Tepecik Eğit Hast Derg: 16 (1)
Cilt: 16  Sayı: 1 - 2006
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTıRMA
1.
Çocuk ve Adölesanlarda Migren Tanısındaki Yenilikler
Current Approaches for Migraine in Children and Adolescents
Aycan Ünalp, Eray Dirik
doi: 10.5222/terh.2006.73555  Sayfalar 1 - 6
Çocuk ve adolesanlarda en sık görülen primer başağrılarından olan migren, geniş klinik spektrumu olan tekrarlayan başağrısıdır. Çocuk ve adolesanlarda okul kaybı ve yaşam kalitesinde bozulmaya yol açabilecek bir hastalık olduğundan doğru tanısının konulması ve uygun tedavisinin yapılması çok önemlidir. Hem ağrısız intervaller nedeniyle olguların doktora geç başvurması, hem de çocukluk yaş grubunda ön tanıda düşünülmediği için olguların çoğu uzun yıllar tanışız ve tedavisiz kalmaktadır. Başağrılarının sınıflandırılmasındaki gelişmeler, migren tanı ve tedavisinin daha hızlı ve doğru olmasını sağladığı gibi, araştıcılar arasındaki iletişimi de güçlendirmiştir. Ayrıca, kliniklerde bu hastalıkların daha iyi tanımlanmasına ve nozolojik araştırmaların yapılmasına imkan vermiştir. Bu makalenin amacı, öluslarası Başağrısı Derneği (UBD)'nin 2004 yılında geliştirdiği sınıflandırma kriterleri eşliğinde çocuk ve adolesanlarda migren başağrılarının tanısındaki yeniliklerin gözden geçirilmesidir.
Migraine, which has a broad clinical spectrum of recurrent headaches, is one of the most frequently seen primary headaches in children and adolescents. Definite diagnosis and proper treatment of migraine, which may cause low life quality and school absenteeism ar e very important. Most of the patients remain without diagnosis and treatment, as well, since the patients are not referred to a physician on time due to long painless in tervals. Also the diagnosis of migraine seems to be omitted by physicians because of the young age of the patients. Improvements of the classification of headache disorders enable the authors to communicate better along with establishing better diagnostic methods and treatment modalities. This in turn contributes not only to a better recognition of the disorder in the clinics, but also to nosological researches that have improved the characterization of many headache disorders. Here, we wanted to review the novelties in the diagnosis of childhood and adolescent migraine headaches with the guidance of the classification criteria developed by International Headache Society in 2004.

2.
Hemodiyaliz Amaçlı Arteriyovenöz Fistül Oluşturulmasında Vasküler Klip Kullanımı
The Use of Vascular Clip System in Constructing Arteriovenous Fistulae for Hemodialysis
Birkan Bozkurt, Süleyman Bozkurt, Mehmet Altan Kaya, Faik Çelik
doi: 10.5222/terh.2006.92845  Sayfalar 7 - 12
Amaç: Damar anastomozu oluşturmak üzere yeni kullanıma giren vasküler klipleme sistemi hemodiyaliz amaçlı arteriyovenöz fistüllerde de başarıyla uygulanmaktadır. Bu çalışmada, hemodiyaliz amaçlı otolog arteriyoneöz fistüllerde, vasküler klipleme sistemi ve sütür ile oluşturulan anastomozların süresi, anastomoz kaçağı ve açıklık oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışma, yaş ortalaması 47.25±17.19 yıl olan son dönem böbrek yetmezliği tanısı ile hastanemizde izlenen ve hemodiyaliz planlanan 40 olguyu kapsamaktadır. Olgular, randomize olarak hemodiyaliz amaçlı kalıcı vasküler giriş yolu oluşturulmak üzere iki grupta incelenmiştir. Birinci gruptaki 20 olguya standart sütür tekniği (SST), II. Gruptaki 20 olguya ise vasküler klipleme tekniği ile artriyovenöz anastomoz uygulanmıştır. Prosedürler tek cerrahi ekip tarafından uygulanmış ve anastomoz süresi, anastomoz kaçağı ve 24 ay süreyle anastomoz açıklık oranları değerlendirilmiştir. İstatistiksel incelemede Student-t testi ve Ki-kare kullanılmıştır. Bulgular: Vasküler klipleme sistemi ile oluşturulan anastomoz süresi (14.4±1.73 dk), standart sütür tekniğine (21.4±2.16 dk) göre daha kısa bulunmuştur (p=0.001). Anastomoz yerinden kanama, vasküler klipleme sistemi ile yapılan anastomozlarda daha azdır (p<0.001). Hastaların 24 ay süreyle yapılan takiplerinde fistül açıklık oranları açısından her iki grup arasında farklılık saptanmamıştır (p=0.723). Sonuç: Hemodiyaliz amaçlı arteriyovenöz fistül oluşturulmasında vasküler klipleme sisteminin standart sütür tekniğine göre kullanımının kolay, anastomoz süresinin daha kısa ve daha az anastomoz kaçağına neden olduğu saptanmıştır. Her iki grupta primer açıklık oranları benzer olup, klip kullanımına bağlı herhangi bir komplikasyon saptanmamıştır.
im: Surgical clip application which is a novel technigue of creating interrupted vascular anastomosis is also used in construction of arteriovenous fistulae for hemodialysis. The purpose of this study is to compare the clinical outcome of arteriovenous fistulae for hemodialysis as constructed using interrupted vascular elips and conventional continuous polypropylene sutures. Methods: 40 patients aged 47.25±17.19 years who were followed-up in our hospital for renal failure and needed hemodialysis were included in this prospective study. Patients were randomized and investigated in two groups; Group I (n=20): conventional continous suture technigue (CST) and Group II (n=20): vascular clip technique (VCT) which were used for arteriovenous anastomosis. The procedures were performed by the same surgical team. Operating time, anastomotic hleeding and 24 months patency rates were evaluated. Results: Operating time in patients with VCT was significantly shorter than CST group (p=0.001). Bleeding at the site of anastomosis was less in VCT than CST (p<0.05). Twenty four months patency rates were similar in both groups (p>0.05). There was no complication attributed to the use of clip technique. Conclusion: In construction of arteriovenous fistulae for hemodialysis uascular access, the application of vascular clip system is easy to use and produces a more rapid anastomosis with less bleeding compared to standard suture technique.

3.
Evre 4 Gonartrozda Total Diz Protezi Uygulaması
Total Knee Prosthesis in Grade 4 Gonarthrosis
Hasan Öztürk, Levent Karapınar, Yakup Alpagut
doi: 10.5222/terh.2006.91606  Sayfalar 13 - 18
Amaç: Gonartroz nedeniyle total diz protezi (TDP) uygulanan olguların erken sonuçlarını değerlendirmektir. Yöntem: 1995-2001 yılları arasında 78 olgunun 96 dizine TDP uygulandı. Olgularımıza Protek (Arka çapraz bağı korumadan) ve Genesis 2 (Arka çapraz bağı koruyan) olmak üzere iki ayrı model TDP kullanıldı.Olgular klinik olarak ameliyat öncesi ve sonrası Diz Derneğinin (Knee Society) diz ve fonksiyon skorları ile, radyografik olarak da Diz Derneğinin röntgenografik değerlendirme sistemi ile değerlendirildi. Veri analizi için SPSS 10.0 istatistik programı kullanıldı. Bulgular: Olguların 61i kadın, 17'si erkek olup 30'unda sol, 30'unda sağ ve 18'inde her iki dize TDP uygulandı. Hastaların ortalama yaşı 66.9±6.1 yıl, hastanede kalma süresi 15.4±4.5 gün, ortalama izlem süresi 42.1 ±17.3 ay idi. İzlem sonunda ortalama hareket açıklığında artma 18.2±26.3 derece bulundu. Ameliyat öncesi ve sonrası Diz Derneği diz skorları sırasıyla 35.1±12.6 ve 92.4±9.5 ve fonksiyon skorları ise 40.4±13.7 ve 79.5±19.5 bulundu. Röntgenografik analizde ise alfa açısı 95.3±3.4, beta açısı 90.1 ±2.1, gama açısı 0.8±1.6, epsilon açısı 1.7±2.8 ve omega açısı 3.5±2.3 bulundu..%9.4 (n=9) derin ven trombozu, %2.1 (n=2) diz çevresinde hipoestezi, %1 (n=l) derin enfeksiyon, %1 (n=l) aseptik gevşeme, %1 (n=l) osteolizis, %1 (n=l) yüzeyel enfeksiyon, %1 (n=l) dermatoz ve %1 (n=l) patella kırığı görüldü. Sonuç: Erken dönem sonuçlarımız değerlendirildiğinde, TDP (arka çarpraz bağı koruyan ve korumayan) gonartroz tedavisinde yüksek başarı oranı ve minimal oranda komplikasyon ile etkin ve güvenli şekilde ağrıyı geçiren, diz fonksiyonlarında belirgin artış sağlayan, insanların yaşam konforunu arttıran yüz güldürücü bir tedavi yöntemidir.
Aim: To investigate the early results of the cases treated with Total Knee Prosthesis (TKP) for stage 4 gonarthrosis. Methods: Betuueen the years from 1995 to 2001 TKP was performed to 96 patients. Two different TKP procedures were used; with (Genesis; n=60) and without (Protec; n=36) protecting the posterior cruciate ligament (PCL). The cases were evaluated according to functional and knee scoring system of Knee Society clinically and to rontgenographically in preoperative and postoperative period. SPSS 10.0 statistic programme was used for data analyses. Results: 78.7% (n=61) of the study group were women and 21.3% (n=17) were men. Mean age, duration of hospitalization and follow-up period of the patients were 66.9±6.1 years, 15.4±4.5 days and 42.1±17.3 months, respectively. At the final examination, range of motion was increased to 18.2±26.3 degrees. Preoperatively and postoperatively Knee Society 's Knee scores were 35.1±12.6 and 92.4±9.5; and functional scores were found 40.4±13.7 and 79.5±19.5, consequently. In roentgenographic examination mean values of alpha angle, beta angle, gama angle, epsilon angle and omega angle were measured: alpha angle, 95.3±3.4, beta angle 90.1 ±2.1, gama angle 0.8±1.6, epsilon angle 1.7±2.8 and omega angle 3.5 ±2.34 (0-10). The complications were found as fol lotus, 9.4% (n=9) deep vein thrombosis, 2.1% (n=2) hypoesthesis around knee, 1% (n=l) deep infection, 1% (n=l) aseptic loosening, 1% (n=l) osteolysis, 1% (n=l) superficial infection, 1% (n=l) dermatosis and 1% (n=l) patella injury. Conclusion: From the early results of our analysis, it can be concluded that TKP (with or without protecting the posterior cruciate ligament) is a succesful method in gonarthrosis treatment due to the high successful rate, minimal complication rate and releaving pain reliably and effectively, improving knee functions significantly, and improving the life comfort of the patient.

4.
Meningokoksemili Olgularda Niklasson Skorlamasının Prognostik Değeri
Prognostic Validation of Niclasson Scoring in Patients with Meningococcemia
Nesrin Gülez, Pelin Akgün Gerçek, Ferah Genel, Şeref Targan, Füsun Atlıhan
doi: 10.5222/terh.2006.00268  Sayfalar 19 - 23
Amaç: Meningokoksemiye bağlı mortalite yüksek olarak devam etmektedir. Bu nedenle kötü prognozlu hastaların agresif tedaviye gereksinimleri vardır ve erken dönemde belirlenmeleri gerekir. Bu çalışmanın amacı, meningokoksemili hastalarda klinik seyir, laboratuvar bulguları ve komplikasyonları değerlendirmek ve prognozu belirlemede Niklasson skorlamasının etkinliğini araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışmada Mart 2003 ile Mart 2004 tarihleri arasında meningokoksemi tanısı alan 17 olgu yaş, cinsiyet, mevsim özelliği, yakınmalar, fizik inceleme bulguları, laboratuvar bulguları, tedavi, komplikasyonlar ile prognoz açısından prospektif olarak değerlendirildi. Yüksek riskli olguları belirleyebilmek amacıyla Niklasson skorlaması kullanıldı. Bulgular: Olguların %58.8'i erkek, %41.2'si kız olup, yaş ortalaması 67.9±41.2 ay idi. Olgular en sık Nisan (%29.4) ve Mayıs (%29.4) aylarında başvurmuştu. En sık başvuru yakınması ve fizik inceleme bulgusu ateş idi (%100). Lomber ponksiyon 15 hastaya yapıldı. İki hasta irreversibl septik şok nedeniyle hastaneye kabulünden sonraki birkaç saat içinde kaybedildi. Beyin omurilik sıvısı bulguları, olguların %60'ında menenjit ile uyumlu idi. Olguların %82.4'ünde dissemine intravaskuler koagülasyon, %52.9'unda septik şok izlendi. Niklasson skorlamasına göre olguların %58.8'i yüksek risk grubuna girmekteydi, ancak mortalite oranı %11.7 olarak belirlendi. Olguların hiçbirisinde 1 yıllık izlemde sekel saptanmadı. Sonuç: Erken tanı ve etkin tedavi ile iyi sonuçlar elde edilebileceği, Niklasson skorlama sisteminin basit, hasta başında kullanılabilir ve agresif tedavi için yol gösterici olduğu görüşüne varıldı.
Aim: Mortality due to meningococcemia continues to be extremely high. Patients with poor prognosis require aggressive therapy and should be identified early. The aim of this study is to evaluate the clinical course, laboratory findings and complications in patients with meningococcemia and to investigate the efficacy of Niklasson scoring in determining the prognosis of patients. Methods: Seventeen patients with meningococcemia were evaluated prospectively for age, sex, seasonal characteristics, complaints, physical and laboratory findings, management, complications and prognosis between March 2003 and March 2004. Niklasson 's Scoring was used for determining the patients with high risk. Results: 58.8% of the patients were males, and 41.2% of were females and their mean age was 67.94±41.26 months. Most of the patients were admitted to the hospital on April (29.4%) and May (29.4%). Fever was found as the most freguent complaint (100%) and physical finding (100%). Lumber punction was done in 15 patients. Two patients died within a few hours after admittance to the hospital because of irreversible septic shock. Meningitis was determined in 60% of the patients with the cerebrospinal fluid findings. Disseminated intravascular coagulation was observed in 82.4% of the cases and septic shock in 52.9% of the patients. According to the Niklasson's Scoring System. 58.8% of the cases were found in high risk group, but the mortality rate was determined as 11.7%. No morbidity was obserued within 1 year follow up. Conclusion: Best results may be obtained with early recognition and rapid institute in therapy and the Niklasson's Scoring System is a practical method and can guide the doctor for agressive therapy.

5.
Neonatal Kolestaz: Neden Geç Tanınıyor?
Neonatal Cholestasis: Why Diagnosed Late?
Pamir Gülez, Murat Hızarcıoğlu, Hurşit Apa, Sevgen Tanır
doi: 10.5222/terh.2006.53099  Sayfalar 25 - 30
Amaç: Neonatal kolestaz tanısında kullanılan değişik yöntemlerin gözden geçirilmesi, tanıda gecikme nedenlerinin araştırılması, özellikle biliyer atrezili olgularda erken tanı ve tedavinin hayati önem taşıdığını vurgulamaktır. Yöntem: Bu çalışmada bir yıllık sürede neonatal kolestaz tanısı alan olgular öykü, klinik, lahor vv r radyolojik ve histopatolojik özellikleri ile incelendi. Bulgular: Olgularda sarılığın başladığı yaş ortalama 9 gün iken, hastaneye başvurularında ortalama yaş 106 gün idi. Olguların %55.6'sında biliyer atrezi, %33.3'ünde idiopatik neonatal hepatit, %11.1'inde Eyler hastalığı saptandı. Tanıdaki gecikme nedeni sarılığın aileler ve hekimler tarafından yenidoğanın fizyolojik sanlığı olarak değerlendirilmesi ve ileri incelemelere gidilmemesi idi. Kesin tanının konulmasında laboratuvar testleri, ultrasonografi ve hepatobiliyer sintigrafinin yeterli olmadığı, karaciğerin histopatolojik incelemesinin ise en değerli tanısal metod olduğu belirlendi. Sonuç; Erken tanının önemli olması nedeniyle iki haftadan uzun süren sarılık yakınması ile başvuran olgularda dışkı renginin sorgulanması neonatal kolestaz için iyi bir tarama testi olabilir. Akolik ve açık renkli dışkı varlığında öncelikle direkt bilirubin tayini yapılarak ileri incelemeler başlatılmalıdır.
Aim: To evaluate the different tools in the diagnosis of neonatal cholestasis, to determine the causes of its late diagnosis and to underline the importance of early recognation and management in patients especially with extrahepatic biliary atresia. Methods: In t his study we evaluated the infants with neonatal cholestasis admitted to our hospital between January and December 2004 based on their histories and clinical, laboratory, radiologic and histopathologic characteristics. Results: The median age was 9 days at the onset of the jaundice and was 106 days when they were hospitalized. 55.6% of the cases had biliary atresia, 33.3% idiopathic neonatal hepatitis and 11.1% Eyler disease. The causes of the late diagnosis were acceptance of these patients as physiological jaundice of newborns by their parents and doctors, and not performing any further examinaton. We found that laboratory, ultrasonography and hepatobiliary sintigraphy investigations were inadequate for diagnosis, and the liver histology appeared to be the most valuable diagnostic method for the precise diagnosis. Conclusioms Since the early diagnosis is important, to examine the stool colour in newborns with prolonged jaundice beyond two weeks of life may be a good screening test for neonatal cholestasis. When acholic or pale stool is evident, fractioned serum bilirubin levels should be always investigated with performing further investigations.

6.
Akut Apandisit Tanısında Hastalık Hikayesi, Klinik Semptomlar ve Laboratuar Tetkiklerinin Tanısal Değeri
The Value of Anamnesis, Clinical Laboratory Findings in the Diagnosis of Acute and Appandicitis
Serhat Gür, Kemal Atahan, Ercüment Tarcan, Sinem Külahçıoğlu Surat, Atilla Çökmez, Atilla Örsel, Evren Durak
doi: 10.5222/terh.2006.08384  Sayfalar 31 - 36
Amaç: Bu çalışmada akut apandisitte hastalık hikayesi, klinik bulgular ve laboratuar tetkiklerinin tanısal değerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Ocak 2001- Nisan 2004 tarihleri arasında akut apandisit ön tanısı ile öpere edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalarda hastalık hikayeleri, fizik muayene sonuçları ve inflamatuvar yanıtla ilişkili olarak aksiler ateş, rektal ateş, lökosit sayısı ve polimorfonükleer lökosit (PMNL) değerleri kaydedildi. Bu değerler tanılara göre istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel değerlendirmeşinde Ki-kare test kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 225 hasta alındı (erkek: 157, kadın: 68). 225 hastanın 214'ünde apandisit histopatolojik olarak da kanıtlandı. Tüm hastaların akut apandisit düşündürecek muayene bulgusu vardı. Barsak seslerinin apandisit olan hastalarda, negatif apandisit olanlara göre anlamlı derecede azalmış ya da yok olduğu bulundu (p<0.05). Aksiler ve rektal ateşin de apandisitin klinik tablosu ağırlaştıkça anlamlı olarak yükseldiği tespit edildi (p<0.05). Lökosit sayısının negatif apandisit ve gerçek apandisit olguları arasında değişiklik göstermediği saptandı (p>0.05). PMNL oranının ise apandisit tablosu ağırlaştıkça yükselmesine karşın istatistiksel anlamlılık göstermediği bulundu (p>0.05).. Sonuçt Akut apandisit tanısı öncelikle deneyimli bir cerrahın muayenesi ile doğru bir şekilde konulabilir. Bunun yanında barsak seslerinin azalmış ya da yok olması, aksiler ve rektal ateşin yüksekliği apandisit tanısını destekleyen önemli fizik muayene bulgularıdır.
Aim: The aim of the study is to evaluate the diagnostic value of anamnesis, clinical findings and laboratory data in the diagnosis of acute appendicitis. Methods: Between January 2001- April 2004, the patients underwent surgery due to acute appendicitis were evaluated retrospeetively. Anamnesis, physical findings, axillary and rectal fever and laboratory results (white blood cell (WBC) and polymorph nuclear leukocyte (PMNL)) were assesed. Chi-square test was used for statistical analysis. Results: The study included 225 patients (male 157, female 68). Of these, the diagnosis was consitent with appendicitis in 214 patients. All patients had positive physical findings. Bowel sounds were significantly reduced or absent (p<0.05). Axillary and rectal temperature were higher, especially in gangrenous and perforated appendicitis (p<0.05). The WBC and PMNL values were not statistically different between patients with appendicitis and those with non-appendicitis (p>0.05) Conclusion: Physical examination by an experienced surgeon is the gold standard. On the other hand, bovuel sounds, axillary and rectal fevers are helpful for the diagnosis of acute appendicitis.

OLGU SUNUMU
7.
Erken Tanı Alan Bir Biyotinidaz Eksikliği Olgusu
A Case of Biotinidase Deficiency with Early Diagnosis
Nilgün Harputluoğlu, Berrak Sarıoğlu, Oya Halıcıoğlu, Uğur Alfatlı, Işın Yaprak
doi: 10.5222/terh.2006.67059  Sayfalar 37 - 41
Biotinidaz eksikliği (BE) otozomal resesif geçişli doğumsal bir metabolizma hastalığıdır. Erken tanı ve tedavi ile sekelsiz düzelme sağlanabilmektedir. Havale geçirme ve solunum sıkıntısı yakınmasınla başvuran 3 aylık erkek olgu; konvülziyon, respiratuvar distres, alopesi, hipotoni, psikomotor gelişme geriliği ve bikarbonat tedavisine yanışız metabolik asidoz kliniği ile yatırıldı. Yapılan tetkiklerinde kan biyotinidaz düzeyi 0.98 nmol/dk/ml bulunan olguya 10 mg/gün biotin tedavisi başlandı. Tedavi ile semptomlarda dramatik düzelme sağlandı. Biotinidaz eksikliğinin tedavisi mümkün bir nörometabolik bir hastalık olması ve yenidoğan tarama programına alınmasının gerekliliği vurgulanmak istendi.
Biotinidase deficiency (BD) is an autosomal recessive inherited disorder of biotin metabolism. It can be treated without a sequele by early diagnosis and early onset of biotin therapy. A three-months old male, admitted in our clinic with early onset seizures, respiratory distress, hypotonia, lethargy and metabolic ketoacidosis resistant to bicarbonate therapy is presented. Serum biotinidase activity confirmed profound deficiency (0.98 nmol/min/ml). With the onset of oral biotin therapy of 10 mg/day, the patient showed evident clinical improvement. The case is presented to show the importance of early diagnosis and treatment of BD and to underline that the BD should be included in the neonatal sereening program in our country.

8.
Epiglotta Monomorfik Adenom
Monomorphic Adenoma of the Epiglottis
İbrahim Çukurova, Doğan Özkul, İlker Burak Arslan, Ümit Bayol, Fatma N. Aktaş
doi: 10.5222/terh.2006.80914  Sayfalar 43 - 46
Monomorfik adenomlar histolojik olarak selim neoplazmlardır. Sıklıkla parotis bezinden köken alırlar. Küçük tükürük bezleri, oral kavite, farinks ve submandibuler bezlerden de gelişebildiği bilinmektedir. Kliniğimizde seste kalınlaşma, yutkunma zorluğu yakınmaları ile başvuran 52 yaşındaki erkek olgu, yapılan tetkikler ve total eksizyon sonrasında epiglotun monomorfik adenomu tanısı almıştır. Ender görülmesi nedeni ile sunulmuştur.
Monomorphic adenomas are histologically benign neoplasms. They mostly arise from the parotid glands. However, their development in the minor salivary glands, oral cavity, pharynx and submandibulary glands are reported, too. 52 years old male accepted in our clinic with a history of coarsening of the voice and dysphagia who has been diagnosed as monomorphic adenoma of the epigiottis is presented because of its rarity.


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale