Tepecik Eğit Hast Derg: 25 (3)
Cilt: 25  Sayı: 3 - 2015
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

KLINIK ARAŞTıRMA
2.
Batına Nafiz Kesici Delici Alet Yaralanmaları;131 Olgunun Retrospektif Analizi: Gereksiz Laparatomiler Azaltılabilir mi?
Penetratıng Stab Wounds To The Abdominal Wall: Retrospective Analysıs Of 131 Cases: Could Unnecessary Laparotomies Be Reduced?
Mehmet Akif Üstüner, Enver İlhan, Mehmet Yıldırım, Ahmet Aykas, Abdullah Şenlikci, Vermi Değerli, Hilmi Güngör
doi: 10.5222/terh.2015.143  Sayfalar 143 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Kesici delici alet yaralanmaları(KDAY) acil servise sık başvuru
nedenlerinden biridir.Biz bu çalışmamızda gereksiz laparatomi oranları pre-
operatif tetkik ve muayenelerle azaltılabilir mi sorusuna cevap aradık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: xxxxxx Acil Servis Kliniği’ne 2008-2013 yılları arasında kesici delici alet yaralanması ile başvuran hastaların elektronik kayıtları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Toplam 30 356 hastanın 29 367(%96.7)’si ayaktan tedavi
edildi.Bunların 274 (%27.7)’ü Genel Cerrahi Kliniği’ne yatırıldı.Bu hastaların
131(%47.8)’i batına nafiz yaralanmaydı.Opere edilen 120 hasta gerekli
laparatomi(terapötik) 30 hasta (%25)Grup A ve gereksiz laparatomi (non
terapötik+negatif laparatomi) 90 hasta(%75)Grup B olarak ikiye ayrıldı.A
grubunda 8 (%26.7) hastaya torax tüpü takılırken,B grubunda 5 (%5.6)
hastaya torax tüpü takıldı.Negatif laparatomi yapılan 2 hastadan birinde
rastlantısal mezenter iskemi görülüp segmental ince barsak rezeksiyonu+uç
ileostomi uygulanırken,diğerinde enflame apendiks görülerek apendektomi
yapıldı.Apendiksin histopatolojisi karsinoid tümör olarak geldi

TARTIŞMA ve SONUÇ: USG ve BT nin negatif olduğu,alkollü,vitalleri
stabil,anemisi ve torax travması olmayan genç hastalarda konservatif tedavi
güçlü bir seçenek olmalıdır.

INTRODUCTION: : Penetrating stab wounds (PSW) are among the most frequent causes of
admissions to the emergency department.The current study attempted to
answer the question of whether unnecessary laparotomies could be reduced by
preoperative tests and physical examinations

METHODS: The electronic records of patients admitted to the
Emergency Service of the Ministry of xxxxxxx between 2008 and 2013 with penetrating stab wounds were retrospectively examined

RESULTS: : 29367 (96.7%) of total 30,356 patients were ambulatory patients. Of
these patients, 274 (27.7%) were hospitalized in general surgery clinics. 131
(47.8%) of these patients had abdominal injuries.120 patients who were
operated on were divided into two groups as necessary laparotomy
(therapeutic) in Group A, which consisted of 30 patients (25%) and
unnecessary laparotomy (nontherapeutic+negative laparotomy) in Group B,
which consisted of 90 patients (75%).While a thorax tube was inserted to eight
patients (26.7%) in Group A, a thorax tube was inserted to five (5.6%) patients
in Group B. Accidental mesenteric ischemia was observed in two patients in
which negative laparotomy was conducted, and while in one of them segmental
small intestinal resection and terminal ileostomy was performed, an inflamed
appendix was observed and appendectomy was performed. The histopathology
of appendix was consistent with carcinoid tumor.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Conservative treatment should be a strong option
in young patients who have stable hemodynamic conditions and who have no
alcohol intake, or anemia and thoracic trauma, and in which US and CT are
negative.


3.
Meme Kanserinin Klinikopatolojik Özelliklerinin Moleküler Alt Tipe Göre Değerlendirilmesi
Evaluation Of Clinicopathological Features Of Breast Cancer According To The Molecular Subtypes
Melek Ünçel, Gamze Aköz, Zübeyde Yıldırım, Gönül Pişkin, Mustafa Değirmenci, Dudu Solakoğlu Kahraman, Duygu Ayaz, Gökhan Akbulut, Gülden Diniz
doi: 10.5222/terh.2015.151  Sayfalar 151 - 156
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık gözlenen malignitedir. Meme kanseri, histolojik olarak benzer ve aynı evredeki tümörlerde bile farklı tedavi yanıtı sergileyen heterojen bir tümördür. Bu çalışmada meme kanserinin klinik ve patolojik özelliklerini, tümörün moleküler alt tiplerine göre karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tanı konup tedavi olmuş 292 meme kanserli olgu geriye dönük olarak değerlendirildi. Farklı alt tipler tanımlayıcı ve çıkarımsal analizlerle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 292 invazif meme karsinom olgusu çalışmaya dahil edildi. Ortalama yaş 55,5±12,8 yıl (28-85 yıl) olup, farklı gruplardaki ortalama yaş birbirine yakındı. Doksan olgu (%30,8) luminal A, 87 olgu (%29,8) luminal B, 78 olgu (%26,7) HER2 pozitif ve 37 (%12,7) olgu triple negatif olarak tanımlandı. Ortalama Ki-67 proliferasyon indeksi Luminal A grubunda 5 (1-12), Luminal B’de 28,4 (15-80), Her2+ olgularda 24,1 (1-95) ve tripl negatiflerde 43 (1-85) bulundu. Ortalama izlem süresi 22,5±10,9 aydı. Tüm hastalar bazında eksitus oranı %10,6 (n=31) bulundu. Sağ kalım oranı en düşük grup triple negatif hastalardı (%78,4; n=29). Sağ kalım oranı en yüksek grup literatürle uyumlu şekilde Luminal A olarak değerlendirilen olgulardı (n=83, %92,2). Her2 pozitif olgular hedefe yönelik tedaviyle en yüksek sağ kalım oranına sahip ikinci grubu oluşturuyordu (n=71, %91).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meme kanserinin histolojik derecesi veya histopatolojik özellikleri tek başına güvenilir prognostik öngörü sağlamamaktadır. Meme kanserinin heterojen bir tümör olduğu her zaman dikkate alınmalıdır. Bu yüzden meme kanserinde moleküler alt tiplerine göre kişiye özel tedavileri uygulamak, hastalar için en yüksek faydayı sağlayacak gibi görünmektedir.

INTRODUCTION: Breast cancer is the most common malignancies among women worldwide. Breast cancer is a heterogeneous tumor, with different responses to therapy even within similar histology and stages. In this study we aimed to compare the clinical and pathological features of breast cancer according to the molecular subtypes.
METHODS: We retrospectively reviewed the 292 cases with breast cancer, who were diagnosed and treated at the Izmir Tepecik Education and Research Hospital between 2011 and 2014. Descriptive and inferential analyses between different intrinsic subtypes were performed.
RESULTS: A total of 292 females with invasive breast cancer were included in this study. The mean age was 55.5±12.8 years (28-85 years) and mean ages of different tumor groups were similar. We identified 90 (30.8%) cases of luminal A, 87 (29.8%) luminal B, 78 (26.7%) HER2+, and 37 (12.7%) triple negative. The mean Ki-67 proliferation index was found 5 (1-12) in Luminal A group, 28.4 (15-80) in Luminal B group, 24.1 (1-95) in Her2 positive group and 43 (1-85) in triple negative group. The mean follow-up was 22.5±10.9 months. Mean mortality rate was found as 10.6% (n = 31) in all patients. The least survival rate was determined in triple negative patients (78.4%, n=29). The highest survival rate was assessed as compatible with the literature in the luminal A group (n= 83, 92.2%). HER2-positive cases had second highest survival rate with tailored treatment (n= 71, 91%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Histopathologic features or histological grade of breast cancer alone does not provide reliable prognostic predictions. It must be always considered that breast cancer is a heterogeneous tumor. Therefore in breast cancer, tailored therapy according to the molecular subtypes of tumor, seems to provide the highest benefit for patients.


4.
Yoğun Bakım Ünitesinde Çoklu İlaç Dirençli Acinetobacter Baumanni Enfeksiyonu Gelişiminde Rol Oynayan Predispozan Faktörler
Predictors Of Multidrug Resistant Acinetobacter Baumannii Infections in Intensive Care Unit
Birzat Emre Gölboyu, Onur Dülgeroğlu, Mürsel Ekinci, Pınar Karaca Baysal, Kenan Murat
doi: 10.5222/terh.2015.157  Sayfalar 157 - 164
GİRİŞ ve AMAÇ: En önemli nozokomiyal patojen olarak kabul edilen Acinetobacter baumannii, çoklu ilaç direnci nedeniyle son yıllarda yeniden önem kazanan enfeksiyon etkenleri arasında yer almaktadır Çok ilaca dirençli Acinetobacter baumannii artmış morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Bu çalışmada yoğun bakım hastalarında çoklu ilaç dirençli a. baumannii enfeksiyonu için predispozan faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 – Mayıs 2015 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinde acinetobacter baumanni enfeksiyonu gelişen hastalarının dosyaları retrospektif olarak incelendi. Her iki grupta yer alan hastaların yaş, cinsiyet, Acute Physiology And Chronic Health Evaluation II (APACHE II) skoru, yandaş hastalıkları, yoğun bakım ünitesine yatış nedenleri, hospitalizasyon ve yoğun bakıda kalış süreleri kaydedildi. Hastalar çoklu ilaç dirençli olan ve olmayan a.baumannnii enfeksiyonu gelişimine göre iki gruba ayrılmışlardır. Her iki grupta yer alan hastalarda yoğun bakıma kabullerinde mekanik ventilatör ihtiyaçları ve uygulanan invazif işlemler (entübasyon ve arteriyel, santral venöz ve üriner kateterizasyonlar) kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmamızda yoğun bakım takiplerinde a.baumannii ile ilişkili enfeksiyonu olan 40 erkek, 52 kadın toplam 92 hastanın verileri incelenmiştir. Çoklu ilaç direnci olan hasta sayısı 36 olup tüm hastaların %39,1’ini oluşturmaktadır. Hastaların yoğun bakımda kalma süresi, hastanede kalma süresi ve APACHE 2 değerleri incelendiğinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlemledik. Hastaların yoğun bakım ünitesine devrolma öncesi aldıkları tanılar incelendiğinde diyabetes mellitus ve neoplastik hastalık olması ile çoklu ilaç direnci olan a.baumannii gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmiştir. Reentübasyon (birden fazla endotrakeal entübasyon) işleminin ise çoklu ilaç dirençli a.baumanni gelişimi ile ilişkisi olduğunu bulduk.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu retrospektif analizin bulgularına göre, anestezi yoğun bakım ünitesi hastalarında yüksek APACHE II skoru, diyabetes mellitus tanısı ve neoplastik hastalık öyküsü olması çoklu ilaç direnci olan a.baumannii enfeksiyonu oluşumunda ön belirleyicidir.
INTRODUCTION: Acinetobacter baumannii which is accepted as the most serious nosocomial pathogen has been also defined as an emerging infectious agent due to multi- drug resistant strains by recent years. Multi-drug resistant Acinetobacter baumannii isolates are linked to increased mortality and morbidity events. It is aimed to detect the predisposant factors in development of Acinetobacter baumannii infections encountered among intensive care patients.
METHODS: Charts of the patients whom were detected to have Acinetobacter baumannii infection in intensive care unit between January 2014 and May 2015 have been reviewed retrospectively. The patients were grouped as MDRAB and non MDRAB infection sufferers in ICU. For both groups the recorded datas were as follows: age, sex, medical history, underlying surgical pathology, Acute Physiology and Chronic Health Evaluation 2 score( APACHE 2), presence of invase procedures(intubation, arterial, central venous lines, urinary catheters and renal replacement therapy), days in ICU, infection site, complications length of stay(LOS) in the ICU and hospital, and final outcome.
RESULTS: The datas belonging to totally 92 patienst( 40 male and 52 female ) with ICU related Acinetobacter baumannii infections were reviewed in the study. The number of patients with MDRAB infections were detected as 36 and they consisted 39.1% of all cases. According to comparison of the parametres regarding ICU LOS, Hospital LOS and APACHE 2 scores,there was a significant difference between groups. When we look at the pre- ICU diagnosis of cases there was a significant relation between MDRAB infections and having DM or neoplastic diseases. We also detected a positive relation between reintubation events( more than one endotracheal intubation) and MDRAB infections.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of this retrospective study we found the factors of high APACHE 2 scores, DM and neoplastic diseases as probable predisposants in development of
MDRAB infections in intensive care units


5.
İntervertebral Kafes ile Anterior Servikal Diskektomi Ve Füzyon Sonrası Uzun Dönem Radyolojik Açılar
Long Term Radiological Angles After Anterior Cervical Discectomy and Fusion Operation Made by İntervertebral Cage
Ozan Ganiüsmen, Engin Çiftçi, Ali Samancıoğlu, Hakan Korkmaz, Güven Çıtak, Sultan Tarlacı
doi: 10.5222/terh.2015.165  Sayfalar 165 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: Zamanımızda, servikal disk hastalığının (CDH) tedavisinde servikal kafes kullanımı yaygın olarak kabul edilmiş ve bir cerrahi müdahale haline gelmiştir. Polikarbon Peek kafes iyi uzun vadeli sonuçlar ile, servikal disk hastalığında kullanılmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İntervertebral peek kafes ile tek mesafe anterior servikal diskektomi v efüzyon(ACDF) uygulanan 16 hastaya retrospektif çalışma yapıldı. Preoperatif, postoperatif ve iki yıl sonra lateral düz grafiler alındı. Hastalar en az 24 ay takip edildi.
BULGULAR: Kullanılan cerrahi işlemler tüm hastalar için teknik olarak başarılı olup ve genel anestezi ve cerrahi ile ilgili hiçbir majör komplikasyon olmadı.Ortalama intervertebral disk yüksekliği (DY) preoperatif 4.6 ± 1.4 mm ve yüksekliği 24 aylık takipte 4.5 ± 1.4 mm idi.Ortalama lordoz açısı (LA) preoperatif 14.5 ± 16.8 iken 24 aylık takipte 17.5± 13.5 tu.Ortalama segmenti açısı prepoperatif 13.4 ± 15.2 iken postoperatif 12.6± 11.9 du. Hiçbir peek kafes yerinden oynamadı yada başarısızlık olmadı.Klinik belirtiler, tüm takip hastalarda geriledi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ACDF CDH tedavisi için etkili bir yoldur. Bir kafes kullanılarak segmental çökme önlenir. Bu teknik LA,SA ve DY liğini normal sınırlar içerisinde tutarak postoperatif ağrıyı azaltır ve kaliteli yaşam sağlar. Servikal disk hastalığı cerrahi tedavisinde tek başına kafeslerin uygulanması uzun süreli takip klinik sonuçları yüz güldürücüdür.
INTRODUCTION: At present, the use of a cervical cage has become an accepted and widely practiced surgical intervention for the treatment of cervical disc disease (CDD). Polycarbon Peek cage has been used in cervical disc disease as a spacer, with good longterm outcomes.
METHODS: A retrospective study was performed with 16 consecutive patients who underwent single-level anterior cervical discectomy and fusion (ACDF) with a peek cage. Lateral plain radiographs preoperative, postoperative and after two years taken. Patients were followed for a minimum of 24 month.
RESULTS: The surgical procedures used were technically successful for all patients and there were no major complications related to anesthesia or the overall surgical procedure. The mean intervertebral disc height (DH) preoperative was 4.6 ±1.4 mm and height was 4.5± 1.4 mm at the 24-month follow-up. The mean lordosis angle (LA) was 14.5 ± 16.8 ° preoperatively and 17.5 ±13.5° at the 24-month follow-up.The mean segment angle (SA) was13.4 ±15.2º and 12.6 ±11.9º at the 24 month follow-up. There was no peek cage dislodgment or failure. The clinical symptoms improved in all followed-up patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: ACDF is an effective way for treatment of CDD. Using a cage prevents segmental collaps. This technique can also put AL, SA and SH within normal limits, so postoperative pain reduces and quality of life of the patients. Long-term clinical outcome of the stand-alone cages used in the surgical treatment of one cervical disc disease is satisfactory.

6.
Erken evre oral kavite tümörlerinde submandibular bez
Submandibular gland in early stage oral cavity cancer
Suphi Bulgurcu, İlker Burak Arslan, Erhan Demirhan, Melek Uncel, İbrahim Çukurova
doi: 10.5222/terh.2015.171  Sayfalar 171 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda boyun 1b bölgesinde yer alan submandibular bezin erken evre oral kavite kanserlerinde eksizyonunun gerekliliğini araştırmayı planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kliniğimizde Nisan 2008 ile Eylül 2014 tarihleri arasında erken evre oral kavite kanseri nedeniyle opere edilen 12 olgu dahil edildi. Olguların tanı anındaki hastalık evreleri, boyundaki metastatik lenf nodu sayıları ve submandibular bez tutulumu preoperatif radyolojik incelemelere ve patoloji sonuçlarına göre değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen olguların yaş aralığı 48 ile 75 yıl arasında değişmekte ve olgular 3 kadın ve 9 erkekten oluşmaktaydı. 6 olgu dil kanseri nedeniyle opere edilirken 4 olgu dudak, 1 olgu ağız tabanı ve 1 olgu da retromolar bölge karsinomu nedeniyle operasyona alınmıştı. Operasyon sonrası patoloji raporlarında olguların 4 tanesinde boyun lenf nodu diseksiyonlarında lenf nodu metastazı saptandığı görüldü. Olguların tümünde eksize edilen submandibular bezin salim olarak yorumlandığı dikkati çekti
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada erken evre oral kavite karsinomlu vakaların çıkarılan submandibuler bezlerinde histopatolojik olarak malignite saptanmadı. Olgu sayısının ve submandibular bezden alınan kesit sayısının artırıldığı çalışmalarla elde edilen sonucun doğrulanması gerektiği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: We planned in our study to search the need for excision of submandibular gland, which is in the neck 1b area, in early stage oral cavity cancer.
METHODS: In our clinic, 12 patients who undergone operation with the diagnosis of early stage oropharyngeal cancer was involved to this examination. We described the stage of the disease, lymph node metastases status and invasion of submandibular salivary gland with radiological examination and pathological results.
RESULTS: In study, patients ages were ranging from 48 to 75 years and study involved 3 patients were female and 9 patients were male. 6 of the patients were diagnosed cancer of tongue and 4 of them were lip cancer. The other localisation of cancers were retromolar region, and floor of mouth. Metastases of cervical lymph nodes were deteched at 4 of the patients. Submandibular salivary gland was histopathologically normally in all cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the early stages of the oral cavity carcinoma in excised submandibular gland from histopathological of the cases there was no malignancy. We believe that this result should be validated by studies with increased the number of cases and the number of pathological sections from the salivary gland.

7.
Kliniğimizde İzlenen Trombositopenili Hastaların Değerlendirilmesi
Assessment of Patients With Thrombocytopenia Followed in Our Clinic
Mehmet Can Ugur, Ferhat Ekinci, Cengiz Ceylan, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2015.175  Sayfalar 175 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde 2014 Ocak ve Haziran ayları arasında yatan, yatışı sırasında var olan veya takibinde gelişen trombositopeni saptanan hastalarımızın; trombositopeni etiyolojisi, patofizyolojisi ve trombosit replasman ihtiyacı yönünden incelenmesini amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği’nde 2014 Ocak ve Haziran ayları arasında yatan 172 hasta alındı. Hastalar trombositopeni etiyolojisi, gelişim patofizyolojisi ve verilen trombosit replasmanı açısından retrospektif incelendi.
BULGULAR: 172 hastadan 82’si kadın, 90’ı erkekti. Hastaların yaş ortalaması 61’di. Ortalama yatış trombosit değeri: 78800 /uL, çıkış değeri: 104100 /uL idi. Solid organ malignitesine bağlı trombositopeni en sık neden olarak saptandı. 60 hastada trombosit yıkımı, 112 hastada ise kemik iliği supresyonu vardı. Trombosit yıkımına bağlı nedenlerin, kemik iliği supresyonuna bağlı nedenlere göre daha genç yaşta meydana gelmişti. 27 hastaya aferez ile trombosit transfüzyonu verilmiş ve ortalama 1,8 ünite kullanılmıştı. 38 hastaya ise tam kandan elde edilen random trombosit transfüzyonu verilmiş ve ortalama 19.7 ünite kullanılmıştı. Bu hastaların çıkış trombosit değerleri ve eksitus sayıları karşılaştırıldığında tam kandan random trombosit veya aferez ile trombosit verilmesi arasında anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trombositopeni saptanan bir hastada etiyoloji aydınlatılmalıdır. Patofizyolojik olarak sınıflandırmayla tanıya daha kolay ulaşılabilir. Bu hastalara gerektiğinde trombosit transfüzyonu yapılmalıdır. Trombositopenili hastaya yaklaşımda daha büyük hasta gruplarıyla daha fazla prospektif çalışmaya gereksinim vardır.
INTRODUCTION: We aim to investigate patients who hospitalized between January and June 2014 in our clinic and detected thrombocytopenia which it had during hospitalization or developing in follow-up in terms of thrombocytopenia of etiology, pathophysiology and need for platelet replacement therapy.
METHODS: A hundred and seventy-two patients who hospitalized between January and June 2014 in Tepecik Training and Research Hospital Clinic of Internal Medicine enrolled in study. Patients retrospectively investigated in terms of thrombocytopenia of etiology, pathophysiology and given platelet replacement therapy.
RESULTS: : Eighty-two women and 90 men were of 172 patients. The mean age of the patients was 61. Average hospitalized platelet value was 78 800 / L and discharged value was 104 100 / L. Thrombocytopenia depending on the solid organ malignancies was detected as the most frequent cause. There was platelet destruction in 60 patients and bone marrow suppression in 112 patients. Cause of depending on the platelet destruction had occured younger age according bone marrow suppression related causes. Apheresis platelet transfusion had given for 27 patients and had used an average of 1.8 units. Random platelet transfusion how derived whole blood had given for 38 patients and had used an average of 19.7 units. When compared output platelet count and the number of these patients died, no significant difference between giving platelets from whole blood and apheresis platelets were determined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The etiology should be clarified at a patient who determined thrombocytopenia. The diagnosis can be accessed more easily with classification as pathophysiological. Platelet transfusions should be performed when it need. There was a need more prospective studies with larger groups of patients about the approach to patients with thrombocytopenia.

8.
Doğu Anadolu Bölgesi’nde ikinci basamak sağlık kuruluşlarında görev yapan uzman hekimlerin sürekli tıp eğitimi faaliyetleri
Continuing medical education activities of specialists working in secondary health care hospitals in Eastern Anatolian Region
Birzat Emre Gölboyu, Onur Dülgeroğlu, Mürsel Ekinci, İlker Kızıloğlu, Erdem Sarı, Pınar Karaca Baysal
doi: 10.5222/terh.2015.179  Sayfalar 179 - 185
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıp eğitimi yaşam boyu öğrenme sürecidir. Bu anlamda sürekli tıp eğitimi, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra başlar ve hekimlik yaşamının sonuna kadar devam eder. Bu çalışmada perifer devlet hastanelerinde görev yapan uzman hekimlerin bilimsel ve sürekli tıp eğitimi adına hangi faaliyetlerde bulunduklarını öğrenmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı olan bu çalışma için Kars Devlet Hastanesi, Muş Devlet Hastanesi, Bingöl Devlet Hastanesi’nde görev yapmakta olan uzman hekimlerin ihtisas eğitiminde ve sonrasında sürekli tıp eğitimi adına ne gibi faaliyetlerde bulunduklarını öğrenme amaçlı 120 uzman hekime toplam 25 soru içeren anket formu ile düzenlendi.
BULGULAR: Çalışmamıza katılan uzman hekimlerin kariyer planları incelendiğinde %50’si akademisyenlik, %23' ü özel sektörü düşünmektedir. Yan dal tercihi olanların oranı sadece %3,3’ tür. İhtisas eğitimi sürecinde tez dışında bir bilimsel çalışmada bulunanların oranı %16,7’dir. İhtisas eğitimi boyunca toplam katılım sağlanan yurt içi düzenli bilimsel toplantı sayılarının ortalaması 2,23 olmakla birlikte çok sayıda uzman hekim eğitim sürecinde yurt dışı düzenli bilimsel toplantı katılımı olmamıştır. Uzman hekimlik sürecinde yıllık yurt içi katılım sağlanan düzenli bilimsel toplantı sayılarının ortalaması 1,3 olmakla birlikte yıllık yurt dışı düzenli bilimsel toplantı katılımı ortalaması 0,2 olmuştur. Uzman hekimlerin yeterlilik sertifikaları incelendiğinde yurt içi yeterlilik sertifikası olanların oranı %13 olup; yurt dışı yeterlilik sertifikası oranı sadece %3,3‘ tür. Uzman hekimlerin "internetten yayın taramak için PubMed' den başka kullandığınız arama motoru hangisidir?" sorusuna verilen yanıtları incelendiğinde en sık Google Akademik’i kullandıklarını belirtmişlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde ettiğimiz sonuçlara göre Doğu Anadolu Bölgesi’nde ikinci basamak sağlık kuruluşlarında görev yapan uzman hekimlerin ihtisas eğitimi süreçleriyle karşılaştırıldığında uzman hekimlik döneminde sürekli tıp eğitimi faaliyetlerinde ve bilimsel çalışmalarda artış göze çarpmaktadır. Ancak yeterlilik sınavlarına katılım ve sertifikasyon programlarındaki yetersizliğin yapılacak teşviklerle ve uzmanlık derneklerinin faaliyetleriyle giderilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Medical education is a lifelong process of learning. In this sense, continuing medical education starts after graduation from the Faculty of Medicine and continues until the end of the end of one’s medical career. In this study, we prepared a questionnaire in order to find out which activities secondary health care hospitals specialists take part in with respect to scientific and continuing medical education activities.
METHODS: We gave a 25 item questionnaire to 120 specialists working in Kars State Hospital, Muş State Hospital and Bingöl State Hospital so as to find out which activities they participate in with regard to continuing medical education during and after their residentship.
RESULTS: When we analyzed the career plans of the specialists who take part in our study, we have found out that 50% of them consider being an academician and 23% working in private hospitals. The percentage of the specialists who worked on a scientific study apart from their thesis during their internship is 16.7. Whereas the average number of the regular scientific meeting attended during residentship is 2,23, many specialists didn’t attend a regular scientific meeting in a foreign country during that time. In one year, the average number of regular scientific meeting attended in Turkey during the period of specialization is 1,3, while the average number of regular scientific meeting abroad is 0,2.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to results we obtained, increase continuing medical education activities and scientific research of specialist working in secondary health care hospitals in Eastern Anatolian Region compared with their residentship process are outstanding. However we consider the participation to the proficiency exams and inadequacy of certification programs will be eliminated by the promotions and the facilities of medicine societies.

9.
Hiperlipidemili hastalarda başağrısı
Headache in hyperlipidemia patients
Funda Yıldırım Baş, Seden Demirci, Bahriye Arslan, Zeliha Salman
doi: 10.5222/terh.2015.186  Sayfalar 186 - 190
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Baş ağrısı; genel polikliniklere en sık başvuru sebeplerindendir. Son yıllarda metabolik sendrom, obezite ve primer başağrıları arasındaki ilişki dikkati çekmektedir. Amacımız hiperlipidemi ve baş ağrısı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Lipid düzeyleri ölçülerek uluslararası kolesterol eğitim programı erişkin tedavi paneli III kriterlerine göre hiperlipidemi tanısı alan 92 kişi ve sağlıklı 100 kişi çalışmaya dahil edildi. Tüm kişilerde baş ağrısının varlığı, süresi, sıklığı, atak süresi ve ağrının şiddeti araştırıldı.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalamaları 37± 13, 8 yıldı. 106’sı (%55,2) kadın, 86’sı (%44,8) erkekti. İki grup yaş ve cinsiyet olarak benzerdi. Hiperlipidemi grubunda, 30 (%32,6) Kontrol grubunda 16 ( %16,0) kişide baş ağrısı tespit edildi. Hiperlipidemi grubunda baş ağrısı varlığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0.04). Baş ağrısı tipleri arasında anlamlı fark yoktu (p= 0,9). Hiperlipidemili hastalarda atak şiddeti ve atak süresi kontrole göre daha yüksek bulundu (p = 0,003, p= 0,04).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız hiperlipidemili hastalarda baş ağrısının sık olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle klinisyenler hiperlipidemili hastalarda baş ağrısının farkında olmalıdır.
INTRODUCTION: Headache is the most common complaint of the patients, who applied to general outpatient clinics. In recent years, association between metabolic syndrome, obesity, and primary headaches has attracted much attention. Our aim was to investigate the association between headache and hyperlipidemia.
METHODS: 92 participants having hyperlipidemia and 100 healthy controls were enrolled this study. All participants were checked for their total cholesterol, HDL and LDL cholesterol, and triglyceride levels. The diagnosis of hyperlipidemia was made according to National Cholesterol Education Program Adult Treatment Panel III criteria. We investigated the precence of headache, the duration, frequency of headache, the duration of headache attack, and the severity of headache.
RESULTS: Mean age of the participants was 37± 13,8 years. Of all participiants, 106 (%55,2) were females, 86 (%44,8) were males. Two groups were similar in terms of gender and years. In hyperlipidemia group, 30 (%32,6) patients had headache, in control group 16 ( %16,0) had headache. This difference was statistically significant (p=0,04). There was no statistically different between the groups according to headache type (p=0,9). The patients with hyperlipidemia had significantly higher VAS and duration of headache attack compared to the controls (p = 0,003, p= 0,04).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study suggests that headache may be frequent in hyperlipidemia patients. Therefore, clinicans should be aware of headache in hyperlipidemia patients.

OLGU SUNUMU
10.
Splenomegali, servikal lenfadenopati ve hipergamaglobülinemi; Atipik bir Ailevi Akdeniz Ateşi Olgusu
Splenomegaly, cervical lymphadenopathy and hypergammaglobulinemia; A case of atypical Familial Mediterranean Fever
Ayşen Türedi Yıldırım, Hüseyin Gülen, Safiye Uluçay, Sırrı Çam
doi: 10.5222/terh.2015.191  Sayfalar 191 - 194
Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) akut ateş ve serozal inflamasyon atakları ile karakterize herediter otoinflamatuvar bir hastalıktır. Tedavisiz yada yetersiz tedavi alan vakalarda mortalite ve morbiditeye sebeb olan amiloidoza yol açma ihtimali yüksektir. Hastalar genellikle ateşin eşlik ettiği karın ağrısı atakları ile başvururlar. Dokuz yaşında erkek hasta, splenomegali ve lenfadenopatisinin olması nedeni ile hematoloji polikliniğine yönlendirildi. Tetkiklerinde hipergamaglobülinemi tesbit edildi. Bir iki yıldır süren, günde bir iki saat olan karın ağrısı şikayeti vardı. İzleminde orşit ve artralji atağı gelişti. MEFV geninde de homozigot M694V mutasyonu saptanması üzerine ailevi akdeniz ateşi tanısı aldı. Olgu ailevi akdeniz ateşinin nadir görülen klinik bulgularına dikkat çekmek amacıyla sunuldu.
Familial Mediterranean Fever (FMF), which is characterized by acute attacks of fever and serosal inflammation, is a hereditary autoinflammatory disease. In untreated or inadequately treated cases, FMF is likely to cause amyloidosis that may result in mortality and morbidity. Patients usually come with a complaint of abdominal pain accompanied by fever attacks. Nine-year-old male patient was referred to the hematology department for splenomegaly and lymphadenopathy. In tests, hypergammaglobulinemia was detected. For the last two years, he had been suffering from abdominal pain for about two hours a day. Orchitis and arthralgia attacks were developed during monitoring. Upon identifying a homozygous M694V mutation in MEFV gene, he was diagnosed as familial Mediterranean fever. This case is presented to draw attention to rare manifestations of familial Mediterranean fever.

11.
Yaygın Skalp Tutulumu olan Anjiyosarkom Tanılı Hastada Palyatif Tüm Skalp Işınlama Tekniği: Olgu Sunumu
Palliative Total Scalp Irradiation Technique in Patient with Widespread Scalp Involvement of Angiosarcoma: Case Report
Alaattin Özen, Kerem Duruer, Suzan Şanlısoy, Evrim Metcalfe, Özge Demirkaya, Melek Akçay, Durmuş Etiz
doi: 10.5222/terh.2015.195  Sayfalar 195 - 198
Tüm skalp ışınlaması (TSI) yaygın skalp tutulumu yapabilen tümöre sahip hastalarda sıklıkla palyatif amaçlı kullanılmaktadır. Tüm skalpte tedavi edici dozun homojen bir şekilde dağılımı ile birlikte beyin ve diğer risk altındaki organların korunabilmesi TSI’ın hem planlanma hem de uygulamasındaki önemli teknik zorluklardır. Yıllar içerisinde tedavi modalitelerindeki teknolojik gelişmeler doğrultusunda TSI’nda farklı teknikler tanımlanmıştır. Fakat üst teknolojilere sahip olmayan tedavi merkezleri için çok fazla farklı seçenek bulunmamaktadır. Bu yazımızda yaygın skalp tutulumu olan 88 yaşında anjiyosarkom tanılı erkek hastamıza palyatif amaçlı (45 Gy/15 fr) uyguladığımız TSI tekniğini (karşılıklı 2 foton ve karşılıklı 2 elektron alanı kombinasyonu) ve tedavi sonuçlarını sunmayı amaçladık.
Total scalp irradiation (TSI) is often used for palliation in patients with common scalp involvement tumors. Protection of brain and other organs at risk with obtain homogenous dose in whole scalp are technical challenges in planning and application of TSI. In accordance to technological developments, different TSI techniques have been described in over the years. But, there are not a lot of different options for cancer centers without of advanced technology. The TSI in accordance with different techniques over the years technological advancements in treatment modalities have been identified. But there are a lot of different options for treatment centers that do not have the top technology. In this paper, we aimed to report TSI technique (combination 2 opposite photon fields and 2 opposite electron fields) for palliative intent (45 Gy/15 fr) and treatment results in 88 years old male angiosarcoma patient with whole scalp involvement.

12.
Travma ilişkili erişkin kistik lenfanjioma
Traumatic adult cystic lymphangioma
Ceylan Ceylan, Abdullah Dalğıç, Yüksel Olgun, Gözde Malkoç, Nüket Eliyatkın, Tolga Kandoğan
doi: 10.5222/terh.2015.199  Sayfalar 199 - 202
Giriş: Boyunda kitleyle başvuran erişkin hastada etyolojide nadir görülen lenfangiomaya ve lenfangiomatozusun patofizyolojisinde travmanın rolüne dikkat çekmek.
Olgu: Altmış iki yaşındaki erkek hastada sol servikal bölgede 5*5cm boyutlarındaki kitle nedeniyle kliniğimize başvurdu. Ultrasonografi ve magnetik rezonans görüntüleme sonrasında kitle cerrahi olarak çıkarılmıştır. Histopatolojik inceleme sonucu kistik lenfanjiom ile uyumlu geldi
Yorum: Lenfanjiomlar lenfatik kanalların esas olarak özellikle 2 yaş altında baş ve boyun yerleşimli konjenital malformasyonlarıdır. Erişkin yaşlarda oldukça nadirdir.. Kistik lenfanjiomlar erişkinlerde nadir görülmektedir ancak boyunda kitle ile başvuran hastada ayırıcı tanıda akılda tutulması gerekir.
OBJECTIVE: Calling attention to trauma in pathophysology of lymphangiomatosus and to lymphangioma which is sparsely observed in ethiology in adults that consult with a mass on the neck.
Case presentation: A 62-year-old man presented with cystic mass on the left cervical region. Ultrasonography and magnetic resonance imaging revealed a left cervical cystic mass Cystic mass is totally excised and the pathologic examination supported the diagnosis of cystic lymphangioma.
CONCLUSION: Lymphangiomas are the congenital malformations of the lymphatic system especially in children younger than two years of age affecting mainly head and neck region. Occurrence in adults is uncommon. Cystic lymphangioma should be keep in mind in the differential diagnonis of the patients who had a neck mass.

13.
Bir adolesan olguda idiopatik orbital miyozit
Idiopathic orbital myositis in an adolescent case
Esra Demirtaş, Ali Kanık, Kayı Eliaçık, Selin Öztürk, Dilek Çavuşoğlu, Berrak Sarıoğlu
doi: 10.5222/terh.2015.203  Sayfalar 203 - 205
İdiopatik orbital miyozit ekstraoküler kasların enflamasyonu olup çocukluk çağında nadir görülmektedir. Tanı klinik ve radyolojik bulgularla konur. Kortikosteroide dramatik cevap idiopatik orbital miyozit için patognomik bir bulgu olarak kabul edilmektedir. Burada göz ağrısı ve çift görme yakınmaları ile başvurup, sağ gözde periorbital ödem, propitoz ve dışa bakış kısıtlılığı saptanan, orbital manyetik rezonans görüntülemede sağ lateral rektus kasında patolojik sinyal tespit edilen, ek sistemik hastalığı bulunmayan idiopatik orbital miyozit tanısı almış on dört yaşında bir kız olgu sunulmuştur.
Idiopathic orbital myositis is the inflammation of the extraocular muscles which is rarely seen in children. The diagnosis is made both clinically and radiologically. Dramatic response to the corticosteroid is regarded as a pathognomonic finding for idiopathic orbital myositis. In this case report, we presented a 14-years-old girl who has no additional systemic disease during the admission to our clinic. She had orbital pain and double vision, periorbital edema, restriction of the right eye outward glance, proptosis, pathological signal in the right lateral rectus muscle in orbital magnetic resonance imaging were detected and she finally diagnosed as idiopathic orbital myositis.

14.
Santral ven kateterinin vertebral vene hatalı yerleşimi
Malposition of central venous catheter in vertebral vein
Halide Hande Şahinkaya, Fulya Yılmaz Duran, Oğuzhan Yeniay, Gizem Demir Şenoğlu, Erdem Arslan
doi: 10.5222/terh.2015.206  Sayfalar 206 - 208
Santral ven kateterizasyonu (SVK) çeşitli amaçlar için ameliyathane odalarında, yoğun bakım ünitelerinde ve acil servislerde uygulanmaktadır. En uygun yol düşük komplikasyon riski ve güvenilirliği nedeniyle internal juguler vendir (IJV). Uygulama kolaylığının yanı sıra yerleştirme ve kateter bakımı sırasında komplikasyonlarla karşılaşılabilmektedir. Kateterin hatalı yerleşimi tüm komplikasyonların %14-81’ini oluşturur (1,2). Biz de internal juguler venden seldinger tekniği ile yerleştirilen santral venöz kateterin vertebral vene yerleştiği bir olguyu sunmayı amaçladık.
Central venous catheters (CVC) are used in operating rooms, intensive care units and emergency departments for many reasons. Internal jugular vein (IJV) is the suitable place for inserting a catheter because of its low risk of complications and reliability. However there may be some complications during placement and nursing. Malposition of catheters are %14-81 of all complications (1,2). We aim to present a case of malposition of central venous catheter that was inserted by Seldinger technique through IJV into vertebral vein.

15.
Nörofibromatozis ve Kolonjıokarsinom Birlikteliği: Olgu Sunumu
Neurofibromatosis with cholangiocarcinoma: A Case Report
Tuba Demirci Yıldırım, Utku Erdem Soyaltın, Andaç Develi, Deniz Yüce, Elif Gram, Bahar Engin, Mehmet Can Uğur, Harun Akar
doi: 10.5222/terh.2015.209  Sayfalar 209 - 211
Nörofibromatozis (NF ) ülkemizde nadir gözlenen; deri, sinir sistemi ya da her ikisini beraber tutan, genetik geçişli heterojen bir hastalıktır. NF tip I (Von Recklinghausen hastalığı) 2500-3000 doğumda bir izlenen ve neoplazilere en sık yatkınlık oluşturan genetik. nörokutanöz bir hastalıktır. İntrahepatik kolanjiyokarsinoma ile NF tip I birlikteliği nadirdir. 36 yaşında intrahepatik kolanjiyokarsinoma tanısı ile takip edilen tüm vücudunda yaygın nörofibromlar, sırtında "cafe au lait" lekesi ve iris tabakası üzerinde "Lisch nodülleri" saptanmasıyla NF tip 1 tanısı alan vakamızı nadir görülmesi sebebiyle paylaşmayı amaçladık.
Neurofibromatosis (NF) is rare in our country; skin, nervous system, or both holds together, is a heterogeneous disease hereditary. NF type I (Von Recklinghausen disease) 2500-3000 births constituting a monitoring and genetic susceptibility to the most common neoplasms. It is a neurocutaneous disease. In association with intrahepatic cholangiocarcinoma NF type it is rare. 36 Years intrahepatic diffuse neurofibromas on the whole body of our patients who were followed by cholangiocarcinoma diagnosed; back "cafe au lait" spots on the iris and "Lisch nodules" We've found. Thus our diagnosis of NF type 1 cases, we aim to share because of its rarity.

EDITÖRE MEKTUP
16.
Nadir Bir Konjenital Anomali: Aksesuar Böbrek
A Rare Congenital Anomaly: Supernumerary Kidney
Mustafa Karabıçak, Hakan Türk, Batuhan Ergani, Mehmet Yoldaş, Ferruh Zorlu, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2015.212  Sayfalar 212 - 214
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale