sonuç: Yan duvar yerleşimli mesane tümörlerinin TUR-M operasyonlarında spinal anesteziye eklenen obturator sinir bloğu, oluşabilecek aduktor kas kontraksiyonu ve buna bağlı olarak komplikasyonları önlemede etkili bir yöntemdir.
Aim: To search the effectiveness of obturator nerve block in preventing adductor contractions and related complications during transurethral resection of tumours located in lateral bladder wall. Material and Method: 158 patients who underwent TUR-BT(Bladder Tumor) operation, between April and December 2010 were enrolled the study. Eighty-two of these patients with lateral wall tumours of bladder defined in preoperative ultrasonography were evaluated. Forty patients who underwent bladder tumour resection with only spinal anesthesia (Group I) and 32 patients, spinal anesthesia followed by obturator nerve block (Group II) were evaluated retrospectively regarding to adductor muscle contraction, bladder perforation and necessity of general anesthesia. Findings: No statistically significant difference was found when two groups compared regarding age, gender, height, weight, ASA risk and duration of surgery (p>0,05). Adductor muscle contraction (p=0,001) and bladder perforation (p=0,012) were encountered significantly higher in Group I with comparing to Group II and there was no difference between two groups considering the necessity of general anaesthesia (p=0,124). Conclusion: Obturator nerve block performed after spinal anesthesia is an effective method for preventing complications due to adductor contraction while performing TUR-BT operations especially tumours located on the lateral wall of the bladder.

6.The Retrospective Evaluation Of 57 Cases With Brucellosis In Childhood
Mehmet Helvacı, Dinçer Atila, Vatan Barışık
doi: 10.5222/terh.2011.09157  Pages 135 - 138 (843 accesses)
Amaç: Kliniğimize 8 yıla yakın bir sürede başvuran 57 Brusellozlu çocuğun dosyasını geriye dönük incelemek. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk İnfeksiyon Hastalıkları Servisi’nde Temmuz 1997- Ocak 2005 tarihleri arasında izlenip tedavi edilen Bruselloz tanısı almış 57 olgunun verileri geriye dönük değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 8.73±3.54 idi. Bruselloz tanısıyle izlenen 57 hastadan 47 (%82.5)’inde açık süt ve süt ürünleri kullanma öyküsü ve 26 (%50.9)’ında hayvancılıkla uğraş öyküsü vardı. Çalışmamızda 47 (%82.5) olguda çiğ süt ve süt ürünleriyle beslenme öyküsü bulunurken, hayvancılıkla uğraş öyküsüne 26 (%45.6) olguda rastlanmıştır. Bruselloz’un birçok farklı semptom ve bulguları vardır. Hastalarımızdan 43 ünde ateş (%75.4), 39 unda artralji (%68.4), 24 ünde halsizlik (%38.6) ve 9 unda baş ağrısı (%15.8) semptomları vardı.. 18(%31.6) hastada görülen komplikasyonlardan 12 (%21.1)’si osteomyelit, 3(%5.3)’ü septik artrit, ve 3 (%5.3)’ü menenjit idi. Sonuç: Brusellozun en sık bulaşma şekli pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketilmesidir. Brusellozun en sık karşılaştığımız komplikasyonu ise osteoartiküler sistem tutulumdur. Erken tanı ve tedavi önem arzetmektedir. Klinik özeliksiz olup ülkemiz için halen önemli bir hijyen ve sağlık sorunudur. Brusellozun önlenmesi için eğitime öncelik verilmesi ve hayvanların aşılanması gerekmektedir.
Aim: Fifty-seven children with brucellosis treated in our clinic were evaluated retrospectively. Material and Method: Children with brucellosis investigated and treated at Pediatric Infection Disease Department, Tepecik Teaching and Training Hospital between July 1997 to January 2007,were evaluated retrospectively. Findings: The mean age was 8.75±3.54 years and 63.2% of the patients were male. 82.5% of 57 cases had a history of consumption of unpasteurized milk and ingestion of contaminated dairy products, 50.9% of cases had a history contact with infected animal. Complication was found in 18 out of 57(31.6 percent) patient. Osteomyelitis, arthritis and menengitis was presented in 21.1%, 5.3% and 5.3% of the patients, respectively. Conclusion: The most common contamination of brucellosis is consumption of unpasteurized milk and ingestion of contamined dairy products. The most common complication is osteoarticular involvement. Early diagnosis and treatment is very important. Clinical manifestations of childhood brucellosis are variable and it is still an important health and hygiene problem for our country. Education of people and vaccination of animals are important factors in eradication of brucellosis.

CASE REPORT
7.Life Threatening Cause Of Hemopthysis In A Child: Pulmonary hydatic cyst
Ali Kanık, Kayı Eliaçık, Ece Özdoğru Tez, Ali Sayan, Berrak Sarıoğlu, Ahmet Arıkan, Mehmet Helvacı
doi: 10.5222/terh.2011.40999  Pages 139 - 141 (733 accesses)
10 yaşındaki erkek olgu masif hemoptizi ile başvurdu. Akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografide sol üst lopda yumuşak doku kitlesi saptandı. İki gün içinde hemoglobin değeri çok hızlı bir şekilde düşen olguya kan verildikten hemen sonra sol üst lobektomi uygulandı. Operasyonda kanamanın kist hidatik bağlı olduğu saptandı.
A ten-year old child presented with massive hemoptysis. Chest radiography and computerized tomography revealed a soft tissue mass in left upper lobe. In two days period hemoglobine level decreased rapidly, after blood transfusion, emergent left upper lobectomy was performed. At operation, it was observed that the bleeding was associated with hydatic cyst.

8.A Case Of Gittelman's Syndrome
Uğur Alfatlı, Dinçer Atila, Vatan Barışık, Fırat Bıçak
doi: 10.5222/terh.2011.38399  Pages 143 - 145 (1003 accesses)
Gittelman Sendromu (GS) otozomal resesif kalıtımlı, hipokalemik alkaloz, hipomagnezemi ve hipokalsiüri ile karakterize Bartter sendromunun (BS) varyantı olarak değerlendirilen renal tubuler bir hastalıktır. Gittelman sendromu tiyazid duyarlı Na/Cl ko-transporter genini etkisizleştiren mutasyon ile oluşur. Yaygın semptomları halsizlik, kas güçsüzlüğü ve kramplar, tetani, yorgunluk, nokturi ve polidipsidir. Burada 10 yıldır benzer yakınmalarla çeşitli defalar başvurduğu poliklinik muayenelerinde semptomatik tedavi verilen ve Gittelman Sendromu tanısı konan magnezyum ile tedavi edilen bir olguyu sunduk.
Gittelman's syndrome (GS), also called Gittelman's variant of Bartter's syndrome, is an autosomal recessive renal disorder characterized by hypokalemia, hypomagnesemia, metabolic alkalosis, and hypocalciuria. GS is caused by inactivating mutations in the thiazide-sensitive Na/Cl co-transporter gene.The most common symptoms are weakness, muscle weakness and cramps, tetany, fatigue, nocturia and polydipsia. We reported a 26 year old female treated for these symptoms for 10 years and diagnosed as Gittelman's Syndrome and cured by magnesium.

9.Acute Nonoliguric Renal Failure Associated With Naproxen Sodium In A Child
Hakan Erdoğan, Dildar Bahar Genç, Ayşe Erdogan, Gülçin Başdemir
doi: 10.5222/terh.2011.80281  Pages 147 - 151 (864 accesses)
Anti-inflamatuvar kullanımına bağlı renal toksitite erişkin yaş grubunda sık görülmesine rağmen çocukluk yaş grubunda nadirdir. Diş ağrısı sebebiyle 3 gün süreyle günde 2 defa 275 mg naproksen sodyum kullanan 12 yaşındaki erkek olgu karın ağrısı sebebiyle hastaneye başvurdu. Olgunun başvuru sırasında fizik bakı bulguları sol 1. premolar dişteki çürük dışında normaldi. Başlangıçta eritrosit sedimentasyon hızı 65 mm/saat, idrarda (+) protein ve mikroskopisinde ise 8-10 eritrosit dışında böbrek fonksiyon testleri normaldi. Yatışının 5. gününde üre 85 mg/dl, kreatinin 4 mg/dl olarak saptandı. Bu dönemde mikroskopik hematüri ve 12 mg/m2/saat proteinüri vardı. Kan basıncı normal seyretti. İdrar çıkışı başlangıçtan itibaren yeterli olan olgunun böbrek ultrasonunda ekojenite artışı saptandı. Perkütan renal biyopside akut interstisyel nefrit saptanan hastaya intravenöz sıvı desteği uygulandı. Böbrek fonksiyon testleri 14 gün içinde aşamalı olarak normale döndü. Çocukluk yaş grubunda kullanımı giderek artan steroid olmayan anti-inflamatuvar ilaçların tedavi dozlarında bile nefrotoksik olabileceği unutulmamalıdır. Çocuklarda naproksen kullanımına bağlı çok az sayıda olgu bildirilmiştir. Tüm steroid olmayan anti-inflamatuvar ilaçlar gibi, naproksen da çocukluk yaş grubunda dikkatli kullanılmalıdır
Non-steroidal anti-inflammatory drug (NSAID) associated nephrotoxicity is uncommon during childhood in contrast to higher incidence in adults. A 12-year-old previously healthy boy was admitted to hospital with abdominal pain after ingestion of 275 mg of Naproxen bid for three days to relieve toothache. His physical examination was within normal limits except dental caries at left first premolar tooth. Erythrocyte sedimentation rate was 65 mm/hour and urine analysis showed (+) proteinuria and 8-10 erythrocytes with normal blood biochemistry. At fifth day of admission, his urea and creatinine levels increased to 85 mg/Dl and 4 mg/dL, respectively. Consecutively, he developed persistent microscopic hematuria and proteinuria of 12 mg/m2/hour. During his hospitalization, blood pressure remained stable and urine output was normal. A renal ultrasound demonstrated increased echogenicity of kidneys and percutaneous renal biopsy revealed tubulointerstitial nephritis. He was conservatively treated with intravenous hydration and supportive care. Renal function gradually returned to normal within 14 days. The popularity of NSAIDs continues to grow among physicians for pediatric use and many children use some form of NSAIDs on unprescribed basis. However, they can lead to severe nephrotoxicity even at therapeutic doses in healthy children. Although reported cases of naproxen induced renal failure are very few, appropriate precautions should be taken while treating children with naproxen.

10.Dexmedetomidin In The Treatment Of Early Postoperati Ve Delirium
Yücel Karaman, Meltem Çakmak, Mustafa Gönüllü, Yalçın Güvenli
doi: 10.5222/terh.2011.22477  Pages 153 - 155 (857 accesses)
Postoperatif deliryum; özellikle yaşlılarda olmak üzere bütün hasta gruplarında postoperatif bilişsel bozuklukların en çok bilinen formudur. Posteperatif akut deliryumun tedavisinde antipsikotikler, benzodiazepin türevleri ve ?2 reseptör antagonistleri gibi sedatif ajanlar kullanılmaktadır. Bu olgu sunumunda laparoskopik kolesistektomi operasyonu sonrası erken derlenme döneminde deliryum görülen 58 yaşındaki erkek hastaya yaklaşım ve deksmedetomidin ile başarılı bir şekilde tedavisi tartışılmıştır.
Postoperative delirium; is the most common form of postoperative cognitive disorders especially in the elderly groups. In the treatment of acute postoperatif delirium have been used sedative agents like antipsychotics, benzodiazepine derivatives and ?2 receptor antagonists. In this case report, the early recovery period after laparoscopic cholecystectomy approach to a patient in delirium and a successful treatment with dexmedetomidin was presented.

LookUs & Online Makale