Tepecik Eğit Hast Derg: 30 (2)
Cilt: 30  Sayı: 2 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV

3.
Yayın Politikaları ve Yazım Rehberi
Publication Policies and Writing Guide

Sayfalar V - VIII

4.
İçindekiler
Contents

Sayfalar IX - X

KLINIK ARAŞTıRMA
5.
Kolesistektomili Olgularda Displazi ile Eşlik Eden Kanser Birlikteliği
Cancer Coexistence Associated with Dysplasia in Patients with Cholecystectomy
Bartu Badak, Arda Şakir Yılmaz, Mustafa Salis, Mehmet Burak Öztop
doi: 10.5222/terh.2020.92679  Sayfalar 109 - 112
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolelityazise bağlı gelişen ve kronik inflamasyonla seyreden kronik kolesistitli olgulardaki metaplazi ve displazi gibi karsinogenez basamağında yer alan değişimler, batın içi diğer organ neoplazmlar açısından anlamlı olabilir. Çalışmamızda da olduğu gibi metaplazi ve displazi görülen olgularda kesinlikle batın içi diğer sistemler de taranmalıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde 01.01.2010 ile 01.07.2012 tarihleri arasında kolesistektomi yapılan nihayi histopatolojik analiz sonucu displazi ile karşılaşılan 68 hasta eşlik eden ve gastrointestinal malignite açısından retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Kolesistektomi ameliyatı sonrası histopatolojik inceleme sonuçları displazi/metaplazi ile uyumlu olan 68 hastanın 2'sinde eşlik eden malignite; 2'sinde ise yıllık takipler sonucu ortaya çıkan yeni gastrointestinal sistem maligniteleri tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolesistektomi sonrası patoloji sonuçlarında metaplazi/displazi olan olgular gastrointestinal sistem maligniteleri açısından yakın takibe alınmalıdırlar.
INTRODUCTION: Changes in carcinogenesis step such as metaplasia and dysplasia in cases with chronic cholecystitis that develop due to cholelithiasis and progress with chronic inflammation may be significant in terms of other intra-abdominal organ neoplasms. As in our study, cases with metaplasia and dysplasia should be screened in other intraabdominal systems.
METHODS: 68 patients who had dysplasia after cholecystectomy operation between 01.01.2010 and 01.07.2012 in Eskişehir Osmangazi University Faculty of Medicine Hospital General Surgery Clinic were evaluated retrospectively in terms of accompanying gastrointestinal malignancy.
RESULTS: There were 2 accompanying malignancies and 2 gastrointestinal system malignancies in the follow-up period in patients that had cholecystectomy operation and metaplasia/displasia results in histopathological evaluation
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with metaplasia / dysplasia in the pathology results after cholecystectomy should be followed closely for gastrointestinal system malignancies.

6.
Stereotaktik Meme Biyopsisi Efektif mi?
Is Stereotactic Breast Biopsy Effective?
Bartu Badak, Arda Şakir Yılmaz, Mustafa Salış
doi: 10.5222/terh.2020.56514  Sayfalar 113 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri, kanser nedenli kadın ölümlerinin ilk sırasında yer almaktadır. Bu nedenle dünyada ve ülkemizde de tarama testleri önem kazanmaktadır. Tarama testleri sonucunda tanıyı doğrulamak ve kesinleştirmek amacıyla eksizyonel biyopsinin yeri oldukça önemlidir. Çalışmamızda fizik muayenede ele gelmeyen, tarama testlerinde şüpheli ve/veya malign olduğu düşünülen lezyonların stereotaktik eksizyonel biyopsi sonrası histopatolojik sonuçları karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2014 ile Haziran 2019 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Hastenesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde stereotaktik biyopsi yapılan 151 kadın hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların yaş, taraf bilgisi, ultrason ve mamografi ile gözlenen BIRADS kategorisi ve biyopsi sonrası histopatoloji sonuçları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Yaşları 17 ile 78 arasında değişen 151 kadın hasta retrospektif olarak incelendi.
BIRADS 4 ve BIRADS 5 özellikteki lezyonların meme telle işaretleme sonrası histopatolojik sonuçlara göre malign yüzdesi sırasıyla %16 ve %80 olarak saptandı. Bunun yanında ultrason ve mamografi ile saptanan fizik muayene ile ele gelmeyen lezyonların histopatolojik özellikleri oldukça farklılık göstermektedir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Tarama testleri sonucunda şüpheli lezyonların eksizyonel biyopsi ile erken tanı ve tedavisi sağlanarak kanser nedenli kadın ölümlerinin önüne önemli ölçüde geçilebilmiştir.
INTRODUCTION: Breast cancer is the first reason of female deaths caused by cancer. Therefore, screening tests are gaining importance in the world and in our country. Excisional biopsy is crucial to confirm and confirm the diagnosis as a result of screening tests. In this study, we compared the histopathological results of stereotactic excisional biopsy of non-palpable lesions suspected and / or malignant in screening tests.
METHODS: Between December 2014 and June 2019, 151 female patients who underwent stereotactic biopsy in Eskisehir Osmangazi University Hospital General Surgery Clinic were retrospectively evaluated. BIRADS category and histopathological results after biopsy were compared with ultrasound and mammography.
RESULTS: A total of 151 women aged between 17 and 78 years were evaluated retrospectively.
The malignant percentage of BIRADS 4 and BIRADS 5 lesions according to histopathological results after breast wire marking was 16% and 80%, respectively. In addition, the histopathological features of the nonpalpable lesions detected by ultrasound and mammography vary considerably.


DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of screening tests, early diagnosis and treatment of suspicious lesions are provided by excisional biopsy, and cancer deaths can be prevented significantly.

7.
Yenidoğan Supraventriküler Taşikardi Vaka Serisi: Farklı Tedavilerin ve Klinik Sonuçların Değerlendirilmesi
A Case Series of Neonatal Supraventricular Tachycardia: A Review of Different Management and Clinical Outcomes
Bora Baysal, Ayşe Şimşek
doi: 10.5222/terh.2020.87609  Sayfalar 117 - 121
GİRİŞ ve AMAÇ: Neonatal aritmiler yenidoğan döneminde ortaya çıkan anormal kalp hızı olarak tanımlanır. Çeşitli kardiyovasküler, sistemik ve metabolik hastalıkların bir sonucu olarak ortaya çıkabilirler. Yenidoğanlarda supraventriküler taşikardi (SVT) en sık görülen aritmidir. Biz bu çalışmada SVT tedavisinde kullanılan tedavi yöntemlerinin etkinlik ve güvenilirliğini araştırmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada, Aralık-2016 ve Aralık-2017 tarihleri arasında İzmir Buca Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne SVT tanısıyla yatırılarak tedavi edilen hastaların dosyası retrospektif olarak incelenmiştir.
BULGULAR: SVT tanısı alan 10 hasta mevcuttu. Altta yatan hastalıklar incelendiğinde %80 hasta non spesifik SVT olarak değerlendirilirken %20 hastada Wolf Parkinson Wİde sendromu mevcuttu. Tüm hastaların %30'unda konjenital kalp hastalığı mevcuttu. Hastaların %70'ine abortif tedavi olarak adenozin kullanıldı. Akut terapi hastaların %40'ına uygulandı. Akut terapide en sık kullanılan ilaç amirodaron idi (%75), bunu esmolol (%25) takip etti. Sekonder önleyici tedavi hastaların %70'ine uygulandı. En sık kullanılan ajan beta blokör (%57) onu takiben sotalol (%43) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kardiyak aritmiler, bebek morbiditesinin önemli nedenlerinden biridir. Teşhis ve tedavi edilmezse ciddi bir bebek ölüm nedenidir. Hekimlerin fetal ve neonatal dönemde aritmilerin etyolojisi, gelişimi ve doğal seyri hakkında dikkatli olması önemlidir.
INTRODUCTION: Neonatal arrhythmias are defined as abnormal heart rates in the neonatal period. They may occur as a result of various cardiovascular, systemic and metabolic problems. Supraventricular tachycardia (SVT) is the most common arrhythmia in neonates. We aimed to evaluate the treatments and side effects of medications used in SVT treatment.
METHODS: A retrospective chart review was performed on newborns who were diagnosed with SVT during hospitalization or who were admitted to the neonatal intensive care unit (NICU) because of a SVT diagnosis in NICU department of Buca Obstetric, Gynecology and Pediatrics Hospital in Izmir, Turkey from Dec 2016 to Dec 2017.
RESULTS: Overall, 30% had congenital heart disease as defined atrial septal defect. More than half of the infants received abortive therapy including adenosine. Acute therapy was used in 40% infants. The most commonly used acute therapy was amiodarone followed by esmolol. Secondary prevention therapy was used in %70 infants. The most commonly used secondary prevention therapies were beta-blockers, followed by sotalol.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SVT is one of important causes of neonatal morbidity and a serious cause of mortality if untreated. The medications used in treatment are selected according to clinical observations. Side effects should be kept in mind as well as the benefits of the drugs used.

8.
Behçet Hastalığında Vasküler Tutulumu Olan Hastaların Klinik Özellikleri
Clinical Features of Patients with Vascular Involvement in Behçet’s Disease
Demet Yalçın Kehribar, Metin Özgen
doi: 10.5222/terh.2020.86094  Sayfalar 122 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, vasküler tutulumu olan Behçet hastalarının klinik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2010-Ekim 2019 tarihleri arasında hastanemiz Romatoloji Polikliniğinde Behçet hastalığı ile takipli 800 hastadan 40’ında (%5) vasküler tutulumun olduğu belirlendi. Hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerine dosya notları ve otomasyon sisteminden ulaşıldı. İstatistiksel analizde SPSS v21.0 programı kullanıldı. Tanımlayıcı istatistikler yapılarak her bir klinik bulgu için ortalama değer, standart sapma ve yüzdeleri hesaplandı. Hasta grubu two-step (iki adımlı) kümeleme yöntemi ile gruplara ayrıldı.
BULGULAR: Hastaların %87.5’i erkek ve yaşları 35.5 yıl idi. Vasküler tutuluma en sık eşlik eden özellikler oral ülser, genital ülser ve papülopüstüler lezyonlardı. Hastaların %95’inde venöz tutulum, %10’unda arteriyel ve %5’lik bölümünde ise hem arteriyel, hem venöz tutulum saptanmıştır. İki adımlı kümeleme analizi sonucunda iki küme belirlendi; küme 1 vasküler tutulum açısından izole alt extremite derin ven trombozu (%90.9) ile seyrederken, küme 2’de dural sinüs trombozu (%54.4), arteriyel tutulum ve daha yüksek oranda santral sinir sistemi (SSS) tutulumu vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, vasküler tutulumun genç erkeklerde daha sık olduğu ve vasküler tutulum sıklığının hastalık yaşı ile birlikte artış gösterdiği belirlenmiştir. Bu çalışmada iki tip vasküler tutuluş paterni belirlendi; 1. izole derin ven trombozu ile seyreden grup ve 2. derin ven trombozuna dural sinüs trombozu, arteriyel tutulum ve SSS tutulumunun eklendiği grup. Sonuç olarak, derin ven trombozuna ek olarak yeni bir vasküler tutulum gelişmesi diğer vasküler yapıların ya da SSS’nin tutulum riskini arttırmaktadır.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the clinical features of Behçet disease (BD ) with vascular involvement.
METHODS: Between November 2010 and October 2019, 40 (5%) of 800 BD patients with vascular involvement was found in 40 (5%) of 800 patients who were followed-up with Behçet's disease in our hospital's Rheumatology Outpatient Clinic. The sociodemographic and clinical features of the patients were reached through the file notes and automation system. Descriptive statistics were made, and mean value, standard deviation and percentages were calculated for each clinical finding. The patient group was divided into groups by the two-step clustering method.
RESULTS: 87.5% of the patients were male, and their age was 35.5years. The most common features accompanying vascular involvement were oral ulcer, genital ulcer, and papulopustular lesions. Venous involvement was found in 95% of the patients, arterial and venous involvement was detected in 10% and 5% of the patients. As a result of two-step cluster analysis, two clusters were determined; While cluster 1 was isolated from lower extremity deep vein thrombosis (90.9%) in terms of vascular involvement, cluster 2 had dural sinus thrombosis (54.4%), arterial involvement, and higher central nervous system involvement.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion In our study, it was determined that vascular involvement was more common in young men, and the frequency of vascular involvement increased with the duration of the disease. In particular, two types of vascular involvement patterns were determined; The group with the first isolated deep vein thrombosis and the group where the second deep vein thrombosis was added dural sinus thrombosis, arterial involvement, and CNS involvement. As a result, the development of a new vascular involvement in addition to deep vein thrombosis increases the risk of involvement of other vascular structures or CNS.

9.
Geriatrik Hasta Grubu Kalça Kırıklarında PFN Uygularken Supin Poziyon vs Lateral Pozisyon: Hangisi daha uygun ?
Lateral Decubitus vs Supine Positioning in Surgical Treatment of Hip Fractures with Proximal Femoral Nailing in Geriatric Patients: Whis is more suitable ?
Tolgahan Kuru
doi: 10.5222/terh.2020.34711  Sayfalar 127 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: İntertrokanterik femur kırıkları tüm kalça kırıklarının yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Proksimal femoral çivileme, bu kırıkların tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Ancak özellikle geriatrik hastalarda bu yöntem uygulanırken hangi pozisyonun en uygun olduğu konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, geriatrik hastalarda intertrokanterik femur kırıklarının proksimal femoral çivileme ile cerrahi tedavisinde supin ve lateral pozisyon yaklaşımlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İntertrokanterik kırık nedeniyle proksimal femoral çivileme ile tedavi edilen 65 yaş üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların prosedür sırasındaki pozisyonu, alınan X-ray sayıları, postoperatif kan kaybı miktarı, operasyon süresi, izlem süresi, perioperatif ve postoperatif komplikasyonları kaydedilerek supin ve lateral pozisyonlarda opere edilen hastalar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Her iki grup arasında operasyon süresi açısından anlamlı fark mevcut olup, ortalama operasyon süresi lateral grupta daha düşük olarak saptandı (p=0.01). Postoperatif kanama açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.088). Prosedür sırasında alınan X-ray görüntü sayısı lateral pozisyon grubunda anlamlı olarak daha düşük saptandı (p=0.010).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntertrokanterik kırıkların proksimal femoral çivileme yöntemi ile cerrahi tedavisinde lateral pozisyonun, supin pozisyona göre daha kısa operasyon zamanı, daha düşük postoperatif kanama miktarı ve daha az sayıda X-ray görüntüleme alınması gibi avantajları bulunduğu görünmektedir.
INTRODUCTION: Intertrochanteric femoral fractures account for more than half of all hip fractures. Proximal femoral nailing is one of the most common methods used in the treatment of these fractures. However, there is no definitive consensus on the best positioning when performing Proximal femoral nailing in hip fractures, especially in geriatric patients. The objective of this study was to compare supine and lateral decubitus positioning approach in surgical treatment of intertrochanteric femoral fractures with proximal femoral nailing method in geriatric patients.
METHODS: Patients aged over 65 years treated due to intertrochanteric fractures with proximal femoral nailing method were included in the study. Patients’ position during the procedure, number of portable X-rays received, postoperative amount of blood loss, operational time, duration of postoperative follow-up, presence of postoperative bleeding, perioperative complications and postoperative late complications were also recorded and compared between the patients operated in supine position and those operated in lateral position.
RESULTS: There was a statistically significant between both groups in terms of the mean operation time, and this duration was significantly lower in the lateral positioning group (p=0.01). No significant difference was found between the two groups in terms of the amount of postoperative bleeding (p=0.088). There was a statistically significant difference between both groups and the mean number of X-rays taken during the procedures was significantly lower in the lateral positioning group (p=0.010).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lateral positioning in surgical treatment of intertrochanteric fractures with proximal femoral nailing method seems to have several advantages over supine position including reduced operational time, blood loss and imaging exposure.

10.
Ayak Bileği Artroskopisi Konusunda En Çok Atıf alan 50 Makalenin Bibliyometrik Analizi
A Bibliometric Analysis of The Most Cited 50 Articles on Ankle Arthroscopy
Tolgahan Kuru, Hacı Ali Olçar
doi: 10.5222/terh.2020.08831  Sayfalar 133 - 139
GİRİŞ ve AMAÇ: Ayak bileği artroskopisi, kronik ve posttravmatik ayak bileği problemlerinin yönetiminde önemli bir tedavi aracı haline gelmiştir. Literatürde ayak bileği konusunda olgu serileri, sistematik derlemeler ve prospektif kohort çalışmaları halinde çok sayıda yayın bulunmaktadır. Bu bibliyometrik çalışmanın amacı ayak bileği artroskopisi konusunda en çok atıf alan 50 makaleyi belirlemek ve bunların karakteristiklerini analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda 21/03/2019 tarihi itibarıyla Web of Science v. 5.11 akademik arama motorunda “Ankle Arthroscopy” terimi ile 1985 ve 2019 yılları arasında yayınlanan makaleler iki ortopedist tarafından taranmıştır. Makalelerin başlığı, birinci yazarı, yayın yılı, atıf sayısı, yayınlayan dergi, makale alt türü, kaynak ülke ve çalışmanın yapıldığı kurum kaydedilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda 50 makale için toplam atıf sayısı 5378 olarak saptanmıştır. Tüm makaleler için ortalama atıf sayısı 107,6±45,6’dır (min-maks: 64-240). Bu makaleler 13 farklı kaynak ülkeye aittir. 1980’lerde 1, 1990’larda 13, 2000’lerde 30 ve 2010’larda 6 makale yayınlanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ayak bileği artroskopisi konusundaki makaleler ağırlıklı olarak olgu serileri olup, bibliyometrik analizimize göre ayak bileği artroskopisi konusundan daha fazla karşılaştırmalı ve randomize kontrollü çalışmalar gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Ankle arthroscopy has become an important treatment tool in the management of chronic and post-traumatic ankle problems. In the literature, there are numerous publications on the subject of ankle arthroscopy, including case series, systematic reviews, and prospective cohort studies. The objective of this bibliometric study was to determine the most cited 50 articles on ankle arthroscopy and to analyse characteristics of these studies.
METHODS: The articles published between 1985 and 2019 were screened by two orthopedists via the Web of Science v. 5.11 academic search engine with ‘Ankle Arthroscopy’ term as of 03/21/2019. Titles, first authors, years of publication of the articles, number of citations, journal of publication, subtype, country of origin and institute of the study were recorded
RESULTS: The number of total citations was 5378 for all 50 articles. The mean citation number of all articles was found as 107.6±45.6 (min-max: 64-240). The articles belonged to 13 different countries of origin. One article was published in 1980s, 13 articles in 1990s, 30 in 2000s, and 6 in 2010s.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The articles on ankle arthroscopy were predominantly case series, and according to our bibliometric analysis we believe that further comparative randomized controlled studies are needed to be conducted on ankle arthroscopy.

11.
Postmenopozal Dönemde Hormon Replasman Tedavisinin İnsulin Rezistansı, Bel/Kalça Çevresi Oranları ve Lipid Profili Üzerine Etkileri
Effects of Hormone Replacement Therapy on Insulin Resistance, Waist-to-Hip Ratio and Lipid Profiles in Postmenopausal Women
Seçil Karaca Kurtulmuş, Ebru Şahin Güleç, Esra Bahar Gür, Cüneyt Eftal Taner, Yusuf Kurtulmus
doi: 10.5222/terh.2020.69937  Sayfalar 140 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda, postmenopozal kadınlarda hormon replasman tedavisinin (HRT) metabolik sendromüzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya SSK İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Menopoz Polikliniğine 01.10.2004 ve 31.03.2005 tarihleri arasında başvuran ve menopoz tanısı sırasında bilinen metabolik hastalık (diyabetes mellitus, kardiyovaskuler hastalık ve dislipidemi) öyküsü olmayan 91 olgu dahil edildi. Menopoz tanısı sonrası HRT başlanmış ve halen kullanmakta olan 36 olgu ile hiç HRT kullanmamış 55 olgunun açlık kan şekeri, açlık insülini, serum lipid profili ve kan basıncı düzeyleri karşılaştırıldı. Her bir olguda, Homa İnsülin Rezistansı (HOMA-IR) formülü ile insülin rezistansı (İR) hesaplandı, obezite ve santral obezite varlığını değerlendirmek için sırası ile vücut kitle indeksi (VKİ) ve bel-kalça oranları ölçüldü. Her iki grup arasında bu veriler karşılaştırıldı.
BULGULAR: İki grup karşılaştırıldığında, HRT almayan grupta İR pozitif olan olgu sayısı HRT alan gruba göre istatiksel olarak anlamlı derecede fazla bulundu (P=0,006). İki grup arasında obezitesi ve santral obezitesi olan olgu sayısı, serum biyokimyası parametreleri, kan basıncı değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Postmenopozal dönemde kullanılan HRT’nin glukoz metabolizması üzerine etkisi net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızın sonucuna göre, postmenopozal kadınlarda HRT, insülin rezistansını azaltıyor gibi görünmektedir. Bu konuda yapılacak daha detaylı çalışmalara gereksinim vardır.
INTRODUCTION: In our study, we aimed to investigate the effect of hormone replacement therapy (HRT) on metabolic syndrome in postmenopausal women.
METHODS: This study included 91 patients who applied to SSK İzmir Ege Maternity and Gynecology Training and Research Hospital Menopause Outpatient Clinic between 01.10.2004 and 31.03.2005 and who don’t have a history of metabolic disease (diabetes mellitus, cardiovascular disease and dyslipidemia). Fasting blood glucose, fasting insulin, serum lipid profile and blood pressure levels were compared in 55 patients who never used HRT and 36 cases in whom HRT was started after the diagnosis of menopause and was still in use. In each case, the insulin resistance (IR) was calculated with the formula of Homa Insulin Resistance (HOMA-IR). The body mass index (BMI) and waist-hip ratios (WHR) were measured to evaluate the presence of obesity and central obesity. These data were compared between the two groups.
RESULTS: When the two groups were compared, the number of patients who are positive for IR was significantly higher in the group who don’t receive HRT, than the group who receive HRT (P=0.006). There was no statistically significant difference between the two groups in terms of number of cases with obesity and central obesity, serum biochemistry parameters, and blood pressure values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The effect of HRT used in postmenopausal period on glucose metabolism has not been clearly demonstrated. According to the results of our study, HRT appears to decrease insulin resistance in postmenopausal women. More detailed studies should be conducted on this subject.

12.
Venöz Kan Alma Uygulanan Yetişkin Bireylerde Bekleme Süresi Kaygı ve Ağrıyı Nasıl Etkiler?
How Does Waiting Time Affect Anxiety and Pain in Adult Individuals Undergoing Venous Blood Drawing?
Bilgen Ulamış, Sevgi Vermişli Peker, Dilek Orbatu, Nisel Yılmaz Özkalay, Demet Alaygut
doi: 10.5222/terh.2020.71676  Sayfalar 148 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, erişkin kan alma biriminde kan veren bireylerin bekleme süresi ile kaygı düzeyleri ve işlem sırasında hissedilen ağrı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel ve tanımlayıcı tipteki araştırma, Eylül-Ekim 2018 tarihleri arasında bir eğitim araştırma hastanesinin Erişkin Kan Alma Biriminde yürütüldü. Verilerin toplanmasında olgu rapor formu, Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeği (DKÖ) ve Vizüel Anolog Skala (VAS) kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney U Test, Kruskal- Wallis Test, Games-Howel Post Hoc Test ve Spearman Korelasyon katsayısı kullanıldı.
BULGULAR: Toplam 351 kan veren bireyin katıldığı araştırmada, bireylerin yaş ortalaması 44,2±16,4/yıl, %61’i kadın, %63,8’i ilköğretim ve altı eğitim düzeyinde bulundu. Kan verme sırasında bekleme süresi ortalaması 11,7±13,6/dk. idi. Bireylerin %95,4’ünün daha önce kan verdiği, %13,7’sinin kan verdiği bölgede hematom oluştuğu, %13,4’ünün iğne korkusu olduğu belirlendi. Bireylerin VAS puanı ortalaması 3,3±2,7 olup %51,9’unun hafif ağrısı olduğu belirlendi. Bireylerin DKÖ puan ortalaması 58,5±12,2 idi. Kan vermek için beklenen süre ile VAS puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki (r=0,256, p=0,000) saptanırken beklenen süre ile DKÖ puanı arasında anlamlı ilişki yoktu (p>0,05). VAS puanı ile DKÖ puanı arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki saptandı (r=-0,417, p=0,000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bireyler, kan verme sırasında hafif düzeyde ağrı ve orta düzeyde kaygı hissetmektedir. Bireylerin kan vermek için bekleme süresi arttıkça kan alma sırasında hissedilen ağrının da arttığı ancak kaygı düzeylerinin etkilenmediği görüldü.
INTRODUCTION: This study was conducted to determine the correlation between the waiting time and anxiety levels of the individuals in adult blood collection unit and the pain they felt during the procedure.
METHODS: This cross-sectional and descriptive study was conducted in Adult Blood Collection unit of a training, and research hospital between September and October 2018. The Case Report Form, Spielberg State-Trait Anxiety Inventory (STAI), and Visual Analog Scale (VAS) were used to collect the data. Descriptive statistics, Mann-Whitney U Test, Kruskal-Wallis Test, Post Hoc Dunn test with Bonferroni Correction, and Spearman Correlation Coefficient were used to assess the data.
RESULTS: In this study including a total of 351 blood donors, the median age of the individuals was 43 (17-91)/years, 61% were female, and 63.8% had primary school and lower educational level. The median waiting time during the procedure was 6.0 (0.0-62.0)/min. It was determined that 95.4% of the individuals had given blood before, 13.7% had hematoma on the venipuncture site, and 13.4% had needle phobia. The median VAS score of the individuals was 2.0 and 51.9% had mild pain. The median STAI score of the individuals was 59.0 (25.0-80.0). While a positive significant correlation was determined between the waiting time for giving blood and VAS score (r=0.256, p<0.001), there was no significant correlation between the waiting time and STAI score (p>0.05). A negative significant correlation was determined between VAS and STAI scores (r=-0.417, p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Individuals feel mild pain and moderate anxiety during blood drawal. It was observed that as the waiting time of the individuals for giving blood increased, the pain they felt during the venipuncture increased but their anxiety levels were not affected.

13.
Böbrek Transplantasyonunda Rejeksiyon Paternine Göre HLA ve Non-HLA Antikorlarının Karşılaştırılması
Comparison of HLA and Non-HLA Antibodies Regarding to Rejection Pattern of the Kidney Transplantation
Mustafa Soyöz, Tulay Kilicaslan Ayna, Burcu Çerçi, Aslı Özkızılcık Koçyiğit, Ibrahim Pirim
doi: 10.5222/terh.2020.27146  Sayfalar 156 - 163
GİRİŞ ve AMAÇ: HLA Sınıf I ve sınıf II antijenlerine karşı oluşmuş antikorlar böbrek nakillerinde rejeksiyon sebebi oldukları için önemlidirler. Sadece HLA antijenlerine karşı değil non-HLA antijenik sistemlere karşı üretilen antikorlar da antikor aracılı rejeksiyonda rol oynarlar. Bu çalışmada rejeksiyon atağı geçiren kişilerde HLA ve non-HLA antikorlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Transplantasyondan sonra biyokimya test sonuçlarına göre rejeksiyon atağı geçiren 13 hasta lenfosit crossmatch (canlı-akraba donörlerinden alınan lenfositler kullanılmıştır) ve non-HLA spesifik anti-endoteliyal crossmatch yöntemleri ile test edildi.
BULGULAR: Tie-2 reseptörüne spesifik belirlenmedi. XM-ONE crossmatch ve flow crossmatch test sonuçları birbirileri ile uyumlu bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak rejeksiyon ataklarında immunsupresif tedavi protokolleri ve cerrahi komplikasyonlar önemli rol oynadığı düşünülmelidir. Gelecekteki çalışmalar greft yaşam ömrünün belirlenmesine katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: Antibodies against HLA class I and II antigens are important in kidney transplantations because they cause rejections. Not only antibodies against HLA antigens but also those against non-HLA antigenic system play a role in antibody mediated rejections. In this study it was aimed to detect HLA-and non-HLA antibodies in individuals that experienced rejection attack.
METHODS: Thirteen patients, who clinically experienced rejection episodes according to the biochemical test results after transplantation, were tested by lymphocyte crossmatch (by using the lymphocytes of their living related donors) and non-HLA specific anti-endothelial crossmatch methods.
RESULTS: Antibodies specific for Tie-2 receptor positive cells were not detected. The results of XM-ONE cross-match and flow crossmatch tests were found to be compatible with each other.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, it was considered that immunosuppressive treatment protocols and surgical complications play important role in rejection attacks. Further studies can contributed to determination of graft survival.

14.
Türkiyedeki İntestinal Donor Greftlerinin Özellikleri
Donor Characteristics of Intestinal Graft in Turkey
İsmail Sert, Cem Tugmen, Masallah Baran, Sait Murat Doğan, Emran Kuzey Avcı, Eyüp Kebabçı
doi: 10.5222/terh.2020.83446  Sayfalar 164 - 168
GİRİŞ ve AMAÇ: Bağırsak nakli başarısı birçok faktöre bağımlı olan oldukça zor bir prosedürdür. Bunlardan en önemlisi uygun donör seçimidir. Uygun intestinal greftin seçilmesini sağlayacak kriterler henüz tanımlanmamıştır. Bu çalışmada Türkiye’deki bağırsak greftlerinin donör özelliklerini analiz etmeyi ve sonuçları literatürle tartışmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiyedeki intestinal greftlerin donör özellikleri (yaş, kilo, ölüm nedeni, kan grubu, kreatinin düzeyi, serum Na vb.) retrospektif olarak incelendi. Ayrıca alıcının yaş, kilo, listede bekleme süresi vb. gibi tıbbi kayıtları analiz edildi. Sonuçlar yüzde ve sayılarla sunuldu.
BULGULAR: 2003 yılından itibaren bağırsak yetmezliği nedeniyle intestinal transplantasyon yapılmak üzere 42 hasta kayıtlı idi. 32 hastaya bağırsak nakli yapıldı. Bekleme listesindeki beş hasta öldü. Bu çalışma 24 bağırsak nakli alıcısının ve bağırsak greftinin tam verilerini içermektedir. Bağırsak nakli için “The Organ Procurement and Transplantation Network (OPTN)” kriterlerine uyan sadece 14 bağışçı (%58,3) bulundu. Donör cinsiyetlerinin 16’sı (%66) erkekti. Ortanca donör yaşı, kilosu sırasıyla 29 ve 75 kg idi. Vericinin median yoğun bakım ünitesi (YBÜ) kalış süresi 3 gün, ortanca donör alıcı vücut ağırlığı oranı 1.41 idi (min: 0,84, maks: 8,00). Ancak, transplantasyonların sadece 5’i (%20,8) ideal kilo uyumu ile yapıldı (1,1-0,76).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’de intestinal transplantasyonlar yapılmaya devam edilmektedir. Donör azlığı, Türkiye’de ideal olmayan donörlerin kullanılmasına yol açmaktadır. Çocuk hastalar için bağırsak greftlerinin küçültülerek kullanılabilir hale getirilmesine rağmen, alıcı - donör ağırlık uyumu hala bağırsak naklinin iyi bir şekilde gerçekleştirilmesindeki en önemli sorundur.
INTRODUCTION: Intestinal transplantation is a challenging procedure and many factors effect the success of the intestinal transplantation. One of the important point is selection of the suitable donor. The characteristics of suitable donor for intestinal graft have not well defined yet. The purpose of the present study is to analysis the characteristics of intestinal graft in Turkey and discuss the results with those reported in the the literature.
METHODS: We retrospectively analyzed the donor characteristics (age, weight, cause of death, blood type, creatinine level, serum Na, etc.) of intestinal graft in Turkey. Also medical records of recipients like; age, weight, waiting time on the list, etc. were analyzed. The results were presented by percentages and numbers.
RESULTS: Forty-two patients with intestinal failure were registered for intestinal transplantation since 2003. Thirty- two patients underwent intestinal transplantation. Five patients on waiting list died. The present study includes full data of 24 intestinal grafts and intestinal transplant recipients. Only14 (58.3%) donors met The Organ Procurement and Transplantation Network (OPTN) criteria for intestinal transplantation. Sixteen (%66) donors were male. Median donor age and weight were 29 years and 75 kg, respectively. Median stay of the donor at Intensive care unit (ICU) was 3 days. Median donor/recipient body weight ratio was 1,41 (min: 0,84,max: 8,00). Ideal weight match was obtained for only 5 (20.8%) transplantations (1,1-0,76).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intestinal transplantations are being performed in Turkey. Due to donor shortage, ideal donors are not available for use in Turkey. For pediatric donors, reduced size intestinal grafts might be used, but unfortunately recipient-donor weight match is still the most essential problem for improvement of intestinal transplantation procedures.

15.
İyatrojenik Pnömotoraks Tedavisinde Pigtail Kateter ile Göğüs Tüpünün Tedavi Etkinliklerinin Karşılaştırılması
Comparison of Treatment Efficacy of the Pigtail Catheter and the Chest Tube in the Treatment of Iatrogenic Pneumothorax
Rıdvan Pekçevik, Hasan Ersöz
doi: 10.5222/terh.2020.92300  Sayfalar 169 - 175
GİRİŞ ve AMAÇ: Pnömotoraksın standart tedavisi bir göğüs tüpünün yerleştirilmesidir. Göğüs tüpü büyük çapı ve yerleştirilmesi sırasındaki geniş insizyon nedeniyle ağrıya yol açabilir ve aynı zamanda akciğer ekspansiyonuna da engel olabilir. Pigtail kateterler daha küçük, daha az invazivdir ve daha az ağrıya yol açar. Bu çalışmanın amacı iyatrojenik pnömotoraks tedavisinde pigtail kateter ile göğüs tüpünün tedavi etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013-2018 yılları arasında iyatrojenik pnömotoraks gelişen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Girişimsel Radyoloji Kliniği tarafından 8 french pigtail kateterle ve Göğüs Cerrahisi Kliniğince 28-36 french göğüs tüpüyle tedavi edilen hastalar çalışmaya dâhil edildi.
BULGULAR: Toplam 60 hasta çalışmaya dâhil edildi. Yirmi altı (%43) hasta (ortalama hasta yaşı 58,5±13,52) 8 french pigtail kateterle tedavi edildi. Kateter kalış süresi; minimum 1, maksimum 4 gün ve ortalama 1,38±0,80 gündü. Otuz dört (%57) hasta (ortalama hasta yaşı 60,2±12,7) 28-36 french göğüs tüpü ile tedavi edildi. Kateter kalış süresi; minimum 4 gün, maksimum 7 gün ve ortalama 4,71±0,97 gündü. Tedavi başarı oranı 8 french pigtail kateterle %96,2 ve göğüs tüpüyle %97,1’di. Her iki tedavi modalitesinin başarı oranları arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,647).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erişkin yaş grubundaki iyatrojenik pnömotoraks tedavisinde 8 french ve diğer küçük çaplı pigtail kateterler güvenli, etkili ve ilk planda düşünülmesi gereken bir tedavi seçeneğidir.
INTRODUCTION: Standard treatment of the pneumothorax is insertion of a chest tube. Chest tube may cause pain because of its large caliber and large incision during the insertion, and prevent expansion of the lung. Pigtail catheters are smaller, less invasive and cause less pain. The aim of this study is to compare treatment efficacy of the pigtail catheter and the chest tube at the treatment of iatrogenic pneumothorax.
METHODS: Between 2013-2018, patients who developed iatrogenic pneumothorax were evaluated retrospectively. Patients treated with the 8 French pigtail catheter by the Interventional Radiology Department and patients treated with the 28-36 French chest tube by the Thoracic Surgery Department were enrolled in the study.
RESULTS: A total of 60 patients were included in the study. 26 (43%) patients (mean age was 58.5±13.52) were treated with the 8 French pigtail catheter. Duration of the catheter was minimum 1 day, maximum 4 days and mean 1.38±0.80 days. 34 (57%) patients (mean age was 60.2±12.7) were treated with the 28-36 French chest tubes. Minimum, maximum, and mean dwell times of the chest tubes were 4, 7, and 4.71±0.97 days, respectively. Treatment success rates with the 8 French pigtail catheters, and chest tubes were 96.2%, and 97.1%, respectively. There was no difference between the success rates of both treatment modalities (p=0.647).

DISCUSSION AND CONCLUSION: In the treatment of iatrogenic pneumothorax in adults, 8 French and other small diameter pigtail catheters are safe, effective and should be thought as the first-line treatment option.

16.
Pürülan Olmayan Deri ve Yumuşak Doku Enfeksiyonlarında Tigesiklinin Etkinliğinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Efficacy of Tigecycline in Non-Purulent Skin and Soft Tissue Infections
Ufuk Sönmez, Sabri Atalay, Gürsel Ersan, Pınar Şamlıoğlu, Şükran Köse
doi: 10.5222/terh.2020.74046  Sayfalar 176 - 181
GİRİŞ ve AMAÇ: Deri ve yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE), hastaneye yatış ve antibiyotik kullanımının sık nedenlerindendir. Lokalize inflamasyondan, sistemik toksisitenin eşlik ettiği nekroz gibi hayatı tehdit eden ciddi bir klinik tabloya kadar uzanan bir klinik spektruma neden olabilir. Bu tür enfeksiyonların tanısı çoğunlukla klinik bulgulara dayanarak konulur ve tedavi genellikle ampirik olarak başlanmaktadır. Tigesiklin ribozomun 30S alt birimine bağlanarak protein sentezini inhibe eden, böylece bakteriyostatik ve bakterisidal etki gösteren semisentetik bir glisilsiklindir. Geniş spektrumlu olması nedeni ile daha çok karışık bakteri enfeksiyonlarında tercih edilir. Bu çalışmada tigesiklinin, erizipel ve selülit tanılı hastalardaki klinik ve laboratuvar yanıtının ve tedaviye bağlı yan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya oral antibiyotik tedavisine yanıtsız veya oral tedavi alamayacak olan veya hastaneye yatmayı gerektiren pürülan olmayan selülit ve erizipel tanılı hastalar alınmıştır. Tanı, fizik muayenede eritem, lokal ısı artışı, endurasyon gibi bulgulardan en az ikisinin varlığı ile konulmuştur. Pürülan DYDE olguları olguları, nekrotizan enfeksiyonlar ve diyabetik ayak olguları çalışmaya alınmamıştır.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 30 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 64 (30-84) yıldır. Yirmi yedi hastada (% 90) altta yatan en az bir kronik hastalık mevcuttu. Büllöz lezyonu olan hastalardan alınan örneklerde birer hastada metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA), Escherichia coli ve Enterococcus faecalis, diğer bir hastada da eş zamanlı E.coli ve MSSA üremesi tespit edilmiştir. Tedavi ile bir hasta hariç tüm hastalarda klinik yanıt elde edilmiştir. Tedavi sırasında sadece birer hastada bulantı ve kusma, diğer bir hastada da trigliserid yüksekliği saptanmıştır. Bir haftalık tigesiklin tedavisi sonrası laboratuvar yanıtları değerlendirildiğinde, lökosit sayısı, sedimentasyon hızı ve CRP değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı yanıt tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak tigesiklin, pürülan olmayan orta-ciddi seyirli selülit-erizipel olgularında etkili ve güvenilir bulunmuştur.
INTRODUCTION: Skin and soft tissue infections (SSTI) are common causes of hospitalization and antibiotic use.They can cause a clinical spectrum ranging from localized inflammation to a life-threatening serious clinical picture such as necrosis accompanied by systemic toxicity. The diagnosis of such infections is usually based on clinical findings and treatment is usually empirically initiated. Tigecycline is a semisynthetic glycylcycline which inhibits protein synthesis by binding to the 30S subunit of the ribosome, thus showing bacteriostatic and bactericidal action. Because of its broad spectrum, it is more frequently preferred in mixed bacterial infections.The aim of this study was to evaluate the clinical and laboratory responses and treatment-related side effects of tigecycline in patients with erysipelas and cellulitis.
METHODS: Patients with the diagnosis of non-purulent cellulitis and erysipelas who were unresponsive to oral antibiotic therapy or who could not be treated orally or required hospitalization were included in the study. The diagnosis was made on physical examination with the presence of at least two of erythema, local warming and induration. Patients with purulent SSTI cases, necrotizing infections and diabetic foot cases were not included in the study.
RESULTS: A total of 30 patients were included in the study. The mean age of the patients was 64 (30-84) years. Twenty-seven patients (90%) had at least one underlying chronic disease. In the samples taken from patients with bullous lesions, meticillin-sensitive Staphylococcus aureus (MSSA), Escherichia coli and Enterococcus faecalis growth were in each patient and simultaneously E.coli and MSSA growth in another patient. Clinical response was obtained in all patients except one patient. Nausea and vomiting were observed in one patient and triglyceride elevation in another patient. When laboratory responses were evaluated after one week of tigecycline treatment, a statistically significant response was revaled in leukocyte counts, sedimentation rates and CRP values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, tigecycline was found to be effective and safe in non-purulent moderate to severe cases with cellulite-erysipelas.

17.
Aile Hekimliğinde Hipertansiyon Tedavisinde Değişiklik Kararı Vermede Üç Yöntemin Karşılaştırılması
Comparison Of Three Methods In Determining The Change In The Treatment Of Hypertension In Family Medicine
Bade Ertürk Arık, Selçuk Mıstık, Ferhat Arik, Gözde Ertürk Zararsız, Demet Ünalan, Abdurrahman Oğuzhan, Bülent Tokgöz
doi: 10.5222/terh.2020.78055  Sayfalar 182 - 189
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, tansiyon ilacı kullanmasına rağmen ofis ölçümlerine göre kan basınçları kontrol altında olmadığı düşünülen hipertansiyon hastalarında, 24 saatlik ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu ile ofis ve evde tansiyon ölçümlerini karşılaştırmak ve aile hekimliğinde kullanılabilecek yönteme karar vermektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya antihipertansif tedavi almakta olan ve ofis ölçümlerinde kan basınçları kontrol altında olmayan 50 hasta alındı. Tüm hastalara üç ofis kan basıncı ölçümü, yedi günlük evde kan basıncı takibi ve 24 saatlik ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu ölçümü uygulandı.
BULGULAR: Ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu ile ofis kan basıncı ölçümü ve evde haftalık kan basıncı takipleri arasında genel olarak pozitif yönde ve orta kuvvette bir ilişki saptandı
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları, altın standart olan ambulatuar kan basıncı ölçümü ile evde yapılan kan basıncı ölçümünün uyumlu olduğu, ofis ölçümlerinin ise zayıf uyumlu olduğunu gösterdi. Bu sebeple ofis kan basıncı ölçümleri yüksek tespit edilen hipertansiyon hastalarında, öncelikli olarak ambulatuar kan basıncı ile ölçüm yapılmalı, ambulatuar kan basıncı takibi yapılamıyor ise evde en az 3-4 günlük kan basıncı takibi yapılmalıdır.
INTRODUCTION: This study aims to compare 24 hour-Ambulatory Blood Pressure Monitorization and Home Blood Pressure Monitorization (HBPM) and Office Blood Pressure Monitorization (OBPM) of hypertension patients whose BP was thought to be not under control despite appropriate medication and to decide the method that could be used in family medicine practice.
METHODS: Fifty patients whose BP values measured in office setting whose blood pressures were not under control despite antihypertensive treatment Each patient was assessed with at least 3 OBPMs, 7 day-monitorization of BP measurements at home (HBPM) and ambulatory blood pressure monitorization (ABPM) for 24 hours.
RESULTS: A moderately positive correlation was detected between ABPM, OBPM and weekly HBPM.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study have shown that ABPM which is a gold standard is in good agreement with BPMH, but weakly compatible with OBPM Therefore, in hypertension patients with higher BP measurements detected in office, priorly ambulatory blood pressure measurements should be performed, if not possible, blood pressures should be monitored for at least 3-4 days at home.

18.
Elektif Plastik Ve Rekonstrüktif Operasyonu Geçirecek 18-50 Yaş Arası Hastalardaki Anksiyete Düzeyinin Aynı Yaşlarda Başka Operasyon Geçirecek Olanlarınki İle Karşılaştırılması
Comparison Of The Level Of Anxiety In Patients Aged 18-50,Who Will Undergo Elective Plastic And Reconstructive Surgery,With Those Who Will Undergo Another Operation At The Same Age
Şeyda Kayhan Ömeroğlu, Hatice Nesrin Erceyes
doi: 10.5222/terh.2020.86648  Sayfalar 190 - 196
GİRİŞ ve AMAÇ: Anestezi ve cerrahi; daima gerginlik, korku, endişe, kaygı, heyecan ve hüzün gibi insanoğlu tarafından yaşanabilecek tüm olumsuz duygu ve düşünceleri anımsatan ve yaşatan işlemlerdir. Operasyon öncesi hazırlığın bir çok amacı vardır. Bunların içerisinde en önemlilerinden birisi de anksiyetenin azaltılması ya da tamamen giderilmesidir. Anksiyete; cerrahi konforu, anestezi sürecini ve postoperatif iyileşmeyi olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmadaki amacımız anskiyetenin operasyon türüne göre etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 18-50 yaş arası, elektif plastik ve rekonstrüktif cerrahi operasyonu (PRC) ile (rinoplasti, abdominoplasti, mamoplasti), benzer büyüklükte (Grade) (histerektomi, tiroidektomi, artroskopi, inguinal herni) operasyon planlanan hastaların anksiyete skorları karşılaştırılmıştır. PRC operasyonu geçirecek hastalar Grup P, aynı grade başka operasyon geçirecek hastalar Grup D olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada 18-50 yaş arası, elektif plastik ve rekonstrüktif cerrahi operasyonu (PRC) ile (rinoplasti, abdominoplasti, mamoplasti), benzer büyüklükte (Grade) (histerektomi, tiroidektomi, artroskopi, inguinal herni) operasyon planlanan hastaların anksiyete skorları karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Toplam 324 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 144’ü Grup P, 180’i Grup D’ye alındı. Hastaların demografik verilerine bakıldığında Grup P ile Grup D arasında cinsiyet, medeni durum, yaş ve eğitim gruplarında bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Grup P’nin yaş ortalaması anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Grup P STAI-I ve STAI-II kaygı ortalamaları Grup D’ye göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). PRC operasyonu geçirecek olan hastaların STAI-I ve STAI-II ortalamalarının diğer cerrahi operasyon geçireceklere oranla daha düşük olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile cerrahi geçirecek hastaların operasyon öncesinde yoğun stres yaşadıkları anlaşılmaktadır. Anestesiztler, hastalar ile ameliyat öncesi riskleri değerlendirmek, yapılacak işlemler hakkında bilgi vermek ve ameliyat öncesi kaygılarını ortadan kaldırmak için görüşmelidir. Hastada operasyon esnasında anksiyetenin yaratabileceği hemodinamik sorunları engellemek ve postoperatif iyileşme sürecini hızlandırmak için sedasyon amaçlı farmakolojik ve nonfarmakolojik metodların da uygulanması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Anesthesia and surgery; are processes that always remind and sustain all the negative emotions and thoughts that can be experienced by human beings such as tension, fear, anxiety, concern,excitement and sadness. Preoperative preparation has many purposes. But the most important one is to relieve anxiety. Anxiety affects surgery, anesthesia and postoperative recovery negatively.
METHODS: In this study, the anxiety scores of patients between 18-50 years of age, whose elective plastic surgery and reconstructive operation (rhinoplasty, abdominoplasty, mammoplasty) was planned, were compared with those of the patients operated for other indications (hysterectomy, thyroidectomy, arthroscopy, inguinal hernia). Patients who would undergo plastic surgery operation were allocated to Group P, and other patients who had the same grade of lesions who would undergo other operations were classified into Group D.
RESULTS: A total of 324 patients were included in the study. 144 of the patients were taken into Group P and 180 into Group D. Considering the demographic data of the patients,statistically significant differences were found between Group P and Group D in gender, marital status, age and education groups. The mean age of Group P was significantly lower than the mean age of Group D (p<0.05). Group P STAI-I and STAI-II anxiety averages were significantly lower in Group P than Group D (p<0.05). It was observed that STAI-I and STAI-II averages of patients who would l undergo plastic surgery operation were lower than those who would undergo another surgical intervention.
DISCUSSION AND CONCLUSION: With this study, it is understood that surgical operation and anesthesia applications are important stress factors for the patients. The anesthesiologists should meet with the patients before the surgery to evaluate them in terms of risks, to inform them about the procedures to be performed and to eliminate their anxiety before surgery. Pharmacological and non-pharmacological methods for sedation should also be applied to prevent hemodynamic problems caused by anxiety during the operation and to speed up the postoperative recovery process.

19.
Bir Yaş Üstü Hastalarda Ventriküler Septal Defekt Cerrahi Onarımı Sonrası Erken Dönem Sonuçları
Postoperative Early Results of Ventricular Septal Defect Surgical Repair Over 1 Year Old Patients
Özgür Yıldırım, Bahruz Aliyev
doi: 10.5222/terh.2020.07742  Sayfalar 197 - 202
GİRİŞ ve AMAÇ: Ventriküler septal defekt en sık görülen konjenital kalp defektidir. Gecikmiş vakalarda ventriküler septal defekt cerrahi tedavisi sonrası gelişen pulmoner arteriyel hipertansiyon görülme sıklığı çok net değildir. Bu çalışmanın amacı, bir yaşından büyük hasta popülasyonunda ventriküler septal defekt cerrahi tedavisi sonrası pulmoner arteriyel hipertansiyon prevalansını incelemektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2019 ve Mart 2020 tarihleri arasında, ortanca yaşı 2 yıl (1-19 yıl) ve ağırlığı10 kg (5,5 -53 kg) olan 36 hastaya ventriküler septal defekt cerrahi onarımı yapıldı. Tanı konulan Ventriküler septal defekt tipleri: 20 hastada perimembranöz (%55), 10 hastada outlet (%27), 5 hastada inlet (%13,9) ve 1 hastada trabeküler (%2,8) olarak saptandı. Pulmoner arter basıncı ortalama 25 mm Hg'nin üzerinde, pulmoner hipertansiyon olarak tanımlandı.
BULGULAR: Ameliyat sonrası komplikasyon ve mortalite gözlenmedi. Hiçbir hastaya rezidüel Ventriküler septal defekt nedeniyle tekrar ameliyat yapılmadı. Ameliyat sonrası erken dönemde medyan sistolik pulmoner arter basıncı 30 mmHg (20-80 mmHg) idi. 4 hasta pulmoner vazodilatör ajanlar ile taburcu edildi. Tüm hastalar 7,8 ± 3,8 aylık takipte hemodinamik olarak stabildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ventriküler septal defekt cerrahi tedavisi çok düşük morbidite ve mortalite oranlarıyla güvenli bir işlemdir. Pulmoner arteriyel hipertansiyon, postoperatif erken dönemde pulmoner vazodilatör tedavisi yardımı ile iyi tolere edilir.
INTRODUCTION: Ventricular septal defect is the most common congenital heart defect. The prevalence of postoperative pulmoner arterial hypertension in patients, who underwent ventricular septal defect closure, is not clear to the delayed cases. The aim of this study was to analyse the prevalence of pulmoner arterial hypertension after ventricular septal defect closure at the patient population who were older than one year old.
METHODS: Between June 2019, and March 2020, 36 patients underwent ventricular septal defect repair at a median a.ge of 2 years (1-19 years) and a median weight of 10 kg (5.5 -53kg). The following Ventricular Septal Defect types were found: 20 perimembranous (55%), 10 outlet (27%), 5 inlet (13,9%), and 1 trabecular (2,8%). Pulmoner arterial hypertension was defined as mean pulmonary arterial pressure of ≥25 mm Hg.
RESULTS: There was no postoperative complications and mortality. No patient underwent reop- eration for a residual Ventricular Septal Defect. Median systolic pulmoner artery pressure was 30mmHg (20-80mmHg) at early postoperative period. 4 patients were discharged on pulmonary vasodilatator agents. All patients were hemodynamically stable during 7.8±3.8 month follow-up
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ventricular septal defect surgical closure is a safe procedure with very low morbidity and mortality rates. Pulmoner arterial hypertension is well tolarated with the help of the pulmonary vasodilator treatment at the early postoperative period.

20.
Hemşirelik Öğrencilerinin Osteoporoza İlişkin Sağlık İnancı ve Bilgi Durumunun İncelenmesi
Evaluation of Health Beliefs and Knowledge Status of Nursing Students Related to Osteoporosis
Semra Açıksöz, Gönül Kurt, Merve Seyfi
doi: 10.5222/terh.2020.15045  Sayfalar 203 - 211
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, hemşirelik öğrencilerinin osteoporoza ilişkin sağlık inancı ve bilgi durumunun belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipteki araştırma, 2015-2016 öğretim yılında bir hemşirelik yüksekokulunda öğrenim gören öğrenciler (n=370) ile yürütülmüştür. Araştırma verileri, literatür doğrultusunda hazırlanan soru formu, Osteoporoz Bilgi Testi ve Osteoporoz Sağlık İnanç Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız örneklem t testi, tek yönlü varyans analizi-ANOVA ve Pearson korelasyon analizi kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık için p<0.05 kabul edilmiştir.
BULGULAR: Öğrencilerin yaş ortalaması 20.34±1.17 ve tamamı kadındır. Osteoporoz risk faktörleri incelendiğinde; öğrencilerin %12.2’sinin ailesinde osteoporoz öyküsü olduğu, %93.2’si sigara ve %99.2’si ise alkol kullanmadığını, %30.8’i egzersiz yapmadığını, %96.5’i yeterli düzeyde kalsiyum takviyesi almadığını, %63.2’si günde 10-15 dakikadan daha az güneşten yararlandığını bildirmiştir. Öğrencilerin osteoporoz bilgi testi ve sağlık inanç ölçeği puan ortalamaları incelendiğinde; bilgi testi toplam puan ortalaması 19.0±3.9, sağlık inanç ölçeği puan ortalaması 137.0±12.1 olup, toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.001). Sınıf düzeyi ile öğrencilerin bilgi testi ve sağlık inanç toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Öğrencilerin osteoporoz bilgi ve sağlık inancı puanlarının orta düzeyde olduğu ve eğitim seviyesinden etkilendiği tespit edilmiştir. Osteoporoz bilgisi ve sağlık inancını arttırıcı, yaşam tarzı değişikliklerini içerecek eğitici yaklaşımlarda bulunulmalıdır.
INTRODUCTION: This study was conducted to determine the health belief and knowledge status for osteoporosis in nursing students.
METHODS: This descriptive study was conducted with students (n=370) who were attending a nursing college in the 2015-2016 academic year. The research data were collected by using the questionnaire prepared in accordance with the literature, Osteoporosis Knowledge Test and Osteoporosis Health Belief Scale. Independent samples t-test, one-way analysis of variance-ANOVA and Pearson correlation analysis were used to evaluate the data and p<0.05 was accepted for statistical significance.
RESULTS: The mean age of the students is 20.34±1.17 and all of them are women. When the risk factors of osteoporosis were examined; 12.2% of the students had a family history of osteoporosis, 93.2% were smokers and 99.2% did not use alcohol, 30.8% did not exercise, 96.5% did not receive enough calcium supplements, reported less use of the sun. When the students' mean score of osteoporosis knowledge test and health belief scale is examined; The mean total score of the knowledge test was 19.0±3.9 and the mean score of health belief scale was 137.0±12.1, and a statistically significant relationship was found between the total score averages (p<0.001). A statistically significant difference was found between the grade level and the students' knowledge test and total health belief score (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that the students' knowledge and health belief scores of osteoporosis were at a moderate level and they were influenced by the education level. Educational approaches including osteoporosis knowledge and health-enhancing lifestyle changes should be made.


21.
Renal Tutulumu Olan Multiple Myelomlu Hastaların Demografik ve Karakteristik Özellikleri
Demographic and Characteristic Features of Patients with Multiple Myeloma with Renal Involvement
Ömer Öztürk, Ekrem Abaylı
doi: 10.5222/terh.2020.34713  Sayfalar 212 - 218
GİRİŞ ve AMAÇ: Renal tutulum, multiple myelomda yaygın olarak görülür ve morbidite ile mortalitenin ana nedenlerinden biridir. Bu çalışmada; multiple myelom tanısı almış ve kronik böbrek hastalığı gelişmiş hastaların bazı laboratuar özelliklerinin prognostik etkileri, yaşam süresi, morbidite ve mortalite nedenlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde son 5 yılda multiple myelomda tanısı konan, tanı konduğu sırada kronik böbrek hastalığı gelişmiş olan veya tedavileri sırasında kronik böbrek hastalığı gelişen hastalar dâhil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 25’i erkek, 14’ü kadın 39 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşı 62’idi. En sık başvuru şikayeti 27 hastada (%69.2) halsizlik, 20 hastada da (%51.3) bel ağrısıydı. 27 hastada tanı sırasında kronik böbrek hastalığı mevcuttu, 12 hastada ise tedavi sürecinde kronik böbrek hastalığı gelişti. Tanı anında kronik böbrek hastalığı gelişmiş olan hastalarla, gelişmemiş olan hastalar karşılaştırıldığında; kronik böbrek hastalığı gelişmiş olan hastalarda hiperkalsemi sıklığı (p=0.046) ve beta-2 mikroglobülin düzeyi (p=0.22) daha fazlaydı. Multiple myelomda tanısı konulduğunda litik kemik lezyonu olanlarda alkalen fosfataz düzey yüksekliği (p=0.023) ve hiperkalsemi sıklığı (p=0.04) istatistiksel acıdan anlamlıydı. Tanıda kronik böbrek hastalığı gelişmiş olan 23 hastada ortalama yaşam süresi 16.15 ay iken, izlemde kronik böbrek hastalığı gelişen 11 hastada ise ortalama yaşam süresi 30 ay saptandı. Tanı sırasında ortalama yaşam süresinin; kronik böbrek hastalığı gelişmiş olanlarda, kronik böbrek hastalığı gelişmeyenlere göre (p=0.027) anlamlı olarak azaldığını saptadık.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Multiple myelomun seyrinde renal tutulumu sıktır ve renal tutulum morbidite ve mortalite ile yakından ilişkilidir. Özellikle multiple myelomun erken tanı ve tedavisinin yapılması, kalıcı renal hasarın gelişmesini önleyerek, hastanın progresyonunu olumlu yönden etkileyecektir.
INTRODUCTION: Renal involvement is common in multiple myeloma and is one of the main causes of morbidity and mortality. The aim of this study was to compare the prognostic effects of some laboratory features, survival, morbidity and mortality in patients with multiple myeloma who were diagnosed with multiple myeloma and developed chronic kidney disease.
METHODS: Patients who were diagnosed with multiple myeloma in the last 5 years and who developed chronic kidney disease or developed chronic kidney disease during their treatment were included in the study, retrospectively.
RESULTS: 25 male and 14 female patients were included in the study. The most common complaint was weakness in 27 patients (69.2%). Chronic kidney disease was present in 27 patients at diagnosis, 12 patients had developed chronic kidney disease in the process of treatment. When the patients who developed chronic kidney disease at the time of diagnosis compared with the patients who were not developed; hypercalcemia (p = 0.046) and beta-2 microglobulin levels (p=0.22) were higher in patients with chronic kidney disease. Alkaline phosphatase levels (p = 0.023) and hypercalcemia (p = 0.04) were significantly higher in patients with lytic bone lesions. The mean survival was 6.15 months in 23 patients with who developed chronic kidney disease at the time of diagnosis multiple myeloma, while the mean survival was 30 months in 11 patients with who developed chronic kidney disease in the process of treatment. Average life expectancy at diagnosis; we found that those with chronic kidney disease significantly decreased compared to those without chronic kidney disease (p = 0.027)
DISCUSSION AND CONCLUSION: Renal involvement is common in the course of multiple myeloma and renal involvement is closely related to morbidity and mortality. Early diagnosis and treatment of multiple myeloma will prevent the progression of permanent renal damage and positively affect the progression of the patient.


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale