Tepecik Eğit Hast Derg: 31 (2)
Volume: 31  Issue: 2 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Advisory Board

Pages II - IV

3.Publication Policies and Writing Guide

Pages V - VIII

4.Contents

Pages IX - X

REVIEW
5.Use of Simulation in Newborn Resuscitation Education: Systematic Review
Süreyya Sarvan, Emine Efe
doi: 10.5222/terh.2021.03789  Pages 133 - 141
Amaç: Her yıl, dünyada milyonlarca yenidoğan, ilk nefeslerini alabilmek için sağlık profesyonellerinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Sağlık bakım profesyonelleri hayat kurtaran müdahaleleri hızlı ve doğru bir şekilde gerçekleştirebilmek için yenidoğan resüsitasyon algoritmasında belirtilen bilgi ve becerilere hakim olmaları gerekmektedir. Ancak yenidoğan resüsitasyonu oldukça karmaşık bir görev olduğu için bu algoritmadan sapmalar yaygın olarak görülmektedir. Bu makalede, yenidoğan resüsitasyon eğitimini geliştirmek için kullanılan simülasyon ile ilgili mevcut kanıtların gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Bu araştırma sistematik derleme desenli ve makalelerin döküman analizine dayanan nitel bir araştırmadır. Çalışmada evreni 2015-2020 yılları arasında yapılan, Academic Search Complete, Academic Search Ultimate, CINAHL Complete, Directory of Open Access Journals, Google Scholar ve Google Akademik gibi veri tabanlarından ulaşılan 116 makale oluşturmuştur. Araştırmaya bu evrenden dahil edilme ölçütlerine uyan dokuz makale alınmış ve çalışma kapsamında değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen dokuz çalışmanın sekizinde yüksek gerçeklikli simülasyon kullanıldığı bildirilmiştir. Tüm çalışmalarda, yenidoğan resüsitasyon kılavuzuna dayalı kuramsal derslerden ve simüle resüsitasyon eğitiminden, senaryo temelli uygulamalara kadar değişen eğitim içeriği bildirilmiştir. Beceri performanslarının değerlendirilmesi için yapılan simülasyonlarda; beş çalışmada Megakod senaryo, bir çalışmada simülatör yazılımı, üç çalışma ise standart bir değerlendirme formu kullanılmıştır.
Sonuç: Mevcut çalışmalarda yenidoğan resüsitasyon eğitimden hemen sonra bilgi ve beceri performansında gelişmeler olmasına rağmen uzun dönemde bilgi ve becerinin korunması tartışmalıdır. Bu nedenle sağlık bakım profesyonellerinin yenidoğan resüsitasyon bilgi ve becerilerinin korunması için tazeleme eğitimlerinin yapılması önerilebilir.
Objective: Every year, millions of newborns around the world need the help of health professionals to take their first breath. Healthcare professionals need to have comprehensive knowledge and skills of specified in the neonatal resuscitation algorithm to perform life-saving interventions quickly and accurately. However, since neonatal resuscitation is a rather complicated task, deviations from this algorithm are common. In this article, it is aimed to review the current evidence of simulation used to improve neonatal resuscitation training.
Methods: This research is the systematic review design and is a qualitative research based on document analysis of the articles. The universe of the study consisted of 116 articles from 2015-2020, accessed from databases such as Medline Complete, Academic Search Complete, Academic Search Ultimate, CINAHL Complete, Directory of Open Access Journals, Google Scholar and Google Scholar. Nine articles that satisfy the criteria for inclusion in this study were evaluated within the scope of the study.
Results: Eight of the nine studies included in the study were reported to be in use high reality simulations. In all studies, educational content ranging from theoretical lessons based on neonatal resuscitation guidance and simulated resuscitation training to scenario-based practices were reported. In simulations to evaluate skill performances Megacode scenario was used in five studies, simulator software in one study, and a standard evaluation form in three studies.
Conclusion: In the current studies, despite the improvement in knowledge and skill performance immediately after neonatal resuscitation training, the protection of knowledge and skills in the long term is controversial. For this reason, it may be recommended to conduct refresher trainings for the protection of newborn resuscitation knowledge and skills of health care professionals.

CLINICAL RESEARCH
6.Risky Attitudes and Behaviors of HIV-Positive People After Diagnosis
Hazal Albayrak Ucak, Sabri Atalay, Gursel Ersan, Ufuk Sönmez
doi: 10.5222/terh.2021.04657  Pages 142 - 147
Amaç: Ülkemizde HIV/AIDS vakaları hızlı bir artış göstermektedir. Birçok bulaş yolu olmakla beraber korunmasız cinsel ilişki, HIV prevalansındaki artışın temel sebebidir. Literatürde antiretroviral tedavi ile viral baskılanma sağlanmış kişilerden partnerlerine HIV geçişi olmadığına dair veriler olsa da, cinsel davranış paterninin değerlendirilmesi kaynak kontrolü açısından önemlidir. Bu çalışmada takip ve tedavi altındaki HIV ile enfekte kişilerde, tanı sonrası cinsel davranışlardaki değişimi, güvenli cinsellik hakkındaki bilgi düzeyi, HIV durumu hakkında cinsel partneri bilgilendirme konusundaki tutum ve davranışlarını değerlendirmek amaçlanmıştır.
Yöntem: On beş soruluk bir anket formu, hastanemiz HIV polikliniğinde takipli ve çalışmaya gönüllü katılan kişiler tarafından doldurulmuş, veriler SPSS istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya alınan elli katılımcının yaş ortalaması 38’dir. Çoğunluğu erkek, %40’ı eşcinsel olduğunu ifade etmiş ve yine %40’nın medeni durumu evlidir. Katılımcıların yüzde yetmiş gibi yüksek bir oranı, HIV tanısı aldıktan sonra riskli cinsel davranış sıklığının azaldığını belirtirmiştir. Ancak çalışmamızın belki de en çarpıcı bulgusu, katılımcıların yaklaşık üçte birinin cinsel eşine HIV durumu hakkında hiçbir zaman bilgi vermediğini ve %44’ünün ise cinsel ilişki esnasında kondom kullanmadığını belirtmesidir. Katılımcıların yarısından çoğu güvenli cinsel ilişki ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar hakkında bilgiler almak istediklerini belirtirmiştir. Bu bilgileri de hekimlerden almak istediklerini belirtmişlerdir. Bu grupta öğrenim düzeyi genellikle ilk ve orta okuldur.
Sonuç: Sonuç olarak, HIV pozitif hastalarda tanı sonrasında riskli cinsel davranışlarda azalma mevcuttur. Ancak kondom kullanmama gibi riskli davranışlar hala devam etmektedir. Bu nedenle düzenli antiretroviral tedavi ile viral yüklerinin negatif olmasını sağlamak ve güvenli cinsel davranışlar konusunda teşvik etmek gereklidir.
Objective: HIV/AIDS cases are increasing rapidly in our country. Although there are many transmission routes, unprotected sexual intercourse is the main reason for the increase in HIV prevalence. Despide newly data in the literature that show there is no HIV transmission from partners who have been given viral suppression by antiretroviral therapy, evaluation of sexual behavior pattern is still important for resource control. The aim of this study was to evaluate the changes in sexual behavior after diagnosis, the level of knowledge about safe sexuality, and the attitudes and behaviors of informing the sexual partner about HIV status in HIV-infected individuals under follow-up and treatment.
Methods: A questionnaire consisting of fifteen questions was filled out by the volunteers who were followed up in the HIV outpatient clinic of our hospital and the data were evaluated with SPSS statistical package program.
Results: The mean age of the fifty participants was 38 years. Most of them are men, 40% stated that they are gay and 40% of them are married. Seventy percent of the respondents stated that the frequency of risky sexual behavior decreased after being diagnosed with HIV. However, perhaps the most striking finding of our study is that approximately one third of the participants never informed their sexual partner about their HIV status and 44% said they did not use condoms during sexual intercourse. More than half of the participants stated that they would like to receive information about safe sex and sexually transmitted infections. They also stated that they wanted to get this information from physicians.
Conclusion: As a result, there is a decrease in risky sexual behaviors after diagnosis in HIV positive patients. However, risky behaviors such as not using condoms still continue. Therefore, it is necessary to ensure that viral loads are negative with regular antiretroviral therapy and to promote safe sexual behavior.

7.Assessment of Children with Primary Monosymptomatic Enuresis in Terms of Ambulatory Blood Pressure Changes
Hilal Mertek, Demet Alaygut, Eren Soyaltın, Caner Alparslan, Secil Arslansoyu Çamlar, Fatma Mutlubaş, Onder Yavascan, Belde Kasap Demir
doi: 10.5222/terh.2021.16013  Pages 148 - 153
Amaç: Enürezisli çocuk hastalarda 24 saatlik kan basıncı ölçümü yapılarak kan basıncı değişikliği ile gece idrar kaçırma arasındaki ilişkinin araştırılması.
Yöntem: Ocak 2017-Haziran 2017 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Nefroloji ve Çocuk Dahiliye polikliniklerine başvuran 5-18 yaş arası primer monosemptomatik enürezis tanısı alan olgular ve benzer yaşda olup sağlıklı çocuk izleminde olan gönüllü hastalar kontrol grubu olarak, etik kurul onayı da alınarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksleri, ailede kronik hastalık ve enürezis öyküsü, ilaç kullanımı, laboratuvar tetkikleri (kan biyokimyası ve tam kan sayımı) ve yaşam içi kan basıncı izlemi (YİKBİ) ölçümleri karşılaştırılmıştır.
Bulgular: Çalışmaya 35 hasta (%62,5, grup 1) ve 21 kontrol grubu (%37,5, grup 2) dahil edildi. Her iki grubun cinsiyet ve vücut kitle indeksleri karşılaştırıldığında, anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak yaş (p=0,040), vücut ağırlığı (p=0,042) ve boy (p=0,031) istatistiksel olarak anlamlıydı. Geçmiş öyküsü ve aile öyküsü verileri incelendiğinde, ailede enürezis öyküsü varlığı hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,001). Her iki grubun ABPM verileri karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
Sonuç: Sonuç olarak enürezisli hastalarda otonom sistem değişikliklerini ve bunun kan basıncı üzerine yansımalarını tespit etmek amacı ile yapılan bu çalışmada bunu destekleyecek anlamlı veri elde edilememiştir. Daha büyük sayıdaki hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Objective: To evaluate the relationship between blood pressure changes monitored by 24-hour blood pressure measurements and urinary incontinence in children with enuresis.
Method: The patients aged 5-18 years who received (patient group), and did not receive (control group) the diagnosis of primary monosymptomatic enuresis, and applied between January 01, 2017 and June 1, 2017, to the outpatient clinics of Izmir Tepecik Training and Research Hospital Department of Pediatric Nephrology and Pediatrics constituted the study group. Demographic data, height, body weight, body mass index, family history of chronic illness, and enuresis, drug use, laboratory test results (blood biochemistry and whole blood count) and ambulatory blood pressure monitoring (ABPM) measurements were compared between groups.
Results: Thirty-five (62.5%, Group 1) patients and 21 (37.5%, Group 2) control subjects were included in the study. Demographic properties of the patients were not remarkable. Family history of enuresis was detected in statistically significantly greater number of patients (p=0.001). Any statistically significant difference was not noted when ABPM data of both groups were compared.
Conclusion: Discrepancies in the results of various studies concerning the autonomic system changes in enuretic patients, their reflections on blood pressures, and 24-hour blood pressure profiles, in addition to controversial views of the authors about relationship between decreasing urine output and BP depression have necessitated conduction of further studies with larger group of patients.

8.Parathyroid Lesions: Our single center experience for the last 5 years
Sümeyye Ekmekci, Mehmet Üstün, Yasemen Adali, Semra Demirli Atıcı, Ülkü Küçük, Emel Ebru Pala
doi: 10.5222/terh.2021.36450  Pages 154 - 161
GİRİŞ ve AMAÇ: Paratiroid neoplaziler toplumda yaklaşık %0.1 oranında görülen tümörlerdir. En sık paratiroid adenomları görülmekle birlikte çok nadiren karsinomları da izlenmektedir. Bu çalışmada amacımız hastanemizde son 5 yılda paratiroidektomi yapılan olguların klinik, laboratuvar ve histopatolojik özelliklerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanemizde paratiroidektomi yapılan ve patoloji bölümünde incelenen 156 olgu dahil edildi. Olgular uygulanan operasyon türleri yalnızca paratiroid eksizyonu yapılanlar ve paratiroid eksizyonu ile birlikte tiroid parsiyel/ total eksizyonu yapılanlar olarak gruplandırıldı. Olgulara ait yaş, cinsiyet, pre ve post operatatif parathormon değerleri, paratiroid bezinin boyut, ağırlık, patolojik tanısı, komplikasyon varlığı, eşlik eden ek hastalıklar ve klinik takipleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: 156 olgunun %84’ü kadın, %16’sı erkek’tir. Ortalama yaş 53.82+13.49'dur. Olguların pre-operatif parathormon seviyeleri ortalaması 415.18+491.15 mg/dl, post-operatif parathormon seviyelerinin ortalama 64.02+110.72 mg/dl’dir. Paratiroid dokularının ortalama hacmi 5.13+8.85, ortalama ağırlık ise 2.78+2.88 gr olarak hesaplanmıştır. Patolojik tanıları %83.3’ü adenom, %10.9’u hiperplazi, %2.6’sı atipik adenom, %1.9’u karsinom, %0.6’sı normal paratiroid ve %0.6’sı lenf düğümüdür. Postoperatif PTH seviyesi arttıkça paratiroid bezi ağırlık artışı olduğu ve erkeklerde lezyon ağırlığının daha fazla olduğu gözlendi. Tedaviye tiroidektomi eklenmesi, minimal invaziv yöntem yerine konvansiyonel paratiroidektomi, paratiroid bezinin boyut ve hacminin yüksek olması postoperatif süreçte komplike komplikasyon ile ilişkili saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eşlik edebilecek tiroid patolojileri açısından preoperatif olguları iyi değerlendirmek ve tedaviyi minimal invaziv yöntemler ile sürdürmek hastanın postoperatif süreçlerde konforu için daha uygun olacaktır. Paratiroid kitlelerine yaklaşımda her zaman multidisipliner bir yaklaşım sergilemek, olgunun klinik, laboratuvar, intraoperatif ve patolojik bulgularının birlikte değerlendirilmesi çok önemlidir.
INTRODUCTION: Parathyroid neoplasms are tumors seen in about 0.1% of the population.Although parathyroid adenomas are the most common,carcinomas are also rarely seen.Our aim in this study is to evaluate the clinical, laboratory and histopathological characteristics of patients who underwent parathyroidectomy in our hospital in the last 5 years.
METHODS: 156 patients who underwent parathyroidectomy in our hospital and examined in the pathology department were included in the study.The types of operations performed in cases were grouped as those who underwent only parathyroid excision and those who underwent thyroid partial/total excision with parathyroid excision.Age,gender, pre- and post-operative parathyroid hormone values, size,weight,pathological diagnosis of the parathyroid gland, presence of complications,comorbidities and clinical follow-up were evaluated.
RESULTS: 84% of 156 cases were female,16% were male.The mean age is 53.82+13.49.The mean preoperative parathyroid hormone levels of the cases are 415.18+491.15 mg/dl, and the mean post-operative parathyroid hormone levels are 64.02+110.72 mg/dl.The mean volume of parathyroid tissues was calculated as 5.13+8.85 and the mean weight as 2.78+2.88 g. Pathological diagnoses are 83.3% adenoma,10.9% hyperplasia,2.6% atypical adenoma, 1.9% carcinoma, 0.6% normal parathyroid and 0.6% lymph node.It was observed that as the postoperative PTH level increased,the weight of the parathyroid gland increased and the lesion weight was higher in males.The addition of thyroidectomy to the treatment, conventional parathyroidectomy instead of the minimally invasive method,and the high size and volume of the parathyroid gland were found to be associated with complicated complications in the postoperative period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In terms of thyroid pathologies that may accompany,it will be more appropriate to evaluate preoperative cases in detail and to continue the treatment with minimally invasive methods for the comfort of the patient in postoperative processes.It is highly important to always take a multidisciplinary management in the approach to parathyroid masses and to evaluate the clinical, laboratory, intraoperative and pathological findings of the case together.

9.The Association Between Maternal Hypoglycemia on the 75 g Glucose Tolerance Test and Maternal-Neonatal Outcomes: A Matched Case Control Study
Emine Öztürk, Şükrü Yıldız
doi: 10.5222/terh.2021.46548  Pages 162 - 168
Amaç: Çalışmamızın amacı gebelik sürecinde uygulanan 75 gr Oral Glukoz Testi (OGT) sırasında gelişen maternal hipogiseminin obstetrik ve neonatal sonuçlarını değerlendirmektir.
Yöntem: Bu vaka-kontrol çalışmasında, Ocak 2015 ve Aralık 2018 tarihleri arasında üçüncü basamak sağlık merkezinde takip edilmiş hastaların verileri analiz edildi. 24- 28 gebelik haftaları sırasında gestasyonel diabet taraması amaçlı 75 gr OGT uygulandı. Bir saat kan glukoz düzeyi 90 mg/dl (Düşük GT) saptanan gebeler yaş, vücut kitle indeksi, gravide, parite ve gestasyonel haftalarına göre normoglisemik hastalar ile eşleştirildi. Obstetrik ve neonatal sonuçlar değerlendirildi.
Bulgular: Toplam 1249 gebenin 62’si (%4,9) düşük GT grubunda değerlendirildi. Yenidoğan yoğun bakım internasyonu düşük GT grubunda 3,48 oranında artış gösterdi (güven aralığı: 1,05-11,47, p=0,04). İki grup arasında preeklampsi, erken doğum, doğum ağırlığı, gebelik sürecinde kilo alımı, 5. dakika Apgar skoru, gestasyonel yaşa göre düşük doğum ağırlığı açısından anlamlı bir fark saptanmadı.
Sonuç: Düşük 75 gr GTT artmış yenidoğan yoğun bakım internasyonu ile ilişkili olarak değerlendirilmiştir.
Objective: The aim of this study was to determine whether pregnant women who developed maternal hypoglycemia during the 75 g Oral Glucose Test (OGT) were at an increased risk for adverse obstetric and neonatal outcomes.
Methods: This case-control study was conducted from computer-based medical records of women who delivered in a tertiary center between January 2015 and December 2018. OGT had been performed with 75 gr glucose for gestational diabetes screening at 24-28 weeks of gestation. The pregnants with 1st-hour blood glucose levels less than 90 mg/dl (low GT) were matched with normoglycemic patients according to age, body mass index (BMI), gravida and gestational weeks. Obstetric and neonatal outcomes were assessed.
Results: Of the 1249 pregnant women included in the study, 62 (4.9%) were in the Low GT group. Admission to the neonatal intensive care unit (NICU) showed a rate of 3.48 increase in the Low GT group (95% confidence interval: 1.05-11.47, p=0.04). There was no difference between the two groups in the other obstetric and neonatal parameters such as: preeclampsia, preterm delivery, birth weight, and weight gained during pregnancy and the 5-minute Apgar scores adjusted for gestational age (SGA) of the fetus.
Conclusion: Low 75 g OGT results are significantly associated with increased risk of neonatal intensive care unit (NICU) admissions.

10.The Effect of Maternal Socio-Demographic Status and First Trimester Screening Test in Predicting Term Stillbirth
Ahkam Göksel Kanmaz, Emrah Beyan, Emrah Töz, Murat Alan, Abdurrahman Hamdi İnan, Adnan Budak, Mehmet Özeren
doi: 10.5222/terh.2021.46794  Pages 169 - 174
Amaç: Ölü doğum Dünya Sağlık Örgütü tarafından ölü bebeğin tamamın doğması olarak tanımlanır. Türkiye’de ölü doğum hızı yaklaşık 9,3/1.000 olarak saptanmıştır. Ölü doğum etiyolojisinde yer alan birçok neden tanımlanmasına rağmen, hâlen idiyopatik ölü doğumlar saptanmaktadır. Günümüzde maliyet etkin bir ölü doğum taraması önerilememiştir.
Yöntem: Kliniğimizde 4 yıllık dönemde gerçekleşmiş olan term ölü doğum olguları geriye dönük olarak araştırıldı. Ölü doğum ile sonuçlanan gebelikler ile kontrol grubundaki gebelikler annenin sosyodemografik durumu, birinci trimester tarama testi sonuçları açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Ölü doğum ile sonuçlanan gebeliklerde anne yaşı daha yüksek saptanırken, doğum kilosu ve doğum haftası daha düşük idi (sırasıyla p=0,003 ve p<0,001 ve p<0,001). Maternal mültecilik durumu veya gelir durumunun ölü doğum üzerine anlamlı bir etkisi saptanmadı. Birinci trimester testi belirtçelerinden olan gebelik ile ilişkili plazma protein- anın ölü doğum üzerine etkisi saptanmazken, serbest beta human koryonik gonadotrapinin (BhCG) düşük değerlerinin ölü doğum öngörüsünde yeri olabileceği saptandı (AUC 0,731 ve p=0,006). Ense saydamlığı (NT) da ölü doğum öngörüsünde anlamlı izlendi ancak serbest BhCG kadar etkili olmadığı saptandı.
Sonuç: Ülkemizde ölü doğum hızı gelişmiş ülkelerin neredeyse iki katıdır. Serbest BhCG, NT ve annenin demografik verileri sıklıkla nedenleri saptanamayan term ölü doğumların öngörülmesinde kullanılabilir.
Objective: Stillbirth is defined by the World Health Organization as the complete birth of a fetal death baby. Stillbirth rate in Turkey is determined approximately 9.3/1000. Although many reasons have been identified in the etiology of stillbirth, idiopathic stillbirths are still detected. Currently, a cost-effective stillbirth screening strategy has not been recommended.
Methods: Term stillbirth cases that occurred in our clinic during 4 years period were investigated retrospectively. Pregnancies resulting in stillbirth and control group pregnancies were compared in terms of sociodemographic status and first trimester screening test results.
Results: Maternal age was found to be higher in the pregnancies resulting in stillbirth, while birth weight and gestational age were lower (p=0.003 and p<0.001 and p<0.001, respectively). There was no significant effect of maternal refugee status or income status on stillbirth. Pregnancy-related plasma protein A, one of the first trimester test markers, was not found to have an effect on predicting stillbirth, whereas low values of free beta-human chorionic gonadotrapine (BhCG) might have a role in predicting stillbirth (AUC 0.731 and p=0.006). Nuchal translucency (NT) was also found to be significant in predicting stillbirth but not as effective as free BhCG.
Conclusion: In our country, the stillbirth rate is almost twice that of developed countries. Free BhCG, NT, and maternal demographic data can be used to predict term stillbirths with often unknown causes.

11.Evaluation of the Patients with Antenatal Hydronephrosis Diagnosed Ureteropelvic Junction Obstruction with the Hydronephrosis Severity Score
Gökçen Erfidan, Eren Soyaltın, Tunç Özdemir, Secil Arslansoyu Çamlar, Demet Alaygut, Fatma Mutlubaş, Belde Kasap Demir
doi: 10.5222/terh.2021.48278  Pages 175 - 180
Amaç: Obstruktif antenatal hidronefrozun başlıca nedeni olan üreteropelvik bileşke darlığında, cerrahi girişim geleneksel bir tedavi yöntemi olmakla birlikte, günümüzde hâlâ cerrahi endikasyonlar konusunda fikir birliğine varılamamıştır. Amacımız; antenatal hidronefrozlu üreteropelvik bileşke darlığı saptanan hastaları, Babu ve ark. tarafından cerrahi girişim kararına yardımcı olabileceği düşünülerek geliştirilen Hidronefroz Şiddet Skorlaması ile değerlendirmektir.
Yöntem: İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Nefroloji Kliniğine 2013-2018 yılları arasında antenatal hidronefroz ile başvurup üreteropelvik bileşke darlığı tanısı alan ve en az bir yıldır takip edilmekte olan olgular değerlendirildi. Unilateral hidronefroz olguları çalışmaya alınırken, bilateral hidronefroz, vezikoüreteral reflü, atnalı böbrek, tek böbrek, hidroüreter ve üreterovezikal bileşke darlığı saptanan olgular dâhil edilmedi. Hastaların böbrek ultrasonografi ve sintigrafi görüntüleri değerlendirildi. Diferansiyel renal fonksiyon, drenaj eğri paterni ve SFU evresi parametreleri puanlama yapılarak toplam skor belirlendi. Sıfır-dört puan “hafif”, 5-8 puan “orta”, 9-12 puan “ağır” olarak sınıflandı. Klinik izlem sonuçları ise “gerileme” (evre 1 olması veya kaybolması), “devam etme” (evre 2-3 hidronefroz) ve “cerrahi girişim” olarak gruplandı. Skorlama ile klinik izlem sonuçları karşılaştırıldı.
Bulgular: Analize alınan toplam 57 olgudan, 1 atnalı böbrek, 4 vezikoüreteral reflü, 7 bilateral hidronefroz, 4 üreterovezikal darlık ve kayıtları eksik 12 olgu çıkarıldı. Toplam 28 olgu alındı. Takipte %14,2’sinde hidronefrozun gerilediği (n=4), %17,8’inde devam ettiği (n=5), %67,8’inde cerrahi girişim uygulandığı (n=19) görüldü. Skorları sırasıyla 5,5, 5,4 ve 7,2 puan idi. Hafif grubundaki 5 olgunun 1’ine, orta grubundaki 20 olgunun 15’ine ve ağır grubundaki 3 olgunun 3’üne cerrahi gerekmişti. Toplam skoru 6 puan ve üzerinde olan olguların %77,2’si cerrahi girişim gerektirmiştir.
Sonuç: Hidronefroz Şiddet Skorlaması, ilk değerlendirmede hafif veya ağır gruptaki olgular için cerrahi girişim açısından belirgin öngörü değeri sunabilir. Orta grup içinse skor ≥6 olduğunda risk artmaktadır. Mevcut verilerin daha geniş vaka serileri ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Objective: Ureteropelvic junction obstruction is the main cause of obstructive antenatal hydronephrosis. Although surgery is the traditional treatment modality, there is still no consensus on surgical indications. We aimed to analyse the patients referred as antenatal hydronephrosis and diagnosed with ureteropelvic junction obstruction with Hydronehprosis Severity Score that has been developed by Babu at al.
Method: The patients who were admitted with antenatal hydronephrosis in 2013-2018 and diagnosed as ureteropelvic junction obstruction and followed up in our clinic for at least one year were evaluated. The cases with unilateral hydronephrosis were included. Those with vesicoureteral reflux, horseshoe kidney, hydroureter, ureterovesical junction obstruction were excluded. Renal ultrasonography and nuclear scintigraphy results were re-evaluated. They were grouped as mild (0-4), moderate (5-8) and severe (9-12) based on scoring of three parameters; differantial renal function, drainage curve pattern and US grade. Clinical outcomes were also classified in three groups; resolution (grade 1-no hydronephrosis), persistance (grade 2-3 hydronephrosis) and surgical intervention. The relation between the scores and clinical outcomes were analysed.
Results: A total of 57 patients were evaluated. 2 with horseshoe kidney, 4 with vesicoureteralreflux, 7 with bilateral hydronephrosis, 4 with ureteric outlet obstruction, 12 with incomplete records were excluded. Finally, 28 patients were included. Hydronephrosis was resolved in 4 (14.2%), persisted in 5 (17.8%) and surgical intervention was required in 19 (67.8%) patients. 1/5 patients with mild, 15/20 patients with moderate and 3/3 patients with severe HSS underwent surgery. 77.2% of the patients with a total score of ≥6 initially required surgical intervention at their follow-up.
Conclusion: HSS may provide a significant predictive value for surgical intervention for the patients classified as “mild” or “severe” at the initial evaluation. In the “moderate” group, the risk increases in the patients with HSS≥6. Existing data should be evaluated with larger case series.

12.Comparison of the Pregnancy Characteristics and Outcomes Between Syrian Immigrants and Local Turkish Women: Large Cohort Multicenter Study
Seçil Karaca Kurtulmuş, Ebru Sahin Gulec, Esra Bahar Gur
doi: 10.5222/terh.2021.48658  Pages 181 - 186
Amaç: Çalışmanın amacı Türkiye’de bulunan Suriyeli mülteciler ile Türk vatandaşlarının gebeliklerine ait özellikler ve gebelik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır.
Yöntem: Bu geniş kohortlu, çok merkezli, retrospektif çalışmada 1 Ocak 2009 ve 1 Haziran 2019 tarihleri arasında Aydın ve İzmir illerinde bulunan üç hastaneden elde edilen veriler analiz edilmiştir. Çalışmada 11036 Suriyeli mülteci ve 141442 Türk vatandaşına ait demografik veriler, obstetrik öykü, obstetrik ve neonatal sonuçlar kıyaslandı.
Bulgular: Türk vatandaşlarına kıyasla Suriyeli mülteci gebeler daha gençti ve Suriyeli grupta adölesan gebelikler (anne yaşı<19) daha fazlaydı (sırasıyla p<0,01; p<0,01). Suriyeli gebeler arasında parite daha fazlaydı (p<0,01). Türk vatandaşları arasında sezaryen (C/S) ve müdahaleli doğumlar daha fazlaydı ve iki grup arasında sezaryen endikasyonları istatistiksel olarak farklıydı (sırasıyla p<0,05, p<0,01). Preterm doğum (<37 hafta gebelik) oranı Suriyeli gebelerde daha fazla bulurken, düşük doğum ağırlıklı infant (<2500 gr) oranı Türklerde daha yüksekti (sırasıyla p<0,05, p<0,05). Ayrıca yeni doğanlarda ortalama doğum ağırlığı ve baş çevresi Türkler’de, yeni doğan boy uzunluğu ise Suriyeli grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı (sırasıyla p<0.01, p<0.01).
Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda yerel Türk vatandaşı gebelere kıyasla Suriyeli mülteci gebelerin gerek gebelik özelliklerinin, gerekse gebelik sonuçlarının farklı özelliklere sahip olduğu görüldü. Dahası, Suriyeli mülteci gebelerin doğum şekilleri ve endikasyonlarının da farklılık gösterdiği ortaya kondu. Geniş katılımlı bu çalışmanın bulguları, Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapan Türkiye ve diğer ülkelerin sağlık politikalarının planlanmasına katkı sağlayabilir.
Objective: The aim of the present study is to compare Syrian immigrants and local Turkish women in terms of pregnancy characteristics and its outcomes.
Methods: In a large cohort, multicenter, retrospective study, we obtained data from births that occurred in three hospitals in the Metropolitan Municipality of Izmir and Aydin Province between October 1, 2009 and June 1, 2019. We compared 11036 Syrian immigrants and local Turkish women in terms of their demographic features, perinatal, and neonatal outcomes.
Results: Pregnant women were significantly younger, and the number of adolescent pregnancies (maternal age<19) was significantly higher in the Syrian immigrant group (p<0.01, and p<0.01, respectively). The number of previous pregnancies was higher among Syrian immigrant pregnant women (p<0.01). Cesarean Section (C/S) and interventional delivery rates were higher in Turkish pregnant women, and C/S delivery indications were significantly different between the groups (p<0.05, and p<0.01, respectively). Preterm birth rates (<37 gestational weeks) were higher in the Syrian immigrants, whereas the rates of low birth weight (LBW) (<2500 gr) were higher in the Turkish women (p<0.05, and p<0.05, respectively). Also, the mean newborn birth weight and head circumference of the newborns were higher in the Turkish women, whereas the birth length of newborns was higher in the Syrian immigrants (p<0.01, p<0.01, and p<0.01, respectively).
Conclusion: In the present study, compared to local Turkish pregnant women, pregnancy characteristics and the perinatal outcomes of the Syrian immigrant women and their neonates had different characteristics. Moreover, the types and indications of delivery of Syrian immigrants differed from those of Turkish pregnant women. The findings of our large cohort study can contribute to the improvement of health policies in Turkey and other countries hosting Syrian immigrants.

13.The association of obesity and sarcopenia in older adults: Sarcopenic Obesity
Süleyman Emre Koçyiğit, Esra Ateş Bulut, Ali Ekrem Aydın, Ahmet Turan Işık
doi: 10.5222/terh.2021.49260  Pages 187 - 194
GİRİŞ ve AMAÇ: Sarkopeni geriatrik olgularda tekrarlayan düşmeler, mobilizasyon kısıtlılığı, depresyon, morbidite ve mortalite riskinde artış ile ilişkilidir. Obezite ile sarkopeni birlikteliğinde kırılganlık ve dizabilite riskinin daha fazla arttığı bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, geriatrik olgularda obezite ve sarkopenik obezitenin fonksiyonellik, geriatrik sendromlarla ilişkisinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geriatri kliniğine başvuran ve kapsamlı geriatrik değerlendirme yapılmış, dosya kayıtlarına ulaşılan toplam 432 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların biyoimpedans analizi ile elde edilen iskelet kas kütlesi, 4 metre yürüme testi ile yürüme hızları, el dinamometresi ile kas gücü ölçümleri kaydedildi. Sarkopeni tanısı Geriatrik Olgularda Avrupa Sarkopeni Çalışma Grubu kriterlerine göre konuldu. Ayrıca vücut kitle indeksi >30 kg/m2 olan hastalar obez kabul edilerek, sarkopenik obezite ve non-sarkopenik obezite şeklinde iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: Hastaların %69,9’u kadındı, ortalama yaş 75,40±7,35 olarak hesaplandı. Bütün katılımcıların %20,4’ü sarkopenik obezite (n=88), %22,5’i non-sarkopenik obezite (n=97) ve geri kalanı sarkopeni ve obezitesi olmayan kontrol grubundan (n=246) oluşmaktaydı. Sarkopenik obez hastalarda yaşın daha yüksek ve hipertansiyonun daha sık olduğu belirlendi. Obez hastalarda düşme ve üriner inkontinansın daha sık olduğu görüldü (p<0,05). Kognitif test skorları, denge ve yürüme skorları, günlük yaşam aktiviteleri ve nutrisyonel skorlar sarkopenik obezite grubunda diğer iki gruba göre daha kötü olarak tespit edildi (p<0,05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlı olgularda sarkopeni ve obezite birlikteliği hastalarda daha kötü fonksiyonellik ve kognitif fonksiyonlarla ilişkilidir. Bu nedenle, obez olgular sarkopeni açısından değerlendirilmeli ve gerekli müdahaleler erken dönemde yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Sarcopenia is associated with recurrent falls, limited mobilization, depression, increased risk of morbidity and mortality in geriatric patients. It has been reported that the risk of frailty and disability increases more when obesity and sarcopenia coexist. The aim of this study is to investigate the relationship between obesity and sarcopenic obesity with functionality and geriatric syndromes in geriatric patients.
METHODS: A total of 432 patients underwent a comprehensive geriatric assessment and whose file records were reached were included in the study. Skeletal muscle mass obtained by bioimpedance analysis, walking speed with a 4-meter walking test, and muscle strength measurements with a hand dynamometer were recorded in all patients. The diagnosis of sarcopenia was made according to the criteria of the European Working Group on Sarcopenia in Older People. In addition, patients with a body mass index> 30 kg / m2 were considered obese and divided into two groups as sarcopenic obesity and non-sarcopenic obesity.
RESULTS: 69.9% of the patients were women, the mean age of them was calculated as 75.40±7.35. 20.4% of all participants were sarcopenic obesity(n = 88), 22.5% were non-sarcopenic obesity(n = 97) and the rest were from the control group without sarcopenia and obesity (n = 246). It was determined that age was higher and hypertension was more common in sarcopenic obese patients. It was observed that falls and urinary incontinence were more common in obese patients(p <0.05). Cognitive test scores, gait and balance scores, activities of daily living and nutritional scores were found to be worse in the sarcopenic obesity group compared to the other two groups (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The association of sarcopenia and obesity in elderly patients is associated with poorer functionality and cognitive functions in patients. Therefore, obese cases should be evaluated in terms of sarcopenia and necessary interventions should be made in the early period.

14.Signal Intensity Changes in the Dentate Nucleus and Globus Pallidus of Multiple Sclerosis Patients Undergoing Multiple Brain Magnetic Resonance Imaging with Gadolinium-Based Contrast Agents
Yasin Ertuğ Çekdemir, Nuri Karabay
doi: 10.5222/terh.2021.60490  Pages 195 - 202
Amaç: Gadolinyum bazlı kontrast maddelerin kümülatif dozları ile nükleus dentatus (DN) ve globus pallidustaki (GP) sinyal intensite(SI) artışı arasında ilişkiyi araştırmak
Yöntem: Çalışmamız üçüncü basamak hastanemizin radyoloji bölümünde retrospektif olarak gerçekleştirilmiş olup; çok sayıda kraniyal manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) yapılmış olan multipl skleroz tanılı 21 olguyu (11 kadın, 10 erkek; ortalama yaş: 39.21 ± 10.24, dağılım: 20-57) içermekteydi. Kontrastsız T1 ağırlıklı MRG’de DN, pons, GP ve talamustaki ortalama sinyal intensite değerleri dikkate alındı. DN sinyal intensitesi, pons sinyal intensitesine, GP sinyal intensitesi ise talamus sinyal intensitesine oranlandı. DN-Pons ve GP-Talamus sinyal intensite oranları ile gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamaları arasındaki ilişki, tekrarlı ölçümlerde ANOVA analizi ile saptandı.
Bulgular: Hem DN-Pons, hem de GP-Talamus sinyal intensite oranlarındaki artış, daha önceki gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarıyla anlamlı bir korelasyon gösterdi (her ikisi için de p<0.001). Hastaların ilk ve son MRG incelemeleri arasında, DN-Pons ve GP-Talamus sinyal intensite oranlarında ise belirgin artış saptandı (her ikisi için p<0.001).
Sonuç: Bulgularımız, MS hastalarının DN ve GP’sindeki SI artışı ile gadolinyum bazlı kontrast maddelerle yapılan MRG incelemeleri arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. T1 ağırlıklı görüntülerdeki SI artışı, kontrastlı MRG incelemelerinin sayısı ile bağlantılı görünmektedir.
Objective: To investigate the correlation between cumulative doses of gadolinium-based contrast agents and increased signal intensity (SI) in the dentate nucleus (DN) and globus pallidus (GP).
Methods: Our retrospective trial involved 21 multiple sclerosis patients (11 women, 10 men; mean age: 39.21±10.24, range: 20 to 57 years) who underwent a serial number of multiple cranial magnetic resonance imaging (MRI) examinations in the radiology department of our tertiary care center. Average signal intensities on the DN, pons, GP and thalamus on unenhanced T1-weighted magnetic resonance images were taken into account. The signal intensity in the DN was proportioned to the signal intensity in the pons, whereas the signal intensity in GP to the signal intensity in the thalamus. Any relationship between the DN-to-pons or GP-to-thalamus signal intensity ratios and previous gadolinium-based contrast administrations was sought by means of repeated measures ANOVA.
Results: Increases in both DN-to-pons and GP-to-thalamus signal intensity ratios displayed a significant correlation with previous administrations of gadolinium-based contrast agents (p<0.001 for both). A remarkable increase was detected in DN-to-pons and GP-to-thalamus signal intensity ratios between the first and last MRI examinations (p<0.001 for both).
Conclusion: Our results support the association between increase in the SI of the DN and GP to the number of gadolinium-enhanced MRI scans in MS patients. The increase in T1 SI seems to be linked with the number of enhanced MRI scans.

15.Analysis of Social Service Specialist Support in the Pediatric Emergency Department: A Single-center Descriptive Study
Şefika Bardak, Emel Berksoy, Gamze Gökalp, Tuğçe Nalbant, Şule Demir, Gülşah Demir, Aysun İnan, Murat Anıl
doi: 10.5222/terh.2021.66487  Pages 203 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın birincil amacı bir çocuk acil eğitim kliniğinde sosyal servis desteğine ihtiyaç duyulan 0-18 yaş aralığındaki hastaların demografik, epidemiyolojik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesidir. İkincil amacımız acil servislerde sosyal hizmet uygulamalarını hatırlatmak, sosyal servis desteğine sık ihtiyaç duyulan hasta profilini betimlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma tanımlayıcı, geriye dönük olarak planlandı. Ocak 2010 ile Aralık 2018 tarihleri arasında çocuk acil servisine başvuran hastalardan sosyal servise danışılanlar çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, uyruk, başvuru sırasındaki tanıları, konsültasyon sayıları, sosyal servis konsültasyon nedenleri, sosyal hizmet uzmanı tarafından saptanan problemler ve uygulanan müdahaleler geriye dönük olarak hastane bilgi yönetim sistemi aracılığıyla kayıt altına alındı.
BULGULAR: Belirlenen çalışma tarihi süresince toplam 324 hastanın sosyal hizmet uzmanına danışıldığı belirlendi. Hasta grubunun yaş ortalaması 11 ± 6 yaş idi. Sosyal hizmet uzmanı ihtiyacı duyulan hastaların 206’sı (%63,6) kız, 118'i (%36,4) erkek; hastaların 283’ü (%87,3) Türkiye Cumhuriyeti uyruklu, 41'i (%12,7) Suriye uyruklu idi. Değerlendirmeye aldığımız hasta grubunda en sık acil serviste takip edilme nedenleri 133 hasta (%41) ile öz kıyım girişimi, 65 hasta (%20,1) ile travma, 36 hasta (%11,1) ile madde kullanımı olarak saptandı. Sosyal servis konsültasyonu isteme nedeni en sık istismar-ihmal şüphesiydi (%87,7). Sosyal hizmet uzmanı değerlendirmesi sonucu 116 hastada (%35,8) ilişki sorunları (aile, arkadaş), 73 hastada (%22,5) davranış problemleri (ilaç ve madde kullanımı, depresyon), 56 hastada (%17,3) istismar (cinsel, fiziksel) ve/veya ihmal şüphesi, 34 hastada (%10,5) hastanın ve ailenin hastalık ve hastaneye uyum sorunu, 20 hastada (%6,2) çevresel sorunlar (ekonomik sorunlar, sosyal güvencesi olmaması, evsizlik), 5 hastada (%1,5) hukuki sorunlar saptandı. Hastaların sadece 20’sinde (%6,2) herhangi bir sorun düşünülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk acil servisinden en sık öz kıyım girişimi olan hastalar için sosyal servis desteğine ihtiyaç duyulduğu ve en sık istismar-ihmal şüphesi nedeni ile konsültasyon istendiği sonucuna varıldı. Sosyal hizmet uzmanlarının çocuk acil ekiplerine dahil edilmeleri çocuk sağlığının korunması ve güvenliğinde anahtar rol oynayabilir.
INTRODUCTION: Our main objective was to evaluate the demographic, epidemiological and clinical characteristics of patients aged 0-18 years who needed social service support in a pediatric emergency department. Our secondary aim was to remind the social service practices in emergency services and to describe the patient profile that frequently needed social service support.
METHODS: Patients admitted to the pediatric emergency department between January 2010 and December 2018 were included in this descriptive and retrospective study. Age, gender, nationality, diagnosis at admission, consultations, reasons of social service consultation, problems determined by social service specialist and interventions were recorded via hospital information management system.
RESULTS: Total number of patients consulted to social service during the study was 324. The mean age of the patient group was 11 ± 6 years, 206 (63.6%) were female, 118 (36.4%) were male; 283 (87.3%) were Turk, 41 (12.7%) were Syrian. The most common follow-up reasons were suicide with 133 patients (41%), trauma with 65 patients (20.1%), and substance abuse with 36 patients (11.1%). The most common social service consultation reason was suspected abuse-neglect (87.7%). As a result of social service evaluation, 116 (35.8%) had relationship problems, 73 (22.5%) had behavioral problems, 56 (17.3%) had abuse and/or neglect suspicion, 34 (10.5%) had either patient’s or family's adherence problem, 20 (6.2%) had environmental problems and 5 (1.5%) had legal problems. Only 20 patients (6.2%) had no problem.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, social service support was needed the most for the patients who attempted suicide and consultation was requested the most due to suspicion of abuse and neglect. Thus, inclusion of social service specialists in pediatric emergency departments can play a key role in protection and safety of child health.

16.The Effect of Chemotherapy on Quality of Life of the Patients with Metastatic Gastric and Colorectal Cancer
Selda Çakın Ünnü, Ilkay Tugba Unek, Ömercan Topaloğlu
doi: 10.5222/terh.2021.77598  Pages 209 - 218
Amaç: Hastaların kendi kendine uyguladığı anketler, sağlıkla ilişkili yaşam kalitelerini değerlendiren en önemli yöntemler arasındadır. Bu araştırmamızda, metastatik mide ve kolorektal kanser tanısıyla palyatif kemoterapi alan hastalarda, kemoterapinin yaşam kalitesine olan etkisinin EORTC QLQ-C30 anketi ile değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: 2011-2012 yılları arasında İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümünde metastatik mide veya kolorektal kanser tanısı ile palyatif kemoterapi almakta olan 100 hasta çalışmaya alındı. EORTC QLQ-C30 anketi, kemoterapi başlamadan önce ve kemoterapi tamamlandıktan sonra olmak üzere hastalar tarafından iki kez dolduruldu.
Bulgular: Yapılan iki anket karşılaştırıldığında, kemoterapi sonrası genel sağlık durumunun ve fiziksel fonksiyonun değişmediği saptandı. Uğraş fonksiyonun, bilişsel fonksiyonun ve sosyal fonksiyonun kötüleştiği, duygusal fonksiyonun ise iyileştiği saptandı (p<0,05). Kabızlık ve yorgunluk semptom skorlarının kemoterapi sonrası azaldığı, mali zorlukların ise arttığı saptandı (p<0,05). Bulantı-kusma, ağrı, nefes darlığı, uykusuzluk, iştahsızlık ve ishal semptom skorlarında bir değişiklik görülmedi.
Sonuç: Bu çalışma sonuçları, metastatik mide ve kolorektal kanserli hastalarda, EORTC QLQ-C30 anketi ile yapılan yaşam kalitesi değerlendirmesinin yararlı olacağını düşündürmüştür. Bu sayede, hastaların fonksiyonel skorunda, genel sağlık durumunda ve semptom skorunda kemoterapi sonrası ortaya çıkabilecek kötüleşmeler saptanabilir, etkinlikte benzer olan ancak yan etki profili farklı olan kemoterapi rejimlerine geçilmesi konusunda klinisyenlerin karar vermesine yardımcı olunabilir ve gerekli palyatif tedavilerin uygulanması sonucunda hastaların yaşam kalitelerinde iyileşme sağlanabilir.
Objective: The self-administered questionnaires by the patients are among the most important methods to evaluate the patient’s health related quality of life. The objective of the study was to evaluate the effect of chemotherapy on quality of life of the patients receiving palliative chemotherapy with the diagnosis of metastatic gastric and colorectal cancer by using EORTC QLQ-C30.
Methods: This study included 100 patients who were treated with palliative chemotherapy for the diagnosis of metastatic gastric or colorectal cancer in İzmir Tepecik Education and Research Hospital Department of Medical Oncology between 2011-2012. The EORTC QLQ-C30 questionnaire was filled twice by the patients before chemoterapy started and after chemotherapy completed.
Results: When the two questionnaires were compared, it was found that global health status and physical functioning did not change after the chemotherapy. Role functioning, cognitive functioning, and social functioning impaired but emotional functioning improved (p<0.05). After the chemoterapy, scores of fatigue and constipation decreased but financial difficulties increased (p<0.05). The symptom scores of nausea-vomitting, pain, dyspnea, insomnia, anorexia, diarrhea did not change.
Conclusion: The results of this study suggested that a quality of life assessment with the EORTC QLQ-C30 questionnaire would be beneficial in patients with metastatic gastric and colorectal cancer. In this way, impairments in functional scores, global health status and symptom scores that may occur after chemotherapy can be detected, clinicians can be helped to decide on the switch to chemotherapy regimens that are similar in effectiveness but have different side effects profile, the patients’ quality of life can be improved as a result of the application of the necessary palliative treatments.

17.Rare Mesenchimal Tumors of The Large Bowel: Colonic Lipomas
Levent Uğurlu, Cengiz Aydın
doi: 10.5222/terh.2021.80664  Pages 219 - 223
Amaç: Kolonik lipomlar, poliplerden sonra ikinci sıklıkta görülen, nadir benign tümörlerdir. Büyük lipomlar kanama, perforasyon ve invajinasyona neden olsada genellikle asemptomatiktirler. Semptomatik lipomlar cerrahi ve endoskopik yöntemlerle tedavi edilirler. Kolonik lipomlarla ilgili olgu serimizi literatür eşliğinde sunarak, lipomların büyük boyutluda olsa çoğuna müdahalenin gerekmediğini göstermeyi amaçladık.
Yöntem: Kolorektal kanser(KRK) tarama ve takip, rektal kanama, bağırsak alışkanlığında değişiklik ve anemi sebebiyle 01.06.2013 ile 01.03.2019 tarihleri arasında yapılmış kolonoskopi işlemleri çalışmaya dahil edildi. Kolonda iki cm’den büyük lipom tespit edilen hastaların yaş, cinsiyet, endikasyon ve kolonoskopi bulguları kayıt edildi.
Bulgular: 4072 hastaya kolonoskopi yapıldı. 17 hastada iki cm’den büyük kolonik lipom tespit edildi. 10 hasta(%58.8) kadın, yedi hasta (%41.2) erkek idi. Ortalama yaş 60.8 ±8.8 olarak saptandı. Kolonoskopi işlemi yedi hastaya (%41.2) KRK tarama, iki hastaya (%11.8) KRK takip, üç hastaya (%17.6) bağırsak alışkanlığında değişiklik, üç hastaya (%17.6) rektal kanama ve iki hastaya (%11.8) anemi nedeniyle yapıldı. Ortalama lezyon boyutu 3.7 ±1.5 cm idi. Lezyonlar 14 lipom(%56) sağ kolonda, altı lipom(%24) transvers kolonda, beş lipom(%20) sol kolonda görüldü.
Sonuç: Kolon lipomları yetersiz kolon temizliği veya hastanın tolore edememesi nedeniyle yetersiz sağ kolon entübasyonları, endoskopistin yetersiz ilgi ve deneyimi gibi faktörlerle çoğunlukla farkedilememekte veya yanlış tanılar konulmaktadır. Kolonik lipomlar hakkında farkındalığın artması ile tanısı konulan lezyonlardan çok azına girişimşel bir işlemin gerekeceği kanaatindeyiz.
Objective: Colonic lipomas are the second most common benign tumor after polyps. Although large lipomas cause bleeding, perforation and invagination, they are generally asymptomatic. Symptomatic lipomas are treated with surgical and endoscopic methods. By presenting our case series on colonic lipomas in the light of the literature, we aimed to show that most of the lipomas, albeit large, do not require intervention.
Methods: Colonoscopy procedures performed between 01.06.2013 and 01.03.2019 due to colorectal cancer (CRC) screening and follow-up, rectal bleeding, changes in bowel habit and anemia were included in the study. Data including age, gender, indication and colonoscopy findings of patients with lipomas larger than two cm in their large intestines were recorded.
Results: Colonoscopy was performed on 4072 patients. Colonic lipoma larger than 2 cm was detected in 17 patients. Ten patients (58.8%) were female and seven patients (41.2%) were male. The mean age was 60.8 ± 8.8 years. Colonoscopy was performed in seven patients (41.2%) for CRC scanning, two patients (11.8%) for CRC follow-up, three patients (17.6%) for change in bowel habit, three patients (17.6%) for rectal bleeding, and two patients (11.8%) for anemia. The mean lesion size was 3.7 ± 1.5 cm. Lesions were seen in 14 lipomas (56%) in the right colon, six lipomas (24%) in the transverse colon, and five lipomas (20%) in the left colon.
Conclusion: Colon lipomas are often not recognized or misdiagnosed due to factors such as insufficient colon cleansing or insufficient right colon intubations due to the patient’s inability to tolerate, insufficient attention and experience of the endoscopist. With the increase of awareness about colonic lipomas, we believe that only a few of the lesions diagnosed will require an invasive procedure.

18.Comparison of Treatment Outcomes After Arthroscopic Repair and Biceps Tenotomy in Patients with Isolated Slap Lesions
Vahit Yıldız
doi: 10.5222/terh.2021.83435  Pages 224 - 229
Amaç: İzole Süperior Labrum Anterior Posterior (SLAP) Tip 2-3 lezyonlu hastalarda artroskopik onarım ile biseps tenotomisinin klinik sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntem: İzole SLAP Tip 2-3 lezyonlu artroskopik onarım (24) ve tenotomi yapılan (24) toplam 48 hasta çalışmaya alındı. Ameliyat sonrası tenotomi ve onarım yapılan hastaların ortalama 40. ayda ki CONSTANT omuz skorları karşılaştırıldı. Onarımdan yarar görmeyen, ikinci kez tekrar opere edilip tenotomi yapılan 6 hastanın 12. ayda onarım sonrası ve tenotomi sonrası CONSTANT skorları karşılaştırıldı.
Bulgular: Klinik sonuçlar değerlendirildiğinde tamir grubunda preoperatif CONSTANT skoru 43,87 (8,32), postoperatif CONSTANT skoru 71,41 (9,75) (p<0,001) idi. Tenotomi grubunda preoperatif CONSTANT skoru 40,25(8,63), postoperatif CONSTANT skoru 90,04 (4,04) (p<0,001) idi. Preoperatif her iki grup birbirleriyle karşılaştırdığında anlamlı bir fark görülmezken (p=0,146), postoperatif her iki grubun karşılaştırılması anlamlı idi (p<0,001).Ortalama 27. ay sonunda CONSTANT skoru ortalama 50,3 (±5,64) olup şikayetleri geçmeyen ve tekrar artroskopik tenotomi yapılan altı hastanın 12. ayda postoperatif CONSTANT skoru ortalama 86,8 (±7,16) idi (p<0,001).
Sonuç: İzole SLAP Tip 2-3 lezyonlu olgularda tamir veya tenotomi kararını verdirecek herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Bu olgularda onarıma göre daha iyi sonuç verdiği için ilk tercih olarak tenotomi kabul edilebilir. SLAP lezyonu onarımından sonra devam eden ağrının nedeni yanlış, yetersiz onarım ya da komplikasyon olarak kabul edilmemeli, ilk etapta mutlaka tolere edilemeyen biseps tendiniti akla gelmelidir.
Objective: We compared the clinical outcomes after arthroscopic repair to those after biceps tenotomy in patients with isolated superior labrum anterior posterior (SLAP) Type 2-3 lesions.
Methods: A total of 48 patients with isolated SLAP Type 2-3 lesions, who underwent either arthroscopic repair (n=024) or tenotomy (n=24) were included in the study. CONSTANT shoulder scores in the postoperative 40th month were compared between both groups. Tenotomy was performed for the second time in 6 patients who did not benefit from arthroscopic repair, and their CONSTANT scores estimated before and 12 months after tenotomy were compared.
Results: The clinical outcomes were evaluated in the arthroscopic repair group. Preoperative and postoperative CONSTANT scores were 43.87 (8.32), and 71.41 (9.75) (p<0. 001), respectively. In the tenotomy group pre-, and postoperative CONSTANT scores were 40.25(8.63), and 90.04 (4.04) (p<0.001), respectively. There was not a significant difference between the two groups in terms of the preoperative scores (p=0.146), however, the comparison of the postoperative scores revealed a significant difference (p<0.001). The mean CONSTANT score was 50.3 (±5.64) at the end of 27th month, and the mean postoperative CONSTANT score was 86.8 (±7.16) at the 12th month in six patients whose complaints did not resolve and underwent repeat arthroscopic tenotomy (p<0.001).
Conclusion: In our opinion, there is no criterion for repair or tenotomy in isolated SLAP lesions. In these patients, tenotomy may be preferred in the first place because it results in more favourable outcomes compared to repair. The cause of the pain that persists after repair of the SLAP lesion should not be considered as an incorrect, inadequate repair or a complication. In the first place, intolerable biceps tendinitis should be considered.

19.Evaluation of The Relationship Between Child's Anthropometric Measurements and Maternal Perception
Yavuz Demirçelik, Oya Baltalı
doi: 10.5222/terh.2021.89896  Pages 230 - 235
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada çocukların boy ve ağırlık ölçümleriyle, annelerin bu değerler konusundaki algısını değerlendirmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmamıza İzmir Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine ayaktan başvuran 210 çocuk ve annesi dahil edildi. Annelere, çocuğun sosyodemografik ve sosyoekonomik özellikleri, anne sütü alım süresi, ek gıdaya başlama zamanı, yemek yeme süreleri ile birlikte, annelerin çocukları hakkındaki iştah, beslenme, boy ve kilo değerlendirmelerini içeren toplam 30 sorudan oluşan anket soruları yöneltildi.
BULGULAR: Çalışma grubumuzda annelerin %54,3’ünün çocuğunun vücut ağırlığı hakkındaki algısının yanlış olduğu, %51,5’inin ise çocuğunun boy uzunluğu hakkındaki algısının yanlış olduğu saptandı. Düşük kilolu ve kısa boylu çocuklarda yanlış algı oranları daha yüksekti. Ailedeki çocuk sayısının fazla olması, annenin eğitim seviyesinin düşüklüğü ve düşük aile gelir düzeyi annelerin farklı algılarında anlamlı derecede etkiliydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda annelerin çocuklarının boy ve kilo ölçümleri ile ilgili yanlış algılarının oldukça yüksek oranlarda olduğu görülmüştür. Bu yanlış algılar annenin çocuğun beslenmesi konusunda aşırı endişeli olmasına ve bunun sonucunda olumsuz besleme davranışları geliştirerek çocukta düşük kilo veya obezite gibi gerçek beslenme sorunlarının ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu nedenle, annelerin yanlış algılarından kaynaklanan komplikasyonları açığa çıkarmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the children's height, weight and the perception of mothers about these values and to reveal the factors that may affect it.
METHODS: This cross sectional study included a total of 210 children and their mothers who applied İzmir Tepecik Education Research Hospital Pediatric Health and Diseases policlinics. Survey questions consisting of a total of 30 questions including child’s socio-demographic characteristics, duration of breastfeeding, time to start additional food, eating habits, mother's evaluations of appetite, nutrition, height and weight about their children were asked.
RESULTS: The rate of mothers who were found to perceive the child's weight incorrectly was 54.3 % and the rate of mothers who were found to perceive their height incorrectly was 51.5%. Misperception rates were higher in mothers who have underweight and short children. Increased sibling number, the low level of education in the family, and the low household income affected the mother’s perceptions in false direction.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was seen that the ratio of mother’s misperceptions about their children's height and weight were about 50%. These misperceptions can cause the mother to be overly anxious about the child's nutrition and consequently develop negative nutritional behaviors which can lead to real nutritional problems such as low weight or obesity in the child. Therefore, more research is needed to reveal complications from maternal misperceptions.

20.Assessment of Factors Affecting the Treatment Efficacy of Radioactive Iodine (I-131) Therapy in Patients with Hyperthyroidism
Ferhat Arık, Ferhat Gökay, Bade Erturk Arık
doi: 10.5222/terh.2021.90532  Pages 236 - 245
Amaç: Hipertiroidi, tiroid bezinde hormon üretiminde bir artış ve dokuların dolaşımdaki tiroid bezlerinin hormonlarına maruz kalmasıdır. En sık karşılaşılan nedenler Graves Hastalığı, Toksik Multinodüler Guatr ve Toksik Adenomdur. Radyoaktif iyot tedavisinin amacı hastaları ötiroid veya hipotiroidi haline getirmektir. Yeterli tedaviye rağmen, hipertiroidi bazı hastalarda devam eder veya tekrar eder. Çalışmamızın amacı hipertiroidide radyoaktif iyot tedavisinin etkinliğini etkileyen faktörleri araştırmaktır.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, 2013-2016 yılları arasında Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde klinik ve laboratuvar verileri kaydedildi.
Bulgular: Çalışmaya toplam 79 hasta dahil edildi. Tanılara göre gruplandırıldığında 33 (% 42) Graves, 9 (% 11) Toksik Multinodüler Guatr ve 37 (% 47) Toksik Adenom hastası vardı. Yaş ortalaması 56,5 ± 16,80 idi. 17 hasta (% 21) erkek, 62 hasta (% 79) kadındı. Hipotiroidizm veya ötiroidi gelişimi etkin tedavi olarak kabul edildi, hipertiroidizm veya rekürrens tedavi başarısızlığı olarak kabul edildi. 71 hastada (% 89) tedavi etkin şekilde hipotiroidizm veya ötiroidizm ile sonuçlandı, 8 hastada (% 11) ise nüks veya kalıcı hastalık nedeniyle tedavi başarısız oldu. Toksik Multinodular Guatr ve Toksik Adenomda etkinlik oranı% 100 iken Graves hastalarında etkinlik oranı 75.7 idi. Antitroid ilaç kullanmayan hastalar, antitroid ilaç kullanan hastalardan daha hızlı iyileşti. Nodül boyutundaki 1 mm’lik artışın tedavi etkinliğini 1,07 kat azalttığı tespit edildi (p <0,05).
Sonuç: Radyoaktif iyot tedavisi hipertiroidi olan hastalarda etkili bir tedavidir. Nodül boyutundaki 1 mm’lik artışın tedavi etkinliğini 1.07 kat azalttığı tespit edildi (p<0,05). Bununla birlikte, bu tedavinin etkinliğini etkileyen birçok faktör vardır. Bu faktörleri aydınlatmak ve Klinik Uygulamaları iyileştirmek için, daha büyük örneklerle daha güvenilir veriler sağlayan prospektif uzun vadeli çalışmalar gereklidir.
Objective: Hyperthyroidism is an increase in hormone production in the thyroid gland and the exposure of tissues to the hormones of the thyroid glands in the circulation. The most common causes encountered are Graves’ Disease, Toxic Multinodular Goiter and Toxic Adenoma. The purpose of radioactive iodine treatment is to make patients become euthyroid or hypothyroid. Despite adequate treatment, hyperthyroidism persists or reccurs in some patients. The aim of our study is to investigate the factors affecting the efficacy of radioactive iodine treatment in hyperthyroidism.
Methods: In this retrospective study, relevant clinical and laboratory data were recorded in database of Kayseri Training and Research Hospital, Endocrinology and Metabolism Diseases Outpatient Unit between 2013-2016.
Results: A total of 79 cases including 17 (21%) male, and 62 (79%) female patients were enrolled in the study. There were 33 (42%) Graves’ disease 9 (11%) Toxic Multinodular Goitre and 37 (47%) Toxic Adenoma patients when grouped according to diagnoses. Mean age was 56.5 ± 16,80. Development of hypothyroidism or euthyroidism were accepted as efficient treatment, hyperthyroidism or recurrence were considered as treatment failure. In 71 (89%) patients, treatment efficiently resulted in hypothyroidism or euthyroidism, whereas in 8 (11%) patients, the treatment failed due to recurrence or persistent disease. Treatment was 100 % effective in Toxic Multinodular Goitre and Toxic Adenoma groups, while it was effective in 75.7 of patients with Graves’ Disease. Patients who did not use antithyroid drugs recovered faster than patients who did.
Conclusion: Radioactive iodine therapy is an efficient treatment in patients with hyperthyroidism. It was determined that 1 mm increase in nodule size decreased the treatment efficacy by 1.07 times (p<0,05). However, there are many factors that affect the efficacy of this treatment. To elucidate these factors and improve clinical practice, prospective long-term studies providing more reliable data with larger samples needed.

21.Infection Related Immunoglobulin-M Antibodies Cross Reactive with Human Leucocyte Antigens
Derya Güleç, Tulay Kilicaslan Ayna, Mustafa Soyöz, Nisel Yılmaz, Cem Şirin, Ibrahim Pirim
doi: 10.5222/terh.2021.90692  Pages 246 - 252
Amaç: Allo transplantasyon yapılacak kişilerde ilk aranılan vericisi ile arasındaki HLA uyumudur. Bu çalışmada, HLA uyumsuz nakillerde meydana gelebilecek olumsuzluklara ek olarak, akut infeksiyon döneminde oluşan IgM antikorlarının cross match testlerini etkileyip etkilemediğini göstermek amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmamıza serum IgM antikor seviyesi yüksek bulunan, yalnızca bir enfeksiyöz ajandan kaynaklanan akut infeksiyon geçiren 82 hasta dâhil edildi. Hastaların alloimmunizasyon (kan nakli, hamilelik ve/veya nakil) öyküsü bulunmuyordu. Ab-Ag lenfositotoksisite reaksiyonunu değerlendirmek için HLA antijenlerinin kaynağı olarak 55 sağlıklı kişi kullanıldı.
Bulgular: Bu serumlardaki enfeksiyöz ajanların dağılımı %25,6 Anti-Epstein-Barr virüs kapsid antigen (EBV VCA), %14,6 Anti Cytomegalovirus (CMV), %17,1 Anti-Toxoplasma, %11 Anti Hepatitis A Virüs (HAV), %7,3 Anti-Rubella, %7,3 Anti Varicella zoster virüs (VZV), %4,9 Anti Brucella, %3,7 Anti Mumps, %2,97 Anti Parvovirus B19, %1,9 Anti Herpes simplex virüs (HSV)-1 ve %3,7 Anti-HBc şeklindedir. Elli beş sağlıklı kişiden aldığımız periferik kan lenfositleri kullanılarak, terasaki plaklarında lenfositotoksisite yöntemi ile IgM antikoru ve HLA antijen reaksiyonu analiz edildi.
Sonuç: Lenfositotoksisite testinde, IgM antikorlarının HLA Class I-II ayırımı yapılmaksızın vermiş olduğu reaksiyonların infeksiyonlar için dağılımı Brucella %50, VZV %50, HAV %44,4, CMV %41,7, EBV %42,9, Toxoplasma %35,7 ve Rubella %33,3 olarak saptandı.
Objective: The first required feature for the patients, who will undergo allotransplantation, is HLA compatibility between donor and the recipient. In this study, it was aimed to indicate whether IgM antibodies that are produced during acute infection phase affect crossmatch tests or not, in addition to hitches that can occur in HLA incompatible transplants.
Methods: Eighty-two patients with acute infection due to only one infectious agent and high serum IgM antibody levels were involved in this study. The patients had no alloimmunization (blood transfusion, pregnancy, and/or previous transplants). Fifty-five healthy individuals were used as HLA antigen source in order to evaluate Ab-Ag lymphocytotoxicity reactions.
Results: The infectious agent distribution in the sera samples were as 25.6% Anti-Epstein-Barr virus capsid antigen (EBV VCA), 14.6% Anti-Cytomegalovirus (CMV), 17.1% Anti-Toxoplasma, 11% Anti-Hepatitis A Virus (HAV), 7.3% Anti-Rubella, 7.3% Anti-Varicella zoster virus (VZV), 4.9% Anti-Brucella, 3.7% Anti-Mumps, 2.97% Anti-Parvovirus B19, 1.9% Anti-Herpes simplex virus (HSV)-1, and 3.7% Anti-HBc. IgM antibody and HLA antigen reactions were analyzed by lymphocytotoxicity method in terasaki plates using peripheral blood lymphocytes of 55 healthy individuals.
Conclusion: In lymphocytotoxicity test, the distribution of reactions that IgM antibodies gave to HLA antigens without class I-II differentiation according to infections were identified as 50% Brucella, 50% VZV, 44.4% HAV, 41.7% CMV, 42.9% EBV, 35.7% Toxoplasma, and 33.3% Rubella.

22.The Prognostic Significance of Modified Lymph Node Ratio and LODDS in HER-2(+) Breast Cancer
Fatma Özkan, Ilkay Tugba Unek, Olçun Ümit Ünal, Mustafa Emiroğlu, Asım Leblebici, Hülya Ellidokuz, Naciye Ümit Bayol, Gönül Demir, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2021.92259  Pages 253 - 260
Amaç: Tüm meme kanserli hastaların %20’sinde “insan epidermal büyüme faktörü-2” [human epidermal growht factor-2 (HER-2)] reseptörünün aşırı ekspresyonu bulunmaktadır. Sistemik tedavi almayan HER-2(+) meme kanserinde prognoz kötüdür. Modifiye lenf düğümü oranı (mLDO) ve LODDS, meme kanserinde oran temelli yeni lenf düğümü sınıflamalarıdır. HER-2(+) meme kanserli hastalarda, mLDO ve LODDS’un prognostik önemi konusunda literatür bilgisi kısıtlıdır. Bu çalışmada, HER-2(+) meme kanserli hastalarda mLDO ve LODDS’un prognozla ilişkisinin araştırılması amaçlandı.
Yöntem: 2008-2013 yılları arasında HER-2(+) meme kanseri tanısı ile adjuvan kemoterapi ve trastuzumab uygulanmış olan 75 hasta çalışmaya alındı. Neoadjuvan kemoterapi almış olan hastalar veya koltuk altı diseksiyonu yapılmamış hastalar çalışmaya dâhil edilmedi.
Bulgular: Ortalama hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım sırasıyla, 126,36±4,38 ay (aralık: 117,78-134,95) ve 128,87±3,32 ay (aralık: 122,37-135,38) olarak saptandı. mLDO≤0,5 olanlarda hastalıksız sağkalım 127,30 ay, mLDO> 0,5 olanlarda 118,08 ay olarak saptandı (p=0,690). LODDS değerlerine göre hastalar LODDS1 (LODDS≤ -1,0), LODDS2 (-1,0< LODDS≤0) ve LODDS3 (LODDS>0) olacak şekilde 3 gruba ayrıldığında, ortalama hastalıksız sağkalım sırasıyla, 128,65 ay, 114,07 ay ve 111,78 ay olarak saptandı (p=0,641).
Sonuç: Bu çalışmamızda, HER-2(+) meme kanserli hastalar, mLDO ve LODDS değerlerine göre risk gruplarına ayrılmış, gruplar arasında klinik olarak anlamlı olabilecek sağkalım farkı gözlenmiş ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu konuda daha fazla sayıda hastanın alındığı çalışmalara gereksinim vardır. Çalışmamız, HER-2(+) meme kanserinde mLDO ve LODDS’un prognostik önemine dikkat çekmektedir. HER-2(+) meme kanserinin, mLDO ve LODDS aracılığıyla risk gruplarına ayrılması, klinisyenlerin en ideal tedavi ve takip stratejileri geliştirmesine yardımcı olacaktır.
Objective: The overexpression of human epidermal growht factor-2 (HER-2) receptor is detected in 20% of patients with breast cancer. The prognosis is poor in patients with HER-2(+) breast cancer not receiving systemic therapy. Modified lymph node ratio (mLNR) and log odds of positive lymph nodes (LODDS) are the novel ratio-based classifications of lymph nodes in breast cancer. In literatüre, the data about the prognostic significance of mLNR ve LODDS is limited in patients with HER-2(+) breast cancer. The objective of the study was to evaluate the prognostic significance of mLNR and LODDS in patients with HER-2(+) breast cancer.
Method: This study included 75 patients who were treated with adjuvant chemotherapy and trastuzumab for the diagnosis of HER-2(+) breast cancer between 2008-2013. The patients who received neoadjuvant chemotherapy or patients without axillary dissection were excluded from the study.
Results: The mean disease-free survival and overall survival were 126.36±4.38 months (range: 117.78-134.95) and 128.87±3.32 months (range: 122.37-135.38), respectively. The mean disease-free survival was 127.30 months in patients with mLNR≤ 0.5 and 118.08 months in patients with mLNR> 0.5 (p=0.690). When the patients were classified into three groups according to LODDS values as LODDS1 (LODDS≤ -1.0), LODDS2 (-1.0<LODDS≤0) and LODDS3 (LODDS>0), the mean disease-free survival were 128.65 months, 114.07 months and 111.78 months, respectively (p=0.641).
Conclusion: In this study, patients with HER-2(+) breast cancer were divided into risk groups according to mLNR and LODDS values, and a survival difference that could be clinically meaningful was observed between the groups, but was not statistically significant. There is a need for studies involving more patients on this subject. Our study highlights the prognostic significance of mLNR and LODDS in HER-2(+) breast cancer. Dividing HER-2(+) breast cancer into risk groups through mLNR and LODDS will help clinicians to develop optimal treatment and follow-up strategies.

23.The Role of Allergen Sensitivity on Pityriasis Alba
Emine Ece Özdoğru, Melis Gönülal
doi: 10.5222/terh.2021.48751  Pages 261 - 265
Amaç: Pitiriazis alba atopik olmayan bireylerde görülebilmesine rağmen çoğunlukla atopi öyküsü olan kişilerde görülmektedir. Birçok hipoteze rağmen pitiriazis albanın kesin etyolojisi tanımlanmamıştır. Çalışmamızda çevresel faktörlerin, inhalan ve besin alerjisi sensitizasyonunun pitiriazis alba üzerindeki rollerini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Hastaların ve kontrollerin yaş, cinsiyet, ebeveyn eğitim düzeyi, kserozis durumu, el sabunu tipi, banyo sıklığı, banyo suyu sıcaklığı, ikamet edilen yerin rüzgar durumu, güneş kremi kullanımı, güneş maruziyet süresi, inhalan ve besin alerjisi test sonuçları not edildi. İnhalan alerji testi 2 yaş üzeri çocuklar için deri prick test aracılığıyla, besin alerji testi tüm yaş gruplarına prick to prick test aracılığıyla yapıldı.
Bulgular: Sonuçlar, pitiriazis alba ile kserozis ve inhalan alerjen duyarlılığı arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstermektedir (sırasıyla p<0,0001, p=0,009).
Sonuç: Kserozis ve inhalan alerjen duyarlılığının pitiriazis alba ile ilişkili olduğu sonucuna varıyoruz. Bu nedenle, klinisyenlerin pitiriazis alba tanılı hastalara nemlendirici önermeleri ve klinik izlemlerinde hastaların inhalan alerji duyarlılıklarına yönelik testlerini yapmaları gerektiğini düşünüyoruz.
Objective: Pityriasis alba is mostly seen in individuals with a history of atopy, although it may occur in non-atopic individuals. Despite many hypothesis, no certain etiologic factor for pitryriasis alba has been determined. We aimed to investigate the roles of environmental factors, inhalant and food allergy sensitization in its etiopathogenesis.
Methods: We noted patients’ and controls’ age, gender, education level of parents, xerosis, hand soap type, bathing frequency, bath water temperature, wind condition in the location, using sun screen cream, sun exposure time, results of inhalant allergen and food allergen testing. Inhalant allergy test was carried out through a skin prick test for children older than two years, and a food allergy test was carried out through prick to prick test for children of all ages.
Results: The findings showed that there were significant relationships between pityriasis alba and xerosis, inhalant allergen sensitization (p<0.0001, p=0.009, respectively).
Conclusion: We conclude that xerosis and inhalant allergen sensitization are associated with pityriasis alba. Therefore, we think that clinicians should suggest moisturizers to patients with pityriasis alba and make their inhalant allergy tests in clinical follow-up of patients.

CASE REPORT
24.An unnoticed reason of renal failure: Acute phosphate nephropathy
Nesim Akın, Kemal Şahin Binel, Hakan Akdam, Yavuz Yenicerioglu
doi: 10.5222/terh.2021.05935  Pages 266 - 268
Akut Fosfat Nefropatisi, sodyum fosfat içerikli bağırsak temizleyicilerinin kullanımı sonrası akut ve ardından kronik böbrek yetmezliği ile karekterize klinik ve patolojik bir bulgudur. Akut Fosfat Nefropatisi patofizyolojisi, hipovolemi nedeniyle proksimal tübüllerde sodyum ve su emiliminin artmasıyla birlikte, distal tübüllerde artan kalsiyum fosfat yükünün toplayıcı ve distal kanallarda birikmesiyle oluşur. Renal biyopsi bulguları arasında tübüler ve interstisyel kalsiyum fosfat depozitleri olan akut ve kronik tübüler hasar vardır. Akut Fosfat Nefropatisi'nin önlenmesi, riskli hastalarda sodyum fosfat kullanımı öncesi ve sonrası hidrasyon yapılması, sodyum fosfat dozunun minimalize edilmesi, sodyum fosfat uygulamaları arasında 12 saatlik periyodların olması ile sağlanabilir. Biz bu makalede kolonoskopi işlemi için sodyum fosfat kullanan ve sonrasında Akut Fosfat Nefropatisi gelişen olguları sunmayı amaçladık.
Acute Phosphate Nephropathy is a clinical and pathological finding characterized by acute and subsequent chronic renal failure following the use of intestinal cleansers containing sodium phosphate. The pathophysiology of Acute Phosphate Nephropathy occurs due to the increase of sodium and water absorption in the proximal tubules due to hypovolemia, and the accumulation of calcium phosphate load in the distal tubules in the collector and distal canals. Renal biopsy findings include acute and chronic tubular damage with tubular and interstitial calcium phosphate deposits. Prevention of Acute Phosphate Nephropathy can be achieved by hydration before and after the use of calcium phosphate in risky patients, minimizing the sodium phosphate dose, and having 12-hour intervals between sodium phosphate applications. In this article, we aimed to present the patients who used sodium phosphate for colonoscopy and developed Acute Phosphate Nephropathy.

25.Retinal Detachment Due to Choroidal Metastasis in a Patient with Lung Cancer
Ferhat Ekinci, Ahmet Dirican, Muhammed Altınışık, Gülgün Yılmaz Ovalı, Atike Pınar Erdoğan, Gamze Göksel
doi: 10.5222/terh.2021.08769  Pages 269 - 271
Akciğer kanserlerinin yarısına yakını metastatik evrede tanı almakta ve bunlarda semptomatik oküler metastaz oldukça ender görülmektedir. Bu nedenle rutin olarak akciğer kanseri evrelemesinde göz muayenesi ve orbital görüntüleme yapılmamaktadır. Sol gözde görme kaybı tanımlayan hastamızın muayenesinde retina dekolmanı saptandı. Yapılan görüntülemesinde ise, koroidal metastaz görülmesi üzerine altta yatan akciğer adenokanser tanısı ilişkili olduğu düşünüldü. Göz ile ilişkili semptom varlığında ender görülmekle birlikte, erken tanı ile yaşam kalitesinde dramatik iyileşme sağlayan ve bu yüzden akılda bulundurulması gereken bir prezentasyondur.
Some of the lung cancers are diagnosed at metastatic stage and symptomatic ocular metastasis is very rare. Therefore, eye examination and orbital imaging are not routinely performed in lung cancer staging. Retinal detachment was detected in our patient who had visual loss in the left eye. In the imaging, choroidal metastasis was seen and the diagnosis of underlying lung adenocarcinoma was thought to be related. It is a rare presentation in the presence of eye-related symptoms that provides dramatic improvement in quality of life with early diagnosis and therefore should be kept in mind.

26.Acute Hepatitis Following the Use of a Slimming Pill Containing Herbal Elements
Damla Çağla Patır, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2021.31032  Pages 272 - 274
Toksik hepatit, hafif biyokimyasal anormallikten akut karaciğer yetmezliğine kadar geniş bir spektrumda karşımıza çıkabilir. Günümüzde, kilo verme amaciyla herbal ürünlere ulasim oranlari artmıştır. Bu yazıda bitkisel içerikli zayıflama hapı kullanımı ile toksik hepatit birlikteliği olan bir olgu sunulmaktadır.
Toxic hepatitis can be seen in a wide spectrum from mild biochemical abnormalities to acute liver failure. Today, rates of access to herbal products for weight loss have increased. In this article, we present a case of toxic hepatitis associated with the use of herbal slimming pills.

27.Carotid Body Tumor Presented with Lenfadenomegaly; A Rare Case
Arif Yuksel, Serhan Uslu, Bulent Vatansever, Züleyha Can Erdi, İsmail Demir
doi: 10.5222/terh.2021.44712  Pages 275 - 278
Karotis cisim tümörleri (KCT) veya kemodektomalar kromaffin olmayan paragangliomalardır. Karotis cisim tümörleri,
boynun üst kısmında çenenin altında yer alan ağrısız, yavaş yavaş genişleyen kitleler şeklinde ortaya çıkar. Fizik
muayenede, lateral boyunda, yatay bir düzlemde dikey olarak olduğundan daha serbestçe hareket edebilen, pozitif
bir Fontaine işareti olarak adlandırılan, yumuşak, hassas olmayan bir kitle olarak ortaya çıkmaktadır. Erişkinlerde
nadir görülen lateral boyun kitlesinin ayırıcı tanısında lenfadenopati, branşial yarık kistleri, tükürük bezi tümörleri,
nörojenik tümörler ve karotid arter anevrizmaları bulunur. Altmış iki yaşındaki kadın hasta yalnızca boyun şişmesi
ile başvurdu. KCT, lenfadenomegali vakalarında etiyolojide nadiren saptanır. Biz vakayı literatüre sunmak istedik.
Carotid body tumors (CBTs) or chemodectomas are non-chromaffin paragangliomas. Carotid body tumors appear
as painless, slowly expanding masses located in the upper part of the neck under the chin. On physical examination,
it presents as a soft, non-tender mass in the lateral aspect of the neck that can move more freely in a horizontal
plane than vertically, referred to as a positive Fontaine sign. The differential diagnosis of a lateral neck mass, rarely
seen in adults, includes lymphadenopathy, branchial cleft cysts, salivary gland tumors, neurogenic tumors, and
carotid artery aneurysms. A 62-year-old female patient presented with only neck swelling. CBTs are rarely detected
in the etiology in cases of lymphadenomegaly. We wanted to present the case to the literature.

28.Spinal Epidural Abscess İn An Adolescent (Case Report)
Meryem Badem, Serpil Ugur Baysal, İlknur Karyağdı, Nusret Oren, Hamit Selim Karabekir, Nurşen Belet
doi: 10.5222/terh.2021.46872  Pages 279 - 282
Spinal epidural apse, risk etkeni olmayan çocuklarda pek az görülür. Ancak, spinal kordon boyunca uzanan epidural boşluğun enfeksiyonu ciddidir. Bu tanı; başağrısı, ateş, nörolojik defisit ve/veya spinal gerginlik yakınmaları olan olgularda düşünülmelidir. Olguların bir kısmında etken bulunamamaktadır. İngilizce tıp yazınında, son yirmi yılda yalnızca 31 pediayetrik vaka rapor edilmiştir. Nörolojik defisiti olan çocuklarda antibiyoterapi ve cerrahi girişim, tedavinin temelini oluşturur. Bu makalede sırtta ağrı, ateş yakınmaları ile başvuran, bağışıklık sisteminde sorun bulunmayan 12 yaşındaki erkek çocukta gelişen spinal epidural apse olgusu sunulmaktadır. Spinal manyetik rezonans görüntüleme ile T2 ve T10 düzeylerinde epidural apse saptandı. Acil cerrahi girişim yapılarak apse drene edildi. Kültürlerde üreme saptanmadı. Altı hafta boyunca sistemik antibiyotik verildi. Olgu sekelsiz iyileşti.
Spinal infections in immunocompetent children are very rare. But it is a serious infection in the epidural space along the spinal cord. It should be considered in patients with backache, fever, neurological deficits and/or spinal tenderness. There are cases which an etiology could not determined. In the English medical literature, there are only 31 reported pediatric cases in the last two decades. In children with neurologic deficits, surgery combined with systemic antibiotics constitutes the optimal therapy. We report a case of thoracal spinal epidural abscess in a 12-year-old adolescent boy who was immunocompetent and presented with spinal tenderness, back pain and four days of fever. A spinal magnetic resonance imaging demonstrated an epidural abscess between T2 and T10 level. An emergent surgical intervention was applied. Cultures remained negative. He was given systemic antibiotics for six weeks. He recovered without any sequelae.

29.Vascular Ring as a Rare Cause of Bronchiectasis in an Adolescent Patient
Tuba Tuncel, Özlem Sancaklı, Ulas Karadas, Mehmet Bozkurt, Baran Uğurlu, Emine Ece Ozdogru
doi: 10.5222/terh.2021.50480  Pages 283 - 287
Vasküler ringler, trakea ve/veya özofagus basısına neden olan arkus aortanın konjenital anomalileridir. Vasküler
ringlerin neden olduğu trakea basısı stridor, tekrarlayan akciğer infeksiyonları, kronik öksürük ve hışıltı, özefagus
basısı ise disfaji, beslenme zorlukları ve kusmaya neden olmaktadır. Bronşektazi, bronşial yapıda dilatasyon ve
distorsiyon ile seyreden ve kronik akciğer hastalığına yol açan bir yapısal bozukluktur. Bronşektazinin en sık nedenleri
kistik fibrozis ve geçirilmiş akciğer infeksiyonları iken konjenital anomaliler ender rastlanan nedenler arasındadır.
Bu makalede, bronşektazisi olan ve vasküler ring tanısı alan bir olgu sunuldu.
On yedi yaşında kız hasta, sürekli balgamlı öksürük yakınması ile başvurdu. Hastanın sütçocukluğu döneminden
itibaren akciğer infeksiyonları olduğu öğrenildi. Hastanın çekilen Toraks BT’sinde sağ akciğer üst lob ve orta lobda
ve sol akciğer alt lobda bronşektazi, özefagus ve trakeanın posteriorunda sağa doğru ilerleyen aberan subklavyen
arter görüldü. Bronşektazinin diğer nedenleri açısından yapılan tetkikleri normal olan hasta vasküler ring nedeniyle
opere edildi.
Hasta, bronşektazinin ender bir nedeni olan konjenital anomalisi olması ve adolesan dönemde tanı alması nedeniyle
ilginç bulunarak sunuldu.
Vascular rings are congenital anomalies of the aortic arch that can cause compression of the trachea and/or
esophagus. The compression of the trachea can cause stridor, recurrent respiratory infections, chronic cough/
wheezing, the compression of the esophagus can cause dysphagia, feeding difficulties and/or vomiting.
Bronchiectasis is a structural disorder that progresses with bronchial dilatation and distortion and causes chronic
lung disease. While the most common causes of bronchiectasis are cystic fibrosis and lung infections, congenital
anomalies are rare.
A 17-year-old girl admitted with a complaint of persistent cough with sputum. It was learned that the patient had
recurrent lung infections since infancy. Computed tomography of thorax revealed that bronchiectasis is at upper
and middle lobes of the right lung and lower lobe of the left lung and the aberrant subclavian artery the right in
the posterior of the esophagus and the trachea. The diagnostic investigations, which for the other causes of
bronchiectasis, were normal and, she was operated for a vascular ring.
The patient is presented as interesting because it has a congenital anomaly, which is a rare cause of bronchiectasis
and is diagnosed in the adolescent period.

30.Single Stapling of Right Upper Lobe Vein and Truncus Anterior Artery in Videothoracoscopic Lobectomy
İlker Kolbas, Çağatay Tezel, Talha Dogruyol, Mustafa Akyıl, Serdar Evman, Volkan Baysungur
doi: 10.5222/terh.2021.57804  Pages 288 - 290
Videotorakoskopik rezeksiyonlar, özellikle son yirmi yılda akciğer kanseri tedavisine en çok tercih edilen minimal invaziv cerrahi tekniktir. Torakoskopik cerrahide video kamera teknolojisi, teknolojik ekipman ve staplerler gibi yüksek teknoloji cerrahi aletler gereklidir. Truncus anterior ve sağ üst lob veninin tek seferde stapler ile kesilmesi için bir teknik geliştirdik, bu şekilde sağ üst lobektomiler için daha az operasyon süresi ve daha düşük maliyet etkinliği sağlamayı amaçladık.
Videothoracoscopic resections are among the mostly preferred minimally invasive thoracic surgical techniques to treat lung cancers especially in the last two decades. In thoracoscopic surgery video camera technology, high-tech equipment and surgical instruments including staplers are required. We have developed a technique for dissection and cutting of truncus anterior and right upper lobe vein in one step with stapler by this way we aimed to provide less operation time and more cost- effectiveness for right upper lobectomies.

LETTER TO THE EDITOR
31.Art in Medicine; Art in Tepecik Hospital
Hulya Parıldar, Dilek Subay Orbatu, Mustafa Emiroğlu
doi: 10.5222/terh.2021.85530  Pages 291 - 292
Abstract | Full Text PDF


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale