Tepecik Eğit Hast Derg: 30 (3)
Cilt: 30  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV

3.
Yayın Politikaları ve Yazım Rehberi
Publication Policies and Writing Guide

Sayfalar V - VIII

4.
İçindekiler
Contents

Sayfalar IX - X

DERLEME
5.
Covid-19’da Zorunlu PCR Testi Uygulamasının Tıbbi ve Yasal Gerekçeleriyle Etik Değerlendirmesi
Medical And Legal Reasons Of Compulsory PCRTest Implementation in Covid-19 With Ethical Assessment
Cagatay Ustun, Gülsün Ayhan Aygörmez, Seçil Özçiftçi, Mehmet Korkmaz
doi: 10.5222/terh.2020.70037  Sayfalar 219 - 227
Aralık 2019’da ortaya çıkan COVID-19 hastalığı, kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına almıştır. İlk olguların görüldüğü tarihten kısa bir süre sonra artan olgu sayıları nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bu hastalığı pandemi olarak ilan etmiştir. Hastalık ile mücadelede her ülkenin farklı stratejik uygulamaları olduğu gibi, ülkemizde de olguların görülmeye başlandığı tarihten bugüne kadar gerekli müdahâleler ve tedbirler sayesinde hastalıkla baş edilmektedir. Alınan önlemlerin temelinde bulaş riskini azaltma, enfekte kişiyi hızlı belirleme ve izolasyon önlemleri yer almaktadır. Bu nedenle hastalığı erken teşhiste ve kesin tanıyı koymada PCR (Polymerase Chain Reaction) testi yapılmaktadır. Ancak, PCR testinin her bireye uygulanıp uygulanmama durumu, testi uygulatmak istememe, başka tanı yöntemi uygulanmasını isteme vb. gibi durumlarla karşılaşılmaktadır. Bu makalede, PCR testi uygulanmasının tıbbi ve yasal gerekçeleriyle etik yönden değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
COVID-19 disease, which emerged in December 2019, affected the world in a short time. A pandemic was declared by the World Health Organization (WHO) due to the increasing number of cases approximately 3 months after the first cases appeared. As every country has different strategic applications in the fight against disease, the disease has been dealt with thanks to the necessary interventions and measures since the fact that the facts have been observed in our country. The basis of the measures taken is to reduce the risk of transmission, rapid detection of the infected person and isolation measures. For this reason, PCR (Polymerase Chain Reaction) test is performed in early diagnosis and definitive diagnosis. However, whether the PCR test is applied to each individual, does not want to have the test performed, demanding another diagnostic method, etc. Situations such as are encountered. In this direction, it was aimed to evaluate the medical and legal justifications of PCR test in terms of ethics.

KLINIK ARAŞTıRMA
6.
Çocuk Hekimlerinin Çalışma Yaşam Kalitesi: Bir Eğitim Araştırma Hastanesine İlişkin Değerlendirme
An Evaluation on Quality of Work Life of Pediatricians: An Example of a Teaching and Research Hospital
Özlem Üzüm, Kayi Eliacik, Ali Kanik, Dilek Orbatu, Yasemin Tuna, Hacer Örsdemir Hortu, Gonca Özyurt, Masallah Baran, Mehmet Helvacı
doi: 10.5222/terh.2020.24381  Sayfalar 228 - 232
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık çalışanlarının yaşam kalitesi, sağlık hizmeti sunumunu doğrudan etkilemekte ve çalışanların memnuniyeti hasta memnuniyetini, sağlık sisteminde kalitenin sürdürülebilirliğini sağlama açısından önemli bir unsur olarak görülmektedir. Türkiye’de sağlık çalışanlarının çalışma koşullarının ve yaşamlarına etkisinin konu edildiği araştırmalar oldukça sınırlıdır. Bu araştırma ile bu konuda bilimsel veriler eşliğinde çözüm önerileri için fikir verilmeye çalışılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan çocuk sağlığı ve hastalıkları asistan ve uzmanlarına 01.03.2018-01.04.2018 tarihleri arasında Çalışma Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulandı.
BULGULAR: Araştırmanın yapıldığı dönemde hastanede 49(%90) uzmana ve 47(%72,3) asistana ulaşıldı. Sonuçlar değerlendirildiğinde asistan hekimlerin ‘sürekli gelişme ve iyileştirme fırsatları’ ve ‘organizasyona sosyal entegrasyon’ alt boyutlarında daha olumsuz geri bildirimde bulundukları saptanırken, uzman hekimler asistanlara kıyasla ‘iş yerinde ayrımcılık’ alt boyutununda daha olumsuz geri bildirimlerde bulunmuştu. Kadın ve erkek çalışanlar karşılaştırıldığında ise ‘iş stresi ve zaman baskısı’ alt boyutunda erkek çalışanların kadınlara kıyasla daha olumsuz puanlar aldıkları görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak çocuk sağlığı hekimlerinin çalışma yaşam kalitesini ünvan ve cinsiyetin etkileyebildiği görüldü. Çalışma yaşam kalitesinin ve buna bağlı olarak sağlık hizmet sunumunun kalitesini arttırmak için yapılabilecekler tartışıldı.
INTRODUCTION: Quality of work life affects health service and employee satisfaction is seen as an important factor in ensuring patient satisfaction and sustainability of quality in the health system. Literature studies of doctor's quality of work life in Turkey are limited. In this study, we aimed to give resolution ideas in the light of scientific data.


METHODS: Quality of Work Life Scale was applied to the pediatric residents and specialists in İzmir Tepecik Teaching and Research Hospital between 01.03.2018-01.04.2018.
RESULTS: During the study period, 49 (90%) specialists and 47 (72.3%) residents were reached in the hospital. When the results were evaluated, it was found that the residents gave more negative feedback on the ‘continuous improvement and progress opportunities’ ve ‘social integration in the organization’ while the specialists gave more negative feedback on the ‘discrimination at work’ subscale. When male and female doctors were compared, it was seen that male employees had more negative scores in the ‘work stress and time pressure’.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, it was seen that the factors affecting the quality of work life of pediatricians could be affected by the seniority and gender. It was discussed that what can be done to improve the quality of work life and the quality of health service delivery.


7.
Proksimal Humerus Kırıklarında Kilitli Plak ile Cerrahi Tedavinin Etkinliği ve Kısa Dönem Fonksiyonel Sonuçları
Effectiveness and Short Term Functional Results of Surgical Treatment with Locking Plate in Proximal Humerus Fractures
Tolgahan Kuru, Onur Yılmaz
doi: 10.5222/terh.2020.90958  Sayfalar 233 - 239
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, hastanemizde proksimal humerus kırıkları nedeniyle plak osteosentez uygulanan hastalarda postoperatif yakın dönem sonuçları, kaynama durumunu, postoperatif komplikasyonları ve bunlar arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 18-92 yaş arası 17’si kadın ve 17’si erkek olmak üzere toplam 34 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ve cinsiyet gibi demografik verileri, kırık oluşma paterni, hastaneye yatış ile cerrahi arasında geçen süre, cerrahi ile taburculuğa kadar geçen süre, hastanede yatış süresi ve ek hastalıkları kaydedilmiştir.
BULGULAR: Hastaların ortalama hastanede yatış süresi 3.4 ± 1.7 gün olarak bulunmuştur. Ortalama hastanede kalış süresi açısından komorbiditesi bulunan ve bulunmayan hastalar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Geç komplikasyon görülen hastalar ile komplikasyon görülmeyen hastalar arasında operasyona kadar geçen ortalama süre açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Neer Tip 4 kırıkların %40’ında, Neer Tip 3 kırıkların %29.4’ünde ve Neer Tip 2 kırıkların %8.3’ünde postoperatif geç komplikasyon oluştuğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kilitli plak ile internal fiksasyon, başta osteoporotik kemikler ve Neer Tip 2 kırıklar olmak üzere proksimal humerus kırıklarının cerrahi tedavisinde güvenilir bir seçenek olarak görünmektedir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate postoperative short term outcomes, union status, early and late complications and the relationship between them in patients treated with plate osteosynthesis due to proximal humerus fractures in our hospital.
METHODS: A total of 34 patients aged between 18-92 years were included in the study. Patients’ age, gender, fracture pattern, time from hospitalization to the surgery, time from surgery to discharge and comorbidities were recorded and evaluated.
RESULTS: The mean duration of hospitalization was found as 3.4±1.7 days. There was no significant difference between the patients with and without comorbidity in terms of the mean duration of hospitalization. There was no significant difference between the patients with and without complications in terms of the mean time from hospitalization to the surgery. According to Neer classification, postoperative late complications occurred in 40% of Neer Type 4 fractures, 29.4% of Neer Type 3 fractures and 8.3% of Neer Type 2 fractures.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Internal fixation with locking plate seems a reliable option in the treatment of proximal humerus fractures, especially in osteoporotic bones and Neer Type 2 fractures.

8.
Tiroid İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi Önemi Belirsiz Atipi Olan Hastalarda Dolaşımdaki MikroRNA 190 ve MikroRNA95-3P Diferansiye Tiroid Kanserini Öngörebilen Birer Biyobelirteç Midir?
Are MicroRNA 190 and MicroRNA95-3P in the Circulation Can Be Used As Predictive Bioindicators in Differentiated Thyroid Cancer in Patients with Atypia of Undetermined Significance Based on Thyroid Fine Needle Aspiration Biopsy Results?
Mustafa Gökhan Ünsal, Erdem Barış Cartı, Mustafa Ünübol, Elif Duygu Topan, Zehra Erdemir, Engin Güney, Nesibe Kahraman Cetin, Ibrahim Halil Erdoğdu, Ulaş Utku Şekerci
doi: 10.5222/terh.2020.54871  Sayfalar 240 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: TİİAB’leri ile preoperatif olarak her zaman kesin tanı konulamamaktadır. Önemi belirsiz atipi saptanan olgularda karar vermek oldukça karmaşıktır. MikroRNA’ların neoplazi gelişimi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu amaçla çalışmamızda, TİİAB’ı ÖBA saptanıp posto-operatif patoloji sonucu benign ve malign olan olguları preoperatif dönemde birbirinden ayırt etmede bir biyobelirteç olarak dolaşımdaki mikroRNA 190 ve mikroRNA 95-3P düzeylerinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya preopretif ince iğne aspirasyon biyopsisinde önemi belirsiz atipi saptanan hastalar dahil edildi. Operasyon sonrası patoloji sonucu malign ve benign olan 29’ar hasta çalışmaya alındı. Hastalardan alınan venöz kan örnekler miRNA'ta özgü bir kit kullanılarak izole edildi.
BULGULAR: Ameliyat sonrası patoloji sonuçlarına göre tiroid kanseri saptanan olgularla benign olan olgular arasında dolaşımdaki miRNA 190 ve miRNA 95-3p arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dolaşımdaki miRNA 95 ve miRNA 190’ın TİİAB sonucu belirsiz olan hastalarda, tiroid kanserini benign tiroid nodüllerinden ayırmada yardımcı olabileceğini ve gereksiz cerrahiden kaçınmada faydalı olabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: It is not always possible to make a definitive diagnosis preoperatively with thyroid fine needle aspiration biopsy. Decision making is quite complicated in cases with atypical cells of undetermined significance. MicroRNAs have been shown to be associated with the development of neoplasia. For this purpose, we aimed to investigate the circulating microRNA 190 and microRNA 95-3P levels as a biomarker to distinguish benign and malign cases with preoperative atypical cells of undetermined significance diagnosis.
METHODS: Patients with preoperative atypical cells of undetermined significance.diagnosis were included in the study. 29 malign and 29 benign patients were included. Venous blood samples isolated using a specific miRNA kit.
RESULTS: According to the postoperative pathology results statistically significant between circulating miRNA 190 and miRNA 95-3p between cases with thyroid cancer. differences were detected.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It can be asserted that miRNA 95 and miRNA 190 assessment can help to differentiate thyroid cancer from benign thyroid nodules and may be useful in avoiding unnecessary surgery in patients with atypical cells of undetermined significance results.

9.
Graves Hastalığı ile Tnf- α, Galektin-3 ve Fibronektin Düzeylerinin İlişkisi
The Relationship of Graves Disease with Tnf- α, Galectin-3 and Fibronectin Levels
Ayşe İrem Yasin, Mahmut Muzaffer İlhan, Saime Turan, İlhan Yaylim, Özcan Karaman, Ertugrul Tasan
doi: 10.5222/terh.2020.86719  Sayfalar 246 - 251
GİRİŞ ve AMAÇ: Hipertiroidizmin en sık nedeni olan Graves Hastalığı’nın (GH) patogenezinde hücresel ve humoral immun sistemin birlikte rol aldığı düşünülmektedir. TNF-alfa, fibronektin ve galektin-3 inflamatuar süreçlerde etkin rol aldığı bilinen markerlardır. Çalışmamızda galektin-3, fibronektin ve TNF-alfa moleküllerinin hipertiroidi ve GH ile olan ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 50 Graves, 19 Graves dışı hipertiroidik hasta ve 39 sağlıklı kontrol olmak üzere 108 gönüllü katılımıyla gerçekleştirildi. Galektin-3, fibronektin ve TNF-alfa düzeyleri enzim bağlı immunosorbant assay (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Graves grubunda (Grup 1) 32 kadın, 18 erkek; Graves dışı hipertiroidi grubunda (Grup 2) 13 kadın, 6 erkek; yaş ve cinsiyet olarak eşleşmiş kontrol grubunda (Grup 3) ise 26 kadın, 13 erkek yer almaktaydı.
BULGULAR: TNF-alfa düzeyleri Grup 1’de 22,7 ± 1,97 pg/ml, Grup 2‘de 19,8 ± 2,56 pg /ml, Grup 3’te ise 16,6 ± 2,29 pg /ml saptandı. GH grubunda TNF-alfa düzeyi sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p < 0,009). Her üç grup arasında galektin-3 ve fibronektin düzeyleri açısından anlamlı farklılık görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmayla literatürde ilk defa GH ve galektin-3 ilişkisi incelenmiş ve GH’da bilinen inflamatuar markerların dışında TNF- alfa yüksekliği gösterilmiştir. Bu bulgu daha önce konuyla ilgili yapılan çalışmaları destekleyen ve GH‘daki inflamatuar sürecin varlığını gösteren bir bulgu olmuştur. Diğer hipertiroidi nedenlerinden farklı olarak oftalmopati, orbitopati, dermopati gibi inflamatuar komorbiditelerle seyreden GH‘daki bu inflamatuar sürecin aydınlatılması, hem hastalığın kendisine hem de bu komorbiditelere yönelik yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: In the pathogenesis of Graves' disease (GD), which is the most common cause of hyperthyroidism, cellular and humoral immune systems are thought to play a role together. TNF-alpha, fibronectin and galectin-3 known to play an active role in inflammatory processes. The aim of this study was to investigate the relationship between galectin-3, fibronectin and TNF-alpha molecules with hyperthyroidism and GD.
METHODS: The study included 108 volunteers, 50 Graves, 19 non-Graves hyperthyroid patients and 39 healthy controls. Galectin-3, fibronectin and TNF-alpha levels measured by enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA). In the Graves group (Group 1) 32 women, 18 men; in the non-Graves hyperthyroidism group (Group 2) 13 women, 6 men; and there were age- and sex-matched 26 females and 13 males in the control group (Group 3).
RESULTS: TNF-alpha levels were 22.7 ± 1.97 pg / ml in Group 1, 19.8 ± 2.56 pg / ml in Group 2, and 16.6 ± 2.29 pg / ml in the control group. TNF-alpha levels were significantly higher in GD group compared to healthy controls (p <0.009). There was no significant difference between the three groups in terms of galectin-3 and fibronectin levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the relationship between GD and galectin-3 investigated for the first time in the literature and TNF-alpha levels shown in addition to the inflammatory markers known in GD. This finding supports the previous studies and shows the presence of the inflammatory process in GD. Unlike the other causes of hyperthyroidism, the lightening of this inflammatory process in GD, with inflammatory comorbidities such as ophthalmopathy, orbitopathy and dermopathy, will contribute to the development of new treatment options both for the disease itself and for these comorbidities.

10.
Karotis Lezyonları için Üçüncü Basamak Bir Kardiyoloji Ünitesi Bakışı: Hangi Lezyon ve Ne Zaman Müdahale
A Tertiary Cardiology Unit Perspective for Carotid Lesions: Which Lesion and When Intervention
Emre Özdemir, Muhammed Mücahit Tiryaki, Nihan Kahya Eren, Cem Nazlı, Mehmet Tokaç
doi: 10.5222/terh.2020.71677  Sayfalar 252 - 257
GİRİŞ ve AMAÇ: İnme tüm dünyada önde gelen mortalite ve morbidite nedeni olarak yer alırken, etiyolojisi içinde ateroskleroz en sık nedendir. Karotis endarterektomi (KEA) ve karotis stentleme (KAS) bu hasta popülasyonunda iki tedavi yöntemidir. Çalışmamızda, üçüncü basamak bir merkezdeki karotis anjiyografileri taranarak, tedavi yöntemleri olarak deneyimi sunulacaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak, üçüncü basamak tek bir kardiyoloji kliniğinde haziran 2006-2018 tarihleri arasında, hastanemizde, yapılan karotis anjiyografileri taranarak, hastalar KAS, KAE ve medikal izleme dâhil olanlar şeklinde toplandı. Kardiyoloji kliniği tarafından KAS yapılan hastaların klinik özellikleri ve işlem ile ilgili verileri hasta dosyaları taranarak elde edildi. Daha sonra, taburculuk sonrası hastanın yaşayıp yaşamadığı ve işlem sonrası yeni inme geçirip geçirmediği hastane kayıtlarından toplandı.
BULGULAR: Toplamda 905 karotis anjiyografi tarandı. Dört yüz yetmiş altı hastada kritik karotis arter lezyonu saptandı. Çalışma populasyonundaki 49 hasta KAS, 192 hasta KEA ve 235 hastamedikal grubu olarak izlendi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların yaş ortalaması 66,08±10,53 idi ve hastalar %74,2 oran ile erkek cinsiyet ağırlıklıydı. En sık komorbite %81,6 ile koroner arter hastalığı ve %63,3 ile arteriyel hipertansiyon idi. En sık semptom %73,3 ile stroke idi. KAS grubunda takip süresinde inme oranı %6,1, medikal izlem grubunda takip süresinde inme oranı %5,5 iken KEA grubunda ise inme oranı takip süresinde %3,6 olarak izlendi. KEA grubunda %3,1 mortalite izlendi, KAS grubunda mortalite kaydedilmedi. Tüm KAS hastalarının işlemi komplikasyonsuz olarak sonlandı. Hastaların ortlama takip süresi 1,034 gün olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KEA, günümüzde stent ve emboli koruma cihazlarındaki gelişmelere rağmen, hâlen sınıf 1 endikasyon olarak yer alsa da, daha az invaziv bir yöntem olarak hastanın işlem sonrası günlük yaşantısına dönmesinde daha etkili olan KAS, deneyimli merkezlerde olduğu gibi bizim merkezimizde de başarılı olarak uygulanmaktadır.
INTRODUCTION: Stroke is one of the most common cause of mortality and morbidity all over the world, while atherosclerosis is the most common cause of its etiology. For this patients carotid endarterectomy (CEA) and carotid stenting (CAS) are two treatment modalities. In our study, carotid angiography in a tertiary center screened and treatment experiences, methods will present.
METHODS: Carotid angiography performed in our hospital between June 2006 and 2018 in a single tertiary cardiology clinic was retrospectively screened and patients were included in the study including CAS, CAE and medical follow-up. The patient's clinical features and procedure-related data were obtained by scanning the patient files.
RESULTS: A total of 905 carotid angiography were screened. Critical carotid artery lesions were detected in 476 patients. 49 patients were classified as CAS, 192 patients as CEA, and 235 as medical group. The mean age of the included patients was 66.08±10.53 and the patient population was 74.2% male. The most common comorbidity was coronary artery disease (81.6%) and arterial hypertension (63.3%). The most common symptom was stroke (73.3%). In the CAS group, the rate of stroke was 6.1% in the follow-up period, the rate of stroke in the medical follow-up group was 5.5%, and in the CEA group, the stroke rate was 3.6%. There was a 3.1% mortality in the CEA group. The procedure was completed without any complication in all CAS patients. The mean follow-up period was 1034 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although CEA is still a class 1 indication despite the improvements in stent and protection devices, CAS can successfully perform in our center as well as in experienced centers.

11.
Postmenopozal Dönem Kadınlarda Belirgin ve Şiddetli Düzey Seboreik Dermatitin Hormonal Etiyolojisine Yönelik Araştırma: Bir Olgu Kontrol Çalışması
Research on the Hormonal Etiology of Marked and Extreme Seborrheic Dermatitis in Postmenopausal Women: A Case-Control Study
Melis Gönülal
doi: 10.5222/terh.2020.37431  Sayfalar 258 - 261
GİRİŞ ve AMAÇ: Seboreik dermatit, eritemli zemin üzerinde sarımsı, yağlı skuamlarla kendisini belli eden yüzeyel, inflamatuar, kronik ve tekrarlayıcı bir deri hastalığıdır. Etyolojide birçok faktör yer almaktadır. Çalışmada belirgin veya şiddetli seboreik dermatiti olan postmenopozal kadınlarda hormonların seboreik dermatit etyolojisindeki rolünün araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi cildiye polikliniğine başvuran postmenopozal belirgin veya şiddetli düzey seboreik dermatiti olan kadın olgular dahil edildi. Hastaların yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi, sigara kullanma durumları, kan total testosteron, dehidroepiandrosteron sülfat, progesteron, folikül stimulan hormon ve lüteinleştirici hormon düzeyleri kayıt edildi. Veriler yaşça uygun kontrol grubu ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Postmenopozal dönem belirgin veya şiddetli seboreik dermatit oluşumunda sigara kullanımı ile dehidroepiandrosteron sülfat hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi. Diğer parametrelerde herhangi bir anlamlılık bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Belirgin veya şiddetli düzey seboreik dermatiti olan postmenopozal hastaların yönetiminde dehidroepiandrosteron sülfat düzeyleri yol gösterici olabilir. Ek olarak, sigara içmenin bu grup hastalarda hastalığın prognozuna olumsuz etkisi bulunmaktadır.
INTRODUCTION: Seborrheic dermatitis is a superficial, inflammatory, chronic and recurrent skin disease that manifests itself with yellowish, oily scales on erythematous ground. There are many factors in etiology. In this study, it was aimed to investigate the role of hormones in the etiology of marked and extreme seborrheic dermatitis in postmenopausal women.
METHODS: Postmenopausal women with marked and extreme seborrheic dermatitis who applied to outpatient dermatology clinic of İzmir Tepecik Training and Research Hospital were included to the study. Age, weight, body mass index, smoking status, blood total testosterone, dehydroepiandrosterone sulfate, progesterone, follicle stimulating hormone, luteinizing hormone levels of patients were recorded. The data were compared with the age-appropriate control group.
RESULTS: Smoking and dehydroepiandrosterone sulfate hormone levels were found significant effective in the formation of marked and extreme seborrheic dermatitis in the postmenopausal period (p = 0.014, p = 0.003 respectively). There weren’t any significant relationships between other parameters and marked/extreme seborrheic dermatitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dehydroepiandrosterone sulfate hormone levels may be a guide in the management of patients in postmenopausal period with marked and extreme seborrheic dermatitis. In addition, smoking affects the prognosis of seborrheic dermatitis in this group of patients negatively.


12.
Mahkumlar ve Genel Populasyondaki Akciğer Tüberkülozunun Karşılaştırılması
The Comparison of Pulmonary Tuberculosis in Prisoners and General Population
Dursun Alizoroğlu, Sami Deniz, Mustafa Canbaz, Ahmet Emin Erbaycu
doi: 10.5222/terh.2020.82435  Sayfalar 262 - 266
GİRİŞ ve AMAÇ: Mahkûmlardaki akciğer tüberkülozu genel populasyona göre daha yüksektir. Zayıf sağlık bakımı, kötü beslenme, azalmış fiziksel aktivite, kolay yayılım şartları bu prevelansı artırmaktadır. Çalışmamızda, mahkûmlarda görülen akciğer tüberkülozunun genel populasyonda görülen akciğer tüberkülozu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2014 tarihleri arasında akciğer tüberkülozu teşhisi konulan 29 mahkum ve 29 genel populasyona ait, toplam 58 hasta çalışmaya alındı. Hastalara ait tüm bilgiler bilgisayar sisteminden elde edildi. Hastaların yaşı, rutin biyokimyasal ve hemogram değerleri, bronş aspirasyonu ve balgam asidorezistan basil direkt bakısı, kültür sonuçları, sitolojisi, akciğer grafisindeki lokalizasyonu ve özellikleri (konsolidasyon, nodül, kavitasyon) ve verilen tedaviler kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 35.7 yıl idi. Gruplar arası karşılaştırmada genel populasyonda kan protein düzeyleri mahkum hastalara göre daha düşük idi (p=0.007). Kreatinin düzeyleri arasındaki fark sınırda idi (p=0.05). Akciğer tüberkülozunun akciğer grafisindeki özellikleri kıyaslandığında; mahkumlarda konsolidasyon, genel populasyonda nodüllerin varlığı ön planda idi (p=0.018). Verilen tedavi açısından değerlendirildiğinde; 22 mahkum hasta, 21 genel populasyona ait akciğer tüberkülozlu hasta klasik 4’lü tedavi almıştı. 2 mahkum ve 3 genel populasyonda görülen akciğer tüberkülozu olan hasta ise HRZES tedavisi almıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mahkumlarda saptanan akciğer tüberkülozunun genel populasyonda görülen akciğer tüberkülozu arasında hastalığın özellikleri ile ilgili, belirgin fark saptanmamıştır.
INTRODUCTION: Pulmonary tuberculosis in prisoners is higher than general population. The poor health care, poor nutrition, decreased physical activity and easy spread conditions increase the prevalence. In the study; it was aimed to compare pulmonary tuberculosis in prisoners with those in general population.
METHODS: Totally 58 patients with pulmonary tuberculosis, 29 prisoners and 29 in general population diagnosed between 2010-2014 was included in the study. All of the records were got from software. Age, routine biochemical and hemogram values, smear test of the sputum and bronchial aspiration for asiodo resistant bacilli, culture, cytology, localization and sign (consolidation, nodule, cavitation) in chest radiography and treatments used were recorded.
RESULTS: The mean age of the patients was 35.7 years. In comparison of the groups, serum protein level in general population was lower than the prisoners (p=0.007). The difference for creatinine levels was in borderline (p=0.05). When the signs of the pulmonary tuberculosis on chest radiography were compared; the presence of consolidation in prisoners and nodules in general population were in the foreground (p=0.018). In the assessment of treatments used; 22 prisoners and 21 in general population with pulmonary tuberculosis were given classical four drug regimen. Two prisoners and three in general population used isoniaside, rifampin, pyrazinamide, ethambutol and streptomycin.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is no prominent difference for disease characteristics between prisoners and those in general population with pulmonary tuberculosis.

13.
Üçüncü Basamak Bir Çocuk Hastanesi Palyatif Kliniğinde Bakım Sürecinde Verilen Hizmet Memnuniyetinin Hasta Yakınları Tarafından Değerlendirilmesi
Assessment of Service Satisfaction Provided in Palliative Clinic of a Tertiary Pediatric Hospital during Care Process by Patient’s Relatives
Elif Gudeloglu, Tanju Çelik, Senem Alkan Özdemir, Nilgün Harputluoğlu
doi: 10.5222/terh.2020.27676  Sayfalar 267 - 272
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; yaşamın son dönemi içerisindeki çocuk yaş grubu hasta ve hasta yakınlarının, sorunlarını gidermek ve yaşam kalitesini iyileştirmeyi amaç edinmiş olan çocuk palyatif bakım merkezleri ve bu merkezlerden faydalanan hasta yakınlarının memnuniyetini göstermektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın evrenini İzmir İl merkezinde bulunan Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi palyatif merkezinde Mayıs – Kasım 2019 tarihleri arasında yatan 87 hasta yakınından oluşmaktadır. Çalışmada yatan 87 hasta yakınının memnuniyet düzeylerini belirlemek için Dodek ve arkadaşları tarafından hazırlanan geçerlilik güvenirlik çalışması yapılmış olan, Erdal ve arkadaşlarının Türkçeye çevirmiş olduğu, FS-ICU 24 başlıklı ölçek kullanılmıştır.
BULGULAR: Bu çalışmanın sonucunda hastanın bakım ve tedavisi, hasta yakınının bilgilendirilmesi, algılama, hasta yakınına ilgi, hasta yakınının duygusallığına etki ve karar verme süreci puanları, bekleme ortamı ile lojistik destek alt boyut puanı olumlu yönde olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde sağlık hizmetine erişilebilirliğin kolay ve yaygın olması kadar sunulan hizmetin güvenli ve kaliteli olması da önemlidir. Bu durumu ise ancak hizmeti alanların memnuniyetlerinin değerlendirilmesi ile anlayabiliriz. Hasta ve hasta yakını memnuniyetinin üst düzeyde olması; sunulan hizmetin kalitesi ve güvenirliği hakkında bize önemli bilgiler vermektedir. Bu çalışma ile palyatif bakım merkezlerinin verdikleri hizmetin önem ve gerekliliğine dikkat çekilmesi sağlanmış olup; hizmet kalitesinin bu alanda yapılacak çalışmalarla artışına, yol gösterici olacağına inanmaktayız.
INTRODUCTION: The aim of this study is showing the satisfaction levels of patient’s relatives using pediatric palliative care service, aiming to eliminate the problems of pediatric patients at the end-of-life stage and their relatives thereafter improving quality of life.
METHODS: The population of the study consists of 87 relatives of patients who were hospitalized between May and November 2017 in the palliative care unit of İzmir Dr. Behçet Uz Children’s Hospital. In the study, FS-ICU 24 scale which was prepared by Dodek et al. and which was translated into Turkish and tested for validity and reliability by Erdal et al. was used to find out the satisfaction levels of 87 patients relatives.
RESULTS: While scores of care and treatment of patients, interest and giving information to the patient’s relatives, perception, affect to emotion situation of patient’s relatives, decision-making process and waiting of environment and logistic support sub-dimensions were favorable.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Today, the safety and quality of health care services are important as being accessible and widespread. How to evaluate this stuation is merely carried out by the satisfaction of the patient’s relatives. Satisfaction levels of both patients and their relatives deliver us information about the quality and safety of given health care. This study provides us the importance and necessity of the palliative health care units. We believe that more studies in advance will contribute to the quality of services.

14.
Perkütan Nefrolitotomide S.T.O.N.E. ve CROES Nefrolitometrik Skorlama Sistemlerinin Öngörücü Etkinliğinin Değerlendirilmesi ve Karşılaştırılması
Evaluation and Comparison of Predictive Efficiency of S.T.O.N.E. and CROES Nephrolithometry Scoring Systems in Percutaneous Nephrolithotomy
Erhan Ateş
doi: 10.5222/terh.2020.74507  Sayfalar 273 - 280
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde renal taşların karmaşıklığını karakterize eden ve perkütan nefrolitotomi (PNL) sonrası cerrahi sonuçları öngören ideal bir öngörücü model üzerinde bir konsensus yoktur. Bu çalışmanın amacı PNL sonuçlarının taşsızlık oranı ve komplikasyonları öngörmede S.T.O.N.E.nefrolitometri skorlama sisteminin ve CROES nefrolitometrik nomogramının doğruluğunu karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2016-Ocak 2019 tarihleri arasında >2 cm böbrek taşı nedeniyle aynı cerrah tarafından PNL operasyonu yapılan 50 renal ünite (45 hasta) verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif klinik ve radyolojik verileri ile postoperatif özellikleri kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlar modifiye Clavien skorlama sistemine göre sınıflandı. S.TO.N.E. ve CROES nefrolitometri skorları her hasta için preoperatif BT görüntüleri üzerinden hesaplandı ve taşsızlık durumu ve komplikasyonlar ile ilişkisi lojisitk regresyon analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama taş yükü 778,6±665,4 mm2, ortalama Hounsfield Ünite 990,6±335,1 HU, ortalama ameliyat süresi 125±34 dakika, ortalama hospitalizasyon süresi 4,7±2,71 gün idi. Ortalama S.T.O.N.E skoru 8,76±2,03, ortalama CROES skoru 134,26±67,36 idi. Vakaların 21 (%42)’inde tam taşsızlık sağlandı. Rezidü taş saptanan vakalarda taş yükü tam taşsızlık sağlanan vakalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,000). S.T.O.N.E. skoru ve operasyon süresi arasında pozitif bir korelasyon var (r=0,483,p=0.000) iken CROES skoru ile operasyon süresi (r=-0,514,p=0,000) ve nefrostomi süresi (r=-0,29,p=0,04) arasında negatif korelasyon vardı. Her iki skorlama sisteminin de taşsızlık yüzdeleri ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı (p=0,000) iken komplikasyon varlığıyla sadece CROES skorlama sistemi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki vardı (p=0,032).
TARTIŞMA ve SONUÇ: S.T.O.N.E. ve CROES skorlama sistemleri, PNL sonrası taşsızlık durumu için prediktif değere sahiptir. PNL sonrası komplikasyonları öngörmede ise CROES nefrolitometri nomogramı daha etkindir.
INTRODUCTION: Currently, there is no consensus on an ideal predictive model that characterizes the complexity of renal stones and predicts surgical results after percutaneous nephrolithotomy (PCNL). The aim of this study is to compare the accuracy of the S.T.O.N.E.nefrolithometry scoring system and CROES nephrolithometric nomogram in predicting stone-free rate and complications of PCNL results.
METHODS: Data from 50 renal units (45 patients) who underwent PCNL operation by the same surgeon between March 2016 and January 2019 for > 2 cm kidney stones were retrospectively analyzed. Preoperative clinical and radiological data and postoperative features of the patients were recorded. Postoperative complications were classified according to the modified Clavien scoring system. S.TO.N.E. and CROES nephrolithometry scores were calculated on preoperative CT images for each patient, and their relationship with stone-free status and complications was evaluated by logistic regression analysis.
RESULTS: The mean stone burden was 778.6 ± 665.4 mm2, the mean Hounsfield Unit was 990.6 ± 335.1 HU, the mean operation time was 125 ± 34 minutes, the mean hospitalization time was 4.7 ± 2.71 days. The mean S.T.O.N.E score was 8.76 ± 2.03, and the mean CROES score was 134.26 ± 67.36. Complete stone-free was achieved in 21 (42%) of the cases. In cases with residual stones, the stone burden was statistically significantly higher compared to cases without stone-free (p = 0,000). There is a positive correlation between the S.T.O.N.E. score and the operation time (r = 0.487, p = 0.000). But, there was a negative correlation between the operation time with the CROES score (r = -0.514, p = 0.000) and the nephrostomy time (r = -0.29, p = 0.04). The relationship between both scoring systems and stone-free rates were statistically significant (p = 0,000). There was a statistically significant relationship between the presence of complications and only the CROES scoring system (p = 0.032).
DISCUSSION AND CONCLUSION: S.T.O.N.E. and CROES scoring systems have predictive value for stone-free status after PCNL. The CROES nephrolithometry nomogram is more effective in predicting complications after PCNL.

15.
Derin Venöz Tromboz Tanılı Hastaların Kateter Yönlendirmeli Tromboliz tedavisi ile Endovasküler tedavisi: Erken Dönem ve Birinci Yıl Sonuçları
Catheter-Directed Thrombolysis and Endovascular Therapy in Deep Vein Thrombosis Patients: Early and First Year Results
Burçin Abud, Kemal Karaarslan, Mahir Utku Yildirim, Gökhan Albayrak, Koray Aykut
doi: 10.5222/terh.2020.04557  Sayfalar 281 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Derin Ven Trombozu uzun dönemde posttrombotik sendroma yol açamaktadır. Uygulanan tedavi tek başına
antikoagülan tedavi olduğunda posttrombotik sendrom gelişme riski önemli ölçüde artmaktadır. Sistemik trombolitik
tedavinin yüksek kanama riskinden dolayı Kateter yönlendirmeli tromboliz yöntemleri geliştirilmiştir. Hibrid yaklaşımlarla
birlikte Kateter yönlendirmeli tromboliz, posttrombotik sendrom sıklığını azaltmayı amaçlamaktadır. Biz bu
çalışmada Kateter yönlendirmeli tromboliz tedavisi uyguladığımız hastaların erken dönem sonuçlarını ve birinci yıl
takip sonuçlarını retrospektif olarak bildiriyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 31 hastanın(23-87 yaş aralığında) hepsine akut proksimal venöz trombozu (≤15 gün) tanısı konmuştu. Bu hastalara Kateter yönlendirmeli tromboliz ve gerekirse stent implantasyonları sorunsuz olarak uygulandı. İnferior vena kava trombozu olan hastalara da vena kava filtresi yerleştirildi. Hastalar 1, 6 ve 12. aylarda Doppler ultrasonografi ile değerlendirildi. Posttrombotik sendrom tanısı için Villalta skorları da belirlendi.
BULGULAR: Hastaların 19'unda iliofemoralde trombüs vardı. Bu hastaların altısında trombüs inferior vena kavaya uzanıyordu. Diğer 12 hastada trombüs femoropopliteal idi. Trombüsü vena kavaya uzanan altı hastaya venöz filtre yerleşimi uygulandı. İliofemoral trombüs hastalarının beşinde intraoperatif kontrol venografi esnasında iliyak darlık saptandı. Bu darlık iliak stent implantasyonu ile tedavi edildi. 19 iliofemoral trombüs hastasının onikisinde pıhtı lizisi tamamen (>% 90 liziz) ve yedisinde kısmen (% 50-90 liziz) idi. Femoropopliteal trombüsü olan hastaların onunda tam ve ikisinde kısmi pıhtı lizisi görüldü. İki hastada minör kanama vardı. İşlem sırasında ve sonrasında majör kanama bildirilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kateter yönlendirmeli tromboliz, posttrombotik sendrom sıklığını azaltmaktadır. Kateter yönlendirmeli tromboliz sonrası rezidüel venöz tıkanıklık, erken dönemde trombozu önlemek için, balon dilatasyonu ve/veya stent implantasyonu ile tedavi edilmelidir. Hibrit bir yaklaşımlı bir tedavinin, hastaları posttrombotik sendromdan korunmasında daha etkili olabileceğine inanıyoruz.
INTRODUCTION: Deep Vein Thrombosis leads to post thrombotic syndrome in the long term. The risk of developing a post thrombotic syndrome increases when anticoagulation is the only treatment. Catheter-directed thrombolysis methods were developed because of the high bleeding risk of systemic thrombolytic therapy. Along with hybrid approaches Catheter-directed thrombolysis aim to reduce the frequency of post thrombotic syndrome. We retrospectively report the early and follow-up results of our patients in whom we performed Catheter-directed thrombolysis.
METHODS: 31 patients(aged 23-87) had been diagnosed with acute proximal Deep Vein Thrombosis(≤15 days’ duration). Catheter-directed thrombolysis and if needed stent implantations were performed successfully. The patients who had a thrombosis of the inferior vena cava also underwent the placement of a vena cava filter. Patients were evaluated at 1, 6 and 12 months. Villalta scores were also determined for the diagnosis of post thrombotic syndrome.
RESULTS: 19 had a thrombus in the iliofemoral. The thrombus was extending to the inferior vena cava in six patients. In 12 patients the thrombus was femoropopliteal. The six patients whose thrombus extended to the inferior vena cava, underwent venous filter placement. In five of the iliofemoral-thrombus patients, intraoperative control venography revealed iliac stenosis. This stenosis was treated with iliac stent implantation. Clot-lysis was completely(>90% lysis) in twelve, partially(50-90% lysis) in seven of the 19 iliofemoral-thrombus patients. Ten of the femoropopliteal-thrombus patients achieved a complete and two a partial clot-lysis. There was minor bleeding in two patients. Major bleeding was not reported.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Catheter-directed thrombolysis reduce the frequency of post thrombotic syndrome. Residual venous obstruction after Catheter-directed thrombolysis should be treated by balloon dilatation/stent implantation to prevent re-thrombosis. We believe that treatment with a hybrid approach may be more effective in protecting patients from post thrombotic syndrome.

16.
Semirijit Üreteroskopik Litotripsi Sonrası Gelişen İdrar Yolu Enfeksiyonunu Öngören Risk Faktörleri
Predictive Risk Factors of Urinary Tract Infection Following Semirigid Ureteroscopic Lithotripsy
Mehmet Çağlar Çakıcı, Ozgur Kazan, Ayberk İplikçi, Muhammet Çiçek, Özgür Efiloğlu, Asif Yildirim, Gokhan Atis
doi: 10.5222/terh.2020.50465  Sayfalar 281 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı üreter taşları nedeniyle URS uygulanan hastalardaki postoperatif İYE gelişme sıklığını ve prediktif faktörlerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Lokal etik kurul onayı alındıktan sonra Aralık 2015-Aralık 2019 tarihleri arasında merkezimizde semirijit üreteroskopik litotripsi uygulanan 425 hastanın verileri, postoperatif idrar yolu enfeksiyonunu öngörebilecek faktörleri saptamak için gözden geçirildi.
BULGULAR: 425 hastanın 35'i enfektifti (% 8.2). Enfeksiyöz grupta proksimal üreter taşları çoğunlukta idi (% 48.5); distal üreter taşları enfektif olmayan grupta çoğunluktu (% 42.6) (p = 0.026). Postoperatif enfektif grupta taş sayısı ve taş boyutu da yüksekti (p <0.05). İYE öyküsü ve preoperatif DJ stent yerleştirilmesi Grup 1'de daha yüksekti (sırasıyla p <0.001, p = 0.001). Çok değişkenli regresyon analizi, URS sonrası enfeksiyöz komplikasyonlar için bağımsız risk faktörlerinin İYE öyküsü bulunması (OR = 5.513,% 95 CI; 2.622–11.591, p değeri <0.001) ve rezidü fragmanların varlığı (OR = 4.274,% 95 CI; 1.892-9.657, p değeri <0.001) olduğunu ortaya koydu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: URS minimal invaziv bir işlem olarak görülse de, postoperatif enfeksiyöz komplikasyon olasılığı göz ardı edilemez. Sonuçlarımız, İYE öyküsü bulunması ve rezidüel fragmanların varlığının, URS sonrası artmış İYE riski ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu enfeksiyöz komplikasyonlar, zamanında tedavi edilmezse önemli morbidite, mortalite ve maliyete de sahiptir. Bu nedenle, bu önlenebilir komplikasyondan kaçınmak için tüm değişkenler gözden geçirilmeli ve daha dikkatli olunmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the frequency and predictive factors of postoperative UTI in patients who underwent URS regarding ureteral stones.

METHODS: Data from 425 patients undergoing semi-rigid ureteroscopic lithotripsy between December 2015 and December 2019 at a single center were reviewed to detect factors predicting postoperative urinary tract infections.
RESULTS: Of the 425 patients, 35 were infective (8.2%). Proximal ureteral stones were the majority in infective group (48.5%); distal ureteral stones were the majority in non-infective group (42.6%)(p=0.026). Stone number and stone size were also higher in the postoperative infective group (p<0.05). UTI history and preoperative DJS insertion were higher in Group 1 (p <0.001, p = 0.001, respectively). Multivariate regression analyses revealed that history of UTI (OR=5.513, 95% CI; 2.622–11.591, p value <0.001) and presence of residual fragments (OR=4.274, 95% CI; 1.892–9.657, p value <0.001) were independent risk factors for infectious complications after URS.


DISCUSSION AND CONCLUSION: Even if URS is considered an innocuous procedure, the probability of postoperative infectious complications is far from negligible. Our results showed that the presence of UTI history and residual fragments were associated with an increased risk of subsequent UTI after URS. These infectious complications also have significant morbidity, mortality and expenditure if not treated timely. Therefore, to avoid this preventable complication, all variables should be reviewed and more careful.

17.
Lisans Eğitiminde Ölçme ve Değerlendirme Yöntemlerinin Çekirdek Eğitim Programına Göre Analizi: Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Örneği
Analysis of Measurement and Evaluation Methods in Undergraduate Education According to the Core Education Program: Physiotherapy and Rehabilitation Example
Hayriye Kul Karaali, Duygu Ilgın, Özlem Özcan, Erhan Seçer
doi: 10.5222/terh.2020.75010  Sayfalar 288 - 293
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmamız, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Ulusal Çekirdek Eğitim Programı’nda önerilen ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin fizyoterapi ve rehabilitasyon lisans programlarında kullanımının incelenmesi amacıyla gerçekleştirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Devlet üniversitelerinin sağlık bilimleri fakülteleri bünyesindeki ilk 10 sırada yer alan fizyoterapi ve rehabilitasyon programlarına ait resmi web siteleri incelendi.
BULGULAR: On üniversitede Toplam 374 dersin verilerine ulaşıldı. Bu derslerde kullanılan ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin sınav (n=374;%100), ödev (n=165;%44,11), uygulama (n=106;%28,34), sunum (n=103;%27,54), bireysel çalışma (n=76;%20,32), derse katılım (n=68;%18,18), proje (n=55;%14,70), derse devam (n=50;%13,36), internet tarama (n=36,%9,62), kütüphane çalışması (n=36;%9,62), laboratuvar (n=33;%8,82), alan çalışması (n=26;%6,95), mini sınav (n=26;%6,95), okuma faaliyetleri (n=20;%5,34), sunu hazırlama (n=13;%3,47), seminer (n=8;%2,13), materyal tasarlama (n=3;%0,80) ve rapor hazırlama (n=2;%0,53) olduğu kaydedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız lisans programlarında, öğrenciye kazandırılması planlanan yeterliliklerin etkin bir şekilde değerlendirilebilmesi için Ulusal Çekirdek Eğitim Programı’nda önerilen, beceri temelli ve performansa dayalı ölçme ve değerlendirme yöntemlerin diğer yöntemlerden daha az kullanıldığını göstermiştir. Bu nedenle lisans programı öğretim planlarının Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Ulusal Çekirdek Eğitim Programı’na göre güncellenmesine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Our research was carried out to investigate the use of measurement and evaluation methods proposed in the National Core Education Program of Physiotherapy and Rehabilitation in Physiotherapy and Rehabilitation undergraduate programs.
METHODS: Official websites of the Physiotherapy and Rehabilitation programs, which are in the top 10 within the health sciences faculties of public universities, were examined.
RESULTS: Data of a total of 374 courses were reached in ten universities. The measurement and evaluation methods used in these courses were recorded as exam (n = 374; 100%), homework (n = 165; 44.11%), practice (n = 106; 28.34%), presentation (n = 103; 27,54%), individual work (n = 76; 20.32%), class participation (n = 68; 18.18%), project (n = 55; 14.70%), attendance (n = 50; 13,36%), internet browsing (n = 36, 9.62%), library study (n = 36; 9.62%), laboratory (n = 33; 8.82%), field study (n = 26;% 6.95), mini exam (n = 26; 6.95%), reading activities (n = 20; 5.34%), preparing a presentation (n = 13; 3.47%), seminar (n = 8; 2.13%), material design (n = 3; 0.80%) and report preparation (n = 2; 0.53%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study showed that the skills-based and performance-based measurement and evaluation methods proposed in the National Core Education Program, which are designed to effectively evaluate the competencies planned to be acquired for students, are used less than other methods in undergraduate programs.
For this reason, it is considered that the undergraduate program education plans need to be updated according to the National Core Education Program of Physiotherapy and Rehabilitation.

OLGU SUNUMU
18.
Penoskrotal Perdenin Cerrahi Onarımı: Olgu Serisi ve Literatür Değerlendirilmesi
Surgical Correction of Penoscrotal Web: A Case Series With Literature Review
Volkan Sarper Erikci
doi: 10.5222/terh.2020.62134  Sayfalar 302 - 306
GİRİŞ ve AMAÇ: Penoskrotal perde penil ve skrotal deriyi içeren penis anomalisidir. Bu anomalinin tedavisine ilişkin değişik terminolojiler altında tanımlanan çeşitli cerrahi onarım teknikleri mevcuttur. Bu çalışmada bu olgulardaki Z-plasti tekniğine ilişkin cerrahi tecrübemiz sunulmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya Haziran 2017 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında penoskrotal perde tanısı ortalama yaş 46 ay olan 5 olgu dahil edilmiştir. Bu olgulardaki demografi ve klinik özelliklerin yanında tedavi ve izlem bulguları değerlendirilmiştir.
BULGULAR: İzole penoskrotal perde 4 olguda görülmüş, bir olguda da bu anomaliye eşlik eden hipospadias çeşidi olan megameatus intakt prepisyum saptanmıştır. Olgularımızda sünnet ve Z-plasti tekniği kullanılarak yapılan penisin ventral prepisyum rekonstrüksiyonu problemi çözmede yeterli bulunmuş ve kabul edilebilir postoperatif sonuçlar elde edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Penoskrotal perde cerrahi onarım gerektiren bir anomalidir. Bu olguların yönetiminde sünnet sırasında penoskrotal perdeyi düşündüren penil deri anomalisi saptanırsa sünnet ertelenmeli ve derhal çocuk cerrahisi ya da çocuk ürolojisi konsültasyonu istenmelidir. Tatminkar cerrahi ve psikolojik sonuç için nazik bir cerrahi girişim önerilmektedir.
INTRODUCTION: Penoscrotal webbing (PSW) is an anomaly of penis and it includes penile and scrotal skin aberration. There are various surgical techniques for repairing PSW with different terminologies. Herein we present our surgical experience of Z-plasty procedure in these cases.
METHODS: In this retrospective study, 5 patients with an average age of 46 months who were diagnosed and under follow-up for PSW, between June 2017 and May 2019 were included. Along with demographic and clinical characteristics, treatment and follow-up records were collected.
RESULTS: Isolated PSW was observed in 4 patients and one patient had an associated megameatus intact prepuce (MMIP) of a hypospadias variant in addition to PSW. Circumcision and ventral prepuce reconstruction of the penis with the aid of "Z-plasty" solved problem and acceptable postoperative results were obtained.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PSW is a condition that warrants surgical treatment. During the management of these children, in the case of suspicion of penile skin abnormality at the time of circumcision, it should be deferred and should be consulted to a pediatric surgeon or a pediatric urologist. Gentle surgical treatment is recommended for a favourable surgical and psychological result

19.
Fiziksel Engelli Hastalarda Üriner Sistem Taş Hastalığının Tedavisinde Yaşanan Zorluklar: İki Olgu Sunumu
Difficulties in the Treatment of Urinary Tract Stone Disease in Physically Disabled Patients: Report of Two Cases
Mehmet Yiğit Yalçin, Mert Hamza Özbilen, Mehmet Zeynel Keskin, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.5222/terh.2020.15010  Sayfalar 311 - 315
Üriner sistem taş hastalığı, ülkemizde oldukça sık görülen bir hastalıktır. Fiziksel engelli hastaların taş cerrahisinde bir takım sorunlar yaşanabilmektedir. Bu özel hasta grubuna gerek minimal invaziv, gerek açık taş cerrahisi teknikleri gerekebilir. Bu çalışmada, taş hastalığı nedeniyle opere edilen fiziksel engelli iki hastanın cerrahisinde karşılaşılan zorluklar paylaşıldı.
Urinary stone disease is a very common disease in our country. Some problems may be experienced in stone surgery of physically disabled patients. This special patient group may require both minimally invasive and open stone surgery techniques. In this study, the difficulties encountered in the surgery of two physically disabled patients who were operated for stone disease were shared.

20.
Bir Çocuk Olguda Stenotrophomonas Maltofilia peritoniti: Olgu Sunumu ve Literatür Derlemesi
Stenotrophomonas Maltophilia Peritonitis in a Child: Case Report and Review of Literature
Demet Alaygut, Caner Alparslan, Serdar Saritas, Elif Perihan Öncel, Onder Yavascan, Fatma Mutlubaş, Belde Kasap-Demir
doi: 10.5222/terh.2020.71601  Sayfalar 316 - 321
Stenotrophomonas maltophilia peritoniti, sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) geçiren hastalarda nadiren bildirilmiştir. Mikroorganizma çoklu ilaç direncine sahip olduğu için tedavisi uzun ve zordur. Tüm çabalara ve periton diyalizi sürecine rağmen tedavi başarılı olmayabilir, kateter kaybı ile sona erebilir. Bu yazıda, bilateral displastik böbrek nedeniyle periton diyalizi uygulayan, peritonit ataklarından sıkıntı çeken ve hastaneye yatırılan 6 yaşındaki bir kız hastada gelişen S. maltophilia peritoniti, literatür verileri ile sunuldu. Olguya çoklu antibiyotik tedavisi uygulanmış ve endolüminal fırçalama (EB) yapılmış olmasına rağmen tedavinin başarısı sağlanamamıştır. Bildiğimiz kadarıyla, bu hasta literatürdeki en genç vakadır.
Stenotrophomonas maltophilia peritonitis has been only occasionally reported in patients undergoing continuous ambulatory peritoneal dialysis (CAPD). Because this microorganism has multi-drug resistance, its treatment is hard and long-term. The treatment might not be successful despite all the efforts and the process of peritoneal dialysis, and may terminate with loss of the catheter. In the present paper, S. maltophilia peritonitis developed in a 6-year-old girl patient, who underwent peritoneal dialysis due to bilateral dysplastic kidney, suffered from episodes of peritonitis frequently and required hospitalization, was presented with literature data. Even though the case received multiple antibiotic treatment and underwent endoluminal brushing (EB), the success of treatment could not be achieved. To the best of our knowledge, this patient is the youngest case in the literature.

21.
Ender Bir Olgu: Bir Bebekte İki Taraflı Abdominoskrotal Hidrosele Bağlı İki Taraflı Hidronefroz
A Rare Case: Bilateral Hydronephrosis Due to Bilateral Abdominoscrotal Hydrocele in an Infant
Levent Cankorkmaz, Mehmet Haydar Atalar, İsmail Şalk, Gökhan Köylüoğlu
doi: 10.5222/terh.2020.40427  Sayfalar 322 - 324
Abdominoskrotal hidrosel 1834 yılında Dupuytren tarafından tanımlanan ender görülen bir patolojidir. Abdominoskrotal hidroselin etiyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Abdominoskrotal hidrosele bağlı ender görülen komplikasyonlardan bazıları, tunika vajinalis malign mezotelyoma, hidroüreter/hidronefroz, testiküler düzleşmedir. Bu makalede, iki taraflı abdominoskrotal hidrosel basısına ikincil, iki taraflı hidronefroz saptanan yedi aylık bir erkek hasta sunulmaktadır. Hastaya iki taraflı hidroselektomi gerçekleştirildi. Postoperatif seyir sorunsuz geçti. Ameliyattan altı ay sonra yapılan renal ultrasonografi normaldi. Bu patoloji çok ender olsa da, çocuklardaki alt karın kitlelerinin ayırıcı tanısı ve hidronefroz nedeni olarak akılda tutulmalıdır. Cerrahi olarak çıkartıldıktan sonra, genellikle hidronefroz gerilemesi de dâhil, iyileşme tamdır.
Abdominoscrotal hydrocele is a rare entity and first described by Dupuytren in 1834. Its etiology is still unclear. Rare complications are hydroureter/hydronephrosis, testicular flattening and malignant mesothelioma of tunica vaginalis associated with intraabdominal testis in an abdominoscrotal hydrocele. Herein we report a 7-month-old boy with bilateral abdominoscrotal hydrocele with secondary bilateral hydronephrosis due to contiguous pressure. Bilateral hydrocelectomies were performed. The postoperative course was uneventful without complication. Six month after the operation the renal ultrasound was normal. This entity, although unusual, should be considered in the differential diagnosis of a lower abdominal mass in children, as well as a cause of hydronephrosis. After surgical removal, healing is usually complete, including regression of the hydronephrosis.

22.
Yazar Dizini
Author Indeks

Sayfa E1
Makale Özeti | Tam Metin PDF

23.
Konu Dizini
Subject Index

Sayfa E2
Makale Özeti | Tam Metin PDF


Copyright © 2020 Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.
Lookus & OnlineMakale