Tepecik Eğit Hast Derg: 24 (2)
Volume: 24  Issue: 2 - 2014
Hide Abstracts | << Back
LETTER TO THE EDITOR
1.Editorial
Cengiz Özbek
Page VII

CLINICAL RESEARCH
2.The Effects of Sirolimus and Takrolimus on Liver Regeneration
Erkut Keskin, Ömer Vedat Ünalp, Alper Uğuz, Mutlu Ünver, Şafak Öztürk, Halit Batuhan Demir, Murat Sözbilen, Ahmet Çoker
doi: 10.5222/terh.2014.87587  Pages 81 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada parsiyel hepatektomi yapılan farelerde sirolimus ve takrolimusun, kortikosteroid uygulandığında ve uygulanmadığı durumda, karaciğer yenilenmesine olan etkileri araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada ağırlıkları 200-300 gr arasında değişen 40 adet erkek fare üzerinde gerçekleştirildi. Sirolimus ve takrolimusun, karaciğer yenilenmesine olan etkileri, korkikosteroidlerin ise bu etkiler üzerindeki yeri araştırılmıştır. Parsiyel hepatektomi sonrası 4 gün süreyle sirolimus ve takrolimus tek başına ya da kortikosteroid (prednisolon) ile birlikte verilerek intraperitoneal olarak uygulandı. 4 gün sonunda farelerin karaciğer dokuları tartıldı ve ağırlık indeksi oluşturuldu. Karaciğer dokuları hematoksilen eosin ile boyanıp mitoz açısından incelendi.
BULGULAR: Bu çalışmada takrolimus uygulanan grup ile karşılaştırıldığında sirolimus uygulanan grupta mitotik indeks ve ağırlık indeksi açısından sirolimus aleyhine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Sirolimus ile kontrol grubunun karşılaştırılmasında ise her iki indeks açısından da anlamlı fark saptanmazken sirolimus ve steroidin beraber kullanıldığı grubun verilerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması sonucunda mitotik indeks açısından sirolimus ve steroid aleyhine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sirolimusun karaciğer yenilenmesini baskılayıcı etkisinin kortikosteroidler ile ne yönde değiştiği özellikle segmental greftlerle yapılan karaciğer transplantasyonu sonrasında önem kazanmaktadır. Karaciğerdeki yenilenmenin baskılanması küçük hacimli parsiyel nakillerde risk oluşturabilir. Öte yandan bu etkinin hepatosellüler kanser için yapılan transplantasyonlarda faydalı olacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: In this study, the effects of sirolimus and tacrolimus on liver regeneration in rats with partial hepatectomy were compared in the absence or presence of the corticosteroids.
METHODS: Forty-eight male Sprague-Dawley rats (approximately 200-300 g) were randomly assigned to five groups. Each one underwent partial hepatectomy. 4 days after partial hepatectomy, sirolimus or tacrolimus in combination with or without corticosteroids (prednisolone) was intraperitoneally injected The rats were sacrificed at the end of four days, remnnat liver tissues were weighed and the weight index was created. Remnant liver tissues that stained with hematoxylin and eosin, were examined under a light microscope in terms of mitosis.
RESULTS: In the comparison of mitotic index and weight index, between the sirolimus group and tacrolimus group; sirolimus group had statistically significant effects. And between the sirolimus group and control group, there were no statiscally significant differences. But in the comparison of mitotic index and weight index, between the sirolimus+ steroids and control group, there were statitiscally significant differences.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Investigating the effects of sirolimus in combination with corticosteroids has become more important after liver segmental grafts transplantations. The suppression of regeneration could cause risks after liver transplantation especially in small volume grafts. On the other hand, this effect is thought to be useful in transplantations for hepatocellular carcinoma.

3.Properties of Complicated Cysts/Abcesses in Conventional and Diffusion-Weighed Breast Mri
Özgür Sipahi Esen, Semiha Canverenlar, Zehra Hilal Adıbelli, Hülya Mollamehmetoğlu, İbrahim Atasoy, Nazif Erkan
doi: 10.5222/terh.2014.09719  Pages 87 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı komplike kist-apselerin klasik ve difüzyon ağırlıklı Manyetik Rezonans görüntüleme(MRG)de özelliklerinin belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışmada memesinde solid kitle olmayan 32 kadın hastanın 36 komplike kisti klasik MR ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) ile incelenmiştir.
BULGULAR: Komplike kistlerde görünen difüzyon katsayısı (GDK) 0,57±0,2 x 10-3cm2/sn olarak saptandı. Bu ADC değeri literatürde saptanmış olan benin lezyonların ADC değerinden çok düşük, malin lezyonlardan ise düşüktür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak komplike kist-abse ile kanser ayrımında DAG tek başına değil mutlaka klasik MR bulgularıyla birlikte yapılması gerekmektedir. Özellikle bu durumun birden fazla malin meme kitlesinin varlığının araştırıldığı meme koruyucu işlemin yapılması planlanan hastalarda önemli olduğu düşünülmüştür.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to determine the characteristics of complicated cysts/abcesses using conventional MRI and diffusion-weighed imaging.
METHODS: In this retrospective study, 36 complicated cysts from 32 women with no solid lesion in their breasts were examined bu using conventional and diffusion weighed MRI.
RESULTS: The apparent diffusion coefficent (ADC) was measured to be 0,57±0,2 x 10-3cm2/sn. This ADC value is much smaller than benign, smaller than malign lesions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, in differentiating complicated cyst/abcess and malign lesions, DAG was found to be unreliable on its own. Conventional MRI findings were also necessary for diagnosis. This was especially important for patients who are planned to undergo lumpectomy and quadrantectomy.

4.Diagnostic Value Of Proton Mr Spectroscopy in Brain Tumors
Özgür Sipahi Esen, Mehmet Bozkurt, Zehra Hilal Adıbelli, Eda Aykut, Semiha Canverenler
doi: 10.5222/terh.2014.46330  Pages 93 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Manyetik rezonans (MR) spektroskopinin beyin tümörlerinde tanı değerinin ortaya konulmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beyin tümörü tanısı alan 49 olguda (12 düşük dereceli astrositom, 7 anaplastik astrositoma, 6 glioblastom, 13 meningiom,11 metastaz) MR spektroskopi uygulanmıştır. Proton MR spektroskopi, 1.5 Tesla MR cihazı kullanılarak yapılmıştır.
BULGULAR: Beyin tümörlü hastalarda normal beyin dokusu ile karşılaştırıldığında N-asetil aspartat azlığı (NAA) ve kolin yüksekliği saptanmıştır. Beyin infarktı ve beyin apsesi gibi neoplazik olmayan lezyonlarda ise kolin, kreatin ve NAA düzeylerinde azalma belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Proton MR spektroskopi BT ve MR bulgularının spesifik olmadığı birçok olguda tanıyı kolaylaştıran, klasik MR’ın tamamlayıcısı olan ileri inceleme yöntemlerinden biridir. Bu çalışmada MR spektroskopinin beyin tümörünün tanısı ve neoplazik olmayan diğer lezyonlarda ayırıcı tanısında klinik önemi vurgulanmıştır.
INTRODUCTION: Our objective was to evaluate the usefulness of proton magnetic resonance (MR) spectroscopy in diagnosis of brain tumors.
METHODS: Proton MR spectroscopy was performed in 49 patient with brain tumors (12 low- grade astrocytomas, 7 anaplastic astrositomas, 6 glioblastomas, 13 meningiomas, 11 metastases). Proton MR spectroscopy was performed with a 1.5 T MR unit.
RESULTS: In patients with brain tumors, a decrease in N-acetyl aspartate (NAA) and an increase in choline (Cho) level were detected when compared with those in the spectra obtained from normal tissue. Non-neoplazic lesions such as cerebral infarctions and brain abscesses are marked by decrease in Cho, creatin (Cr) and NAA.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Proton MR may be complementary to conventional MR imaging and CT. We discuss the clinical impact of MR spectroscopy in diagnosis of tumours and their differentiation from non-neoplastic lesions.

5.Validity and Reliability of The Turkish Version of The Defensive Medicine Behaviour Scale: Preliminary Study
Aysel Başer, Mukadder İnci Başer Kolcu, Giray Kolcu, Umut Gök Balcı
doi: 10.5222/terh.2014.29494  Pages 99 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Defansif tıp uygulamaları; hekimlerin malpraktis (tıbbi uygulama hataları) davalarından korunmayı amaçladıkları tıbbi uygulamalardır. Çalışmamızda araştırmacı tarafından hazırlanmış olan “Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeğinin” Türkçe formunun geçerlilik ve güvenilirliğinin hesaplanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Defansif tıp uygulamaları tutum ölçeği Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı (T.C.S.B.) İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan, kadın hastalıkları ve doğum uzman ve asistan toplam 62 hekim üzerinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Faktör analiziyle varyansın 48,151’ini açıklayan iki faktör (pozitif ve negatif defansif tıp uygulamaları) elde edilmiştir. Güvenilirlik analizinde ölçeğin iç tutarlılığı yüksek bulunmuştur (Cronbach alfa= 0,853) alt ölçekler için hesaplanan
Cronbach alfa değerleri de pozitif defansif tıp uygulamaları için (1 ila 9.ncu Sorular) 0,685 ve negatif defansif tıp uygulamaları için (10 ila 14.ncü Sorular) 0,918 olmak üzere yüksek bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Defansif Tıp Uygulamaları Ölçeği’nin Türkçe formu defansif tıp uygulamaları taramasında yardımcı olarak kullanılmak için geçerli ve güvenilir bir araçtır.
INTRODUCTION: Defensive medicine is a protection way of the doctors to protect themselves from the possible malpractice liability situations. In our study we aimed to examine reliability and validity of the Turkish version of “The Defensive Medicine Behaviour Scale” what’s prepared by our researchers.
METHODS: The validity and reliability of Turkish version of The Defensive Medicine Behaviour Scale was assessed in a sample of 62 specialist physicians and physician assistants from Obstetrics and Gynecology Training and Research Hospital, İzmir.
RESULTS: Principle component analysis revealed two factors (positive and negative defensive medicine) explaining 48.151% of the total variance. Reliability analysis showed that the Turkish version of DMBS has a high level of internal consis tency
(Cronbach’s alpha=0.853). Cronbach’s alpha coefficients for ‘positive defensive medicine’ and ‘negative defensive medicine’ subscales were also high (0.685 and 0.918).
DISCUSSION AND CONCLUSION: These results suggest that Turkish DMBS is a reliable and valid measurement to aid in screening for defensive medicine.

6.Dentists’ Views About Defensive Dentistry: A Cross-sectional Study
Aysel Başer, Mukadder İnci Başer Kolcu, Giray Kolcu, Özge Tuncer, Murat Altuntaş
doi: 10.5222/terh.2014.70288  Pages 103 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Defansif diş hekimliği; “Diş hekiminin, tanı ve tedaviye yönelik tıbbi uygulamaları hastanın sağlığından ziyade ceza veya hukuk davalarından korunmak amacıyla kullanması” şeklinde tanımlanabilir. Bu çalışmada malpraktis davaları yönünden ikinci derecede yüksek’ riskli olan diş hekimliği pratiğinde defansif diş hekimliği algısının yaygınlığının ortaya konulması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Alsancak Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde (T.C.S.B Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu İzmir İli Kamu Hastaneleri Birliği Kuzey Genel Sekreterliği Alsancak Ağız Ve Diş Sağlığı Merkezi’nde) yapıldı. Verileri toplamak için 15-19 Temmuz 2013 tarihleri arasında bu alanda en sık kullanılmış yöntem olan yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından oluşturulmuş olan “Defansif Diş Hekimliği Anketi” uygulandı. İlgili hastanede görev yapan birebir hasta hekim ilişkisi içerisinde olan 66 diş hekimi çalışma kapsamına alındı.
BULGULAR: Çalışmada güncel çalışmalar ile uyumlu olarak, diş hekimlerinin büyük çoğunluğunun defansif diş hekimliği uyguladığı ve diş hekimlerinin 30’unun (%45,5) çok iyi,22’sinin (%33,3) iyi,10’unun (%15,2) orta derecede ve 4’ünün (%6,1) zayıf derecede defansif diş hekimliği uyguladığı sonucuna ulaşıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmaya katılan diş hekimlerinde defansif yaklaşımın yaygın olduğu tespit edildi.
INTRODUCTION: Defensive dentistry, can be defined as the practice of diagnostic or therapeutic measures conducted primarily not to ensure the health of the patient, but as a safeguard against possible malpractice liability. Aim of the study is to evaluate the prevalence of perception about defensive dentistry for dentists as a “2. Degree” risks group about malpractice liability.
METHODS: Study was performed in Alsancak Oral-Dental Health Center in İzmir, Turkey between 15-19 July 2013. A questionnaire called “Defensive Dentistry Practice Survey” which was made by researcher was applied. For data collection, face to face interview methods were used 66 dentists who were working in this hospital, were aggreed to join the survey (n: 66).
RESULTS: In agreement with the other recent studies, the results showed that most of the dentists practice defensive dentistry. When the dentists’ tendency level to practice defensive dentistry was evaluated, score was found to be %45,5 and this score shows that they apply the defensive dentistry at best level (n: 30), the score %33,3 is good level (n: 22), score % 15,2 is medium level (n: 10) and the score %6,1 is poor level (n: 4).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Study shows that the defensive dentistry applications are being used commonly among the dentists.

7.The Level of Dependency To an Organization of Caregivers And Treaters in The Emergency Departments
Birsel Yavuz, Savaş Sezik, Gizem Gürakan
doi: 10.5222/terh.2014.22931  Pages 111 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil Servislerde hasta bakım ve tedavi hizmeti veren sağlık çalışanlarının örgütsel bağlılık düzeylerinin belirlenmesi ve hastaneler arası farklılığın araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İzmir ilinde üç ayrı hastane Acil Servislerinde (Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi ve Özel Medical Park Hastanesi) hasta bakım ve tedavi hizmeti veren sağlık çalışanlarına Mart 2013- Haziran 2013 tarihleri arasında sormaca uygulandı. Sormacanın ilk kısmında katılımcıların demografik özelliklerini belirlemeye yönelik sorular, ikinci kısmında Allen-Meyer tarafından geliştirilen örgütsel bağlılık ölçeği yer almaktadır.
BULGULAR: Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi ve Özel Medical Park Hastanesi Acil Servislerinde hasta bakım ve tedavi hizmeti veren 96 çalışanın 74’üne (%77) sormaca uygulandı. Çalışmamızda örgütsel bağlılık ortalamalarını Özel Medikal Park Hastanesi’nde 3.14, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2.52, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesi’nde 2.69 olarak bulundu. Örgütsel bağlılık düzeylerinin kurumlar arası incelemesinde duygusal ve normatif bağlılıkta anlamlı fark olduğu (p<0.05), devam bağlılığında ise kurumlar arası anlamlı bir fark olmadığı (p=0.163) tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil Servislerde hasta bakım ve tedavi hizmeti veren sağlık çalışanlarının örgütsel bağlılık düzeyleri düşüktür, yöneticiler bu konuyu dikkatle değerlendirmelidirler.
INTRODUCTION: Our aim in this study is to detect the level of dependency of caregivers and treaters of emergency departments to an organization and to investigate the difference between the employees of different hospitals.
METHODS: In Izmir city centre at three different hospitals' emergency department; a questionnaire was applied to all of the caregivers and treaters of at the between in March 2013- June 2013. (Tepecik Training and Research hospital, Dokuz eylül university hospital and Private Medical park hospital) the first part of the questionnaire consisted of questions about participants' demographic properties and the second part was the scale of organization dependency improved by Allen-
Meyer.

RESULTS: In the hospitals mentioned above, 74(77%) of 96 caregivers and treaters were able to reach and apply the questionnaire. In our study; the average of organization dependency was found to be as 3.14 in Medical Park Hospital which
is a private hospital; 2.51 in Tepecik Training and Research Hospital and 2.69 in Dokuz Eylül University Hospital employees. Organization dependency, was found to be significantly different institutionally (p<0.05). No significance was found by dependency of continuation between institutions (p=0.163).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The level of dependency to an organization of caregivers and treaters are found to below, this issue has to be evaluated by the directors and supervisors carefully

8.Working in A Public Hospital Nurses' Health Through Healthy Lifestyle Behaviors Relationship Between Locus of Control
Bilgen Ulamış, Dilek Özmen
doi: 10.5222/terh.2014.69077  Pages 119 - 125
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, ameliyathane ve yoğun bakım kliniklerinde çalışan hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve sağlık kontrol odağı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipte olan araştırma, İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi ameliyathane ve yoğun bakım ünitelerinde çalışan 223 hemşire oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplandığı tarihlerde izinli ya da raporlu olmayan ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan tüm hemşireler araştırmaya dahil edilmiştir. Veriler 2-30 Mayıs 2014 tarihleri arasında Kişisel Bilgi Formu, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYBDÖ) ve Çok Boyutlu Sağlık Kontrol Odağı Ölçeği ile (ÇBSKOÖ) toplanmıştır. Verilerin değerlendirmesi SPSS 15.0 programında yapılmıştır.
BULGULAR: Araştırmada hemşirelerin SYBDÖ toplam puanı ortalaması (114,21±17,41) saptanırken diğer alt boyut puan ortalamaları ise kendini gerçekleştirme (33,87±5,65), sağlık sorumluluğu (21,37±4,55), egzersiz (9,49±3,08), beslenme (15,51±3,27), kişiler arası destek (18,37±3,71), stres yönetimi (15,57±3,19) olarak saptanmıştır. ÇBSKOÖ alt boyut puan ortalamalarında ise güçlü alt boyut puan ortalaması (10,44±11,00), iç alt boyut puan ortalaması (13,76±14,10), şans alt boyut puan ortalaması (9,54±9,00) olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırmada hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları orta düzeyde bulunurken, ÇBSKOÖ puan ortalamaları ise düşük düzeyde saptanmıştır. SYBDÖ ve ÇBSKOÖ boyutları arasında ise zayıf ya da çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır.
INTRODUCTION: This study aimed at determining the relationship between the health locus of control and healthy lifestyle behaviors of nurses working at intensive care clinics as well as surgery.
METHODS: The sample of descriptive research was the nurses working at surgery and intensive care units of Izmir Tepecik Training and Research Hospital (n: 223). In this study, the sampling was not specialized as all voluntary nurses present were incorporated into the research other than those who were absent as well as on leave for health consideration within the dates of data collection. The data were collected between May 2 and May 30, 2014 by means of using Personal Information Form, Healthy Lifestyle Behaviors Scale (HLBS) and Multidimensional Health Locus of Control Scale (MHLCS). Assessment of data was performed using SPSS 15,0 (Statistical Programme for Social Sciences) package software.
RESULTS: In this study, the total mean of HLBS score was 114,21±17,41 while the other means of sub-dimensional scores were 33,87+5,65 in self-realization, 21,37±4,55 in health responsibility, 9,49±3,08 in exercise, 15,51±3,27 in nutrition, 18,37±3,71 in interpersonal support, and 15,57±3,19 in stress management. Regarding to the means sub-dimensional scores of MHLCS, the means scores belonging to the strongest sub-dimension, the inner sub-dimension and the chance subdimension were found to be 10,44±11,00, 13,76±14,10, and 9,54±9,00, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In present study, the healthy lifestyle behaviors of the nurses were moderate, while the mean scores of MHLCS were found to be low. In addition, a poor significance level of correlation between HLBS and MHLCS was found.

CASE REPORT
9.Seminal Vesicle Cyst And Renal Agenesia Case With Abdominal Pain
Hakan Türk, Sıtkı Ün, Cemal Selçuk İşoğlu, Özgür Çakmak, Hüseyin Tarhan, Ferruh Zorlu
doi: 10.5222/terh.2014.83803  Pages 127 - 130
Konjenital seminal vezikül kistleri(SVK) nadir ve çoğunlukla aynı taraftaki renal agenezi ile birliktelik gösterir(1). Eğer beraberinde ejakülatör kanal obstrüksiyonu varsa “Zinner Sendromu” olarak bilinir. SVK çoğunlukla semptom vermez veya
nonspesifik semptom verdiğinden dolayı tanı gecikebilir. Görüntüleme yöntemlerinin sık kullanıldığı günümüzde başka nedenlerle yapılan tetkikler sonucu rastlantısal olarak tanı konulmaktadır. Bu çalışmamızda 45 yaşında karın ağrısı şikayeti ile gelen bir olguyu sunuyoruz.
Congenital seminal vesicle cysts(CSC) are so rare and mostly seen with the ipsilateral renal agenesia. Seminal vesicle cysts can be congenital or acquired.Because of the mass and pressure formed by the fluid fills the seminal vesicle, it can cause voiding symptoms, constipation, palpable mass in the abdomen, prostatitis, or pain. ‘Aspiration with TRUS, percutanous aspiration, the transuretral resection of ejaculatuar ducts, excision of the cysts’ are the treatment options. In this report we will represent a left sided seminal vesicule cyst and ipsilateral renal agenesia case who suffers from abdominal pain

10.Waldenstrom Case Developed Secondary To Chemotherapy
Mehmet Can Uğur, Ferhat Ekıncı, Utku Erdem Soyaltın, Fatma Özkan, İsmail Atasoy, Cengiz Ceylan, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2014.69775  Pages 131 - 133
Kemoterapiye bağlı gelişen Waldenström Makroglobulinemisi’nin bir olgu üzerinden incelenmesi ve tartışılması amaçlanmıştır.Sunmuş olduğumuz olguda non-Hodgkin lenfoma nedeniyle kullanılan siklofosfamid ve vinkristin tedavisi sonrası Waldenström makroglobulinemisi gelişmiştir. Olguda poliklinik kontrolünde derin trombositopeni saptanması üzerine öncelikle miyelodisplastik sendrom ve aplastik anemi düşünülmüştü. Ancak ayrıntılı incelendiğinde olguda Waldenström Makroglobulinmesi saptandı. Kemoterapi sonrası gelişebilecek ikincil maliniteler açısından dikkatli olunmalı ve bu durum akılda tutulmalıdır.
It aimed to analysis and discuss with a case Waldenstrom macroglobulinemmia developed after vincristin-cyclophosphamide therapy. In this case, we present a patient who developed Waldenstrom macroglobulinemmia after vincristinecyclophosphamide therapy for non-Hodgkin's lymphoma. We determine severe thrombocytopenia at the control visit and suspected myelodisplastic syndrome or aplastik anemia primarily. But when we analysed him we diagnosed waldenstrom macroglobulinemia. Finally, we must care patients who received chemotherapy for secondary maliginities.

11.A Case With Scrotal Herniation of Bladder
Mustafa Karabıçak, Hakan Türk, Selçuk İşoğlu, Mehmet Yoldaş, Tufan Süelözgen, Hüseyin Tarhan, Ferruh Zorlu
doi: 10.5222/terh.2014.03522  Pages 135 - 137
Mesanenin skrotal fıtıklaşması nadir rastlanan bir durumdur. Elli yaş üstü erkeklerde sıklığı %1-4’dür. Skrotumda masif şişlik ve beraberinde alt üriner sistem şikayetleri olan 58 yaşındaki erkek hastada çekilen tomografi sonucu mesanenin skrotal
fıtıklaşması tanısı kondu. Ancak hasta cerrahiyi reddetti.
Scrotal herniation of bladder is a rare situation. The incidence changes between 1% and 4% in men over 50 years. A 58 years old man with a massive scrotal swelling and lower urinary tract symptoms was diagnosed as scrotal herniation of bladder by
computer tomography. The patient refused surgery.

12.Ruptured Rudimentary Horn Pregnancy in Unicorniate Uterus
Servet Gençdal, Yetkin Karasu, Bülent Çağlar Bilgin, Emre Destegül, Hacer Paşaoğlu
doi: 10.5222/terh.2014.97269  Pages 139 - 141
Güdük boynuz, fetal gelişim süresince Müllerian kanalın füzyon defekti olup tek boynuzlu uterusa eşlik eden bir anomalidir. Güdük boynuz gebeliği, hayatı tehdit eden bir durumdur. Tanısı genellikle rüptür sonrası konur. Standart tedavi yöntemi,
cerrahi olarak güdük boynuzun çıkarılmasıdır.Acil servise şiddetli karın ağrısı ve bayılma şikayeti ile başvuran bir gebenin fizik muayene ve ultrasonografik incelemesinde, karıniçi kanama nedeniyle yırtılmış dış gebelik düşünüldü. Acil laparatomi ile güdük boynuz gebeliği eksize edildi.
Rudimentary horn results from a defect in mullerian fusion during fetal development and that may accompany unicornuate uterus. Ectopic pregnancy in rudimentary horn is a life threatening condition. Differential diagnosis is usually made after rupture. Standart treatment is excision of rudimentary horn. In this report we summarized a pregnant woman who was admitted to emergency unit with severe abdominal pain and syncope. Physical examination and ultrasonography revealed that there was a ruptured ectopic pregnancy because of internal bleeding. Emergency laparotomy and exicision of the rudimentary horn with ectopic pregnancy were performed.

13.Pelviperitoneal Tuberculosis Mimicking Ovarian Cancer
Yüksel Kurban, İbrahim Uyar, Servet Güreşci
doi: 10.5222/terh.2014.08379  Pages 143 - 145
Kadın hastalarda pelvik kitle, asit ve CA-125 yüksekliği bulguları varlığında over kanseri öncelikle düşünülür. Ancak, bazen peritoneal tüberküloz da benzer bulgular verebilir ve over kanseri ile karıştırılabilir. Kırk yaşında karnında şişkinlik, halsizlik ve kilo kaybı şikayetleri ile başvuran hastamızda yapılan değerlendirmede sol overde kistik kitle saptandı. Ayrıca, karında yaygın asit ve CA-125 yüksekliği bulunması üzerine laparoskopi yapıldı ve patolojisi kazeifiye granülomatöz iltihap olarak bildirildi. Tedavileri çok farklı olan bu iki klinik durumda radikal cerrahi düşünülmeden önce biyopsi ile tanı doğrulanmalıdır.
In female patients, pelvic mass, ascites and presence of high levels of CA-125 is presumably considered to be ovarian cancer. However, sometimes peritoneal tuberculosis may be seen with similar signs and can be misdiagnosed as ovarian cancer. The patient, who is 40 years old, had attended our clinic with complaints of abdominal distension, fatigue and weight loss. During investigational studies she was found to have cystic mass in the left ovary. She also had diffuse ascites in abdomen and CA- 125 level was found to be high. Laparoscopy was performed and pathology findings were reported to be granulomatous inflammation suggestin tuberculosis. While the treatments of two situations are quite different, before considering radical
surgery diagnosis should be confirmed by biopsy.

14.A Demonstrative Cesarean Complication And Management: Aspiration Pnomonia
Yüksel Kurban, İbrahim Uyar, Emre Günakan, Münire Babayiğit
doi: 10.5222/terh.2014.36449  Pages 147 - 150
Aspirasyon pnömonisi orofaringeal veya gastrik içeriğin larinks ve trakea yoluyla alt bronşial sisteme geçmesi sonucunda oluşmaktadır. Kadın doğum pratiğinde genellikle açlık süresi beklenemeden yapılan acil sezaryenlerde ortaya çıkabilmektedir. Olgumuz 37 yaşında G4P2 olan, son adet tarihine göre 37 haftalık takipsiz gebe, karın ağrısı tanısıyla yatırıldı. Değerlendirilmesinde tansiyon yüksekliği, proteinüri, karaciğer fonksiyonlarında artış olması nedeniyle olgu şiddetli preeklampsi olarak düşünülmüş ve fetal distres nedeniyle gebelik sezaryenle sonlandırılmıştır. Canlı 2900 gr, Apgar skoru 7-8 olan bebek doğurtulmuştur. Postoperatif birinci gün apne, solunum sıkıntısı ve konfüzyon gelişen hasta yoğun bakıma alınmıştır. Kardiyak patolojiler ve pulmoner emboli dışlandıktan sonra, akciğerlerdeki dallanma artışı, plevral efüzyon ve antibiyotik tedavisi ile kliniğin düzelmesi aspirasyon pnömonisi tanısını desteklemiştir. Morbid obezite, şiddetli preeklampsi ve fetal distres nedeniyle sezaryene alınan hastanın açlık süresinin dolmasına rağmen gelişen aspirasyon pnömoni sendromu ve yönetimi tartışılmıştır.
Aspiration pneumonia occurs with the passage of oropharyngeal or gastric content to the bronchial system through larynx and trachea. In obstetrical practice, it can take place in cesarean section cases without appropriate hunger duration in emergency status. Our case is 37 year old, G4P2 woman with an unfollowed term (37 weeks upto last menstrual period) pregnancy,
consulted with abdominal pain. In evaluation high blood pressure, proteinuria, increased liver function tests directed us to severe preeclampsia diagnosis and was terminated with cesarean section due to fetal distress. 2900g alive baby with 7-8 apgar scores was delivered. At the eighth hour of postoperative follow-up; apnea, respiratory distress and confusion developed and patient was taken to intensive care unit. After excluding cardiac causes and pulmonary embolism; increased branching in the lungs, pleural effusion and good response to the antibiotic therapy promoted the aspiration pneumonia diagnosis. In this article, aspiration pneumonia occured because of morbid obesity despite waiting for the scatterbrained time in a patient with severe preeclampsia and its management was.

15.Cytomegalovirus Infection-Mediated Necrotizing Enterocolitis in A Premature Infant
Öner Özdemir
doi: 10.5222/terh.2014.04696  Pages 151 - 155
Konjenital sitomegalovirüs (CMV) İnfeksiyonunun prematüre bebeklerde gastrointestinal belirtileri hafif ishalden nekrotizan enterokolite kadar değişebilmektedir. Otuz beş haftalık prematüre kız hasta intrauterin büyüme kısıtlılığı ile doğup hiperbilirubinemi nedeniyle fototerapi aldı. Yaşamın üçüncü gününde beliren trombositopenisi intravenöz imunoglobulin ile
düzeldi. Beş günlükken organomegali ve trombositopeni etyolojisine yönelik incelemede anti-CMV-IgM antikoru ve sonra kan CMV-PCR pozitif saptandı. Hastamızın kilo alması yavaş, aralıklı kusması ve karın distansiyonu olmaktaydı. Otuz ikinci gününde ishal ve belirginleşen kusma atakları vardı. Ayakta direkt karın grafisinde barsak duvarlarında dilatasyon ve intramural hava görünümü mevcuttu. Bulgular gelişen nekrotizan enterokolitin konjenital CMV infeksiyonu komplikasyonu olduğunu düşündürdü ve hastanın kısa sürede ölümüne yol açtı. Olgumuz prematüre yenidoğanda nekrotizan enterokolitin CMV infeksiyonunun nadir fakat ağır bir gastrointestinal komplikasyonu olarak gelişebileceğini göstermektedir.
Gastrointestinal manifestations of congenital cytomegalovirus (CMV) infection in premature infants vary from diarrhea to necrotizing enterocolitis. A 35-week-old premature girl was born with intrauterine growth retardation and went thru
phototherapy owing to hyperbilirubinemia. She had thrombocytopenia resolved with intravenous immunoglobulin at the day 3 of life. In the laboratory investigation for ethiopathogenesis of organomegaly and thrombocytopenia, firstly anti-CMV-IgM and later blood CMV-PCR were found to be positive at the 5th day of life. Meanwhile, she failed to thrive and was occasionally having abdominal distention and vomiting. On the 32nd day of admission, vomiting attacks increased and she developed diarrhea. Abdominal X-ray showed dilatation and intramural air on the bowel walls. These findings on the whole suggested necrotizing enterocolitis, as a complication of congenital CMV infection, leading the patient’s death in a short term. This patient teaches us that rare but severe gastrointestinal complications such as necrotizing enterocolitis in a premature neonate might be mediated by congenital CMV infection.


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale