Tepecik Eğit Hast Derg: 11 (3)
Volume: 11  Issue: 3 - 2001
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Problems of Surgical Treatment in Severe Acute Pancreatitis
Ali Menteş
doi: 10.5222/terh.2001.32559  Pages 71 - 79
Bu yazıda sık rastalaıan bir sindirim sistemi hastalığı olan akut pankreatit gerek terimlendirilmesi, gerekse tedavi seçeneklerindeki sorunsallıklar çerçevesinde irdelenmekte, hastalığın çeşitli açılardan yeni bir tabana oturtulması için bir alt yapı oluştııralnıaya çalışılmaktadır.
The aim in this review article is to discuss acute pancreatitis both interms of its nomenclature and its treatment alternatives and to define the limits of a new base for a novel understanding of the disease.

2.The Results of The Conservative Treatment in Calcaneal Fractures
Levent Karapınar, Hasan Öztürk, Salih Fırat, Mehmet Rıfkı Us
doi: 10.5222/terh.2001.65072  Pages 80 - 86
AMAÇ: Kalkaneus kırıklarında uyguladığımız kanservatif tedavi yöntemlerinin sonuçlarını değerlendirmek. GEREÇ ve YÖNTEM: Eylül 1992-Mart 1996 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 65 hastanın 76 kalkaneus kırığı incelendi. 56'sı (%74) eklemiçi, 20'si (%26) eklemdışı idi ve açık kırık yoktu. Olgularımızın 9'u (%14) kadın, 56'sı (%86) erkek ve ortalama yaş 41.4 (14-82) idi. ll olgu (%17) iki taraflı, 54 olgu tek taraflı idi. Kalkaneus yan, aksiyel, ön-arka radyografileri ve çok parçalı kırıklarda Rowe, eklemiçi kırıklarda ise Essex-Lopresti sınıflaması kullanıldı. Tüm olgular konservatif yöntemlerle tedavi edildi. Ortalama izlem süresi 18 (4-45) ay idi. Tedavi sonuçlarımız Maryland ayak skoruna göre değerlendirildi. BULGULAR: Eklemdışı kırığı olan olgularımızda koroplikasyon görülmedi. Çalışan hastaların hepsi 3 ay içerisinde eski işlerine döndüler. Eklemiçi kırığı olan olgularda ise 19 osteoporoz, 5 Sudeck atrofisi, 15 peroneal tenosinovit, 9 topuk dikeni ve anormal kemik oluşumu, 16 malunion görüldü. Maryland ayak skoruna göre eklemdışı kırıkların %76'sında mükemmel, %24'ünde iyi, eklemiçi kırıkların %22'sinde mükemmel, %36.5'inde iyi, 91: 27'sinde orta ve %14.5'inde kötü sonuç elde edildi. SONUÇ: Eklemdışı ve deplase olmayan eklemiçi kalkaneus kırıklarının konservatif tedavisi başarılıdır. Dil tipi kırıklarda parçalanma yoksa Essex-Lopresti tekniği yeterlidir, parçalı dil tipi kırıklarda ise cerrahi; eklem depresyon tipi kırıklarda arka yüzey ekiemi parçalanmışsa konservatif, parçalanmamışsa açık düzeltme uygun olacaktır.
AIM: to evaluate the results of the conservative treatment methods which we use in calcaneal fractures. MATERIAL and METHOD: Between the September-1992 and March-1996, 76 calcaneus fractures in 65 patients who were applied to our clinic were examined 56 of them (76%)were intraarticular, 20 of them (26%) were extaarticular and there was no open fracture. 9 of our cases were female (14%) and the other 56 cases were uniteral. By using lateral, axial, antero-posterior radiographics and especially for comminuted fractures by computerized tomography, in extraarticular fractures according to Essex-Lopresti classification all fractures were defined. All cases were treated with conservative methods. Mean follow-up period were 18 month (4-45). Our treatment results were managed according to Maryland's food score. RESULTS: There was no compUcation in our extraarticular fractures cases, AL of the working people returned their old work in 3 months. In patients with intraarticular fractures, 19 osteoporozis, 5 Sudeck atrophy, 15 peroneal tenosinovitis, 9 heel spuırs and abnormal bone formations, and 16 malunion were observed. Acto Maryland's foot score, in extraarticular fractures 76% excellent and 24% good results, in intraarticular fractures 22% excellent, 36.5% good 27% fair and 14.5% poor results were obtained. CONCLUSION: The conservative treatment of extraaticular and non-displaced intraarticular calcaneus fractures are successful. In tongue type furactures if there is no comminution. Essex Lopresti technique is satisfactory. In comminuted tongue type fractures treatment is operative, In joint is comminuted, the choice of treatment is conservative, open reduction will be appropriate if pasterior facet joint isn't comminuted.

3.Sevoflurane or Halothane For Pediatric Outpatient Anaesthesia?
Betül Serdar, Naciye Yensel
doi: 10.5222/terh.2001.98223  Pages 87 - 94
AMAÇ: Bu çalışmada günübirlik anestezi uygulanan çocuklarda sevofluran ve halotanın endüksiyon, derlenme ve cerrahi strese yanıta etkileri karşılaştırıldı. Yaşları 2-10 arasında değişen tonsillektomi, adenoidektomi operasyonu geçirecek ASA I, 60 hasta bu çalışmaya alındı. Olgulara herhangi bir premedikasyon uygulanmadı. Hastalar rastgele iki guruba ayrıldı. Halotan grubuna %40 02+ %60 N20 %0.5 ten başlayıp her 3. veya 5. inspirasyondan sonra 0.5 artırılarak maksimum %2,5 oranında halotan verildi. GEREÇ ve YÖNTEM: Sevofluran grubuna %40 02+ %60 N20 ve %1 oranında sevofluran ile başlandı. Her 3. veya 5. inspirasyondan sonda birer basamak (%1) artırılarak maksimum %7 sevofluran düzeyine çıkıldı. Cerrahi işlem bittikten sonra tüm anestezik gazlar aynı anda kesildi. Uygun kriterlere sahip olan (yeterli solunum, öğürme, öksürük, yüz buruşturma, hareket etme) hastalar ekstübe edilip uyanma odasında izlendi. BULGULAR: Çalışmamızda endüksiyon ve ekstübasyon süresi sevofluran grubunda halotan grubuna oranla daha kısaydı. Endüksiyon süresini sevofluran 1.43 0,62 dakika, halotanda 4.06 0,94 dakika (p=0,00), ekstübasyon süresini sevofluranda 4.50 2.08 dakika, halotaııda 7.80 3.07 dakika (p=0.00) olarak bulduk. Kalp atım hızı ve arter basıncı değerlerinin sevofluranla halotana göre daha iyi korunduğunu, diğer araştırmacıların verilerinin de bunu desteklediğini, sevofluranla daha dengeli bir hemodinami sağlandığını saptadık. Çalışmamızda endüksiyonda salivasyon artışı açısında fark yoktu (p>0,05). Öksürük ve soluk tutma ise halotan gurubunda sevofluran gurubuna oranla daha fazla sayıda görüldü (p<0,05). Operasyon boyunca halotan gurubunda sevofluran gurubuna oranla anlamlı sıklıkta ventriküler erken vuru saptadık (p<0,05). Operasyon sonrası guruplar arasında aritmi, soluk tutma, sekresyon artışı, öksürük açısından fark bulamadık (p>0,05). Bulantı, kusma sıklığını ise halotan gurubunda se¬vofluran gurubunda daha fazla saptadık (p<0,05). Cerrahi strese yanıt açısından guruplar arasında fark bulamadık (p>0,05). Kortizol ve glikoz örnekleriyle eş zamanlı olarak izlenen kalp atım hızı ve arteryel kan basıncı değerleri de guruplar arasında farklı değildi. SONUÇ: Sevofluran çocuklarda maske endüksiyonunda daha dengeli bir hemodiııami sağlanması ve derlenme süresinin kısalığı nedeniyle halotan karşısında iyi bir seçenek olabileceği söylenebilir. Bununla birlikte sevofluranın ekonomik açıdan daha yüksek bir maliyete sahip olması, ilaç seçiminde dikkate alınmalıdır.
AIM: Inductiıon, recovery, and stress reaction 10 surgery of chilren undergoing outpatient anaesthesia with sevoflurane or halothane, were compared in ASA I 60 patients, aged 2-10 years planned for tonsillectomy and adenoidectomy were included into the study. MATERIAL and METHOD: Patients were randomly divided into 2 groups. Induction was started with 40% oksigen plus 60%N20+increasing consantrations of halothane or sevoflurane via a mask. When the operations were over, all the anaesthetic gases were ceased simultaneously. After appropriate conditions were maintained, the patients were extubated and taken to the recovery room RESULTS: Induction and extubation periods were shorter in the sevoflurane group in comparison to the halothane group. Induction period for sevoflurane was recorded as 1.43 0.62, for halothane it was 4.06 0.94 minutes. Extubation period for sevoflurane was 4.50 2.08 minutes and halothane 7.80 3.07 minutes. Pulse rate and artery pressure values were more stable with sevoflurane in comprasion to halothane. There was no change of salivation during induction. Breath holding and coughing were more often in the halothane group compared with the sevoflurane group. There was no difference among the groups in terms of arrythmia, breath holding and caughing after the operations. Nausea and vomiting were more in the halothane group. There was difference according to stress reaction to operation in both groups. CONCLUSION: It can be concluded that sevoflurane can be a suitable alternative to halothane as it enables a more stable hemodynamics for mask induction and shorter recovery periods in pediatric anaesthesia.

4.The Necessity of Folic Acid in Homozygous Beta Thalassemia
Hasan Kılıç, Meral Türker, Sümer Sütçüoğlu, Ayşen Çetemen, Sabriye Çokçeken, Işın Yaprak
doi: 10.5222/terh.2001.03835  Pages 95 - 99
AMAÇ: Bu çalışmada, beta talasemili olgularda folik asit yetersizliğinin araştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 18-31 yaş arasındaki (ortalama 11.3±7.18 yıl) 18'i erkek, 23'ü kız 41 homozigot beta talesemili olgu ile 25-40 yaşlarındaki 29 heterozigot beta talesemili anne ve 5-40 yaş arasındaki 48 sağlıklı kontrol çalışma kapsamında serum folat ve eritrosit folat düzeyleri yönünden incelenmişlerdir. Kan örnekleri RİA yöntemi ile solid phase no boil dual count (DPC) kiti kullanarak serum ve hemolizatta çalışılmıştır.
BULGULAR: Ortalama serum folat düzeyleri her üç grupta da normal sınırlar içinde bulunmuş olup, hemozigot ve heterozigot talasemililerde sağlıklı kontrollere göre daha düşük düzeylerdedir (p<0.05). Homozigot talasemili 12 olguda (%29), heterozigot talasemili bir olguda (%3.4) alt sınırından düşük bulunmuştur. Ortalama eritrosit folat düzeyi birlikteliği saptanmamıştır.
SONUÇ: Homozigot talasemili olgularda serum folatınm düşük düzeylerde bulunabileceği ancak folik asit yetersizliği tanısı için eritrosit folatının da çalışılmasının olduğu kanısına verilmiştir.
AIM: We studied the serum and the erythrocyte folate levels in homozygous and heterozygous thalassemics and the healthy controls with the aim of finding out the possible folic acid insufficiency.
MATERIALS AND METHODS: This study included 41 homozygous beta thalassemia patients mean age 11.3 ± 7.18 yrs, 29 hetorozygous thalassemic mothers mean age 31.8 ± 4.2 yrs and 48 healthy controls of 5-40 yrs. Blood samples are studied by the RIA method and solid phase boil dual count (DPC) kit is used.
RESULTS: Mean serum folate levels were found within the normal range in each group studied being lower in the homozygous and the heterozygous thalassemics than the healthy controls (p<0.05). Low serum folate levels were seen in the patients older than 15 years. Mean erythrocyte folate levels of the groups, however, were found higher than the normal range 1175 ± 897 ng/ml for homozygous patients, 1148 843 ng/ml for heterozygous thalassemic and 1204 920 ng/ml for the healthy control. No statistical difference was found between the groups (p>0.05). Non of the cases studied had low serum folate levels may be seen in homozygous beta thalassemia; however this finding does not designate, by itself, insufficiency of folic acid in these patients.

5.Congenital Duodenal Obstruction: A Review Of 31 Consecutive Cases
Volkan Erikçi, Ahmet Arıkan
doi: 10.5222/terh.2001.56683  Pages 100 - 104
ÖZET: Bu çalışmada SSK Tepecik Eğitim Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniğinde tedavi edilen doğumsal duodenum tıkanıklık olguları değerlendirilerek, bu olgulardaki prognozu belirleyen faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Ocak 1994-Ocak 2000 tarihleri arasında 31 ardışık olgu geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Olguların 17'si erkek, 14'ü kız olup 7 olgu prematürdür. Yirmidört olgu entrensek anomali (atrezi, stenoz, perde); 7 olgu da entrensek anomali ( anüler pankreas, Laddbandları) sergilenmiştir. Kliniğe başvuru yakınmaları safralı kusma ( %96.8), dışkı çıkaramama (%70.9), karın şişliğidir (%12.9). 23 olguda (%74) ek anomali vardır. Operatif onarımda şu teknikler kullanılmıştır: 17 olguda duodenoduodenostomi ve/veya perde eksizyonu, 7 olguda duodenojejunostomi, 4 olguda duodenoplasti, 3 olguda Ladd yöntemi veya yukarıdaki tekniklerin birlikte uygulanması. Ağır kalb anomalisi nedeni ile 2 olgu cerrahi onarım öncesi kaybedilmiştir. Öpere edilen 29 olgudan 26'sı yaşanmıştır (%89.6). Ölüm nedenleri sepsis, pnömoni ve kalp anomalisidir. SONUÇ: Bu olgulardaki prognostik faktörler erken doğum, ek anomaliler ve beslenme bozukluğudur. Aynca bu hastaların kliniğe geç başvurusu durumu daha da ağırlaştırsa da, hızlı ve zamanında cerrahi onarım ve yeterli ameliyat sonrası destek ile sağ kalım oranlan %90'lara ulaşabilmektedir.
AIM: This study reviewed the 6 years' experience of congenital duodenal obstruction management at the SSK Tepecik Teaching Hospital, Deparment of Pediatric Surgery and attempted to identify factors that might influence the outcome. MATERIAL and METHOD: A retrospective study was performed with analysis of 31 consecutive cases of congenital duodenal obstruction presenting between January 1994 and January 2000. RESULTS: Seventeen were males and 14 were females and seven were premature. Twenty-four had intrinsic defect (atresia, web, stenosis), 7 had extrinsic defect (annular pancreas, Ladd's bands). Presenting signs were bilious vomiting (96.8%), failure to pass stool (70.9%), abdominal distention (12.9%). Twentythree (74%)of the patients had associated anomalies. The operative repair included duodenoduodenostomy in 17 and/or web exeision, duodenojejunostomy in 7, duodenoplasty in 4, Ladd's procedure in 3 patients, or combination of the above. Two patients died before definitive surgery due to severe cardiac anomalies. Twentysix of operated 29 patient survived (89.6%). The causes of death vvere sepsis, pneumonia, and cardiac anomaly. CONCLUSION: Prematurity, associated congenital anomalies and nutritional compronüse are the prognostic factors in these patients. However, late referral of the patients may also complicate the duodenal obstruction of the newborn but, with agressive, timely operative management and postoperative nutritional support, survival may reach 90 percent.

CASE REPORT
6.Randomly Diagnosed Intraabdominal Masses in Childhood
Ali Sayan, Ahmet Arıkan
doi: 10.5222/terh.2001.76746  Pages 105 - 110
AMAÇ: Servisimizde tedavi edilen karında kitle ön tanılı hastalar geriye dönük incelemek. GEREÇ ve YÖNTEM: Geriye dönük bu çalışmada 01-01-1990 ile 01-01-2000 tarihlerinde acil olarak kliniğimize gelen ve yapılan sistemik bakıda karında kitle saptanan yedi olgunun tüm özellikleri sunulmuştur. BULGULAR: Sunduğumuz beşi erkek, ikisi kız hastadan dördü travma, biri boğulmuş fıtık, biri akut karın, diğeri varikosel ameliyatı sonrası acil olarak kliniğimize gelmiştir. Fizik bakıda, hastaların üçünde sağ, ikisine sol böbrekte, birinde sağ suprarenal bölgede, birinde karaciğerde kitle saptanmıştır. İleri açınsamalardan sonra bir hastada ganglinöroblastoma, dört hasta Wilms tümörü, bir hasta hidronefrotik böbrek ve bir hasta da karaciğer kist hidatiği tanısı ile ameliyata alınmıştır. Wilms tümörü saptanan bir hasta ameliyat sonrası dönemde kaybedilmiştir. Beş hasta halen izlemimizdedir. Ancak ganglionöroblastoma tanılı hasta izlemimiz dışındadır. SONUÇ: Herhangi bir sağlık kuruluşuna başvuran her çocuğa yakınması olmasa da mutlaka ayrıntılı sistemik bakı yapılmalıdır. Böylece başta karın tümörleri olmak üzere birçok hastalık çok erken dönemde tanınarak çocuğun prognozu olumlu etkilenebilir.
AIM: Intraabdominal mass is seen fequently. The first sign of the chilhood diseases. Especially, ignorant parents may not be aware of the abdominal mass in their children even if it is large. For this reason every children even the ones who come to the physician for upper respiratory tract infection, a detailed systemic physical examination must be performed. MATERIAL and METHOD: In this retrospective study all properties of seven cases who were diagnosed as intraabdominal masses after their systemic physical examination who came to our clinic from emergency deparment between 01.01.1990 and 01.01.2000 were evalmated. FINDINGS: Five of the patients were male and two were female. Four of them referred us as trauma, one incarcerated hernia, one acute abdomen and one after a varicosel operation. In their physical examination three of them had right, two left renal masses. One had a mass in right suprarenal region and one in liver. In their operations, Wilms tumor was diagnosed in four ganglioneuroblastoma in one hydronephrotic kidney in one and hydatid eyst of liver in one. One of the cases with Wilms tumor died in postoperative period. Five patients are stili in our follow up except for the patient with ganglioneuroblastoma. CONCLUSION: To any child coming to a health care unit, a detailed systemic pysical examination must be performed, by this way many diseases ineluding tumors may be diagnosed at an earlier stage.

7.Thoracic Dermal Sinus Assocaiated With Subcutaneous Epidermoid Cyst: A Case Report
Cengiz Candan, Ercan Karaaslan
doi: 10.5222/terh.2001.55193  Pages 111 - 114
AMAÇ: 11 yaşındaki hastanın sırtında orta hatta ikinci torakal vertebra düzeyinde bir sinüs saptandı. Çekilen manyetik rezonansta D2 vertebra füzyon defekti, dermal sinüs traktı ve cilt altında trakt içinde 3x2 cm'lik epidermoid kist saptandı. Nörolojik bulgusu olmayan hastada cerrahi eksizyonla komplikasyon gelişimi önlemiş oldu.
AIM: A dermal sinüs was diagnosed in the back, on the level of second dorsal vertebra, of an eleven years old girl. Magnetic Resonance Imaging revealed that a fusion defect of second dorsal vertebra, a dorsal sinüs tract and an epidermoid cyst within the tract. The girl had no neurologic symptom. Surgical excision of the sinüs prevented potential complications, such as menengitis.

OTHER
8.The Short History of Senolog in Turkey
Ceyhun İrgil
doi: 10.5222/terh.2001.27643  Pages 115 - 118
Abstract | Full Text PDF

9.Bursa Protocol And The Problem Of Being Of A Separate Discipline Of The Breast Diseases
Ragıp Kayar
doi: 10.5222/terh.2001.60137  Pages 119 - 120
Abstract | Full Text PDF


Copyright © 2021 The Journal of Tepecik Education and Research Hospital. All Rights Reserved.
Lookus & OnlineMakale