E- ISSN: 2822-4051
The Journal of Tepecik Education and Research Hospital - Tepecik Eğit Hast Derg: 26 (1)
Volume: 26  Issue: 1 - 2016
1.Cover

Page I (621 accesses)

2.Contents

Pages II - V (2593 accesses)

REVIEW
3.Management of obese pregnancies
Aykut Özcan, Emrah Töz, Selviye Halksever Özvatan, Tayfun Vural, Muzaffer Sancı
doi: 10.5222/terh.2016.001  Pages 1 - 9 (2295 accesses)
Dünyada üreme çağındaki kadınlarda obezite prevelansı giderek artmaktadır. Gebelikte maternal obezite anne ve fetus üzerine artmış risklerle birliktedir. Obez gebeliklerin yönetimi gebelik öncesi danışmanlıktan başlayıp, maternal obezitenin belirlenmesiyle birlikte gerekli önlemler alınarak hem anne sağlığı hem de fetal gelişiminin en iyi şekilde takip edilmesini sağlamaktır. Obez gebeliklerin yönetimi sağlıklı doğum yapmak ve uzun dönem hastaların sağlığına katkı sağlayabilen bir fırsat olabilir.
Obesity gradually increased among women in the reproductive age group over the world. Maternal obesity during pregnancy is associated with increased risk for women and fetus. Management of obese pregnant women should begin prior to pregnancy and after maternal obesity is determined, both maternal and fetal risks would decrease with necessary protection. Management of obese pregnancies would be an opportunity for protection of long term complications associated with obesity.

CLINICAL RESEARCH
4.Assessment of adrenal incidentaloma patients
Ferhat Ekinci, Utku Erdem Soyaltın, Hamiyet Yılmaz Yaşar, Harun Akar, Tuba Demirci Yıldırım, Mehmet Can Uğur, Ercan Ersoy
doi: 10.5222/terh.2016.010  Pages 10 - 14 (8061 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Adrenal insidentalomalar (Aİ); adrenal beze ilişkin herhangi bir hastalık kuşkusu olmadığı bir durumda görüntüleme yöntemleri ile tesadüfen saptanan kitlelerdir. Abdominal ultrasonografinin (USG) ve bilgisayarlı tomografinin (BT) kullanımının artması ile adrenal kitlelerin veya bir insidentalomanın tespit edilme sıklığı da artmıstır. Bu yüzden bu çalışmada Aİ tanısı alan hastaların radyolojik, biyokimyasal ve klinik olarak değerlendirilerek analiz etmek istedik
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya şubat 2014 ile şubat 2015 tarihleri arasında Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Dahiliye Polikliniklerine başvuran AI tanısı konulan 64 hasta (53 kadın, 11 erkek) dahil edildi. Hastaların fizik muayene, ve var olan USG, BT ve magnetik rezonans görüntüleme (MRG) sonuçları biyokimyasal analizleri kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 56.02±11.698 olup 53’i kadın, 11’i erkek şeklindedir. Tüm hastalara 1 mg deksametazon testi yapılmış olup idrar metanefrin ve normetanefrin düzeyi bakılmıştır. HT ve/veya hipokalemisi olanlarda serum aldosteron ve renin düzeyi de bakıldı. Hastalarımızdan 9’u subklinik cushing sendromu (SCS), bir tanesi aldosteronoma ile uyumlu değerlendirilirken hiçbirinde feokromasitoma lehine bulgu saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adrenal bezde saptanan tesadüfi kitleler iyi araştırılmalı, tanı, tedavi yönetimi ve sonrasında takipleri dikkatli yapılmalıdır.


INTRODUCTION: Adrenal incidentaloma are bulks which are stated incidentally by imagining methods when there is no suspicion of any disease in adrenal gland. The increased use of abdominal ultrasound and abdominal tomography scanning has led to the frequent finding of an unexpected adrenal mass, or an incidentaloma.
METHODS: 64 (53 female–11 male) patients, who were followed due to Aİ at Tepecik Training and Research Hospital Department of Endocrinology and Internal Medicine between February 2014 and February 2015 period were included in the study. Results of physical examination, USG, MRG and BT were recorded.
RESULTS: The average of age was 56.02±11.698 years and 53 patients were female, 11 were men. All patients were underwent following analyses for excluding a functioning adrenal mass, overnight dexamethasone suppression test, 24 hour urinary metanephrine and normetanephrine, plasma aldosterone/ renin activity ratio.


DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of our study indicated that incidentally diagnosed adrenal masses can be hormonally active or even malignant. So, diagnosis, treatment and follow-up of these kinds of masses should be done carrefully.



5.The Clinical And Pathologıcal Factors Affecting Lymph Node Metastasis In Patıents Operated On with the dıagnosıs of Colorectal Cancer
Mehmet Akif Üstüner, Enver İlhan, Eyüp Yeldan, Asuman Argon, Enver Vardar
doi: 10.5222/terh.2016.015  Pages 15 - 22 (802 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal kanserli hastalarda sağkalımda önemli bir prognostik faktör olan lenf nodu metastazına etki eden klinik ve patolojik faktörleri inceleyerek hasta merkezli en uygun tedaviyi belirlemeyi amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Cerrahi Kliniği’nde Mayıs 2008-Aralık 2012 tarihleri arasında kolerektal kanser tanısıyla ameliyat yapılan hastaların dosya kayıtları ve elektronik ortam bilgileri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Araştırmamızda bulunan 74 hastanın 50(67,6%)’si erkek,24(32,4%)’ü kadındı.Hastalarımızın yaş ortalaması 69,3(38-60) olarak bulundu, 50(67,6%) hasta 65 yaş üstünde,24(32,4%) hasta 65 ve altındaydı.21(28,4%) hastada lenfovasküler invazyon gözlenirken 19(25,7%) hastada perinöral invazyon gözlendi.Gelişim paternine baktığımızda 48(64,9%) hasta ülserovegatatif, 18(24,3%) hasta ülsere, 8(10,8%) hastanın polip tipte gelişm paterni gösterıyordu.En sık gözlenen tümör lokalizasyonu rektum orta 1/3 olarak bulurken(20(27%)),en sık yapılan operasyon Miles operasyonu olarak karşımıza çıktı(16(21,6%)).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak kolon kanserlerinde lenfovasküler invazyon,perinöral invazyona sahip hastalarda LNM riski önemli ölçüde artmaktadır.Zaman içerisinde,gelişen teknoloji ve bilgi birikimiyle yapılacak olan daha kapsamlı çalışmalarla LNM yi etkileyen diğer risk faktörler de bulunacaktır.Bu sayede kolon kanserlerinde minimal invaziv cerrahi uygulanabilecek ve hastalar gereksiz kemoterapinin yan etkilerinden korunacaktır
INTRODUCTION: We aimed to examine the clinical and the pathological factors that affect lymph node metastasis, which is an important prognostic factor in survival of the patients with colorectal cancer, and to determine the most appropriate patient-centered treatment method
METHODS: The file records and electronic data of the patients who had been operated on with the diagnosis of colorectal cancer at the General Surgery Clinic between May 2008 and December 2012 were retrospectively evaluated
RESULTS: Seventy-four patients, 50 males (67.6%) and 24 females (32.4%), were included in the study. The mean age of the patients was 69.3 years (range: 38-60 years). While lymphovascular invasion was observed in 21 patients (28.4%), perineural invasion was observed in 19 patients (25.7%). When the growth pattern was examined, 48 patients (64.9%) demonstrated ulcerovegetative growth pattern, 18 patients (24.3%) demonstrated ulcerated growth pattern, eight patients (10.8%) demonstrated a polyp-type growth pattern. The most frequent tumor localization was the middle third of rectum (n=20; 27%) and the most common type of surgery was the Miles operation (n=16; 21.6%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the risk of LNM significantly increases in patients with colorectal cancer who have surgical radial margin,lymphovascular and perineural invasion. Over time, the other risk factors affecting LNM will be determined with large scale studies that could be conducted together with advancing technology and broad sources of knowledge. In this way, minimally invasive surgery could be performed on cases with colon cancer and the patients would be protected from the side effects of unnecessary chemotherapy.

6.Evaluation of ovarian mature cystic teratomas in our clinic: 110 cases
Fatma Eskicioğlu, Tülay Gökmen
doi: 10.5222/terh.2016.023  Pages 23 - 26 (5031 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Ovaryan matür kistik teratoma olgularının klinik, patolojik özelliklerini ve operatif yaklaşım şekillerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2006-2015 yılları arasında matür kistik teratom tanılı 110 olgu retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 34,7 idi. Tümör hacim ortalaması 128,2 cm3 idi. Olguların 2 tanesi bilateral yerleşimli (%1,8) idi. Sadece % 9,09’u postmenopoz kadınlardan oluşmaktaydı. Olguların %56,4’si laparotomi, % 19,1’i laparoskopi ile opere edilmişti. Matür kistik teratomların % 24,5’u ise sezaryen sırasında saptanmıştı. Salpingo-ooferektomi olguların % 39,1’ünde, kist eksizyonu % 33,6’ünde tercih edilen operasyon tipiydi. % 6,36 intraoperatif torsiyon tespit edildi. 1 postmenopoz olguda (% 0,9) malign transformasyon belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Matür kistik teratom reprodüktif çağ kadınlarda görülmektedir ve en sık komplikasyonu torsiyondur. Unilateral yerleşim ve nadir malign transformasyon eğilimi karekteristik özelliklerdir.
INTRODUCTION: To evaluate clinical, pathological features and operative approaches for patients with mature cystic teratoma diagnosis.
METHODS: A total 110 women with mature cystic teratoma diagnosis between 2006-2015 were evaluated retrospectively.
RESULTS: The mean age was 34.7. The mean volume of tumors were 128.2 cm3. Two cases showed bilateral localization (1.8%). Only, 9.09% of patients were postmenopausal. Operation method was laparotomy for 56.4% of cases and laparoscopy for 19.1% of them. Mature cystic teratoma was detected in 24.5% of cases during cesarean. The most common preferred types of surgery were salpingo-oophorectomy (39.1%) and cyst excision (33.6 %). Torsion was detected intraoperatively in 6.36 % of cases. Malignant transformation was seen in a postmenopausal cases (0.9 %).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mature cystic teratoma is seen in women of reproductive age and torsion is its most common complication. Unilateral localization and rare malignant transformation tendency are its characteristic features.

7.Investigation of quality of life patients with ulcerative colitis
Emine Karaman, Kadriye Sayın Kasar, Sevda Doğan, Yasemin Yıldırım, Gülseren Dinçer
doi: 10.5222/terh.2016.027  Pages 27 - 34 (2025 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma; ülseratif kolit hastalarının yaşam kalitesini incelemek amacıyla yapılmış tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışmadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya bir üniversite hastanesinin gastroenteroloji kliniği ve polikliniğinde tedavi gören, araştırmaya alınma kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 100 ülseratif kolit hastası dahil edilmiştir. Veriler, Hasta Tanıtım Formu, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve SEO Klinik Aktivite İndeksi kullanılarak toplanmış olup; veriler Mann Whitney U ve Kruskal Wallis H testleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın yapıldığı kurum ve katılımcılardan gerekli izinler alınmıştır.
BULGULAR: Hastaların yarısı kadın olup, %40’ı 45 yaş ve üzerinde, %66’sında ise ek bir hastalık bulunmamaktadır. Hastaların %39’u 1-5 yıldır ülseratif kolit hastası olup, %94’ü ise bu hastalığa bağlı herhangi bir operasyon geçirmemiştir. Hastaların %51’inde distal tip bir tutulum olduğu, %53’ünde günlük dışkılama sayısının 1-5 arasında olduğu görülmüştür. Hastaların yaşam kalitelerinin orta düzeyde olduğu; evlilerde, erkeklerde, 45 yaş ve üstü bireylerde yaşam kalitesi puanları daha yüksek olarak saptanmıştır. Bireylerin SEO Klinik Aktivite İndeksi puan ortalaması 165.41±45.25’tir ve bu ortalamanın artışı ile bireylerin yaşam kalitesi ve alt boyut puanlarında anlamlı bir azalmanın olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülseratif kolit, yaşam kalitelerini etkileyen önemli bir sağlık problemidir. Çalışma sonucunda; ülseratif kolitli bireylerin yaşam kalitelerinin orta düzeyde olduğu; medeni durum, cinsiyet, yaş ve hastalık aktivite düzeyinin yaşam kalitesini etkilediği saptanmıştır. Ülseratif kolitli bireylerin yaşam kalitesinin değerlendirilmesinin hastaların yaşadığı sorunların anlaşılmasını ve tedavinin değerlendirilmesini sağlayarak daha iyi bir hemşirelik bakımının sunulmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: This study; Ulcerative colitis patients is a descriptive and cross-sectional study in to investigate the quality of life.
METHODS: Gastroenterology clinic and outpatient clinic of a university hospital who were treated in the study, fulfilling the criteria for recruitment and 100 patients with ulcerative colitis who accepted to participate were included in the study. Data were collected using Patient Identification Form, SF-36 Quality of Life Scale and SEO Clinic Activity Index; İt was evaluated by Mann Whitney U and Kruskal-Wallis H tests. Institutions surveyed and the required permits are obtained from the participants.
RESULTS: Half of the patients were female, and 40% aged 45 and over; Is there are no comorbidities in 66%. 39% of the patients with ulcerative colitis is 1-5 years, while 94% have not undergone any operation due to this disease. In 51% of patients with distal type of involvement has been found to be between 53% of the number of daily bowel movements 1-5. The quality of life of patients is at an intermediate level; married, male, 45 years of age and older individuals quality of life scores were significantly higher. SEO Clinic Activity Index average score of 165.41 ± 45.25 of individuals and the quality of life of individuals with the average of increase and has seen that there is a significant decrease in subscale scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ulcerative colitis is a significant health problem affecting the quality of life. In conclusion; a moderate ulcerative colitis is that the quality of life of individuals; marital status, gender, age and activity level of the disease has been found to affect the quality of life. The problems experienced by patients with ulcerative colitis of the assessment of quality of life of individuals by providing an assessment of the treatment is thought to be understanding and help provide a better nursing care.

8.Comparison of Pap smear results before and after insertion of levonorgestrel-releasing intrauterine device
Ayşe Rabia Şenkaya, Emrah Töz, Deniz Can Öztekin, Aykut Özcan, Muzaffer Sancı
doi: 10.5222/terh.2016.035  Pages 35 - 40 (1676 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Rahim içi araç uygulaması, günümüzde, başta kalkınmakta olan ülkeler olmak üzere, dünya genelinde en yaygın olarak kullanılan geri dönüşümlü kontrasepsiyon yöntemidir. Kalkınmakta olan ülkelerde reprodüktif çağdaki kadınların % 27’si rahim içi araç kullanmaktadır. Rahim içi araçların servikovajinal sitoloji üzerine etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı Levonorgestrelli rahim içi araç kullanımının servikal sitolojik değişiklikler üzerine etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada 129 hastanın Levonorgestrelli rahim içi araç uygulaması öncesindeki ve sonrasındaki pap smear sonuçlarını inceledik
BULGULAR: Uygulama öncesinde 20 (%15.5) hastanın smear sonucunda enflamasyon saptanmış iken Levonorgestrelli rahim içi araç uygulaması sonrasında bu sayı 59 (% 45.7) olarak saptanmıştır (P<0.001). Benzer olarak, uygulama öncesinde 3 (%2.3) hastada kronik servisit saptanmış iken uygulama sonrası kontrol smear sonuçlarında 15 ( %11.6) hastada saptanmıştır (P=0.003). Levonorgestrelli rahim içi araç uygulaması sonrasında sitopatolojik anormallikler açısından anlamlı bir sonuç saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Levonorgestrelli rahim içi araç uygulaması sonrasında anlamlı bir sitopatolojik anormallik saptanmamıştır fakat uygulama sonrasında non-spesifik enflamasyon oranlarında artış gözlenmiştir. Hastalar uygulama öncesinde non-spesifik enflamasyon riski açısından bilgilendirilmeli ve uygulamadan 12 ay sonra Pap smear kontrolü önerilmelidir.
INTRODUCTION: The intrauterine device is the most widely used reversible method of contraception in the world today, particularly in developing countries where it is used by 27 % of women of reproductive age. The impact of intrauterine devices on cervicovaginal cytology is not certainly known. The aim of the study was to investigate cervical cytology changes associated with levonorgestrel intrauterine system use.
METHODS: This study was conducted at department of Obstetrics and Gynecology, İzmir Tepecik education and research Hospital. We evaluated the pap smear results of the 129 patients before and after insertion of levonorgestrel-releasing intrauterine device.
RESULTS: İnflammation was observed in 20 (%15.5) patients before insertion of levonorgestrel-releasing intrauterine device and in 59 (% 45.7) patients after insertion (P<0.001). Similarly, before insertion 3 (%2.3) patients were diagnosed with chronic cervicitis and after insertion 15 ( %11.6) patients were diagnosed with chronic cervicitis (P=0.003). No significant results were found with respect to cytopathological abnormalities following insertion of the levonorgestrel-releasing intrauterine device.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No significant cytopathological abnormalities were detected following insertion of the levonorgestrel-releasing intrauterine device but higher frequency of nonspecific inflammatory changes were observed after insertion. Patients should be informed about the risk of nonspecific inflammation before insertion and Pap Smear should be recommended 12 months after insertion.

9.Evaluation of rejection causes based from preanalytic origin in our emergency laboratory
Merve Zeytinli Akşit, Hülya Yalçın, Pınar Tonbaklar Bilgi, Ramazan Avcı, İsmail Karademirci, Erkan Buzkan, Salih Abakay, Ayfer Çolak
doi: 10.5222/terh.2016.041  Pages 41 - 45 (2508 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Laboratuvardaki toplam hataların büyük çoğunluğunu preanalitik evre hataları oluşturur (%46-68). Bu çalışmanın amacı, acil laboratuvarımızdaki bazı test gruplarına ilişkin reddedilen örneklerin oranlarını ve nedenlerini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Kasım 2014 ve Nisan 2015 tarihleri arasında reddedilen örnekler üzerine planlandı ve acil laboratuvarındaki 6 test grubu (klinik kimya, ilaç düzeyi, kardiyak belirteçler, koagülasyon, eritrosit sedimantasyon hızı, tam idrar tetkiki) dahil edildi. Numunelerin toplam sayısı ve reddedilen örnekler hastane bilgi sisteminden retrospektif olarak elde edildi. Hatalar test grubuna, örnek tipine ve ret nedenlerine göre sınıflandırıldı.
BULGULAR: Altı aylık dönemde acil laboratuvarımıza toplam 144387 numune geldiği belirlendi. Numunelerin %1.14’ü preanalitik hatalar nedeniyle reddedildi. Yanlış kodlama en sık ret nedeni bulundu (%22.9). Fazla kodlama, hemoliz ve yetersiz numune ret oranları sırasıyla %20.2, %17, %12.5 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda preanalitik hataların en sık nedeni test istem hataları idi. Tıbbi sekreterlerin eğitimi bu sorunu çözüme kavuşturulabilir.
INTRODUCTION: Preanalytical phase errors constitute the majority of the total error in the laboratory (46-68%). The aim of this study was to investigate the causes and rates of rejected samples, regarding to certain test groups in our emergecy laboratory.
METHODS: This study was designed on the rejected samples between November 2014 and April 2015 and six test groups in emergecy laboratory was included: clinical chemistry, drug level, cardiac markers, coagulation, erythrocyte sedimentation rate, total urine evaluation. The total number of specimen and rejected samples was obtained from the hospital information system retrospectively. Laboratory errors were classified by test groups, specimen types and causes of specimen rejection.
RESULTS: It was determined that 144887 samples were sent to our emergency laboratory in six months period. 1.14% of them were rejected because of preanalytical errors. Erroneous coding was found as the most common rejection cause (22.9%). Rejection rates of more coding, hemolysis and insufficient volume were found to be 20.2%, 17% and 12.5%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, test request errors were the most common cause of preanalytical errors. Education of medical secretaries can solve this problem.

10.Comparison of ER-α, ER-β, β-catenin, EGFR, CD117, p53, Ki-67 Expressions and Mitotic Rate between Superficial and Deep Fibromatoses
Nılay Şen Korkmaz, Emel Ebru Pala, Ümit Bayol, Özlem Sezer
doi: 10.5222/terh.2016.046  Pages 46 - 52 (1044 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Fibromatozisler benzer mikroskobik bulgulara sahip olmasına rağmen, farklı immünohistokimyasal profileri ve klinik özellikleri nedeniyle yüzeyel ve derin fibromatozisler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Amacımız yüzeyel fibromatozisler ve derin fibromatozislerde ER-α, ER-β, β-katenin, EGFR, CD117, p53, Ki-67 ekspresyonlarını ve mitotik oranlarını değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: ER-α, ER-β, β-katenin, EGFR, CD117, p53, Ki-67 ekspresyonları ve mitotik oranları 15 yüzeyel, 22 derin fibromatozisi içeren 37 olguda yeniden değerlendirildi. İki grup istatiksel olarak karşılaştırıldı ve tartışıldı.
BULGULAR: ER-α ekspresyonu hiçbir vakada izlenmedi. ER-β ve β-katenin ekspresyon şiddeti derin fibromatozis grubunda daha yüksek idi. ER-β ekspresyon şiddeti, β-katenin ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeksi ve mitotik oranlar derin fibromatozis grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla; p=0.04, 0.01, 0.001, 0.001). Yüzeyel ve derin fibromatozis grupları arasında CD117, EGFR ve p53 ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda ER-β ekspresyon şiddeti, β-katenin ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeksi ve mitotik oranı derin fibromatozis grupunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Biz bu belirteçlerin, hastalığın gidişatını belirlemede bir öngörü değeri olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Fibromatoses are divided into two groups as superficial fibromatoses and deep fibromatoses, which have different immunohistochemical profiles and clinical characteristics despite of their similar microscopic findings. Our aim was to evaluate the expressions of ER-α, ER-β, β-catenin, EGFR, CD117, p53, Ki-67 and mitotic rate in superficial and deep fibromatoses.
METHODS: Thirty-seven cases consisting of 15 superficial and 22 deep fibromatoses were reevaluated as regards ER-α, ER-β, β-catenin, EGFR, CD117, p53 expressions, Ki-67 proliferative index and the mitotic rate. Two groups were compared statistically and discussed.
RESULTS: ER-α expression was not observed in any case. ER-β and β-catenin expressions were more intense in the deep fibromatoses group. The ER-β intensity, β-catenin expression, Ki-67 proliferation index and mitotic rates were statistically significantly higher in the deep fibromatoses group (p=0.04, 0.01, 0.001, 0.001 respectively). There was no statistically significant difference in CD117, EGFR, and p53 expressions between the groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: ER-β intensity, β-catenin and Ki-67 expression rates and the mitotic index were statistically significantly higher in the deep fibromatoses group in our study. We suggest that these markers may have predictive value in determining the course of the lesions.

11.Are female doctors aware of cervical cancer?
Remziye Nur Eke, Handan Atsız Sezik, Mehmet Özen
doi: 10.5222/terh.2016.053  Pages 53 - 57 (2041 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amacımız Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan kadın hekimlerin serviks kanseri, risk faktörleri ve bu kanserden korunma yöntemleri ile ilgili bilgi düzeylerinin saptanması, erken tanıda rutin olarak önerilen Pap smear testi konusundaki tutumlarının tespit edilmesidir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmamız kesitsel bir anket çalışmasıdır. Anket formumuzda katılımcılara demografik özelliklerini saptamaya yönelik sorular, serviks kanserinin risk faktörleri ve korunmada etkili yöntemler ile ilgili sorular ve Pap smear yaptırma durumları sorulmuştur. Anketi doldurmayı kabul etmeyenler çalışma dışı bırakılmıştır.

BULGULAR: Çalışmamıza 141 kadın hekim katılmıştır. Katılımcıların %99,3’ünün serviks kanserine HPV’nin neden olduğunu, %97,9’unun da ilk cinsel deneyim yaşının erken olmasının serviks kanseri riskini artırdığını bildikleri saptanmıştır. Katılımcıların %49,6’sı daha önce hiç Pap smear testi yaptırmamış, %29,8’i düzensiz ve %20,6’ sı düzenli olarak olarak yaptırmıştır. Çalışmamızda test yaptırmama nedeni en sık; “herhangi bir şikayeti olmadığı için ihtiyaç duymamak”, “jinekolojik muayeneden çekinmek” ve “kendini risk altında görmemek” olarak tespit edilmiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Birincil amacımız tüm sağlık çalışanlarını serviks kanseri ve Pap smear taramaları konusunda doğru şekilde bilgilendirmek olmalıdır. Böylece sağlık çalışanları da toplumun bilgilendirilmesine katkıda bulunabilirler.

INTRODUCTION: In this study, it has been aimed to detect female doctors’ (working in Antalya Training and Research Hospital) level of knowledge about cervical cancer, risk factors and methods of preventing this disease, and their attitudes towards early diagnosis through Pap smear screening recommended routinely for early diagnosis.

METHODS: Our study is a cross-sectional survey. We asked the participants questions about; their demographic properties, risk factors of cervical cancer, methods of preventing this disease and their attitudes towards Pap smear screening. Those who do not except to fill in the questionnaire are excluded.
RESULTS: 141 female doctors were included in our study. 99,3% of the participants knew HPV is the cause of cervical cancer and 97,9% knew early age of the first sexual experience increase the risk of cervical cancer. While 49,6% of the female doctors participated in the survey have not had Pap smear screening before, 29,8% had it irregularly. The rate of those having regular Pap smear screening is only 20,6%. In this study, the most common causes for rejecting the test are; “having no need because of having no complaint”, “being afraid of gynecological examination” and “not feeling themselves under risk”.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Therefore our initial target must be to inform healthcare professionals correctly about cervical cancer and Pap smear screenings. Thus, healthcare professionals will be able to contribute to informing the public.

12.Evaluating Consistency Of Scale By Different Administration Methods
Pembe Keskinoğlu, Selahattin Çolakoğlu
doi: 10.5222/terh.2016.058  Pages 58 - 62 (1733 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Klinik araştırmalarda tanısal ve tedavi ile ilgili yaklaşımlarda geçerlilik ve güvenirliği kanıtlanmış çeşitli ölçekler kullanılmaktadır. SF-36, özbildirime dayalı araştırmalarda kullanılmaya uygun, kısa kapsamlı, oldukça sık kullanılan bir ölçektir. Bu çalışmanın amacı SF-36 ölçeğinin farklı yöntemlerle uygulanmasını karşılaştırmak ve tutarlılıklarını değerlendirmektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma yöntemsel bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Polikliniği’ne başvuran 18 yaş üzerinde 81 kronik hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Ölçekle ilgili soruları yanıtlamada yüz yüze görüşme ve kendi kendine yanıtlama olmak üzere iki yöntem uygulanmıştır
BULGULAR: Bu çalışma yöntemsel bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Polikliniği’ne başvuran 18 yaş üzerinde 81 kronik hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Ölçekle ilgili soruları yanıtlamada yüz yüze görüşme ve kendi kendine yanıtlama olmak üzere iki yöntem uygulanmıştır
TARTIŞMA ve SONUÇ: SF-36 özbildirim ölçeğinin tutarlılık düzeyi her iki uygulama yöntemi ile de yüksek saptanmıştır. Yüz yüze görüşme tutarlılık düzeyini artırmaktadır.
INTRODUCTION: Various scales with proven validity and reliability are used in diagnostic and therapeutic approaches in clinical trials. Short form health survey (SF-36) is often used in research based on self-report. It is short content and easily applicable. The aim of this study was to compare the different methods of the scale application and to evaluate the consistency of the methods
METHODS: This study is a methodological study and. 81 chronic patients attended Dokuz Eylul University Medical School Department of Internal Medicine were included in the study. Two different methods were applicated as face to face interview and self administration.
RESULTS: Gender distribution of the groups are similar. The refusal rates of the two methods were 26% and 35%, respectively. Percentage of the subjects who refused the questionnaire filling were higher than the subjects who acceted. Both methods were found also be quite high consistent. However, the consistency of the face to face interview was higher than the self administration (Cronbach alfa 0.934, 0.872, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The consistency of the SF-36 scale is quite high. Face to face interviews increases the level of consistency.

CASE REPORT
13.Donor Derived Pseudomonas Infeciton in Deceased Donor Kidney Transplantation
Cem Tugmen, İsmail Sert, Bengü Gireniz Tatar, Eyüp Kebapci, Mustafa Olmez, Çiler Zincircioglu, Gülden Diniz, Sukran Köse, Cezmi Karaca
doi: 10.5222/terh.2016.063  Pages 63 - 68 (1701 accesses)
Giriş:
Genel olarak transplant operasyonları sonrasında nakledilen organa bağlı olarak bakteriyemi insidansı % 8,6 - 26 arasında değişmekte ve morbidite ile mortalitenin en önemli sebebi olarak görülmektedir. Bu durum özellikle antibiyotik rezistansı geliştiren bakterilerde daha fazla önem arz etmektedir. Pseudomonas enfeksiyonları, bu grup içinde en ölümcül etken olarak görülmekdir. Ancak donör kaynaklı pseudomonas enfeksiyonu geçişi ise oldukça nadirdir.
Nakil sonrası erken dönemde Pseudomonas.aeruginosa enfeksiyonunun arter anastomozunda pseudoanevrizma ve ayrışmaya neden olabileceği gösterilmiştir. Bu durum genellikle greft veya hasta kaybıyla sonuçlanır.
Olgu: Multitravma nedeniyle yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastanın alınan solunum yolları kültüründe Pseudomonas aeruginosa üremesi saptandı. Hastaya kültür antibiogram duyarlılığına uygun olarak sefaperazon-sulbaktam ve colistin tedavisi başlandı. Tedavinin 7.gününde, yatışının 19.gününde beyin ölümü tanısı alarak organ donörü olarak sunuldu.
Alıcı 43 yaşında erkek hasta, Nakil sonrası kan kültüründe Pseudomonas aeruginosa saptandı ve uygun tedavi başlandı. Nakil ameliyatının 13.günde arter anastomozunda ayrışma nedeniyle greft nefrektomi yapıldı. Hasta taburculuğundan bir hafta sonra alt extremitede gelişen döküntülü lezyonlar ve şiddetli ağrı nedeniyle başvurdu. Tetkiklerinde vazooklüziv bir patolojiye rastlanmadı. İzleminde septik şok gelişen hastanın yoğun bakım takibinde sağ hemitoraksta yaygın plörit ve parankimde mikroabse odakları saptandı. Hastaya dekortikasyon ve sağ üst lobektomi uygulandı. Ancak bu ameliyatın 3.gününde, nakil ameliyatından sonra 89.günde solunum yetmezliği ve sepsis tablosuyla hasta kaybedildi.
Yorum: Gerekli mikrobiyolojik takip ve tedavi olanaklarının kullanılmasıyla enfekte donörlerden de organ temin edilebilir, ancak bu durumda özellikle antibiyotik direnci geliştirmiş organizmalara dikkat edilmesi gerekmektedir. Donör kaynaklı Pseudomonas enfeksiyonları, bu grup içinde yüksek mortalite oranları nedeniyle ayrıca önem arz etmektedir
Introduction:
The incidence of bacteraemia after transplantation is changes between 8.6-26 % depending on the type of the organ. And the bacteraemia is seen as the most important factor for mortality and morbidity. This situation has importance especially for the multi-drug resistant bacteria. In this group, Pseudomonas infections are seen as the most fatal pathogens but donor derived pseudomonas infections are very rare.

It is showed that Pseudomonas infections may cause pseudo aneurysm and disruption in the arterial anastomosis in early post-transplant period. This condition may result with graft loss or patient death.
Case:
Pseudomonas Aeruginosa microbial growth in respiratory tract was detected in A multi-trauma patient in Intensive Care Unit. According to culture-antibiogram results, appropriate antibiotherapy ( cephalosporine-sulbactam + colistine) was introduced. At the day 7 of the treatment, and day 19 of hospitalization, brain death occurred and patient was offered as a deceased organ donor.
Pseudomonas aeruginosa microbial growth was detected in 43 yr old, male, kidney recipient and appropriate treatment was begun. At the post-transplant day 13, due to arterial interruption, graft nephrectomy was performed. One week after discharge, patient had complains of pain and skin lesions in his lower extremity. Vaso-occlusive pathology was not determined. On follow up, septic shock was developed and micro-abscess focuses in lung paranchima was revealed. Decortication and right upper lobectomy was performed. At post-operative day 3, post-transplant day 89, patient died due to respiratory failure and sepsis.
Comment:
Using the required microbiological follow up and treatment facilities, utilization of organs from infected donors is possible, but in this situation, especially multi-drug resistance micro-organisms should be kept in mind. In this pathogens, donor derived pseudomonas infections are important with high mortality rates.

14.Bart Syndrome; Aplasia cutis and dystrophic epidermolysis bullosa
Mustafa Dilek, Sevil Bilir Göksügür, Elif Nur İldes, Nadir Göksügür, Mervan Bekdaş, Mustafa Erkoçoğlu, Fatih Demircioğlu, Betül Şeriflican
doi: 10.5222/terh.2016.069  Pages 69 - 72 (4309 accesses)
Otuz dokuz haftalık 3080 gram olarak doğan erkek bebekte doğum sonrası yapılan fizik muayenede her iki bacakta dizden başlayan ve ayakların da dahil olduğu alanda cilt epitelinin olmadığı, solda daha fazla olmakla birlikte ellerde büllöz lezyonlar görüldü. Takibinde küçük travmalarla yeni büllöz lezyonların oluştuğu izlendi. El tırnaklarında distrofik görünüm olması, Aplazia cutis ve distrofik epidermolizis büllosa birlikteliği ile Bart Sendromu tanısı konuldu. Antibiyotik ve antifungal sistemik ve lokal olarak uygulandı. Yüzeyel epitelizasyonun yeterli görüldüğü 5. Haftasında aileye bakım eğitimleri verilerek taburcu edildi. Bart sendromu; cildin konjenital lokalize yokluğu (aplasia cutis), epidermolizis bülloza ve distrofik tırnak değişiklikleri ile karakterize genetik bir hastalıktır. Aplasia cutis'in epidermolizis büllosa ile birlikte bulunmasını açıklayacak birçok hipotez ortaya atılmıştır. En çok kabul gören ise prenatal dönemde ekstremitelerin sürtünmesi sonucu ortaya çıkan intrauterin bül formasyonlarına bağlı cilt kaybı durumudur.
A 3080 gr male infant was born during the 39 week of gestation. On physical examination, he had extensive absence of skin affecting both lower extremities including feet and had bullous lesions in both hands, more pronounced on the left. Moreover, he had nail dystrophies on both hands. He was diagnosed as Bart syndrome with the findings including aplasia cutis, epidermolysis bullosa and dysrophic nails. Systhemic and local antibacterial and antifungal treatments were started and he was discharged at fifth week after birth after family education. Bart syndrome is a rare genetic disorder characterized by conjenital skin defects (aplasia cutis), epidermolysis bullosa and dystrophic nails. Several hypothesis have been suggested to explain the co-existance of aplasia cutis and epidermolysis bullosa. Most commonly accepted hypothesis is that, cutis aplasia emerges due to the friction of affected lower extremities during intrauterne period.

15.Widespread Osseous Metaplasia in Malign Tumors: High Grade Papillary Urothelial Carcinoma of The Bladder and Metastatic Colonic Adenocarcinoma
Güldidar Basmacı, Nuket Eliyatkın, Senem Ersavaş, Hakan Postacı
doi: 10.5222/terh.2016.073  Pages 73 - 76 (1402 accesses)
Osteoid metaplazi tüm tümör tiplerinde görülebilen nadir bir özelliktir. Tümörlerin nekrotik alanlarında zaman zaman distrofik kalsifikasyon görülebilir. Ancak osteoid metaplazi ya da heterotopik kemik formasyonu olarak adlandırılan gerçek kemik oluşumu nadir olarak gelişir ve insididental olarak saptanan mikroskopik bir bulgudur.
Bu sunumda osteoid metaplazinin eşlik ettiği “mesanenin yüksek dereceli papiller ürotelyal karsinomu” ve “ metastatik kolon adenokarsinomu” olarak tanı alan iki olgu sunulmuştur.
Her iki olguda da malign tümörlere eşlik eden yaygın osteoid metaplazi varlığı dikkat çekmektedir. Farklı patolojik tanılara eşlik eden ve insidental olarak saptanan osteoid metaplazi görülen iki olgu sunuldu. Osteoid metaplazi hem benign hem de malign tümörlere eşlik eden nadir bir antitedir ve etiopatogenezi halen bilinmemektedir. Ancak osteoid metaplazi, malign tümörlere eşlik etmesi durumunda kemik invazyonu açısından yanlış yorumlara sebep olabileceği için önemli bir bulgudur.
Osteoid metaplasia is a rarely seen characteristic feature among all tumor types. Dystrophic calcification can be occasionally seen in necrotic areas of tumors However actual bone formation also termed as osteoid metaplasia or heterotopic bone formation is a rarely developed incidental microscopic finding.
In this case report we presented a case diagnosed as a high grade papillary urothelial carcinoma of the bladder associated with osteoid metaplasia, and another one with diagnosis of metastatic adenocarcinoma of colon
In both cases, presence of diffuse osteoid metaplasia accompanying malignant tumors is a remarkable finding. Two cases with incidentally detected osteoid metaplasia associated with different histopathological diagnosis were presented. Osteoid metaplasia is a rare entity which accompanies both benign and malignant tumors and its etiopathogenesis is still unknown. However osteoid metaplasia is an important incidental finding in that it can lead to misinterpretations as bone invasion when it accompanies malignant tumors.

16.Avulsion fracture of ischial tuberosity
Erdoğan Bülbül, Bahar Yanık, Hüseyin Çelik, Gülen Demirpolat
doi: 10.5222/terh.2016.077  Pages 77 - 80 (1817 accesses)
İskiyal tuberositas (İT) avülziyon kırığı nadiren görülen, genellikle adölesan çağda ve sporcularda karşılaşılan bir kırık şeklidir. Tanısı gecikirse kaynamama, arka uylukta kronik ağrı, bacakta güçsüzlük, hamstring sendromu gibi komplikasyonlar meydana gelebilir. Tanı için radyolojik bulgular önemlidir. Radyografide iskiyon alt kolu komşuluğunda kemik fragman saptanır. Travma ossifikasyondan önce meydana gelmişse radyografiler yetersiz olabilir. Bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme radyografinin tanı ve tedavi planlaması için yetersiz olduğu durumlarda yapılabilir. İT avülziyon kırığını erken dönemde saptanırsa konservatif tedavi yapılma çoğu zaman başarılıdır. Kronik olgularda cerrahi tedavi tercih edilir. Bu makalede İT avülziyon kırığı tanısı alan 16 yaşındaki erkek olgunun bulgularını sunuyoruz.
Avulsion fracture of ischial tuberosity (IT) is a rare kind of fracture which is usually seen in adolescents and athletes. Complications like chronic pain in posterior thigh, leg weakness and hamstring syndrome may occur if the diagnosis delays. Radiologic findings are important for diagnosis. Bony fragment is detected adjacent to inferior ramus of ischium with radiography. Radiography may be inadequate if the trauma happened before the ossification. Computed tomography and magnetic resonance imaging can be performed if the radiography is insufficient for diagnosis and treatment planning. Conservative treatment usually successful in in early diagnosed IT avulsion fractures. Surgical management is preferred in chronic cases. We present the findings of 16 years-old male subject with IT avulsion fracture diagnosed.

17.HIV-associated nephropathy diagnosed in a patient with nephrotic syndrome
Mehmet Uzun, Zeynep Altın, Burak Karakaş, Emin Taşkıran, Ömercan Topaloğlu, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2016.081  Pages 81 - 84 (1791 accesses)
AMAÇ: Bu olgu sunumunda, nefrotik sendromla gelen hastalarda ayırıcı tanı yaparken HIV ilişkili nefropatiyi düşünmenin önemi vurgulanmıştır.
YÖNTEMLER: Olgu sunumu
BULGULAR: Bacaklarda şişlik, halsizlik ve yorgunluk şikayetleri ile başvuran hastanın tetkiklerinde nefrotik sendrom düzeyinde proteinüri ve hiperlipidemi saptandı. Fizik muayenesinde de anazarka tarzı ödemi olan hastaya nefrotik sendrom tanısı kondu. Etyolojik neden olarak hastada HIV pozitifliği saptandı. Yapılan böbrek biyopsisi fokal segmental glomerülosklerozis olarak raporlandı.
SONUÇ: Nefrotik sendrom tanılı hastalarda, HIV'in de etyolojik bir faktör olduğu unutulmamalıdır.
OBJECTIVE: In this case report, we aimed to emphasize the importance to think about HIV-associated nephropathy, while the differential diagnosis, in patients presenting with nephrotic syndrome.
METHODS: Case report
RESULTS: Nephrotic-range proteinuria and hyperlipidemia were found in the patient admitted with complaints of weakness, fatique and swelling in the legs. The patient with remarkable and severe edema on physical examination was diagnosed with nephrotic syndrome. The patient was detected as HIV(+). Renal biopsy revealed focal segmental glomerulosclerosis.
CONCLUSION: It should be remembered that in patients who are diagnosed with nephrotic syndome, HIV infectioncan be a probable etiologic factor.

18.Bilateral acute depigmentation of iris: A report of two cases
Mehmet Giray Ersöz, Beysim Doğan, Şenay Aşık Nacaroğlu, Emre Ayıntap, Seda Karaca Adıyeke, Gamze Türe
doi: 10.5222/terh.2016.085  Pages 85 - 89 (2345 accesses)
Giriş: Bilateral akut iris depigmentasyonu ön kamarada pigment dispersiyonu, iris depigmentasyonu ve diskolorasyonu, inflamatuar kompanentlerin bulunmaması ve ön kamara açısında pigment birikimi ile karakterize yeni tanımlanmış bir tablodur. Bu çalışmada kliniğimize birer hafta arayla kızarıklık, ağrı ve ışık hassasiyeti şikayetleriyle başvuran ve bilateral akut iris depigmentasyonu tanısı konulan 24 ve 22 yaşlarında iki kadın olgunun seyrini sunmayı amaçladık.
Olgular: İki olgunun muayene bulguları benzerdi. Biomikroskopide bilateral konjonktival hiperemi, kornea endotelinde iris pigmentleri, ön kamarada yüzen iris pigmentleri, kolaret ile iris kökü arasında diffüz iris depigmentasyonu mevcuttu. Hastaların gonioskopisinde ön kamara açısında yaygın pigment birikimi olduğu görüldü. Aközde inflamatuar hücre, posterior sineşi, iris transilluminasyon defekti, lens ön kapsülünde pigment birikimi izlenmedi. Sekiz aylık takip süresince nüks izlenmedi. İris depigmentasyon alanlarında repigmentasyon başladı. Olgu 1’de repigmentasyon sırasında sağ gözde iris nevüsü gelişti.
Yorum: Bilateral akut iris depigmentasyonu, iridosiklitler, pigment dispersiyonu yapan hastalıklar ve iris atrofisinin görüldüğü durumlarla karışabilmektedir. Bu hastalıkların ayrıcı tanısı yapılırken muhakkak bilateral akut iris depigmentasyonu da göz önünde bulundurulmalıdır.
Introduction: Bilateral acute depigmentation of the iris is a new condition characterized by pigment dispersion in the anterior chamber, iris depigmentation and lack of inflammatory components. We report two female cases aged 24 and 22 years who presented with redness, pain, photophobia and diagnosed as bilateral acute depigmentation of the iris.
Cases: Ocular examinations of two cases were similar. Bilateral pigment precipitates on the cornea endothelium, pigment deposition in the anterior chamber and diffuse iris depigmentation from collarette to iris root were seen. In gonioscopic examination of patients, there was diffuse pigment deposition in the trabecular meshwork. Inflammatory cells in aqueous humour, posterior synechiae, transillumination defect or pigment deposition on anterior capsule of lens weren’t detected. After eight month follow-up, iris repigmentation started. A new iris nevus was formed on the right eye of Case 1.
Comment: Bilateral acute depigmentation of the iris may be misdiagnosed as iridocyclitis and the conditions with pigment dispersion or iris atrophy. Bilateral acute depigmentation of the iris should be thought for differential diagnosis of these conditions.

19.The case of cystic fibrosis presenting with Pseudo-Bartter sydnrome
Özlem Yılmaz, Semih Bolu, Hakan Uzun, İlknur Arslanoğlu
doi: 10.5222/terh.2016.090  Pages 90 - 92 (4623 accesses)
Psödo-Bartter sendromu (PBS), hipokalemik, hipokloremik metabolik alkaloz ile karakterize klinik bir tablodur. PBS, Bartter sendromundan PBS’nin aksine idrar elektrolit düzeylerinin normal olması ile ayrılır. Huzursuzluk, kilo alamama yakınması ile getirilen iki buçuk aylık kız hastada inatçı hiponatremi, hipokalemi, hipokloremi ve metabolik alkaloz tespit edildi. Yapılan araştırma sonunda hastadaki bulgular Pseudo-bartter sendromuyla uyumlu olarak değerlendirildi. Bu tablonun sık nedenlerinden biri olan kistik fibrozis (KF) düşünülerek iki kez yapılan ter testinin sonucu pozitif olarak saptandı. Gen analizinde G85E/G542X bileşik heterozigot mutasyonlarının gösterilmesi üzerine hasta KF tanısıyla takibe alındı. KF’e bağlı Pseudo-Bartter sendromu, erken sütçocukluğu döneminde hastalığın ilk bulgusu olarak ortaya çıkabilmektedir.
Pseudo-Bartter syndrome (PBS) is a clinical condition characterized by hypokalemic, hypochloremic metabolic alkalosis. PBS is discriminated from the Bartter syndrome with normal urine electrolyte levels. Persistent hyponatremia, hypokalemia, metabolic alkalosis and hypocalcemia was detected in a two and a half month-old girl patient brought with complaints of weight loss.and restlessness. At the end of the researches the findings were evaluated to be consistent with Pseudo-Bartter syndrome. In consideration of cystic fibrosis (CF) which is one of the common causes of this condition, two times sweat test was performed which yielded positive results. After the demonstration of G542X/G85E combined heterozygous mutations in the gene analysis the patient were followed with the diagnosis of CF. Pseudo-Bartter’s syndrome related CF, may occur as the first sign of the disease in early infancy.

LookUs & Online Makale