Tepecik Eğit Hast Derg: 6 (1)
Volume: 6  Issue: 1 - 1996
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Differential Diagnostic Problems in Fine Needle Aspiration Cytology of Breast
Dilaver Demirel, İbrahim Öztek
doi: 10.5222/terh.1996.98029  Pages 1 - 12
Bu makalede memenin ince iğne aspirasyon sitolojisinde ayırıcı tanı problemleri gözden geçirilmiştir. Memenin ince iğne aspirasyon sitolojisinde (ÎİAS), kesin tanının zor veya olanaksız olduğu bir spektrum, gri zon olarak tanımlanır. Bu zon tübüler adenomalar, tübüler karsinomalar, filodes (phyllodes) tümörler, intraduktal papilomlar, iyi diferansiye papiler karsinomlar, insitu karsinomlar, mukosel benzeri tümörler, koloid karsinomalar, lobüler karsinomlar ve bazı apokrin karsinomalar, fibroadenomlar, metaplastik, laktasyonel veya reaktif değişiklikler ile bazı benin olayları içine alır. Bu makalede gri zonu daha iyi anlamak amacı ile sitolojik olarak birbirine benzer lezyonlar arasında sitolojik bir karşılaştırma yapılmıştır. Ayrıca meme sitolojisinde materyalin yeterliliği ve diagnostik kriterlerle ilgili olarak kabul edilmiş, üniform bir sisteme olangereksinim vurgulanmıştır.
Differentialdiagnostic problems in fine needle aspiration cytology (FNAC)of breast is reviewed. A spectrum, m which there is a definitive diagnosis is difficult or impossible to made, is defined as a gray zone in FNAC of breast.This zone inelude tubular adenomas, tubular carcinomas, phyllodes tumors/intraductal papillomas, well differentiated papillary carcinomas, in situ carcinomas, mucocele- like tumors, colloid carcinomas, lobular carcinomas and some apocrine carcinomas, fibroadenomas, metaplastic, lactational or reactive changes, and some benign processes. In an attempt to better understand gray zone a cytologic comparison among cytologically lookalike lesions was done in this article. A necessity of an accepted, uniform system with regard to adequacy of specimen and diagnostic categories in breast cytology was also stressed.

2.Drug Treatmentin Children With Juvenile Rheumatoid Arthritis
Sadık Akşit
doi: 10.5222/terh.1996.16442  Pages 13 - 19
Juvenil romatoid artrit QRA), kronik sinovit ile karakterize ve birçok eklem dışı yangısal tutulum da gösteren bir hastalık veya hastalıklar grubudur. Çocuklarda en sık görülen romatizmal hastalıktır. JRA tedavisinde amaç eklem yangısını baskılamak, sekonder olarak gelişebilecek deformiteleri önlemek ve sistemik hastalığı kontrol altına almaktır. JRA'te tıbbi tedavi oldukça karmaşıktır Genel olarak hastalığın başlangıcında nonsteroidal antienflamatuvar ilaçlar (NSAİ) kullanılır. Ancak yaşamı tehdit eden sistemik komplikasyonlar varsa puls metilprednizolon ve metotreksat gibi daha yoğun tedaviler uygulanır. Bu yazıda, JRA'teki yeni farmakolojik tedavi yaklaşımları gözden, geçirilmiştir.
Juvenile rheumatoid arthritis (JRA) is a disease or a group of diseases characterized by chronic synovitis and associated with a number of extra-articular inflammatory manifestations. It is the most common rheumatic disease in children. The aim of therapy in JRA is supression of articular inflammation, prevention of secondary deformities and control of systemic disease. Medical treatment of JRA is very complex. The nonsteroidal anti-inflammatory drugs are generally preferred at the onset of disease. But, the more intensive treatments such as high dose pulse methylprednisolone and methotrexate were given to the patient with life-threatening systemic complications. In this paper, new approaches to the pharmacologic treatment of JRA are reviewed.

3.Apoptosis -Concept, Mechanisms, Significancein Oncology-
Binnur Önal
doi: 10.5222/terh.1996.23540  Pages 20 - 34
Yaşayan doku ortamında hücrelerin tek tek silindiği fizyolojik bir ölüm şekli olan apoptozis 1980'li yıllarda yeniden bilim dünyasının gündemine gelmiş ve günümüzde biyoloji ile tıp bilimlerinin en yoğun şekilde araştırılan konularından biri olmuştur. Normal dokularda homeostazın sürdürülmesi hücre çoğalması ve ölümü arasında bir dengenin yansımasıdır. Programlanmış hücre ölümü (Apoptozis) hasarlı hücreleri ortadan kaldıran, histogenez ve morfogenezde rol oynayan, kendini yenileyen dokularda mitozu dengeleyen özgün bir fenomendir. Hücrenin intihan olarak da kabul edilen bu ölüm modeli, genomik DNA'nın internükleozomal sindirimi ile karakterlidir. DNA sindirimi hem fizyolojik uyaranlarla hem de sitotoksik tedaviler ile uyarılabilmektedir. Söz konusu sindirim sürecinin, hücre içi Ca artışı ile aktive olan, -Ca ve Mg'a bağımlı- endonükleaz tarafından kontrol edildiği düşünülmektedir. Morfolojik olarak apoptotik hücreler küçük, yoğunlaşmış cisimcikler olarak gözlenirler. Nüve kromatini yoğunlaşmış hücre organelleri ile birlikte membrana bağlı cisimcikler oluştururlar. Sitoplazma yüzeyinde kabarcıklar gelişir, hücre membrana bağlı apoptotik cisimciklere dönüşür. Sitoplazma membranmda gelişen özgün kimyasal değişiklikler, apoptik cisimciklerin fagositler tarafından tanınmasını kolaylaştırır. Hücre ölümünün bu aktif formu, hedef hücreyi dokuda inflamatuar yanıta yol açmadan öldüren; başta bcl-2 ve p53 olmak üzere pek çok protoonkogen ve tümör supresör genin rol aldığı genetik program(lar) tarafından kontrol edilmektedir. Beş trilyondan fazla hücreyi barındıran insan organizmasında tüm hücrelerin mi apoptozise gidebildikleri yoksa hormon veya büyüme faktörlerinin doğrudan kontrolünde bulunan apoptotik ölüme yatkınlığın yalnızca bazı dokulara mı özgü olduğu sorusu günümüzde hala aydmlatılamamıştır. Hücrelerdeki bu "ölüm şalterini" programlı biçimde kullanabilen bilim dünyası kanser, AİDS, lösemi, myokard enfarktüsü, Parkinson ve Alzheimer gibi sayısız hastalığı yönlendirmek, dolayısı ile iyileştirmek ve yaşamı uzatmak için temel bilgileri sağlayabilecektir.
The maintenance of homeostasis in normal tissues reflects a balance between cell proliferation and cell death. Programmed cell death (Apoptosis) is the ubiquitous physiological phenomenon of intentional cell death that eliminates redundant cells, changes phenotypic composition during histogenesis, provides form during morphogenesis and balances mitosis in renewing tissues. This pathway of cell death is characterized by internucleosomal digestion of genomic DNA. Such DNA digestion can be induced by both physiological stimuli and cytotoxic treatment with many anticancer agents. This digestion has generally been cosidered to be mediated by a Ca++/Mg++ dependent endonuclease that is activated by increases in intracellular Ca2+. Morphologically apoptotic cells appear as small, condensed bodies. The chromatin is dense and fragmented, packed into compact membrane-bound bodies together with randomly distributed cell organelles. The plasma membrane shows extensive blebbing. It buds off projections so that the whole celi may split into several membranebound apoptotic bodies. Significant chemical changes take place in the plasma membrane. This helps in recognition of the apoptotic bodies by phagocytes. At this moment it is unclear if all cells can undergo apoptosis or it is a characteristic of only some tissues which are predisposed to apoptotic death being directly under the control of hormones or growth factors. This active form of cell death is controlled by a genetic program(s) that kills the targeted cell without causing subsequent inflammation. Tumor suppressor gene such as p 53 and oncogene such as bcl-2 are found to be closely related to apoptotic processes in a cell. Control of programmed cell death in normal and redundant cells could provide new implications for therapy in many conditions such as cancer, AIDS, leukemia, myocardial infarction and neurodegenerative diseases.

4.Clinical Significances and Pediatric Reference Ranges of Some Enzymes in Clinical Chemical Diagnosis
Nevbahar Turgan, Sara Habif, Handan Handan Çelik
doi: 10.5222/terh.1996.09068  Pages 35 - 39
Enzimlere ait referans aralıkları yaş grupları ve cinsiyete göre belirlenmektedir. Bu yazıda pediatrik tanıda sık bavurulan bazı enzimler, bunlarla ilgili güncel araştırmalardan da örnekler verilerek gözden geçirilmiş ve erişkin normallerden farklılıkları vurgulanarak pediatrik referans aralıkları belirtilmiştir.
Age and sex are among the majör physiological factors affecting serum enzyme activities. Accordingly, reference ranges are established for different age and sex groups. In this article, recent studies on some of the common enzymes in pediatric practice are reviewed and differences in pediatric reference ranges of these enzymes from adults are emphasized.

5.Approach To The Erectile Dysfunction
Aziz Peker, Osman Seçkin
doi: 10.5222/terh.1996.45793  Pages 40 - 43
Erektil disfonksiyon son yıllarda üroloji içinde daha fazla tartışılır, araştırılır olmuştur. Bunda ereksiyon fizyolojisinin daha iyi aydınlatılmış olmasının rolü vardır. Artık üroloji kitaplarında ve eğitiminde bu konuya daha fazla yer verilmektedir. Bu yazıda ereksiyon kusuru olanlarda tedaviye dek yaklaşımın nasıl olması gerektiği kısaca değerlendirilmiştir.
In recent years, urologists largely discussed and worked upon erectile dysfunction. Physiology of erection is better understood, and took great part in this development. Text books and educational systems consider this reality more seriously. In this manner, this report shows the summary of the approach to the patients with erectile dysfunction, until the therapy.

6.Nursing Management of The Patient Experiencing Chemotherapy Induced-Nausea and Vomiting
Ümran Demir
doi: 10.5222/terh.1996.72436  Pages 44 - 48
Bireyler, kemoterapi tedavisine diğer kişilere benzemeyen ve önceden tahmin edilmeyen biçimde cevap vermektedirler. Bu nedenle hemşirelerin, kemoterapiye bağlı oluşan bulantı ve kusmayı önlemek için önce hastaların durumlarını değerlendirmeleri, sonra dikkati başka yöne çekme, sistemik hassasiyeti azaltma, kas gevşetme yöntemleri, hipnoz, çevrenin düzenlenmesi ve diyetin ayarlanması gibi yönetmeleri hastalara öğretmeleri gerekmektedir. Fakat bu yöntemlerin amacına ulaşabilmesi için de hastaların uygulamaya istekli olmaları zorunludur.
The reactions of individuals against chembtherapy side effects are different. Therefore, the nurse should teach the patient to use the techniques such as progressive muscle relaxation, systematic desensitisation, hypnosis, dietary adjustments and alteration, to prevent or minimize the chemotherapy induced nausea and vomiting. However, the patient must be willing to attempt alternative methods.

7.Recent Development in Day-Case Anaesthesia
Esin Lekili
doi: 10.5222/terh.1996.02651  Pages 49 - 53
Son derece özgün, kısa etkili ve az yan etkili güçlü yeni anestezik ilaçların ortaya çıkışı ayaktan cerrahi girişimlerin anestezisinde hızlı bir gelişme sağlamıştır. IV anestezi için araştırmalar hızla devam etmektedir. Propofol yada eltanolon ile yapılan anestezide indüksiyon ve anestezinin devamı hemen daima hızlı bir uyanma ve erken taburcu olmayı sağlamaktadır. Sevofluran ve desfluran gibi inhalasyon anestezikleri hızlı bir başlangıç ve yine hızlı bir uyanma oluşturmaktadır. Kısa etkili kas gevşeticileri ayaktan girişimler için en uygun olanlarıdır. Son zamanlarda geliştirilen nondepolarizan kas gevşeticilerinden rokuronyum ve mivakuryum, süksametonyum ile karşılaştırıldığında entübasyona çok daha uygun koşulları sağlamaktadır. Lokal anestezi altında yapılan cerrahi girişimler düşük doz sedatif/hipnotik ilaçların ilavesiyle çok daha rahat olmaktadır. Midazolam bunların içinde en uygunu görünmektedir. Ayaktan cerrahi girişimlerin anestezisindeki son farmakolojik gelişmeler anesteziyolog ve aynı zamanda cerrah için erken uyanma, az yan etki, tatminkar cerrahi koşullar gibi avantajlar sağlamaktadır.
The availability of potent anaesthetic drugs with greater specifity, shorter duration of action and fewer side effects has provided a rapid improvement for outpatient surgery. The search for improved intravenous anaesthesia with propofol or eltanolone generally results in more rapid recovery and can permif earlier discharge. General anaesthesia with inhalational anaesthetic drugs such as sevoflurane and desflurane contribute to faster onset and offset of effect. Muscle relaxants of short duration are most appropriate for outpatient anaesthesia. A recently introduced non-depolarizing muscle relaxant rocuronium and mivacurium can provide acceptible intubating conditions in a time comparable to suxamethonium. The comfort of surgical procedures performed under local anaesthesia can be improved by administering low doses of sedative - hypnotic drugs. Midazolam seems the most appropriate one. Recent pharmaceutical developments in the field of day-case anaesthesia has provided real advent-ages to anaesthesiologist and at the same time to the surgeons such as earlier awaking, fewer side effects, satisfactory surgical comforts.

8.Ultrasonographically Guided Fine Needle Aspiration Biopsy of Intraabdoivhnal Lesions
Tahir Güven Sandıkçıoğlu, Seyit Kaya, Güler Tolgonay, Dilek Erkuş, Ege Süzer, Ümit Bayol, Murat Çobanoğlu
doi: 10.5222/terh.1996.89799  Pages 54 - 57
Ultrasonik incelemede, karın içi lezyon saptanan 106 olguya, ultrasonografi rehberliğinde, perkutan ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulandı. 22 numara Chiba tipi iğne kullanarak elde edilen aspirasyon materyali, 88 Olguda (%83) malin, 18 olguda (%17) sitopotolojik ayırıcı tanı sağlandı. Olgular, biyopsi sonrası 4 ile 36 ay gözlemde tutuldular. Karaciğer, pankreas, lenf nodülü, böbrek, adrenal ve safra kesesine uygulanan biopsilerde 3 yanlış negatif, 79 gerçek pozitif, 24 gerçek negatif tanıya ulaşıldı. 3 olguda yetersiz meteryal nedeniyle biyopsi yinelendi. Çalışmada ulaşılan duyarlılık %95, özgüllük %100 ve doğruluk oranı %97 idi. Analjeziğe yanıt veren ağrı dışında, (4 olgu) biyopsiye bağlı komplikasyon oluşmadı.
106 cases with irıtraabdominal lesions diagnosed ultrasonographically had fine rıeedle aspiration biopsies under ultransonographic guidance. The aspirates obtained by 22 gauge Chiba rıeedle were diagnosed to be malignant in 88 cases (83%) and benign in 18 cases (17%). It was possible to reach cytologic differetial diagnosis in 64 cases, the patients were called for periodic control between 4 to 36 months. 79 true positive, 24 true negative and 3 false negative results were achieved in biopsies of the lesions in the liver, pancreas, lymph nodes, kidney, gallblader and adrenals. Biopsies were repeated in 3 cases, due to insufficient material. The sensitivity of the present study was 95%. No complications due to fine needle aspiration biopsy, but pain responding to analgesics was recorded in 4 cases only.

9.The Correlation Between Hemostatic Parameters and Microalbuminuria in Diabetic Patients
Aysel Akgüner, Bilgin Özmen, Sema Özinel, Bülent Ildız, Sinan Erten, Ziya Günal
doi: 10.5222/terh.1996.94587  Pages 58 - 63
Diabetes mellitus komplikasyonları nedeni ile güncelliğini koruyan ve üzerinde yoğun olarak çalışılan kompleks bir hastalıklır. Özellikle de diabetiklerde, nondiabetiklere göre kardiyovasküler mortalite ve morbitiditenin yüksek olması bu konudaki çalışmaları yoğunlaştımaktadır. Çalışmamızda 14 kişilik kontrol grubu ile 20 tip I 33 Tip II diabetli olguda endotelyal hücre hasarmı gösteren hemostatik parametreler olan fibrinojen, Faktör VIII, Antitrombin İÜ (ATIII) ve Protein C ile mikroalbuminüri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Kontrol grubuna göre, Tip I diabetiklerde Faktör VII düzeyinde azalma (p>0.005), Fibrinojen (p<0.01) yanısıra aPTT, Faktör VII, AT-III ve Protein C düzeylerinde istatiksel önden anlamlı olmayan artış (p>0.05), Tip II diabetik olgularda ise aPTT düzeylerinde azalma (P>.005), fibrinojen, Faktör VII, Faktör VIII ve protein C düzeylerinde istatiksel yönden anlamlı artış görülürken (p<0.01), AT-III değerindeki artma istatiksel anlamlı bulunmadı. Her iki diabetik gurupta, kontrol gurubuna oranla 24 saatlik mikroalbuminüri düzeyleri istatiksel yönden anlamlı yüksek bulundu (p<0.01). Tip I diabetik olgularda mikroalbuminüri ile sadece Faktör VIII arasmda korelasyon saptandı. Aynı korelasyonu mikroalbuminüri ile fibrinojen, Faktör VII, AT III, aPTTT, Protein C arasında bulunmadı. Sonuçlar, diabetik olgularda normoalbuminürik dönemde bile endotel hücre hasarmı gösteren hemostatik mekanizmaların bozulduğunu desteklemekte, bu da diabetiklerde artmış kardiyovaküler hastalık riskinin açıklanmasına yardım etmektedir.
Diabetes melllitus is a complicated disörder because of its complications that protect its contemporary and on which intensive studies are carried out. Particularly,cardiovascular mortality and morbidity are higher in diabetic cases than nondiabetics so that the studies recomedense in this subjects. We invastigated the correlation between microalbuminuria and Factor VII, Factor VIII, aPTT and Protein-C Which one all fibrinogenic and show endotelial damage as haemostatic parameters in 33 Type II ant 20 Type I diabetic cases with 14 control cases in our study. In type Idiabetics compared to control group Factor VI levels there was a decreased (p>0.05) and a nonsignificant increase statistically in fibrinogen (p<0.01) in addition to aPTT, FactorVII,AT-II and protein C levels, while there was a decrease in aPTT levels of type 2 diabetic cases and statistically a significant increase in fibrinogen, Factor VII, Factor VIII and protein C levels as the increase in AT-III values was not statistically significant. Statistically important increase was observed in microalbuminuria levels of 24 hours, between control group and both diabetic groups (p<0.01). We designed, a correlation in Type I diabetic cases between only Factor VIII and microalbuminuria. We could not find the same correlation between microalbuminurea and fibriogen, Factor VII and Protein C. In conclusion, hameostatic mechanism showing endotelial celi damage during normoalbuminuric stage in diabetic cases were defunct. So this situation can help to explain the increased cardiovascular disorder risk in diabetic patients.

10.Hypercoagulability in Children With Nephrotic Syndrome
Nejat Aksu, Adnan Ünver, Işın Yaprak, Sema Özinel, Coşkun Dorak, Hakan Erdoğan
doi: 10.5222/terh.1996.72437  Pages 64 - 71
Nefrotik sendromlu hastalarda görülebilen tromboembolik olaylardan koagülasyon faktörleri, protein C, protein S, antitrombin III düzeyleri ile trombosit sayısı ve trombosit fonksiyonlarındaki değişikliklerin sorumlu olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada nefrotik sendromlu çocuklarda hiperkoagülabiliteden sorumlu faktörleri araştırarak tedavi ile meydana gelen değişiklikleri incelemeyi amaçladık. Çalışma 4'ü kız 20'si erkek toplam 24 hasta üzerinde yapılmıştır. Olgularm yaş dağılımı 2-13 yaş arasmda olup, yaş ortalaması 8.37±3.62 yıldır. Olgular yeni tanı almış veya son 6 aydır ilaç kullanılmamış olup atak ile gelen hastalardan seçilmiştir. Aynı yaş ve cinsiyet dağılımında 20 sağlıklı çocuk kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm hastalar tedavi öncesi ve tedavinin 8-lO.haftasmda hemogram, sedimantasyon, 24 saatlik idrarda protein, serumda total protein, albumin, total kolesterol, trigliserid, LDL, HDL, antitrombin III, protein C, protein S,fibrinojen, Faktör V, VIII, X parametreleri ile değerlendirilmiştir. 16 olguya böbrek biyopsisi yapılmıştır. İstatistiksel değerlendirme x2,t testleri ve korelasyon analizi ile yapılmıştır. Nefrotik sendromlu olgularda antitrombin III (%60.2±25.3) ve Faktör X (%89.4±21.4) düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir düşüklük saptanmıştır (p<0.001, P<0.01). Protein C (%122.8±26.0), fibrinojen (589.1±188.4mg/dl) ve Faktör VIII (%119.7 28.5), düzeyleri ile trombosit sayısı (430.8±110.4/mm3) ise kontrol grubuna göre belirgin olarak yüksek bulunmuştur (p<0.01). Protein S, Faktör V düzeyleri ile PZ ve APTZ değerlerinde iki grup arasmda istatistiksel bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Hastalık sırasmda düzeylerinde değişiklik saptanan parametreler, tedavi sonrası normal değerlerde saptanmıştır. Sonuç olarak, nefrotik sendromlu olgularda görülebilen tromboembolik komplikasyonlardan antitrombin III değerlerinin azalması ve fibrinojen düzeylerinin artması sorumludur. Bu komplikasyonların önlenmesinde protein C düzeyi artışının da rolü olabilir.
It has been suggested that the thromboembolic tendency of nephrotic patients is related to changes of levels of coagulation factors, protein C, protein S, antithrombin III, platelet count and functions. The aim of this study was to evaluate the factors contributing to hypercoagulability state and the effect of treatment in nephrotic children. This study comprises a total of 24 patients with nephrotic syndrome, aged 2-13 years (mean age 8.37 3.62 years) of whom 4 is female and 20 is male. Twenty healthy children matched for age and sex with patients were selected as control group. The study population was evaluated for physical examination, sedimentation rate, proteinuria, serum albumin, cholesterol, triglycerid,LDL, HDL, antithrombin III, protein C, protein S, fibrinogen and coagulation factors including factors V, VIII and X. The patients were initially studied during acute phase of their disease and after 8-10 weeks of steroid treatment. Renal biopsy was performed in sixteen patients. Statistical evaluation was made by X2, t tests and correlation analysis. Antithrombin III (60.2±25.3%) and factor X (89.4±21.4%) levels were significantly low in nephrotic patients (P<0.001, P<0.001). Protein C (122.8±26.0%), fibrinogen (589.1±188.4mg/dl), factor VIII (119.7+28.5%) levels and platelet count (430.8±110.4/mm3) were higher than control group (p<0.01). Protein S, factor V, prothrombin time and activated partial thromboplastin levels were not significantly different from normal values (p>0.05). In conclusion, low antithrombin III and high fibrinogen levels are responsible for thromboembolic events in children with nephrotic syndrome. Increased levels of protein C may play some role in the prevention of these complications.

11.The Prevalance of Autoantibodies in Healthy Adults
Şükran Köse, Aytül Sin, Ender Terzioğlu, Ali Kokoludağ, Filiz Sebik, Tomris Kabakçı
doi: 10.5222/terh.1996.27622  Pages 72 - 74
Bu çalışmada 211 sağlıklı genç erişkinde otoantikor sıklığı araştırılmıştır. Bu kişilerde antinükleer antikor (ANA), antids DNA, anti-tiroglobülin (anti-T), ve anti-mikrozomal (anti-M) antikorları araştırılmıştır. İncelemeye alınanlar arasında 16 ve 17 yaşmda 2 kadında (%1) ANA pozitif bulunmuştur. RF ve anti-ds DNA tüm olgularda negatif, anti-T ve anti-M ise 2 olguda pozitif olarak saptanmıştır. Genç yaş grubunu içeren çalışmamızda, otoantikorlarm saptanması bu sonuçlarm klinik bulgular eşliğinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
The prevalance of autoantibodies, Antinuclear antibody (ANA), rheumatoid factor (RF), anti-ds DNA, anti-thyroglobulin (anti-T) and anti-microsomal antibodies (anti-M) were investigated in 211 healthy adults. Two young female subjects of ages 17 and 18, were positive against T and M antibodies, while all were negative for RF and anti-ds DNA antibodies.

12.The Importance of The Role of Circulating Immune Complexes in Determination of Clinical Activity in Systemic Lupus Erythematosus
Ali Kokuludağ, Ender Terzioğlu, Aytül Sin, İbrahim Kıyıcı, Şükran Köse, Filiz Sebik, Tomris Kabakçı
doi: 10.5222/terh.1996.55293  Pages 75 - 79
Bu çalışmada, sistemik eritematozuslu 27 hastada ve 10 sağlıklı kontrolde dolaşan imün koplekslerin serum seviyeleri nefelometrik yöntemle ölçülmüş ve hastalık aktivitesi ile paralelliği araştırılmıştır. Hastalık aktivitesi Lupus Aktivite İndeksine göre değerlendirilmiştir. Dolaşan imün komplekslerin seviyeleri sistemik lupus eritematozlusu olgularda kontrol grubuna göre (sırasıyla 7.22 ± 2.85 ug/ml ve 4.24 ± 0.68) ve aktif hastalarda inaktif hastalara göre (sırasıyla 8.19 ± 2.7 )ug/ml ve 6.03 ± 2.5 ug/ml) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Dolaşan imün komplekslerin ölçümünün sistemik lupus eritematozusda hastalık aktivitesini değerlendirmede yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.
In this study, we measured serum levels of circulating immune complexes in 27 patients with systemic lupus erythematosus and in 10 healthy subjects using nephelometric assay and determined whether there was any correlation with disease activity. Disease activity. Disease activity was assessed according to Lupus Activity Index system. The serum levels of circulating immune complexes were found significantly higher in patients than control subjects (7.22 ± 2.85 (ag/ml and 4.24 ± 0.68 respectively). Clinically active patients were also found to have significantly higher levels than those clinically inactive (8.19 ± 2.7 (ug/ml and 6.03 ± 2.5 ug/ml respectively). It was concluded that the measurement of circulating immune complexes might be helpful to assess disease activity in systemic lupus erythematosus.

13.Plasma Lipidvaluesin Obese Children
Berrak Sarıoğlu, Şule Can, Işın Yaprak, Ebru Özerkan, Savaş Kansoy, Sema Özinel
doi: 10.5222/terh.1996.06464  Pages 80 - 84
Obez çocuklardaki lipid metabolizması değişikliklerini araştırmak amacıyla, beden kitle indeksi 95. Persentilin, yaşa göre tartısı %120'nin üzerinde olan, 5-14 yaş arasındaki 47 eksojen obez çocuk, normal kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Olguların; plaszma trigliserid, total kolestrerol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, apolipoprotein Aı, apolipoprotein B düzeyleri değerlendirildi ve hiperinsülinemi ile ilişkisi araştırıldı. Obez olgularda trigliserid ve total kolesterol düzeyleri normal çocuklara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). 2 grup arasında; yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, apolipoprotin Aı ve apolipoprotein B değerleri yönünden anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hiperinsülinemik ve normoinsülinemik obezler arasmda da, lipid profili bakımından anlamlı fark tesbit edilmedi (p>0.05). Sonuç olarak obezitenin hiperlipidemi için bir risk teşkil ettiği; ancak hiperinsülineminin, plazma lipid düzeyine etkisinin çocuklarda erişkinlerdeki kadar belirgin olmadığı kanısına varıldı.
Fortyseven obese children aged between 5-14 years were compared to 20 non-obese, healthy aged-matched children to identify the changes in lipid metabolism. Body mass indexes of obese children were over 95th percentile and weight for age were over 120%. Plasma levels of triglycerides, total cholesterol, high-density lipoprotein cholesterol, lowdensity lipoprotein cholesterol, apolipoprotein Aı, apolipoprotein B were assessed in both groups and the relationship between the results and hyperinsulinemia was evaluated. Triglycerides and total cholesterol were significantly higher in obese group (p<0.05). There was no correlation between groups according to high-density lipoprotein cholesterol, lowdensity lipoprotein cholesterol, apolipoprotein Aı and apolipoprotein B (p>0.05). Hyperinsulinemic and normoinsulinemic obese children had also no differences in respect to lipid profile (p>0.05). In conclusion, the study showed us that; however obesity is a risk factor for hyperlipidemia, plasma lipid levels were not affected at childhood as in adults.

14.Lenf Ventricular Diastolic Functions in Obesity
Bilgin Özmen, Moris Şen, Murat Akyurt, Ümit Yoket, Alev Saral, Sinan Ertem
doi: 10.5222/terh.1996.88224  Pages 85 - 87
Bu çalışmada, normotensif, kardiyovsküler hastalığı ve hipelipidemisi bulunmayan 32 (VKI=34.18±8.60), (bel/kalça oranı=1.18±0.25) şişman ile, 10 sağlıklı (VKI=21.91±1.77), (bel/ kalça oranı=0.72±0.21) kadında sol ventrikül diyastolik fonksiyonları ekokardiografi ile ölçüldü. Sonuç olarak; obezlerde kontrol grubu arasmda diyastolik fonksiyonları açısından; E (p<0.01), A (p<0.05) hızlarında istatiksel yönden anlamlı azalmanın yansıması olarak E/A oranındaki anlamlı azalmanın (p<0.05) dışında fark bulunmadı.
In this sutııdy, left ventricular diastolic functions of 32 normotensive obese women, without having cardiovascular disease and hyperlipıdemia (Body mass index BMI=34.18±8.6), waist to hip ratio (1.18±0.25) and 10 healthy subjects (BMI=21.91±1.77), waist to hip ratio (0.72±0.21) were compared with echocardiography. In conculusion, we could not observe any difference between obese patients and controls except a statistically significant decrease E/A ratio as result of decreases in velocities of both E (p<0.01) and A (p<0.05) waves. There were no difference regarding IVRT (Izovolumic Relaxation Time), DT (deceleration Time) and a waves between the two groups.

15.The Risk of Stapler Usage in Operations of Rectal Carcinoma
Mustafa Erol, Mustafa Tireli, Serdar Kaçar, Ünsal Aybek
doi: 10.5222/terh.1996.06812  Pages 88 - 92
Stapler dentat çizgide bile bir anastomoz oluşturulmasına olanak sağlıyarak sfinkter fonksiyonlarını koruyucu bir ameliyata fırsat vermektedir. Bu nedenle son yıllarda rektum kanseri ameliyatlarında bu aletten yaygın bir şekilde yararlanılmaktadır. Kliniğimizde son 3.5 yıl içinde 19 rektosigmoid kanserli olguda hastalıklı bölgenin rezeksiyonundan sonra stapler kullanılarak uçuca kolokolostomi gerçekleştirilmiştir. 13 hastaya anterior rezeksiyon, 3 olguda aşağı ve 3 hastaya da çok aşağı anterior rezeksiyon uygulandı. Olguların 16'sında çift stapler tekniği kullanıldı. Ameliyat sonrası evrede hiçbir hasta kaybedilmedi. Yedi olguda dokuz erken dönem (4 anastomoz kaçağı, 2 pnömoni, 2 atelektazi, 1 yara enfeksiyonu), iki hastada iki geç dönem (tümör nüksü ve darlık) komplikasyonu saptandı. Bu veriler stapler kullanımının mortalite ve morbiditeyi arttırmadan sfinkter koruyucu bir cerrahi uygulama fırsatı vereceğini göstermektedir.
By means of performing anastomoses even in dentate line; stapler gives the opportunity of making sphincter fuction saving procedures. This device was used in the operations for rectum carcinoma frequently. In our clinic, in 19 rectosigmoid carcinoma cases, after resection of tumor invaded portion by using stapler, we performed end to end colocolostomy procedures during last 3.5 years. 13 of these cases underwent anterior resection, 3 of them low anterior resection and the other three undenvent very low anterior resection. During postoperative period no excitus was seen. Nine complications were seen in seven cases in the early postoperative period (4 anastomoses leakage, 2 pneumonia, 2 atelectesia, 1 wound infection) and two complications in two cases in the late postoperative period (tumor relapse and stenosis). These data show that, stapler usage does not increase mortality and morbidity, instead it gives us the opportunity of performing sphincter saving procedures.

16.HBV and HCV Infections in Hemodialysis Unit
Seyhun Kürşat, Şükran Köse, Ayla Havuk, Kazım İnci, Onur Özgenç, Erol Salk
doi: 10.5222/terh.1996.24861  Pages 93 - 96
Hemodiyaliz hastalarındaki önemli sorunlardan biri HBV ve HCV enfeksiyonlarıdır. Alman çeşitli önlemler ile HBV tehlikesi azalırken, HCV enfeksiyon riski gün geçtikçe artmaktadır. Bu çalışmada SSK İzmir Eğitim Hastanesi Hemodiyaliz merkezinde, HBV ve HCV enfeksiyonlarım etkileyen çeşitli parametreler araştırılmıştır. HBsAg olumluluk oranı %19.7 (14/71), iken, HCV için bu oran %36.6 (26/71)' dir. HBV enfeksiyonu ile diyaliz süresi, kan transfüzyonu arasında bir ilişki bulunamamış, ALT yüksekliği ile HBV arasmda anlamlı bir ilişki saptanmıştır. HCV enfeksiyonu ile diyaliz süresi ve ALT yüksekliği ilişki gösterirken, kan transfüzyonu ile bu enfeksiyon arasmda bir ilişki hastalar bir bütün olarak ele almdığında saptanamamıştır. Bu da diğer bulaşma yolları olasılığını düşündürmektedir. Buna karşın 1-9 ünite kan transfüzyonu yapılan 29 hastada anti-HCV olumluluğu %28, 10-20 ünite kan transfüzyonu yapılan 21 hastada %33 iken, 21 ünite ve üzerinde kan transfüzyonu yapılan 21 hastada ise %52 oranına erişilmesi, en azından bu son gurupta kan tranfüzyonunun hemodiyaliz hastalarındaki HCV infeksiyonu yayılımında etkili olduğunu akla getirmektedir.
One of the important problems in hemodialysis patients is the HBV and HCV infections. While as a result of various precautions that has been undertaken, the HBV threat is decreasing, HCV infection risk is increasing continuously. In this study various parameters were investigated effecting HBV and HCV infections. HBs Ag and anti- HCV positivities were found to bv 19.7% (14/71) and 36.6% (26/71) respectively, while no relationship was found between HBV and dialysis duration or blood transfusions; the increase in ALT values and HBV positivity were found to be interrelated importatly. As regard to the HCV, no relation was found with blood tranfusions when hemodialysis patients were taken into consideration as a whole group, but dialysis duration and increases in ALT were strong factors that effect HCV prevalence. The results suggest that HCV infection can be carried by means other than blood transfusion. On the contrary, when patients were grouped according to the number of blood transfusions, it was found that while anti- HCV positivitiy was 28% in 29 patient with 1-9 units anad 33% in 21 patients with 10 to 20 units of blood transfusion, the prevalence increased to 52% in 21 patients who had been transfused more than 20 units of blood. This last finding suggests that at least in the last group, blood transfusions can play a role in the transmission of HCV infection among hemodialysis patients.

17.Breast Feeding Habits of The Labour-Families in Aydın
Akın İşçan, Aydın Ece, Nureddin Vurgun, Fatih Özcan
doi: 10.5222/terh.1996.91328  Pages 97 - 103
Bu çalışmada Aydın ilinin işçi kesiminde annelerin emzirme konusundaki davranışlarını araştırdık. SSK Aydın Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine baş vuran 1 yaşını henüz doldurmuş bir bebeği olan 468 anne ile görüşüldü. Annelerin %70.7'si 3 aydan uzun, %52.4'ü 6 aydan uzun, %19.4'ü 1 yıldan uzun süre emzirmiş, %20.3'ü ilk ay içinde, %66'sı ilk 3ay içinde ek gıdalara başlamıştı. Annelerin %45.9'u sütü azaldığı için emzirmeyi sonlandırmış, %26.7'si emzirmeyi sonlandırırken çocuğunu akrabaya yollamak veya meme başma acı sürmek gibi ruhsal açıdan çocuğu örseleyici yöntemlere başvurmuştu. Her iki göğüsten ve bebek ağladıkça emzirme davranışı hemen tüm annelerce benimsenmişti. İlk başlanan ek gıdalar meyve suyu ve muhallebi (pirinç unu+süt) idi. Ihlamur çayı kullanımı ve bal yada şekerli su ile tatlandırılmış emzik vermek oldukça yaygın olarak gözlenen bir davranıştı. Annelerin emzirme konusundaki bilgilerinin kaynağı televizyon, radyo, gazete, dergi vb. iletişim araçları, sağlık personeli ve yalan çevresi idi.
This study was conducted in order to define breast feeding habits in in the labour families in Aydın. We have interviewed with 468 mothers having babies just completed one year of age at Pediatric Outpatient Clinic of Aydın Social Security Hospital. Of all mothers, 70.7% breastfed over three months, 52.4% over six months and 19.45% over 1 year. Of all mothers 20.3% had started supplemental foods within first month and 66% within first three months. Of 468 mothers, 43.8% has terminated breast feeding because of insufficiency of their milk. 26.7% had sent their babies to one of the her relatives or had applicated bitter materials on the nipple of the breast in order to terminate breast feeding. All of mothers had breast-fed their infants whenever they cry and fed from both of breasts. The most common suplemantary initial foods were cow's milk, fruit juice and rice flour. Many of the mothers gave lime tea to their babies and used a pacifier sweeted with sugar or honey. Their knowledge sources about breast feeding were the close relatives, television, radio, newspapers and periodicals and health providers.

CASE REPORT
18.Distribution of Dermatophytosis Agents in 112 Cases
Ayşe Sivrel, Şükran Köse, Onur Özgenç, Ayla Havuk, Mine Erdenizmenli
doi: 10.5222/terh.1996.07673  Pages 104 - 107
Çeşitli polikliniklerden 1992- 93 yılları arasında dermatomikoz şüphesi ile gönderilen hastalardan alınan 807 örnek mikolojik yönden incelenmiş ve bunların 112'sinde (%13.9) dermatofit saptanmıştır. Bu örneklerin 81'inin (%72.3) T. rubrum, dokuzunun (%8) M. canis, sekizinin (%7.1) T. mentagrophytes, yedisinin (%6.3) Tricophyton sp, dördünün (%.6) E. floccosum, birinin (%0.9) T. violaceum, birinin (%0.9) T. verrucosum ve birinin (%0.9) M. audouinii olduğu görülmüştür. Sonuç olarak çalışmada T. Rubrum baş saçlı deri dışında tüm vücut bölgelerinde mantar infeksiyonlarında önemli bir yer tutmaktadır. T. Capitis' te birinci etken M. Canis saptanmıştır.
807 samples which admitted to our laboratories from multiple outpatient clinics were examined for mycologic investigation between 1992 to 1993. We found various types of dermatophytes in 112 (13,9 %) of 807 samples. According to the frequency, 81 (72,3 %) T. rubrum, 9 (8%) M. canis, 8(7,1%) T. Mentagraphytes, 7(6,3%) (Trichophyton sp, 4 (3,6 %) E. floccosum, 1 (0,9%) T. Violaceum, 1(%0,9) T. verrucosum and 1 (0,9 %) M. Audouinii were found.

19.A Case of Venoocclusive Disease Following Bone Marrow Transplantation
Funda Özgenç, Sezin Aşık Akman, Haldun Öniz, Nejat Aksu, Savaş Kansoy
doi: 10.5222/terh.1996.15146  Pages 108 - 111
Karaciğer venooklüviz hastalığı (VOH) kemik iliği naklinin önemli komplikasyonlarından birisidir. İntrahepatik portal hipertansiyon klinik tablosuna benzeyen bu hastalığın nedeni miyeloablasyon için kullanılan yüksek doz kemoterapi ve rodyoterapidir. Görülme sıklığı, hastalık grupları ve tedavi protokollerine göre %1-64 arasındadır. Prognozu oldukça kötüdür yüksek mortalitesi (%32-50) vardır. Günümüzde, VOH gelişimini önleme ve tedavi etme amacı ile değişik ajanlar denenmektedir. Özellikle rekombinan doku plazminojen aktivatörü (r- tPA) ile başarılı sonuçlar bildirilmektedir. Transplantasyon ünitesinde kronik miyelositer lösemi (KML) nedeni ile allojeneik kemik iliği nakli uygulanan bir olguda gelişen venookluziv hastalığın (VOH) tedavisinde heparin ve rekombinan doku plazminojen aktivatörü (r- tPA) kullanıldı. Olgu multiorgan yetmezliği ile kaybedidi.
Veno- occlusive disease (VOD) of the liver is one of the major complication of bone marrow transplantation (BMT). Intensive chemoradiotherapy was blamed for the cause of liver damage and the clinical picture of VOD resembles that of intrahepatic portal hypertension. Incidence of VOD is % 1- 64 varying amorıg patients and myeloablative regimens. After the diagnosis of VOD is established prognosis is poor with a mortality of %32- 50. Various agents has been used for prevention and treatment of VOD. Recombinant tissue plasminogen activator (r- tPA) is one of these agents using succesfully. We present here a CML (Chromic Mgetocytic Leukemia) patient complicated with VOD after allogeneic BMT. The patient was lost with hepatic and renal insufficiency although he was treated with heparin and r- tPA.

20.Malignant Thoracopulmonary Small Cell (
Binnur Önal, Mine Tunakan, Ragıp Ortaç, Zekiye Aydoğdu, Füsun Demirçivi
doi: 10.5222/terh.1996.33836  Pages 112 - 116
Klinik, radyolojik ve patolojik özellikleri malin küçük hücreli tümöre uyan bir olgu sunulmuştur. Nörolojik bakısında: T5 altında anestezi, gevşek parapleji, idrar ve gaita retansiyonu saptanan hastanın myelo- BT'sinde T5 düzeyinde, spinal kanalı dolduran kitle izlendi. Subrotal olarak eksize edilen kitlenin makroskopik bakısında: kapsülsüz ve ileri derecede kanamak nekrotik nitelikte olduğu gözlendi. Histolojik inceleme: üniform, küçük, yuvarlak hücrelerden oluşan indiferansiye bir malin tümör izlendi. Periodik Asit Schiff boyasında yaygın sitoplazmik pozitiflik saptandı. İmünhistoşimik uygulamada (Sheffield Üniv- İngiltere) PG5 9.5 (++), NSE (++) CAM 5.2 (-), LCA (-) sonuç verdi. Ultrastrüktürel incelemede nörosekretuvar granüller saptandı. Kontrollere gelmeyen hasta 6 ay sonra kaybedildi.
A 20 year- old Caucasian man presented with a 10- day history of back pain, low- grade fever, weakness in the legs. At physical examination, absence of breath sounds at the left hemithorax, anesthesia under 5th thoracal vertebra(t5), flask paraplegia, urinary and fecal retention were detected. Chest x- rays showed a well- demarcated mass occupying the entire left hemithorax. Computerized tomography and ultrasound studies demonstrated that the mass was solid and homogeneous. Myelography revealed total block at T5. Myelo - CT: The tumoral mass which partially filled the spine, pushed the spinal cord to the posterior at T5. The left posteriolateral thoracotomy revealed a non- resectable intrathoracic neoplasm which invaded the anterior face of thoracal vertebrae 3 and 4. The tumoral mass was excised subtotaly. During the hospitalization paraplegia developed postoperatively. The patient did not agree to receive adjuvant radiotherapy or chemotherapy and died in the 6 th month following diagnosis. The surgical specimen was soft, flesh-like, extensively hemorrhagic and necrotic mass. H.E sections revealed a cellular undifferentiated neoplasm with a uniform structure and lobular growth pattern, divided by inconspicuous fibrovascular septae. The neoplastic cells generally featured small size, round- shaped, vesicular nuclei, irregular chromatin and scanty, cytoplasm. Histochemical staining for PAS, PAS- D and Gomori's reticulin were done. Tumor cells showed diffuse positivity for PAS staining. Immunohistochemical staining for desmin, vimentin, myoglobin, CAM 5.2, LCA, NSE and PGP 9.5 were performed. The tumor cells were positive for NSE and PGP 9.5 diffusely. Ultrastructurally, dense core (neurosecretory) granules and cell processes were recognized.

21.Incidental Diagnosis of A Cardiac Myxoma During Abdominal Sonography
Mehmet Karabulut
doi: 10.5222/terh.1996.44127  Pages 117 - 119
Bu makalemizde, karm ağrısı ve şişkinliği sebebiyle başvurduğu dahiliye uzmanı tarafından karın ultrasonografisi tetkiki amacıyla laboratuvarımıza gönderilen 54 yaşındaki erkek hastada ultrasonografik inceleme esnasında rasgele saptanan kardiyak miksoma olgusunun ultrasonografik özellikleri tartışıldı.
In this article we discussed the ultrasonographic characteristics of cardiac myxoma which was found out by chance on a male patient, 54, who was sent to our laboratory for abdominal ultrasonographic examination by the internist to whom he came with the complaint of abdominal pain and flatulence.

22.Urethral Diverticula in A Female
Taner Divrik, Ferruh Zorlu
doi: 10.5222/terh.1996.83288  Pages 120 - 122
Ağrılı ilişki ve ilişki sonrası kanama şikayetleri olan 37 yaşındaki kadı olguda üretal divertikül saptandı. Transvajinal divertikülektomi ile tedavi edildi. Tedavi sonrası olgunun yapılan 6. ay kontrolünde, yakınmasının olmadığı görüldü.
Urethral diverticula was diagnosed in a 37- year - old woman who had complaints of postcoital bleeding and dyspareunia. She was treated with transvaginal diverticulectomy. She did not have any complaints at routine control after six months of the treatment.

23.Direct Radiologic Criteria of Mixt Type Sclerotic Bone Diseases: 2 Cases of Osteopoikilosis
Mehmet Karabulut
doi: 10.5222/terh.1996.68366  Pages 123 - 125
Sağ omuz travması olan bir erkek hastanın ve her iki elinde kronik ağrısı olan bir kadm hastanın radyogramlarında periartiküler yerleşimli, üniform dansiteli osteosklerotik alanlar saptanarak osteopoikiloz tanısı konuldu.
Osteopoikilosis were diagnosed radiologically in two cases in our department. The diagnosis has been made by determining uniform density with osteosclerotic areas in periarticular location on the male patient with the complaint of the right shoulder trauma and on the female one with the chronic pain in her hands.

OTHER
24.Cost Analysis in Hospitals
Ayşen Yüksel
doi: 10.5222/terh.1996.61254  Pages 126 - 129
Abstract | Full Text PDF

25.The Analysis of The First 5 Years of The Journal of SSK Tepecik Hospital
Ragıp Kayar, Vildan Kalonya
doi: 10.5222/terh.1996.49465  Pages 130 - 134
1991 Mart'ında ilki yayınlanan dergimizde 5 yıl boyunca basılan 10 sayıda 844 sayfa tutan 197 bilimsel çalışma yeralmıştır. Bilimsel yazıların ilk 3 sırasını kilinik araştırma ( 70), olgu sunumu (54) ve inceleme yazıları (27) almıştır. Bu arada mektup (13), editöryel yorum (7) ek tartışma (4) gibi yerli tıp dergilerimizde ender görülen yazı türleri önemli bir grubu oluşturmuştur. 27 inceleme yazısmm 18'i (%66.7) editör tarafından ısmarlanmıştır. 5 yıl içinde yayınlanmak üzere başvuran 271 çalışma için 674 incelemeci raporu hazırlanmış ve 133'ü (%49.1) yayına kabul edilmiştir. İncelemecilerin 415'i kurum dışı (%61.6) 259'u (%38.4) hastenemizde çalışan hekimlerdir.
We began to publish the first issue of our journal on March 1991. During the first 5 years, 10 issues have been published, covering 197 scientific writing in a total of 844 pages. Papers can be divided into three groups: Clinical Practices (70), Case reports (54) and review articles (27). The special type of papers, like scientific letters (13), editorial comments (7) and discussion (4), represented an important group which is seen rarely in domestic medical journals. 18 of 27 review articles have been requested by editör from an author who is expert in her/ his field. In 5 years, 674 report from the peer reviewers for 271 admitted papers were taken. 133 of 271 papers (49.1%) have been accepted for publishing. 415 of peer reviewers (61.6%) were outside of our institution, and 259 (38.4%) of them were interior reviewers.

26.The Library of SSK Tepecik Teaching Hospital and The Problems of Medical Librariesin Turkish Teaching Hospitals
Ragıp Kayar, Yaşa Çavuşoğlu
doi: 10.5222/terh.1996.24873  Pages 135 - 140
1000 Yataklı tam teşekküllü bir sağlık kuruluşu olan eğitim hastanemizin kütüphanesi son 3,5 yılda ciddi bir atılım içine girmiştir. Kortoteks sistemi oluşturulmuş, med-line sistemine geçilmiş, Genel Müdürlükçe Kitap dergi tahsisatında enflasyonun üzerinde bir artış sağlanmıştır. 1995 yılında kütüphanemiz 27 yabancı 38 yerli dergiye abone olmuştur. Yerli dergilerin bağış olarak gönderilmesi ise 106' dır. 1990 ve daha yeni tarihte basılmış kitap sayısmda önemli artışlar gerçekleşmiştir. 1992 öncesi 7552 olan kitap-dergi sayısı son 3,5 yılda 3802 artarak (%50.3) 31. 6. 1996 itibariyle 11.354'e ulaşmıştır.
Our library in our 1000- bed teaching hospital showed a good development in recent 3 and a half years. Cartotexing, medline systems, are important advances. The annual fund for buying of the new books and periodicals is sent by central budget maintained over offical inflation rate. Our library kept subscriptions of 27 foreign and 38 dometic medical journals, during 1995. 106 domestic journals were taken without payement, at the same year. The number of newly published books (after 1990) has greatly increased. The total number of books and periodicals was 7552 until 1992. These number increased into 11.354 (50.3%) on June 31,1996.

LETTER TO THE EDITOR
27.Letter
Serdar Kesken
doi: 10.5222/terh.1996.68069  Page 141
m


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale