Tepecik Eğit Hast Derg: 10 (1)
Cilt: 10  Sayı: 1 - 2000
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTıRMA
1.
Meme Kanserinde Bekçi Düğüm Biyopsisi: Yabana Literatürün Gözden Geçirilmesi
Sentinel Lymph-Node Biopsy in Breast Cancer: A review of the literatüre
Dilaver Demirel
doi: 10.5222/terh.2000.05950  Sayfalar 1 - 8
Bekçi (Sentinel) lenf düğümü, primer tümörü direne eden ilk lenf düğümü olarak tanımlanmıştır. Bekçi lenf düğümü (BLD) biyopsinin temeli "tümörün direne olduğu ilk lenf düğümü, ilk metastaz bölgesidir" düşüncesine dayanır. İlk olarak malin melanom için uygulanan, ancak daha sonra diğer tümörler içinde denenen bu yöntem, en yaygın uygulama alanını meme kanserlerinde bulmuştur. BLD biyopsisi ile, esas olarak, hastayı gereksiz koltukaltı diseksiyonun yolaçtığı sorunlardan korumak ve tedavi giderlerini azaltmak amaçlanmaktadır. Bununla beraber, BLD biyopsisinin, koltukaltı diseksiyonuna alternatif bir yöntem haline gelebilmesinin yolunda halen gözardı edilmeyecek kadar önemli engellerin varlığı da dikkati çekmektedir. Bu inceleme yazısında, meme kanserinde BLD biyopsisi: BLD nasıl saptanabilir ? Yalana salimlik (negativite), BLD biyopsisinin tanı değeri, primer tümör çapı BLD metastazı için önemli midir?, BLD biyopsisi hangi olgularda yapılmalıdır?, BLD yerleşimi, patolojik yöntem, gizli metaslazlar ve klinik önemi, imündokukimyanın rolü: sitokeratinler ile boyanmanın tutulumu gösterme değeri nedir?, BLD metaztasının çapı diğer koltukaltı lenf düğümlerinin tutulumu açısından önemli midir?, ek tekniklerin tanı değeri girişim sırasında tanı: gerekli midir? Hangi yöntemle? Başlıkları altında incelenmiştir.
Sentinel lymph node (SLN) has been described as the first Iymph node to which the tumor drains. The basis of SLN biopsy depends on the idea that, "the first Iymph node to which the tumor drains is the first metastatic site". This procedure, which was orginally performed for malignant melanoma, and later on trained for other tumors, had the potential to find the area of application mostiy on breast cancer. The purpose of SLN biopsy is essentially to save the patient from the potential morbidity of the unnecessary axillary dissection and to save money. However, there are still striking difficulties, which can not be ignored in the process to make SLN biopsy as an alternative technique to axillary dissection. In this review article, SLN biopsy in breast cancer was analysed in the following headlines: how to fmd SLN ?, false negativity, diagnostic value of SLN biopsy, is primary tumor size important for SLN metastasis ?, SLN biopsy should be performed on which cases?, location of SLN, pathologic procedure, occult metastatis and their clinical significance, meaning of immunohistochemistry: is positive staining by cytokeratins diagnostic for malignancy, is the size of SLN metastasis important with respect to the presence of additional axillary Iymph node involvement?, diagnostic value of additional techniques, intraoperative diagnosis: is it necessary?, on which technique?

2.
Ele Gelmeyen Meme Lezyonlarının İşaretleme Biyopsilerinin Histopatolojik Sonuçları: 302 olgu
Histopathologic Evaluation of Needle Localized Monpalpable Breast Lessons
Necmettin Özdemir, Muhan Erkuş, Osman Zekioğlu, Metin Çiriş, Murat Kapkaç, Orhan Özbal, Esin Emin Üstün, Yıldız Erhan
doi: 10.5222/terh.2000.87923  Sayfalar 9 - 14
AMAÇ: Palpe edilemeyen meme lezyonlarmm eksize edilebilmeleri için mamografik olarak iğne ile işaretlenmesi gereklidir. İşaretleme yöntemi, ultrasonografik veya mamografik olarak, klasik yöntemle ya da delikli kompresyon plağı kullanılarak uygulanır. Amaç mamografik işaretleme biyopsilerin histopatolojik değerlendirmesini yapmıştır.Mamografik olarak biyopsi öncesi iğne işaretlenmesi gerektiren bulgular, mikrokalsifikasyonlar, kitle lezyonu, asimetrik dansitenin saptanmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: 1992-1999 yılları arsında mamografik olarak iğne ile işaretlenmiş ve biyopsi uygulanmış, 302 olgumuz bulunmaktadır. BULGULAR: Bu olguların; 212 i benin (% 70.1), 90'ı malin (%29.9)olarak tanı almıştır. Bening lezyonlar içerisinde, fibrokistik değişiklikler-sklerozan adenosiz; 124 (% 58.4), fibroadenom; 76 (%35.9), intraduktal papillomatozis; 4(%1.8), radial skar; 5 (% 2.4), yağ nekrozu; 3(%1.5) olguda gözlenmiştir. Malin lezyonlar içerisinde; invaziv duktal karsinom; 30 (% 33.3); in-vaziv lobüler karsinom, 5 (% 5.6), kribriform karsinom 11 (% 12.2), duktal karsinoma in-situ; 28 (%31.1), lobüler karsinoma insitu; 5 (%5.6), invaziv duktal karsinom-invaziv lobüler karsinom;6 (%6.6) olguda izlenmiş, 5 olgu da (% 5.6) glikojenden zengin meme karsinomu; (2), taşlı yüzük hücreli karsinom; (1), tubular karsinom; (2) tanılarını almışlardır. Malin lezyonu bulunan olgularda yaşlan bilinen 72 olgunun; 6'sı 40 yaş altında (% 8.3), 29'u 40-50 yaş arasmda (% 40.2) 37'i 50 yaş üzerinde (% 51.3) idi. Bu olgulara ait lezy onların ortalama çapı; 1.5 cm. (0.4-3 cm.) dir. 37 olguda progesteron reseptörü olumlu, 21 olguda da her iki reseptör olumlu olarak saptandı. Hastalıksız sağ kalım ortalaması; 29.3 ay (3.5 ay-76 ay) dır. SONUÇ: Ele gelmeyen meme lezyonlarının, yerini belirlemede, mamografik iğneyle işaretlemenin, kanseri erken tanısındaki değeri tartışılamaz.
AIM: Non-palpable lesions of the breast have to be mammographically localized with the aid of a needle before excision. The method of localization can be mammographic, ultrasonographic, with conventional methods, or with perforated mammographic grid. The mammographic findings necessitating needle localization prior to biopsy are, micro-calcifications, mass lesions, and asymmetric densities. MATERIAL and METHOD: We have 302 cases that are mammographically needle localized and biopsied. RESULTS: Among these cases 212 (%70) were diagnosed as malignant lesions. The bening lesions were clasfield as; fibrocystic changes-sclerosing adenosis; 124 (58.4 %), fibroadenoma; 76 (35.9 %), intraductal papillomatosis; 4 (1.8%), radial scar; 5 (2.4 %), fat necrosis; 3 (1.4 %). The malignant lesions were classifield as; invasive ductal carcinoma; 5 (5.6 %), cribriform carcinoma; 11 (12.2%), ductal carcinoma in situ (DCIS); 28(31.1%), lobular carcinoma in situ (LCIS); 5 (5.6%), invasive lobular-invasive ductal carcinoma; 6 (6.6%). In addition, five cases (5.6%) were diagnosedas glycogen rich carcinoma; 2, signet ring celi carcinoma; 1 tubular carcinoma; 2. CONCLUSION: The value of mammographic needle lacalisation in the early diagnosis of breast cancer is undebateble. Among the cases 72 had malignant diagnoses, 6 of them (8.3%) were under age 40.29 of them (40.2%) were between ages 40-50 and 37 of them (51.3) were over age 50. The average size of the lesions were 1.5 cm. (0.4-3). In 37 cases only estrogen, in 37 only progesterone receptors vvere positive, while in 21 cases both receptors were positive. Mean disease free survival was 29.3 months (3.5 to 76).

3.
Diyabetik Nefropati'de Eritropoietin Eritropoietin in Diabetic Nephropathy
Eritropoietin in Diabetic Nephropathy
Didem Dereli, Harun Yenice, Murat Akyurt, Kamil Gürsoy, Ziya Günal
doi: 10.5222/terh.2000.67535  Sayfalar 15 - 25
AMAÇ: Biz bu çalışmada, böbrek peritubuler hücreleri tarafından üretilen eritropoietin'in kan düzeyinin diyabetik nefropatinin erken tanı ve takibinde yeri olup olamayacağını araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 160 Tip II diyabetik hasta ve 40 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 200 olgu alındı. Bu olgular böbrek fonksiyonlarına göre 5 ayrı grupta sınıflandırıldı (Normal, mikroalbuminorik, makroalbuminürik kreatinin klirensi normal makroalbuminürik kreatinin klirensi düşük ve kontrol). Bu gruplar kan EPO, EPOXHb, böbrek fonksiyonları ve kilinik gidişleri açısından incelendi. BULGULAR: Kan EPO ve EPOXHb değerlerinin, mikroalbuminüri evresinden de önce düşme eğiliminde olduğunu ve hızlı klinik gidiş ile düşük EPO ve EPOXHb değerlerinin birlikteliğini saptadık. SONUÇ: Bu sonuçlar diyabetik nefropatili hastaların tanı ve izleminde yeni bir ölçüt için umut vericidir.
AIM: In this study we investigated if erithropoietin levels which produced by renal peritubuler cells was a prognostic marker for early diagnosis of diabetic nephropahy. MATERIAL AND METHODS: In this study 160 Type II diabetic patients and 40 healthy volunteers were investigated. Five groups were made according to their renal functions. (Normal renal function, microalbuminüric macroalbuminüric with normal creatinin clearence, macroalbuminüric with low creatinin clearence and control group). Blood EPO, EPOXHb, renal functions and their clinical prognosis were investigated in all groups. RESULTS: We determined that blood EPO and EOXHb levels begin to reduce before microalbuminuric phase end low EPO and EPOXHb values are related to rapid progression. CONCLUSION: These findings showthat serum EPO measurements are valuable as as a criteria for early diagnosis of diabetic nephropathy.

4.
Primer Açık Açılı Glokomda Sürekli Nitrat Kullanmanın Damar Çapına Etkileri
Effect Of Chronic Nitrate Usage To The Vessel Diameters in Primary Open Angle Glaucoma
Hülya Özcan, Ekrem Talay, Zühal Gürcan
doi: 10.5222/terh.2000.24085  Sayfalar 26 - 30
AMAÇ: Glokomlu hastalarda düzenli nitrat tedavisinin retinal vazodilatasyonla ilişkili olup olmadığını araştırdık. GEREÇ ve YÖNTEM: Glokomatöz hasarm gidişinde düzenli nitrat kullanmanm etkilerini araştırmak için optik sinir başının renkli fundus fotoğraflarından ven ve arter çapları ölçüldü. Glokomdan bağımsız sistemik hastalık nedeniyle düzenli nitrat tedavisi olan 20 hastanın 20 gözü seçildi. Damar ölçümleri nitrat tedavisi almayan glokomlu 22 hastanın 22 gözü karşılaştırıldı. BULGULAR: Kontrol hastaları ile kıyaslandığında, düzenli nitrat tedavisi gören hastalarda retinal venlerde ortalama %11, retinal arterlerde ortalama %9 damar gevşemesi gösterildi. SONUÇ: Çalışmamızda düzenli nitrat tedavisi gören glokomlu hastaların retinal damarlarında gevşeme olduğunu saptadık. Fakat glokomatöz hasar her iki grupta benzerdi. Bu yüzden düzenli nitrat tedavisinin glokomlu hastalarda retinal beslenmeyi arttırmadığını düşünmekteyiz.
AIM: We searched that whether chronic nitrate therapy is associated with retinal vasodilatation in patients with glaucoma. MATERIAL and METHOD: Retinal venous and arterial diameters are obtained from color fundus photographs of the optic nerve head to investigate any potential effects of chronic nitrate treatment on progression of glaucomatous damage. Twenty eyes of 20 patient who were receiving chronic nitrate therapy for systemic diseases unrelated to glaucome were selected. Vascular measurements were compered with those of 22 eyes of 22 control patient with glaucoma who did not receive any nitrate therapy. RESULTS: In comprasion with control patients, nitrate treated patients showed mean vasodilatation of %11 in the retinal veins and %9 in the retinal arteries. CONCLUSION: Our study suggest that chronic nitrate treatment in glaucomatous patientsis associated with retinal vasodilation. But glaucomatous damage degree was similar in two groupe. Chronic nitrate treatment does not affect retinal perfusion in patients with glaucoma.

5.
Tip II Diyabetli Hastalarda Metformin Kullanımı Ve Serum B12 Vitamini Düzeyi
Metformin and Serum Vitamin B12 Levels in Type II Diabetic Patients
Didem Dereli, Harun Yenice, Sinan Erten, Faruk Ergönen, Ziya Günal
doi: 10.5222/terh.2000.32659  Sayfalar 31 - 35
AMAÇ: Metformin, özellikle tip II şişman diyabetik hastalarda ilk seçilecek tedavi ajanı olma özelliğini halen korumaktadır. Bu ilaç hastalardaki kilo fazlalığı, hiperlipidemi ve hipertansiyon gibi ek problemlerin de çözümüne yardımcı olmaktadır. Metforminin en sık görülen yan etkisise laktik asidozdur ve genellikle kap yetmezlikli hastalarda ortaya çıkmaktıdır. Literatürde nadiren bildirelen bir yan etki ise B12 emilim bozukluğuna yol açmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma için 40'ı metformin kullanan 40'ı da insülin kullanan toplam 80 tip II diyabetik hasta incelendi. Hastaların serum B12, folik asid düzeyleri ve hemogramları ölçüldü. BULGULAR: Metformin kullanan grupta serum B12 ve folik asid düzeyleri anlamlı olarak düşük saptandı. Metformin kullanan grupta 8 hastanın serum B12 vitamin düzeyleri normalden düşüktü ve bu hastaların da 3 tanesinde megaloblastik anemi saptandı. SONUÇ: Metformin,diyabetik hastalarda B12 vitamini emilimi engelleyerek megaloblastik anemi yapabileceğinden hastaların bu yönden izlemi gerekir.
AIM: Metformin should be considered a first-line oral antidiabetic agent, particulary in obese or hyperlipidemic Type II diabetic patients. Metformin helps to control weights, serum lipids and blood pressure in diabetic patients. Metformin causes gastrointestinal side effects. The most dangcrous but rare side efect is lactic acidosis. Metformin causcs B12 vitamine malabsorbtion. MATERIAL and METHOD: Two groups were made for this study. Forty type II diabetic patiants who were using metformine and forty type II diabetic patients who were using insulin theraphy. Were measured vitamin B12 and folic acid levels in serums and hemograms of ali patients. RESULTS: Serum B12 and folic acid levels were lower in metformin group than insulin group. 8 patiens of metformin group had low serum B12 levels and 3 of them had megaloblastic anemia. CONCLUSIONS: Our results indicate that metformin causes Vitamin B12 malabsorbtion.

6.
Akut Miyokard Enfarktüsünde Tiroid Fonksiyon Testlerinin Enfarkt Alanının Genişliği İle İlişkisi
The Relationship Between Thyroid Function Tests And Size of Infarction in Acute Myocardial Infarction
Didem Dereli, Zeki Yıldız, Murat Akyurt, Harun Yenice, Ziya Günal
doi: 10.5222/terh.2000.96562  Sayfalar 36 - 42
AMAÇ: Akut myokard enfarktüsü (AME) ciddi ve uzun süreli kanlanma bozulmasının yol açtığı geri dönüşümsüz hücre hasarı ve ölümü şeklinde tanımlanır.. AME, ötiroid hasta sendromu nedenlerinden biridir. AME'nde ST3 düzeylerindeki değişiklikler enfarkt alanı genişliği ile ters yönde orantılı olmaktadır. AME'nde enfarkt alanı ne kadar geniş ise ST3 düzeyindeki düşmenin o kadar ciddi olduğu düşünülmektedir. Ayrıca AMİ'nde ST3 düzeylerindeki düşme erken dönemde ölüm oranı ile ilişkili olduğu iddia edilmektedir. Çalışmamız bu görüşleri incelemek amacı ile planlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma için 3 grup oluşturuldu. Grup I, AME tanısı alan, pıhtı eritici tedavi uygulanan 40 hasta, Grup II, Pıhtı eritici tedavi uygulanmayan 40 hastadan, Grup III ise tamamen sağlıklı 40 kişiden oluşmuştur. Tüm gruplarm T T3,T T4, S T3, S T4, TSH ve CK-MB değerleri bırakıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmanın sonucunda AME'inde troid fonksiyon testlerinden IT3, ST3 ve TT4 düzeylerinde anlamlı düşme saptarken, S-T4 ve TSH düzeylerinde ise değişildik olmadığını belirledik. Pıhtı eritici tedavi almayan AME'li hastalarda TT4 düzeyleri, bu tedavi uygulanan AME'li hastalara göre anlamlı düşük bulundu. Ayrıca AME'li hastaların troid fonksiyon testleri ile CK-MB düzeyleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli olumsuz ilişki bulduk. Buna göre AME'nde enfarkt alanı genişledikçe plazma ST3 düzeyleri düşmektedir. SONUÇ: Sonuç olarak ST3 düzeylerinin enfarkt alan genişliğinin bir göstergesi olabileceğini ve tiroid fonksiyon testlerinde erken dönemde görülen değişikliklerin mortalitenin belirlenmesinde uyarıcı rolü olabileceğini saptadık.
AIM: Acute myocard infarction (AMI) is described as celi damage and necrosis caused by serious and long acting ischemia. AMI is also one of the causes of sick euthyroid syndrome. The changes in free T3 (FT3) level is related inversely to the extent of necrosis. It is considered that the larger necrosis area, the more seriously decreasing level of F T3. Additionally, it is postulated that the decreasing of FT3 level is related to short term mortality rate in AMI. Our study is designed for invastigating this hypotesis. MATERIAL and METHOD: Theree group were made for the study. Group I, consited of 40 patients with AMI and received thrombolytic therapy. Group II, 40 patients with AMI but hadn't received thrombolytic therapy. And group III consists of 40 healty volunteers. TT3, TT4, FT3, FT4, TSH and CK-MB levels were taken from ali groups and results were evaulated statistically. RESULTS: In patients with AMI TT3, ST3 ve TT4 levels were lovver than control group but there vvas no difference in S-Tj ve TSH levels. In patients who received thrombolytic therapy TT4 levels were higher than the patients who had not. There vvas olsa a strong negative correlation beetvveen ST3 and CK-MB levels. CONCLUSION: Finally, we determined that the levels |of FT3 could be a marker of extent of necrosis area and that the early term changes of thyroid function tests could warn us about the high rate of mortality.

OLGU SUNUMU
7.
Harada Sendromlu Bir Olgu
A Case With Harada Syndrome
Hülya Özcan, Birgül Yıldız, Ayfer Aksöz, İlgün Canbeyli, Zühal Gürcan
doi: 10.5222/terh.2000.26618  Sayfalar 43 - 46
Göz, kulak, ve meninksleri tutan Harada sendromu ülkemizde oldukça ender görülmektedir. Hastalık melanin taşıyan hücrelere karşı yönelmiş otoimün bir saldırı olarak değerlendirilir, ve etkilediği bu organlara göre bulgular verir. Olgumuzun yakınmaları, klinik seyri, laboratuvar ve radyolojik bulguları Harada Sendromu ile uyumludur.
Harada Syndrome which involves eye, ear, and meninges is very rarely seen in our country. This syndrome is considered as an autoimmune reaction to the melanine carrying celis and symptoms are depended on the organs have melanine carrying cells. Our patient's signs, Course, laboratory and radiological findings are compatible well enough with Harada syndrome.

8.
Üriner Tüberküloza Bağlı Addison Olgusu
An Addison Disease Case Due To Urinary Tuberculosis
Bariş Altay, Aykut Kefi, Mustafa Delibaş, Ceyhun Özyurt, Oktay Nazlı
doi: 10.5222/terh.2000.50870  Sayfalar 47 - 50
Tüberkülozda sürrenal bezlerin tutulumu görülmekle birlikte, bunun kesin sıklığı ve derecesi çok iyi bilinmemektedir, fakat nadir olduğu sanılmaktadır. Bu olgu sunumunda, uzun süredir Addison hastalığı olan ve makroskopik hematüri nedeni araştırılan hastada etyolojik faktörün üriner tüberküloz olduğu anlaşıldı.
Although the adrenal glands may be involved in tuberculosis, the true frequency and the extent of adrenal invovement are not well known. But considered as rarely. In this case report, a patient with a long histoıy of Addison's disease was examined for macroscopic hematüria and the etiologic factor was urınary tuberculosis.

9.
Santral Kökenli Vertigo: İki Olgu
Central Neurogenıc Vertigo: Two Patients
Metin Murat Özçelîk, Mustafa Özkan, Fadime Güven, Yaşar Zorlu
doi: 10.5222/terh.2000.78084  Sayfalar 51 - 54
Vestibuler korteksin tek taraflı iskemik lezyonlarında dirençli vertigo atakları görülebilmektedir. Kliniğimizde izlenen ve ileri nöroradyolojik yöntem ile santral kökenli veritgo tanısı alan iki olgu sunulmaktadır. Baş dönmesi, bulantı, kusma yakınması ile başvuran 40 yaşındaki erkek hastamızda Single Photon Emission, Computed Tomograpy (SPECT) ile ve yine tedaviye dirençli baş dönmesi, denge kusuru yakınması ile başvuran 41 yaşındaki kadın hastamızda da Position Emission Tomograpy (PET) ile tskeminin non-dominat hemisfer paryetal lobjda olduğu saptandı. Bu şekilde tedaviye dirençli vertigo, bulantı kusma ve denge kusurlu olgularda santral orijin de düşünülmeli ve ileri yöntemlerle aratışırmalıdır.
Intractable vertigo attacks can be seen in the ischemic lesions of unilateral vestibuler cortex. We present here two central neurogenic vertigo patients diagnosed by advanced neuroradiologic procedures. In 40 years old male who had nausea, vomiting, ataxia; 41 years old female who had intractable vertigo and ataxia, parietal lob ischemia was diagnosed by Single Photon emission Computed Tomography (SPECT) in the former and Position Emission Tomography (PET) in the later patient. Central origin must be considered in the patients who had intractable vertigo, nausea, vomiting, ataxia and advanced neuroradiologic diagnostic procedures must be performed.

10.
Kalb Ve Dalakta Kist Hidatikli Bir Olgu
A Case With Hydatid Cysts of The Heart And Spleen
Harun Yenice, Didem Dereli, Nurten Kuntman, Berkan Dingillioğu, Ziya Günal
doi: 10.5222/terh.2000.99725  Sayfalar 55 - 58
Sol omuz ağrısı, ortopne ve çarpıntı yakınması ile polikliniğe başvuran hastanın karın ultrasonografisinde dalakla bağlantılı görünen 7 cm çaplı solid ve kistik alanlar içeren kitle ve ekokordiyografisinde de sol ventrikül boşluğunda yaklaşık 5.4 cm boyutlarında kistik kitle saptanmıştır. İHAT 1/2048 olumlu bulunması üzerine kalb ve dalaktaki kitlelerle kist hidatik tanısı konmuştur.
A patient applied to our outpatient clinics because of left shoulder pain, ortopne and palpilatation. The ultrasound finding showed that there was a mass of 7 cm diameter whith solid and cystic parts in the spleen. A cyst in her left ventricular cavity with 4x5 cm size was found in a her ecocardiography. As IHAT for Echinocrcasis was 1/2048 positive the disease was thougt to be hydatıd cysts.


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale