Tepecik Eğit Hast Derg: 26 (3)
Cilt: 26  Sayı: 3 - 2016
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Mesane Kanseri Ve Kanser Kök Hücresinin Rekürrens İle İlişkisi
Bladder cancer and relationship of cancer stem cell with recurrence
Yegane Özcan, Fulya Çağlar, Zekiye Altun, Safiye Aktaş
doi: 10.5222/terh.2016.185  Sayfalar 185 - 190
Bu derleme ile mesane kanseri ve uygulanan BCG immunoterapisinin kanser kök hücrelerinin üzerinde etkin olup olmayacağı sorgulanarak sık rekürrenslerin altında hangi mekanizmaların olabileceğinin tartışılması hedeflenmiştir
In this review, we aimed to inquire whether bladder cancer and BCG immunotherapy to be applied are effective on cancer stem cells, and discuss underlying mechanisms of frequent recurrences.

KLINIK ARAŞTıRMA
2.
Ankara Devlet Huzurevlerinde Diyabetes Mellitus Prevalansı: Orjinal Araştırma
Diabetes Mellitus Prevalence Among Residents of State Nursing Homes in Ankara: Original Research
Ümit Deniz Dursun, İsmail Kasım, Seren Sümer, Hilal Aksoy, Rabia Kahveci, Esra Meltem Koç, Sebahat Gücük, İrfan Şencan, Adem Özkara
doi: 10.5222/terh.2016.191  Sayfalar 191 - 196
GİRİŞ ve AMAÇ: Diabetes mellitus prevalansı 65 yaş üstü geriatrik popülasyonda en fazladır. Huzurevlerinde yaşayanlar sıklıkla yaşlı kişilerdir, düşük fonksiyonel kapasite, yüksek kronik hastalık prevalansı, komplikasyon oranına sahiptirler. Çalışmamızın amacı, Ankara’nın tüm devlet huzurevlerinde, yaşlılarda diyabetes mellitus prevalansını ve risk durumlarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara devlet huzurevlerinde yaşayan kişilerin tümü çalışmamıza dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik özellikleri, kronik hastalıkları, kullandığı ilaçları öğrenmeye yönelik 21 sorudan oluşan anket uygulandı. DM tanısı almamış olan katılımcılara ayrıca Diyabet Risk Anketi (FINDRISC) uygulandı. Açlık plazma glukozu ölçüldü. Açlık plazma glukozu 126mg/dl ve üstü olanlar diyabet kabul edildi. Bozulmuş açlık glukozu olanlara 75 gr. oral glukoz tolerans testi uygulandı. Veriler SPSS (Statistical Program for Social Sciences) sürüm 15.0 istatistik programı kullanılarak %95 güven aralığında, analiz edildi. Çalışmada yer alan değişkenlerin değerlendirilmesinde Shapiro-Wilks testi, ortanca, çeyreklikler arası genişlik – ÇAG, interquartile range - IQR, Mann-Whitney U testi ve Spearman Rho korelasyon katsayısı kullanıldı.
BULGULAR: 852 kişi ile çalışma yapıldı. Çalışmada diyabet prevalansı %25.5 olarak bulundu. Katılımcıların %12.8’inde bozulmuş açlık glukozu, %1.6’sında bozulmuş glukoz toleransı bulundu. HbA1c değeri elde edilen 62 bireyin HbA1c ortancası 7.0 (ÇAG=2.1) olarak tespit edildi. Risk anketi uygulanan bireylerden elde edilen risk skorları gruplandığında; 31 (%6.3) bireyin riskinin düşük, 241 (%49.7) bireyin riskinin hafif, 125 (%25.8) bireyin riskinin orta olduğu belirlendi. Diyabet gelişme riski yüksek olan 78(%16.1), diyabet gelişme riski çok yüksek olan 10(%2.1) birey tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabet prevalansı yaşla artmaktadır, bu yüzden bu konuya gerekli önem verilmeli ve önlemler alınmalıdır. Huzurevi gibi yaşlıların toplu olarak yaşadığı yerlerde çalışan kişilerin ise yaşlıların sağlık kontrollerini düzenli yaptırmaları, sağlık çalışanlarının ise yaşlı nüfusu değerlendirirken risk faktörlerini göz önünde bulundurarak takip ve tedavilerini yapmaları gerekmektedir.
INTRODUCTION: The prevalence of diabetes mellitus is more common in the geriatric population older than 65 years. Nursing home inhabitants are mostly geriatric people with relatively low functional capability, high chronic disease prevalence and high complication ratios. The aim of this study is to detect prevalence of diabetes mellitus and risk status in state nursing homes in the province of Ankara
METHODS: All individuals in state nursing homes in Ankara were included in the study. Participants were given a questionnaire consisting of 21 questions related with socio-demographic characteristics, chronic diseases and drugs. Diabetes Risk Questionnaire (FİNRISK) was applied to participants who have not a diagnosis of Diabetes Mellitus. Fasting plasma glucose levels were measured. Fasting glucose level equals to 126mg/dl and above was accepted as diabetes mellitus. 75 g oral glucose tolerance test was performed to patients with impaired fasting glucose levels. Datas were analyzed with 95% confidence intervals using SPSS (Statistical Program for Social Sciences) version. Shapiro-Wilks test, median, quarters inter width – QIW, interquartile range - IQR, the Mann-Whitney U test and Spearman's rho correlation coefficient was used fort he evaluation of variables.
RESULTS: 852 people were included in the study. Diabetes Mellitus prevalence was found as 25.5% (n= 217). 12.8% of participants had impaired fasting glucose, 1.6% of them had impaired glucose tolerance. HbA1c values obtained from 62 individuals median was found 7.0 (QIW = 2.1). When the risk scores obtained from the individuals were grouped, it was seen that 31 (6.3%) of them had lower risk, 241 (49.7%) of them had slight risk and 125 (25.8%) of them had medium-risk. 78 (16.1%) of the individuals had high risk of developing diabetes, 10 (2.1%) of them had a very high risk of developing diabetes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prevalence of diabetes is increasing with age. So it should be given enough attention and precautions should be taken. Health checks of elderly people should be done regularly by the employee working in nursing homes and health care workers should follow up and treat elderly patients by taking risk factors into account.

3.
Kronik böbrek yetmezliğinde nazal mukosiliyer klirens: diyaliz öncesi ve diyaliz dönemlerinin karşılaştırılması
Nasal mucociliary clearance in chronic renal failure: comparision of pre-dialysis and dialysis stages
Sinan Uluyol, Alper Alp, Saffet Kilicaslan, Mehmet Hafit Gur
doi: 10.5222/terh.2016.197  Sayfalar 197 - 200
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği (KBY), kulak burun boğaz açısından birçok klinik bulgu oluşturan ve geri dönüşü olmayan bir durumdur. Bu çalışmada, KBY’nin ve hemodiyaliz tedavisinin nazal mukosiliyer klirens üzerine etkisinin araştırılması ve olası patofizyolojik mekanizmaların açıklaması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya, son dönem KBY olan ve diyaliz tedavisi almayan 27 hasta (pre-diyaliz grup), son dönem KBY olan ve diyaliz tedavisi almakta olan 36 hasta (diyaliz grubu) ve 36 sağlıklı birey (kontrol grubu) dahil edildi. Nazal mukosiliyer klirens ölçümü sakkarin klirens testi kullanılarak ölçüldü ve sonuçlar üç grup arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama sakkarin klirens testi zamanı kontrol, pre-diyaliz ve diyaliz gruplarında sırasıyla 11.7 ± 5.7, 30.16 ± 11.66 ve 27.33 ± 9.4 dk olarak bulundu. Pre-diyaliz ve diyaliz gruplarında, her iki grup için elde edilen sonuç kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yüksekti (her iki p <0.001), pre-diyaliz ve diyaliz grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (p = 0.22).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hem KBY hem de hemodiyaliz tedavisi nazal mukosiliyer klirens zamanında ciddi uzamaya sebep olmaktadır. Bu nedenle KBY olan hastalar orta kulak, sinonazal veya solunum yolu enfeksiyonları açısından yakından takip edilmeli ve olası enfeksiyon risklerine karşın bilgilendirilmelidirler.
INTRODUCTION: Chronic renal failure (CRF) is an irreversible condition that has many otorhinolaryngological manifestations. We examined the effects of CRF and haemodialysis treatment on nasal mucociliary clearance (MCC) and aimed to explain the possible pathophysiological mechanisms.
METHODS: This study included 27 patients with end-stage CRF who were not undergoing haemodialysis (pre-dialysis group), 36 patients with CRF on haemodialysis (dialysis group), and 36 heathy individuals. MCC was measured using the saccharin clearance test (SCT) and the results were statistically compared among the three groups.
RESULTS: The mean SCT times in the control, pre-dialysis, and dialysis groups were 11.7 ± 5.7, 30.16 ± 11.66, and 27.33 ± 9.4 min, respectively. The results for both the pre-dialysis and dialysis groups were significantly higher than for the control group (both p < 0.001). There was no significant difference between the pre-dialysis and dialysis groups (p = 0.22).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both CRF and haemodialysis treatment cause severe prolongation of MCC time. Patients with CRF should be monitored closely for middle ear, sinonasal, and respiratory tract infections and informed about possible infection risks.

4.
Doğum Şeklinin Seksüel Fonksiyon Üzerine Etkisi Var mıdır?
Does Delivery Method Have Any Effect On Sexual Function?
Esin Kasap, Emine Ebru Aksu, Nur Sahin, Serkan Güçlü, Esra Bahar Gur
doi: 10.5222/terh.2016.201  Sayfalar 201 - 206
GİRİŞ ve AMAÇ: Kadınlarda cinsel işlev bozukluğu, orgazma ulaşamama ya da orgazmdan zevk alamama olarak tanımlanmaktadır.Bazı çalışmalarda cinsel sağlığın doğum yöntemiyle değişebildiği gösterilmiştir.Bu çalışmada; Türkiye'de, kadın popülasyonunda doğum yönteminin postpartum dönemde cinsel fonksiyonu etkileyip etkilemediğini araştırmayı amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmada, 2012-2014 yılları arasında Şifa Hastanesinde (40 )Normal vaginal doğum (NVD) ve (40 ) Sezeryan (CS) ameliyatı olan primipar hastaların doğum sonrası 6 – 24. aylarda sexüel fonksiyonlarını karşılaştırmayı amaçladık. Cinsel işlev bozukluğunu değerlendirme yöntemi olarak Kadın Cinsel İşlev İndeksi (FSFI) formunu kullandık. Gruplar demografik özellikler, tıbbi özgeçmiş ve obstetrik detaylar ve vücut kitle indeksi değerleri açısından eşleştirildi.
BULGULAR: Çalışma grupları arasında vücut kitle indeksi(VKİ) dışında yaş,eğitim düzeyi,sexüel aktivite sıklığı, evlilik yılı,iş durumu ve sosyoekonomik düzey açısından istatistiksel olarak farklılık göstermediler.Her iki grup arasında yapılan karşılaştırmada; istek,uyarılma,lubrikasyon,ağrı,orgazm,cinsel başarı yönünden anlamlı bir fark saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda;vajinal doğumun postnatal cinsel işlevleri olumsuz şekilde etkilemediği gösterilmektedir.
INTRODUCTION: Sexual dysfunction in women is defined as inability to reach or enjoy orgasm. Some studies have suggested that sexual health may be altered by delivery method. This study aimed to investigate whether delivery method affects sexual function in the postpartum period in a female population.
METHODS: In this prospective study we aimed to compare sexual functions at postpartum 6 to 24 months in primipara patients who gave birth by vaginal delivery (NVD) (n=40) or Caesarean section (CS) (n=40) at Şifa Hospital between 2012 and 2014. We used Female Sexual Function Index (FSFI) form as the sexual dysfunction assessment method. The groups were matched with regard to demographic characteristics, medical history, obstetric details, and body mass index values.
RESULTS: Apart from body mass index (BMI), the study groups showed no significant differences with regard to age, educational status, sexual activity frequency, the number of marital years, occupational status, and socioeconomic level. The two groups did not show any significant differences with respect to sexual desire, sexual stimulation, lubrication, pain, orgasm, and sexual achievement.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study demonstrated that vaginal delivery did not adversely affect postnatal sexual function in women.

5.
Meme cerrahisi sonrası görülen kronik postoperatif ağri sıklığı ve risk etmenleri
Incidence and etiology of postoperative chronic pain after breast surgery
Murat Turan, Yücel Karaman, Zeki Tuncel Tekgül, Semra Karaman, Meltem Uyar, Mustafa Gönüllü
doi: 10.5222/terh.2016.207  Sayfalar 207 - 214
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın birincil amacı farklı tiplerde meme cerrahisi sonrası kronik postoperatif ağrı insidansını araştırmaktı. İkincil amaç kronik postoperatif ağrı ile ilişkili faktörleri araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışma 240 kadın hasta ile yürütüldü. Hastaların postoperatif derlenme ünitesinde (PACU), postoperatif 1,3 ve 6'ıncı aylarda VAS ağrı skorları, yaş, BMI, preoperatif ağrı, radyoterapi, kemoterapi, postoperatif akut ağrı ve hastanede kalış süresi verileri toplandı.
BULGULAR: Hastaların %39,2’si 3.ayda ve %18,3’ü ise postoperatif 6.ayda kronik postoperatif ağrı deneyimi yaşamıştır. Ciddi postoperatif ağrı çeken hastaların %41,8'inde kronik ağrı tespit edildi. BMI, yaş, preoperatif ve ciddi akut postoperatif ağrı, cerrahi tipi, hastanede kalış süresi, komplikasyon gelişmesi, kemoterapi ve radyoterapi tedavisi meme cerrahisi sonrasında kronik postoperatif ağrı gelişimi için risk faktörü olarak belirlendi. Mastektomi yapılan hastalarda postmastektomi ağrı sendromu (PMPS) %29,5 oranında görülürken, aksiller diseksiyonla birlikte mastektomi yapılanlarda bu oran %64 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kimi otörler tarafından cerrahinin bir komplikasyonu olarak görülen kronik postoperatif ağrı ve post mastektomi sendromu son yıllarda sıkça tartışılmış ve çalışılmış klinik problemlerdir. Her ikisi de operasyon sonrası yaşam konforunu azalttığından ve iş gücü kaybına sebep olduğundan postoperatif ağrı ve postmastektomi ağrı sendromunun önlenmesi veya tedavisi için etyoloji, risk faktörleri ve patogenezlerine ilişkin daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: The primary aim of this study was to determine the incidence of chronic postoperative pain after the types of breast surgery. The secondary aim was to examine the factors associated with chronic postoperative pain.
METHODS: The prospective study included 240 female patients. Data were collected on: visual analogue scale (VAS) pain scores in the Post Anesthesia Care Unit (PACU) at 1st month and at 3rd-6th months postoperative; and age, BMI, preoperative pain, radiotherapy, chemotherapy, postoperative acute pain, length of hospital stay were the measures taken into account.
RESULTS: Chronic postoperative pain was experienced by 39,2% of patients at 3rd month and 18.3% of patients at 6th month. Chronic pain was detected in 41.8% of patients who had severe acute postoperative pain. BMI, age, preoperative and severe acute postoperative pain, the type of surgery, the length of hospital stay, development of complications, chemotherapy and radiotherapy treatment have been shown to be the risk factors in chronic postoperative pain after breast surgery. The incidence of postmastectomy pain syndrome (PMPS) was 29.5% in mastectomy cases, and 64% in those having mastectomy and axillary dissection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As they are considered a complication of surgery according to some authors, chronic postoperative pain and post mastectomy pain syndrome are commonly discussed and studied clinical problems in recent years. More comprehensive studies about its etiology, risk factors and pathogenesis to prevent or treat the chronic postoperative pain and post mastectomy pain syndrome are warranted as it both reduces life comfort and causes workforce loss following surgery.

6.
Erzincan İlindeki Adölesan Gebelikler (Tek Bir Merkezin Retrospektif Sonuçları)
Adolescent Pregnancy in Erzincan ( Retrospective results of a single center )
Mehmet Kulhan, Ümit Arslan Naykı, Cenk Naykı, Nur Gözde Kulhan, Paşa Uluğ, Hülya Toklucu
doi: 10.5222/terh.2016.215  Sayfalar 215 - 220
GİRİŞ ve AMAÇ: Adölesan gebeliklerin sonuçlarını doğurganlık çağındaki kadınların gebelik sonuçlarıyla karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2015 yılları arasında Erzincan Üniversitesi Tıp Fakültesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doğum yapan 19 yaş ve altı ve 20-34 yaş arası gebelerin prenatal muayene ve doğum dosyaları retrospektif incelendi.
BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen 222 adölesan gebenin yaş ortalaması 17,3±0,9 iken, 97 gebeden oluşan doğurgan çağdaki kontrol grubunda yaş ortalaması 26,6±3,9 olarak bulundu. adölesan grupta % 4,5, kontrol grubunda ise % 24,74 oranında sigara kullanımı mevcuttu. Hastanemizde doğum yapan adölesan gebelerde düzenli prenatal takip oranı % 73,4 saptanırken, 20-34 yaş grubunda % 79,38 olarak bulundu. Olgular antepartum ve intrapartum maternal komplikasyon prevelansı açısından değerlendirildiğinde sezaryen doğum oranının 20-34 yaş arası kontrol grubunda,preterm doğum oranının ise adölesan grupta anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Perinatal parametreler açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adölesan gebelerde reprodüktif yaş gebelerine göre perinatal sorunlar da artış izlenmese de, bu gebelikleri azalt¬mak ve perinatal komplikasyonları en aza indirmek için daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: to compare the pregnancy results in adolescent age group with pregnancy results of the pregnant women in reproductive age.
METHODS: In 2010 and 2015, among patients who applied to Erzincan University Faculty of Medicine, Mengücek Gazi Education and Research Hospital, results regarding 222 pregnant adoles¬cents between ages of 14-19 and the 97 pregnant women bet¬ween ages of 19-34 were retrospectively evaluated.
RESULTS: Average age of adolescent pregnant women were found to be 17,3±0,9 years (14-19 year-olds), whereas average age of the pregnant women at reproductive phase were deter¬mined as 26,6±3,9 years (19-34 year-olds). In adolescent group, 4.5 % smoking cases were revealed, whereas the number was 24.74 % for reproductive age group. Regular prenatal care rate of adolescent pregnancy was detected in 73.4%, it was found to be 79.38% in the 20-34 age group. The rate of preterm birth was observed to be significantly higher in the adolescent group; besides the rate of cesarean delivery was higher in between the ages of 20-34 control group. There was no difference between the groups in terms of perinatal parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study does not demonstrate any increase in perinatal problems with adolescent pregnant women compared to reproductive age group; nevertheless, more extensive studi¬es are needed in order to reduce the number of such pregnan¬cies and minimise perinatal complications.

7.
Çocuklarda akut piyelonefritte tanısal belirteç olarak idrar interlökin-8 düzeyleri
Urine levels of interleukin-8 as diagnostic marker of acute pyelonephritis in children
Arzu Tanınmış, Ferah Sönmez, Dilek Yılmaz
doi: 10.5222/terh.2016.221  Sayfalar 221 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: İdrar yolu enfeksiyonu çocuklarda yaygın görülen enfeksiyon hastalıklarından olup, hala ülkemizde kronik böbrek hastalığına neden olan hastalıkların ilk sıralarında yer almaktadır. Bakteriyel enfeksiyona yanıtta, inflamatuvar sitokinlerden interlökin-8 önemli rol alır. Bu çalışmanın amacı, idrar yolu enfeksiyonu tanısı ve lokalizasyonunu saptamada idrar interlökin-8 düzeyinin etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya idrar yolu enfeksiyonu tanılı, 1 ay -15 yaş arası, 82 çocuk ve 49 sağlıklı çocuk alındı. Hastalar Jodal’ın idrar yolu enfeksiyon tanı kriterlerine göre, akut piyelonefrit (n=39) ve sistit (n=43) grupları olarak ayrıldı. Ateş, c-reaktif protein, beyaz küre hücresi, eritrosit sedimentasyon hızı ve interlökin-8 düzeyleri değerlendirildi.
BULGULAR: İki çalışma grubu arasında ateş, CRP ve ESH düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Ayrıca, akut piyelonefrit grubunda idrar interlökin-8 düzeyi (medyan 499 pg/ml) sistit grubuna (252.1 pg/ml) göre anlamlı yüksek saptandı (p < 0.001). Ayrıca idrar interlökin-8 düzeyi idrar lökosit sayısıyla korele saptandı (r=0.5, p<0.005).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular, ateşli çocuklarda akut piyelonefritin erken tanısında idrar IL-8 düzeyinin faydalı bir tanısal belirteç olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: Urinary tract infection is a common infectional disease in children and it is still located in the first row to causing chronic kidney disease in our country. The inflammatory cytokine interleukin interleukin-8 play an important role in response to bacterial infection. The aim of this study was to evaluate the effects of urine interleukin-8 level on diagnosis and localization of urinary tract infection.
METHODS: A total of 82 children aged 1 month to 15 years old with urinary tract infection and 49 healty children were included. The patients were divided into the acute pyelonephritis group (n = 39) and cystitis group (n = 43) according to the Jodal’s UTI criteria. Fever; C-reactive protein; white blood cells count; erythrocyte sedimentation rate and interleukin-8 were evaluated.
RESULTS: There was a significant difference between two study groups related with fever, C-reactive protein and erythrocyte sedimentation rate levels (p < 0.05). Significantly, higher initial urine interleukin-8 level were found in children with acute pyelonephritis (median 499 pg/ml) than in those with cystitis (252.1 pg/ml) (p < 0.001). And also, urine interleukin-8 in children were positively correlated with urine leucocyte counts (r=0.5, p<0.005).
DISCUSSION AND CONCLUSION: hese results indicate that urine interleukin-8 level is a useful diagnostic marker for early recognition of acute pyelonephritis in febrile children.

8.
Yoğun bakım ünitesinde solunum örneklerinde acinetobacter baumanii üremesi saptanan hastaların özellikleri
Chracteristics of acinetobacter baumanii isolated patients with respiratory samples in intensive care unit
Levent Özdemir, Burcu Özdemir
doi: 10.5222/terh.2016.228  Sayfalar 228 - 232
GİRİŞ ve AMAÇ: Nisan 2009 - aralık 2012 yılları arasında Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesinde yatan ve solunum örneklerinde acinetobacter baumannii üremesi saptanan hastaların özelliklerini belirlemek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2009 - Aralık 2012 yılları arasında Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesinde yatan ve solunum örneklerinde acinetobacter baumannii üremesi saptanan hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Bu süre içinde 38 hastanın solunum örneklerinde Acinetobacter Baumannii üremesi saptandı (kadın= 16, erkek n=22). Hastaların yaş ortalaması 68,6 ± 18,1, ortalama hastanede yatış günü 25,4 ± 18,3, solunum örneklerinde acinetobacter baumannii üreme günü 13,4 ± 9,4’tü. Olgulardan 29’ unun (%76.3) exitus olduğu saptandı. Altta yatan hastalıklar değerlendirildiğinde en sık hipertansiyon, SVH, kalp yetmezliği, diyabet ve KOAH saptandı. Risk faktörü olarak en sık öncesinde antibiyotik kullanımı, idrar sondası, mekanik ventilasyon, nazogastrik sonda, total parenteral nutrisyon, santral venöz katater saptandı. Olguların yoğun bakıma kabul APACHE 2 skoru 23,3 ± 5,7 idi. Yapılan kültür antibiyogramlarında kolistin, polimiksin, tobramisin, gentamisin, imipenem ve siprofloksasine karşı duyarlılık en fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak yoğun bakımımızda acinetobacter baumannii’ye bağlı mortalite yüksektir


INTRODUCTION: Determine the characteristics of patients with ısolated Acinetobacter baumannii in respiratory samples in State Hospital intensive care unit between April 2009 - December 2012
METHODS: We retrospectively evaluated patients with ısolated Acinetobacter baumannii in respiratory samples in State Hospital intensive care unit between April 2009 - December 2012
RESULTS: During this period, Acinetobacter baumannii isolated in 38 patients of respiratory samples(female = 16, male n = 22). The average age of patients was 68,6 ± 18,1, mean duration of hospitalisation was 25,4 ± 18,3, mean isolation time of Acinetobacter baumannii was 13,4 ± 9,4 day 29 cases (76.3%) were established exitus. Evaluation of the underlying disease most common cause of hypertension, stroke, heart failure, diabetes and COPD established respectively. Prior antibiotic use, urinary catheter, mechanical ventilation, nasogastric tube, total parenteral nutrition, central venous catheter were observed. as the most common cause of a risk factor APACHE 2 score of the patients acceptance to the the intensive care unit was 23.3 ± 5.7. The susceptibility to antibiotics for colistin polymyxin, tobramycin, gentamicin, imipenem, ciprofloxacin, was determined.on culture antibiogram.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, intensive care unit mortality rate is high due to Acinetobacter baumannii

9.
Nazal Bulguların Tıkayıcı Uyku Apnesi Üzerine Etkisi
The Effect of Nasal Findings on Obstructive Sleep Apnea
Serhan Derin, Sabri Köseoğlu, Murat Şahan, Mustafa Yılmaz
doi: 10.5222/terh.2016.233  Sayfalar 233 - 237
GİRİŞ ve AMAÇ: Üst solunum yolu tıkayıcı bulgularının tıkayıcı uyku apne sendromunda (TUAS) etkileri olduğu bilinmektedir. Havayolu direncinin büyük bir bölümünü oluşturan burnun TUAS üzerindeki etkileri tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı tıkayıcı nazal muayene bulgularının TUAS üzerinde herhangi etkisi olup olmadığının belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Uyku bozukluğu şikayeti ile hastanemize Ağustos 2014- Ağustos 2015 tarihleri arasında başvuran 109 hastanın, gece uyku polisomnografisi yapılarak TUAS olduğu saptandı. Hastaların yapılmış olan ayrıntılı KBB muayene bulgularından tıkayıcı alt konka hipertrofisi, tıkayıcı nazal septal deviasyon ve internal nazal valv darlığı olan hastalar belirlendi. Bunlara ek olarak Mallampati skoru, tonsil boyutları (Brodsky skalası), vücut kitle indeksi (VKİ), boyun ve bel çevreleri kayıt edildi. Nazal tıkanıklık bulgusu olan ve olmayan TUAS hastaları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Nazal tıkanıklık bulgusu olan OSAS hastalarıyla (n: 61) olmayan OSAS hastaları (n: 48) karşılaştırıldığında, apne hipopne indeksi (AHİ), en düşük O2 saturasyonu, oksijen desaturasyon indeksi (ODİ) ve Epwort uykululuk skalaları açısından anlamlı fark olmadığı görüldü (Mann Whitney U test, P>0,05). Ayrıca tüm hastalar ele alındığında AHİ ile yaş ve mallampati skorları arasında bir korelasyonun olmadığı (p>0,05) ancak Brodski skalası, VKİ, bel ve boyun çevresinin AHİ ile korele olduğu izlendi (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nazal tıkanıklığın TUAS şiddetini üzerinde anlamlı etkiye sahip olmadığı görüldü.
INTRODUCTION: Effects of upper airway obstruction findings on obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) are well known. The nose forms a big part of upper airway resistance and its effects on OSAS is controversial. This study aimed to investigate the effects of obstructive nasal examination findings on OSAS.
METHODS: One hundred and nine patients presented to our hospital with complaints of sleep disorders, had night polysomnography performed and diagnosed with OSAS. Detailed ENT examination of each patient was performed and obstructive inferior turbinate hypertrophy, obstructive nasal septal deviation and internal nasal valve stenosis was identified. In addition to this Mallampati score, tonsillar size (Brodsky scale), body mass index (BMI), neck and waist measurements were recorded. OSA patients with and without nasal obstruction were compared.
RESULTS: Patients with nasal obstruction (n: 61) and those without nasal obstruction (n = 48) were compared. Apnea-hypopnea index (AHI), the lowest O2 saturation, oxygen desaturation index (ODI) and Epwort sleepiness scales showed no significant difference between these two groups. (Mann Whitney U test, P> 0.05). Furthermore there was no correlation between age, Mallampati scores and AHI (p> 0.05) but Brodski scale, BMI, waist and neck measurements were found to be correlated with AHI (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The presence of nasal obstruction as assessed by objective polysomnographic findings showed no significant effect on patients with OSAS.

10.
Palyatif Bakım Alan Geriatrik Hastalarda Enfeksiyon Tanı ve Prognozunda Laboratuvar Belirteçlerin Değeri
The diagnostic and prognostic value of laboratory biomarkers for infections in geriatric patients in palliative care
Ömer Karaşahin, Pınar Tosun Taşar, Özge Timur, İdris Baydar, Filiz Yıldırım, Faruk Yıldız, Sibel İba Yılmaz, Sevnaz Şahin
doi: 10.5222/terh.2016.238  Sayfalar 238 - 242
GİRİŞ ve AMAÇ: Enfeksiyon tanısı, prognozu ve antibiyotik yanıtının değerlendirilmesinde birçok biyobelirteç kullanılmaktadır. Çalışmamızda palyatif bakım alan geriatrik hastalardaki bakteriyel enfeksiyon tanı ve prognozunda sık kullanılan biyobelirteçlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Kasım 2015 ve Şubat 2016 tarihleri arasında hastanemiz palyatif bakım ünitesinde iki günden uzun süre yatan bütün hastalar dahil edilmiştir. Araştırma tanımlayıcı-kesitsel tipte bir araştırmadır.
BULGULAR: Yaş ortalaması 80 yıl olan toplam 63 palyatif bakım hastası çalışmaya alınmıştır. Hastaların % 55,6’sı erkektir. Hastaların % 81’inde enfeksiyon gelişmiş ve bu nedenle antibiyotik tedavisi kullanılmıştır.Hastane yatışının birinci gününde değerlendirilen biyobelirteçler, enfeksiyon gelişen ve gelişmeyen hasta gruplarında ayrı olarak değerlendirilmiştir. Yapılan ROC analizinde, CRP’nin tanı gücü % 76,2; albüminin tanı gücü % 73,9 olarak tespit edildi (p<0,05). CRP’nin albümine oranın enfeksiyon tanısındaki gücü % 81,3 olarak tespit edildi (p<0,001).CRP ve albüminin enfeksiyon gelişen hastalarda prognoz tahmini için yapılan ROC analizinde, CRP’nin tanı gücü % 83,9; albüminin tanı gücü % 78,0 olarak tespit edildi (p<0,05). Enfeksiyon tanısında CRP’nin belirlenen 8,23 mg/dl kesme değeri ile özgüllüğü % 75,8, duyarlılığı % 88,9, albüminin belirlenen 2,27 mg/dl kesme değeri ile özgüllüğü % 44,4, duyarlılığı % 93,9 olarak tespit edilmiştir. CRP’nin albümine oranının prognoz tahmin gücü % 84,3 olarak tespit edildi (p<0,001). Enfeksiyon tanısında CRP/albümin belirlenen 2,89 kesme değeri ile özgüllüğü % 72,4 duyarlılığı % 94,4 olarak tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnflamasyon ve beslenme göstergeleri olan CRP ve albuminin hastane yatışının ilk 24 saatinde birlikte değerlendirilmesinin prognozu belirleme açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Several biomarkers are used to detect infections, evaluate prognosis and assess treatment response. In this study we evaluated biomarkers commonly used in the diagnosis and prognosis of bacterial infections among geriatric patients in palliative care.
METHODS: This descriptive, cross-sectional study included inpatients treated in the palliative care unit of our hospital for a period of more than two days between November 2015 and February 2016.
RESULTS: A total of 63 palliative care patients with a mean age of 80 years were included; 55.6% of the patients were male. Eighty-one percent of the patients developed an infection and were treated with an antibiotic. Biomarkers measured on the first day of hospitalization were evaluated in two groups, patients with and without infections. ROC analysis revealed the diagnostic powers of C-reactive protein (CRP) and albumin were 76.2% and 73.9%, respectively (p<0.05). The diagnostic power of the CRP/albumin ratio was 81.3% (p<0.001). In ROC analysis to predict prognosis in patients with infection, CRP had a predictive power of 83.9% and albumin of 78.0% (p<0.05). With a cut-off value of 8.23 mg/dl, CRP showed 75.8% specificity and 88.9% sensitivity in detecting infection; for albumin, these values were 44.4% and 93.9% with a cut-off value of 2.27 mg/dl. The CRP/albumin ratio had a prognostic predictive power of 84.3% (p<0.001) and showed 72.4% specificity and 94.4% sensitivity in detecting infection at a cut-off value of 2.89.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CRP and albumin are indicators of inflammation and nutritional status, and we believe their evaluation within 24 hours of hospitalization is beneficial in determining prognosis.

OLGU SUNUMU
11.
Tiroid bezinin primer kist hidatiği; iki olgu sunumu
Primary hydatid cyst of the thyroid gland; report of two cases
Gamze Aköz, Sümeyye Ekmekci, Ebru Çakır, Melek Ünçel, Tunç Özdemir, Ahmet Arıkan, Avni Şamlı
doi: 10.5222/terh.2016.243  Sayfalar 243 - 246
Kist hidatik hastalığı, Ekinokkokkus granulosus ve Ekinokkokkus multilokülaris ile oluşan, tüm dünyada yaygın görülen, zoonotik bir enfestasyondur. İnsanlarda en sık tutulan organlar karaciğer (%65) ve akciğerlerdir (%25). Tiroid bezi tutulumu hastalığın endemik olduğu bölgelerde bile son derece nadirdir Bu çalışmada, 70 ve 15 yaşlarında, boyunda şişlik yakınmasıyla başvuran ve histopatolojik olarak tiroid bezinde kist hidatik saptanan iki nadir olgu sunuldu.
Hydatid cyst disease, which is caused by Echinococcus granulosus and Echinococcus multilocularis, is a frequent zoonotic enfestation worldwide. The most often affected organs are liver (%65) and lungs (%25) in human beings. Thyroid gland involvement is very rare even in regions where the disease is endemic. In this study, two rare cases, at the ages of 70 and 15, who were admitted to the hospital with swelling in the neck and diagnosed as thyroid cyst hydatid was presented.

12.
Masaj Sonrası Gelişen Neonatal Mastit: Olgu Sunumu
Neonatal Mastitis After Breast Massage: A Case Report
Tolga İnce, Ali Kanık, Kayı Eliaçık, Özlem Çayan, Elif Perihan Öncel
doi: 10.5222/terh.2016.247  Sayfalar 247 - 249
Mastit ve meme apsesi, yenidoğan döneminde oldukça nadir görülen enfeksiyonlardır. Fizyolojik meme hipertrofisi olan yenidoğan bebeklere uygulanan meme masajı cilt bütünlüğünü bozarak mikroorganizmaların yayılımını kolaylaştırmakta ve neonatal mastit gelişimine neden olmaktadır. Bu olgu sunumunda meme masajı sonrası neonatal mastit gelişen bir yenidoğan vakası sunularak, erken dönemde tanı ve tedavisi gerçekleşmediği takdirde ciddi komplikasyonlara yol açabilen neonatal mastite dikkat çekilmek istenmiştir.
Mastitis and breast abscess are very rare infectious conditions in the neonatal period. Although the etiology has not been clarified yet, breast massages applied to the newborns that have physiologic breast hypertrophy disrupt dermal integrity, facilitate dissemination of microorganisms and lead to manifestations of neonatal mastitis. Herein, a newborn case with the diagnosis of neonatal mastitis after breast massage was presented to attract attention to the development of neonatal mastitis with serious complications, if early diagnosis and therapy cannot be accomplished.

13.
Ender bir spinal kolon yaralanması: cam yaralanması
A rare lumbar spinal column injury: glass injury
İbrahim Toker, Özge Duman Atilla, Turgay Yılmaz Kılıç, Osman Taş, Serkan Hacar
doi: 10.5222/terh.2016.250  Sayfalar 250 - 252
Giriş: Spinal kolon ve spinal kordun penetran yaralanmaları nadirdir. Cam kırılmasına bağlı cauda equina yaralanması beklenenden daha nadirdir.
Olgu sunumu: Bu yazıda cam masa üzerine düşme sonrası, sırtına cam saplanması nedeniyle spinal kolon yaralanması olan 25 yaşında bir bayan hasta sunulmuştur. Hastanın acil servisimize gelmeden önce başka bir hastanede saplanan cam parçasının bir parçası çıkarılmış ve yarası dikilmişti. Hastanın başvurusu sırasında sağ bacakta 2/5 kas gücü ve L4 seviyesinin altında hipoestezisi mevcuttu. Acil cerrahi müdahale sonrası hastada duyu ve motor defisit tamamen düzelmiş ve hasta operasyondan 6 gün sonra taburcu edilmişti.
Sonuç: Lomber bölgeye olan penetran travmalarda, acil tıp hekimi spinal kolon yaralanması olabileceğini akılda bulundurmalıdır.
Introduction: Penetrating injuries to the vertebral column and the spinal cord are rare. Cauda equina injury due to glass breakage is even rarer than expected.
Case Presentation: In this study, a case of spinal column injury was reported in a 25-year-old female patient with stabbed glass in to her back, after falling back to the top on table made of glass. A piece of stabbed glass was removed and the wound was sutured at another hospital before she presented to our ED. At the time of presentation, the patient had 2 of 5 muscle strength on her right leg and hypoesthesia below the L4 level. After emergency surgical intervention, the sensory deficit and the muscle strength has completely improved, and patient was discharged after 6 days.
Conclusions: In penetrating trauma to the lumbar region, emergency physician must take into account possible spinal column injury.

14.
Ekstrakranyal internal karotid arter anevrizması: Olgu sunumu
Extracranial internal carotid artery aneurysm: Case report
Ersin Çelik, Fatih Ada, Damla Kızıltan Çelik, Muhammet Akyüz, İsmail Yürekli
doi: 10.5222/terh.2016.253  Sayfalar 253 - 255
Ekstrakranyal karotis arter anevrizması nadir görülen fakat tromboemboli, rüptür gibi potansiyel fatal komplikasyonları nedeniyle üzerinde durulması gereken anevrizmalardır. 44 yaşında bayan hasta yaklaşık 5 yıl önce başlayan ve giderek büyüyen boynunun sol tarafında şişlik şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Hastamızda inme, geçici iskemik atak ve kranyal sinir disfonksiyonu gibi herhangi bir nörolojik semptom mevcut değildi. Çekilen servikal renkli Doppler ultrasonografi (USG) ile yapılan ilk değerlendirmede, sol internal karotis arterde sakküler tipte anevrizma gözlendi. Hastanın çekilen manyetik rezonans anjiografi (MRA) tetkikinde ana karotis bifurkasyonundan yaklaşık 3 cm distalde sol internal karotis arterde 16x25 mm çaplı sakküler tipte anevrizma saptandı. Cerrahi tedavide anevrizma rezeksiyonu sonrasında internal karotis arter uç uca anastomoze edildi.
Extracranial carotid artery aneurysms, although seen rarely, must be paid attention as it may cause potential fatal complications such as thromboemboli and rupturation. 44 year-old female admitted to our clinic with a progressive bulging mass since 5 years on left side of her neck. No neurologic symptom like stroke, transient ischemic attack or cranial nerve dysfunction was detected. Initial investigation with duplex ultrasound demonstrated saccular aneurysm of the internal carotid artery on the left. On MRI a 16x25 mm sacculer aneurysm was revealed on 3cm distal part of common carotid bifurcation. Internal carotid artery was anastomosed with end-to-end technique following resection of aneurismatic segment.


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale